Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

2018 nasıl bir yıl olacak?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Önce 2017 yılı için yaptığım tahminlerimin (93 sayılı dergimizin kapak konusu) tuttuğunu söyleyerek başlayayım. Nakit akışı bozulan ve finansman yükü ağırlaşan işletme sayısının artacağını belirtmiştim. İflas ertelemenin devre dışı kalması ile konkordatolar yaşanacağını, ortalama sepet tutarının ve metrekare başına cironun artmayacağını söylemiştim. Aynen gerçekleştiği gibi metrekare başına satışını az da olsa artıran perakendecinin bile enflasyon oranının gerisinde kalması; hem reel olarak büyüyememesini hem de giderlerinin aşırı artması sebebiyle kârlılık kaybı yaşamasını kaçınılmaz hale getirmiştir.

Kur farklarının sorun olacağını ve kârlılığı azaltacağını da ifade etmiştim. Sonuçlar malum…

Yeni yılda döviz cinsinden borçlanarak yapılan yatırımların maliyeti artacaktır. FED’in 2018’in ilk yarısında en az iki kez faiz artıracağı güçlü ihtimaldir. Bunun bizi etkilememesi düşünülemez.

‘Sıkı para politikası’ kulağa hoş gelse de henüz bizde gereğinin yapıldığını söyleyemeyiz. Oysa MB tarafından “kararlılıkla sürdürüleceği” açıklanıyor.

Sıkı para politikası, yüksek enflasyonu düşürmek üzere toplam talep artışının frenlenmesini hedefler. Para arzının azaltılması için faiz silahı kullanılır. Peki yapılan bu mudur?

Aksine, ekonomide yapısal sorunların çözümü için bir eylem gözükmüyor. Yapılan şey; iç tüketimi pompalamak, bunu yapabilmek için kredi hacmini artırarak çeşitli destekler sağlamak, sonuçta da büyük dış açık vererek ve bu açığı dışardan finanse ederek büyüme hızını artırmaktır. Nitekim üçüncü çeyrek büyümesinin tahmin edildiği gibi yüzde 11.1 gelmesi bunun sonucudur.

Bu büyümenin o kadar da sağlıklı bir yol olmadığı, diğer dengeleri olumsuz etkilemesinden zaten bellidir.

2017 yılı bazında reel sektördeki likidite sorunu Kredi Garanti Fonu (KGF) devreye girince kısmen aşıldı. Yılın tahminen yüzde 6-7 civarında büyüme ile kapatılacağı da güçlü ihtimal oldu. Ancak kredilerin daha çok işletme sermayesi fonlamasına ve tüketime gittiği anlaşıldı. Çok fazla yatırıma yönlenmediği halde borcu da artırması risk yarattı. Yatırım denince sadece inşaat yatırımlarını gördük ama orada da denizin bittiğini uzmanlar ifade etti. Uzun vadeli ve sağlıklı büyümenin ilacı makine teçhizat yatırımlarıdır. Oysa bizde devamlı düşüş gösterdiği gözlendi. Peki bu durumdaki bir ülkenin faiz oranlarını yükseltmekten başka çaresi kaldı mı?

İşte bu yapılmadığı için kısır döngüye girilmesi ve bu güne kadarki uygulamanın tam tersini yapmaya mecbur kalınması güçlü ihtimaldir. Yani faizlerin artırılması ve tüketimin frenlenmesi…

Faizlerin yükseldiği ekonomide tüketim yerine tasarruf eğilimi artar. Böyle olunca da; perakendeci ciroları artmayıp piyasa sıkışmaya başlar. Her işletme daha fazla nakit tutma isteği ile ödeme sürelerini uzatmanın peşine düşer.

Bu durum tedarikçi nezdinde telaşa sebep olur. Tok satıcı durumundaki büyük markalar buna izin vermezler. Küçük tedarikçiler ise 2017 yılındaki iflas ve konkordatolar sebebiyle zaten huzursuz olduklarından hiç gevşeyemezler.

Bu senaryoyu neden gündeme aldım?

TL kayıplarının hızlanması karşısında, faiz oranlarındaki hareketsizlik sürdürülebilir değildir. Artık bir yerden itibaren sıkı para politikasının uygulanma zorunluluğu vardır. Bu da 2018’in payına düşen en önemli zorluktur.

Bunun tek istisnası, erken seçim olasılığında uygulamanın gecikmesidir ki, devamında daha fazla risk üretmesi kaçınılmazdır.

Ekonomideki dar boğaz bununla da sınırlı değildir.

Yukarda belirttiğim gibi sadece büyüme rakamlarına bakıp şapkayı havaya atmanın alt yapısı boştur. Son bir yıllık cari açık 40 milyar dolara yakındır. İhracattan fazla artan ithalat rakamı, yaptığımız üretimin ithalata bağlı olduğunu göstermektedir. Bizim ülkemizde ihracat rakamı tek başına açıklanıyor ve epeyce alkış alıyor. Zira TİM her ayın ilk günü geçmiş ayın ihracat verilerini açıklarken, TÜİK her ayın son günü ithalat verilerini açıklıyor. Böylece ithalatın devamlı ihracattan hızlı arttığı dikkatlerden kaçıyor. Oysa bu iki veri aynı gün açıklanmalıdır.

Son 12 aylık dönemde (kasımdan-kasıma) ihracat bir önceki yıla göre yüzde 10.3 artarak 156 milyar 46 milyon dolara, ithalat yüzde 15.6 artarak 229 milyar dolara, dış ticaret açığı yüzde 29 artarak 73.1 milyar dolara ulaştı.

Sonuç olarak; o çok sevindiren ihracat gelirimiz ithalat harcamalarının sadece yüzde 68.1’ini karşılayabiliyor. Dış ticaret açığı cari açık rakamını büyütüyor, cari açık büyüyünce de döviz kuru yükseliyor. Bu durum aydan aya küçük değişiklikler gösterse de yeni yılda da iyileşme yönünde işaret vermiyor. Nitekim son 10 yılda 737 milyar dolarlık kümülatif dış ticaret açığı vermişiz. Bu da dış kaynağa ihtiyacın kırılganlık yaratmaya devam edeceğini gösteriyor.

Bu kadar da değil…

Kurlar artmaya başladığında reel sektör neden telaşlanmaya başlıyor?

Büyümeyi finanse etmek için daha fazla kur farkı ödemek gerekiyor da onun için. Açık döviz pozisyonu; şirketlerin döviz varlıklarının, döviz borçlarından az olmasını tarif eden dertlerin başında gelmektedir. Kur artışlarına böyle yakalanmışsanız, bir de döviz geliriniz yoksa sermayeden yiyeceksiniz demektir.

Reel sektörün döviz açık pozisyonu 2016 yılı Eylül ayı itibariyle 200 milyar doların üzerindedir (MB-Ekonomi notları). Son 10 yılda Türkiye’deki reel sektör firmalarının yabancı para cinsinden kredilerinin, toplam kredilerinin yüzde 50’si 60’ı arasında değiştiği belirlendi( TBB Risk Merkezi).

İşte bunun için döviz borcu veya dövize endeksli kirası olana Allah yardımcı olsun. Onlar için yol kolay bitmez. Üstelik dövizle işi olmayanın bile kur artışının tetiklediği enflasyondan zaten etkileneceğini, bilmem söylemeye gerek var mı?

Dolayısıyla 2018 yılında AVM yönetimleri ile kiracı durumundaki markalar arasında ihtilaf büyüyecektir. Bunun tek ilacı TL ile kiralamaya dönüş yapmayan AVM’nin terk edilmesidir. Döviz geliri olmayan kiracıdan döviz istemek ve bunu bile bile krediyi döviz cinsinden kullanmak AVM yatırımcılarının kendi problemleridir. Kiracıların bu yanlışa ortak olması ise en önemli ticari hata olmaya devam edecektir.

2018’de her açıdan dışa bağımlı ekonomik yapının sürmesi kaçınılmazdır. Sıcak para kaynaklarından biri olan ve dünyada 186 milyar doları yöneten uluslararası varlık yönetim şirketi GAM’a göre, yüksek enflasyon ve dış borç Türkiye’yi 2018 yılında sıkıntıya sokabilir. Zira kurlar yükseldikçe, ithal girdilerin fiyatları artıyor ve bu artış maliyet enflasyonuna yol açıyor. Bu durumda da faiz artırımı zorunlu hale geliyor.

Sonuçta; bütün kalkınmanızı dış borçla yapmayı planlamışsanız, bunu faizi artırmadan ve düşük enflasyonla yapamazsınız. İşte esas sorun buradadır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (12)

Ercüment Tunçalp

Bu yazımızın konusu İsviçre’dir.

Amacımız da Avrupa’nın en pahalı ülkesinde yaşamak mı daha zor, en ucuz ülkesinde yaşamak mı, onu anlayabilmek…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 yılına ilişkin hane halkı nihai tüketim harcamalarına göre satın alma gücü paritesi sonuçlarını açıkladı.

Avrupa’da tüketim mal ve hizmetlerine ilişkin fiyat düzeyi endeksi en yüksek ülke 167 ile İsviçre, en düşük ülke ise 40 ile Türkiye oldu.

Bu neyi gösteriyor?

27 Avrupa Birliği (AB) ülkesi genelinde 100 euro karşılığı satın alınan aynı mal ve hizmet sepetinin, Türkiye’de 40 euro karşılığı TL ile satın alınabileceğini gösteriyor. Elbette İsviçre’de de 167 euro karşılığı ile…

Peki bu ne ifade ediyor?

Sadece ülkelerin fiyat seviyelerini…

Başka?

Başka da bir şey ifade etmiyor!

Daha açık şekilde; bir ülkenin fiyat düzeyi endeksi 100’den büyük ise bu ülke karşılaştırıldığı ülke grubu ortalamasına göre “pahalı”, 100’den küçük ise “ucuz” olarak ifade ediliyor. Bu kadar…

Satın alma gücünü, gelir seviyesini dikkate almadan sadece fiyat seviyesi üzerinden hesaplamanın inandırıcılığı olamaz. İşte biz o eksik kalan kısmı tamamlıyoruz.

Sayın Volkan Baysal’ın, 27 Ağustos 2022 tarihli, İsviçre’de 1 saatlik asgari ücretle neler alınabilir?” konulu alışveriş videosundan faydalandık. Kendisine bu çalışma için teşekkür ediyorum.

Şimdi yukarıdaki liste üzerinden kıyaslamalara başlayalım…

  • Adı geçen arkadaşımızdan, İsviçre’de yıllık brüt asgari ücretin 56.000 frank, aylık brüt asgari ücretin 4.665 frank ve net asgari ücretin 3.200 frank olduğunu öğrendik. Haftalık 40 saat çalışma esası üzerinden de 3200 / 160 = 20 frank saatlik ücrete ulaştık.
  • Lidl marketten yapılan alışverişin toplamı 1 saatlik asgari ücrete denk getirilerek 20,31 frank tuttu. Aynı alışverişin karşılığı olarak Carrefoursa sisteminden aldığımız benzer ürünlerin fiyatları da 299,60 TL tuttu.
  • 1 İsviçre frangı, 19,09 TL karşılığıdır. 1 İsviçre frangı, 1,05 euro karşılığıdır. 1 euro, 18,24 TL karşılığıdır.
  • İsviçre’de net asgari ücret 3.200 frank (3.360 euro), Türkiye’de net asgari ücret 5.500 TL’dir (302 euro). İsviçre asgari ücreti 61.088 TL karşılığıdır.
  • Bir İsviçre vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 158 defa yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz 18 defa yapabilmektedir.
  • Veya İsviçre vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 0,6’sı ile yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz gelirinin yüzde 5’i ile yapabilmektedir.
  • Listede görüleceği üzere Avrupa’nın en pahalı ülkesi ithal muzu euro bazında bizim yerli muzdan daha ucuza satıyor. Bu konu da aynen yumurta gibi özel ilgiyi hak ediyor!
  • İki taraftaki alışverişi de euro bazında gösterirsek; İsviçre deki alışveriş tutarı 21.32 euro, Türkiye alışverişi 16.43 euro karşılığıdır.

Türkiye alışverişi euro bazında İsviçre alışverişinin yüzde 77’si seviyesinde iken, Türk tüketicinin euro bazında geliri İsviçreli tüketici gelirinin yüzde 9’u seviyesindedir.

  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da bir birim üzerinden karşılaştırırsak; geliri 1.7 kat fazla çıkan ülkemiz vatandaşının harcaması 14.7 kat fazla çıkar. Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi bizdeki alışverişin tutarı 299,60 TL yerine sadece 34,65 TL çıkmalıydı. Veya 299,60 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 47.555 TL olmalıydı. Evet aradaki fark bu kadar büyük olunca böyle inanılması güç rakamlar ortaya çıkıyor ama gerçek budur. Yoksa en kolayı, ülkeleri fiyat seviyelerine bakarak sıralamaktır ki buradan doğru sonuç çıkmaz.

Sonuç olarak; kişi başı milli gelirde oluşan büyük fark satın alma gücünün hangi tarafta açık ara önde olduğunu çok net ortaya koyuyor zaten. Ancak küresel bazı kurumların (Dünya Bankası, IMF gibi) icadı olan ve yapay olarak yaratılan “satın alma gücü paritesine göre gelir” şu anda küresel ortamda en çok tartışılan konu olmaya devam ediyor.

Yazının başında belirttiğim, TÜİK tarafından çıkartılmış fiyat düzeyi endeksinde 167- 40 değerlerinin nasıl bulunduğunu bilmiyorum. Ancak iki ülke arasında euro bazında alışverişte bu kadar fark olmadığını çok iyi biliyorum. Zira devamlı kıyaslıyorum. Son alışverişte olduğu gibi yüzde 79 seviyesinde veya 2 sene önce tespit ettiğimiz gibi yüzde 46 seviyesinde kalan fiyat düzeyimiz yanına elbette gelir düzeyleri arasındaki farkı da ilave ediyorum.

Matematiği bir tarafa bıraksak bile, dünyanın değişik yerlerinde sadece süpermarket otoparklarındaki alışveriş arabalarının yüküne ve içeriğine bakarak da satın alma gücünün hangi tarafta ağır bastığı kolayca tespit edilebilir.

87.087 dolarlık kişi başı geliri (bu da bütün nüfusun ortalaması) bizden 9 kat fazla olan İsviçreli tüketici de pahalı bir ülkede yaşadığını biliyor. Ve hatta aylık süpermarket alışverişi için Fransa veya Almanya’ya geçenler de oluyor. Bu durum satın alma gücü düşüklüğünden değil, hesabını iyi yapan ve ne tasarruf ettiğini hesaplayabilen bilinçli tüketicinin davranışı olarak öne çıkıyor.

Darısı bizim başımıza…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Büyüme neden tüketiciye yansımıyor?

Ercüment Tunçalp

Son yıllarda ‘tüketicinin düşen satın alma gücü’ hakkında çok fazla yazı kaleme aldım. Elbette yeteri kadar da rakamsal verilerle destekledim.

Ancak gerek 2021 yılının tatminkar büyüme rakamı, gerekse son açıklanan bu yılın ikinci çeyreğine ait yüzde 7.6’lık büyüme oranı kafaları karıştırabilir.

Baştan söylemeliyim ki; bu büyümeyi geniş tüketici kesimleri hissetmediği gibi yoksullaşma hız kesmeden devam ediyor. Biz olaylara tüketici cephesinden baktığımız için de çelişki gibi gözüken bu durumu aydınlatmak şart oluyor.

Peki bu büyüme kime yarıyor?

Bu sorunun kısa cevabı, büyüme esnasında emekten kesilen payın sermayeye kanalize olduğudur. Her şey o kadar açık şekilde gerçekleşiyor ki; üzerinde en geniş mutabakat sağlanan bir sorun olarak karşımızda duruyor.

İşte TÜİK’in konuya açıklık getiren açıklamasından bir bölüm:

İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla gayrisafi katma değer içindeki payı geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 iken, bu oran 2022 yılında yüzde 25.4 oldu.”

Söz konusu oranın 2020’nin ikinci çeyreğinde ise yine aynı kurumun verdiği bilgiye göre yüzde 36.8 ile daha yüksek olduğunu da biz ilave edelim.

İki yılda 11 puandan fazla kayba uğrayan emeğin payına bakar mısınız?

Ülke büyürken vatandaşın nasıl yoksullaştığına dair sadece bu açıklama bile yeterlidir ama büyüme payının nereye gittiği de iyi görülmeli ve de eksik kalmamalıdır. Resmi açıklamaya göre en yüksek büyüme yüzde 26.6 ile finans sektörüne aittir. Bu kadar da değil, örneğin bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 400’ün üzerinde kâr artışı kaydeden bankaları da daha fazla oranda kâr artışı sağlayan şirketleri de finansal tablolarından izlemek mümkündür. Bankaların yüksek kâr artışları doğal performanslarının bir sonucu olmayıp, politika faizinin piyasa koşullarına uymamasının onlara getirdiği bir avantajdır.

Tüketicinin durumunu kendi ağzından öğrenmek isteyenler için ise bakılacak yer son zamanlarda küçük iniş çıkışlar gösterse de çok düşük seyreden ‘Tüketici Güven Endeksi’ olabilir. Tüketici güven endeksi hesaplamasında 100 seviyesi eşik değer olarak kabul edilir. Bu seviyenin altı tüketici güveninde kötümser durumu ifade eder. Ağustos ayı değeri 68’den 72.2’ye yükselince tüketici güveni artmış olmaz. Bazı önemli gazetelerin bile, “Tüketici güveni 4 puan arttı” değerlendirmeleri temelden yanlıştır. Doğrusu endeks değerinin yükseldiğidir. Veya tüketici güvenindeki kötümserliğin bir miktar azaldığıdır. Tüketici güveni ancak 101’den itibaren artışa geçer ki; son 10 yılda rastlanmış bir durum değildir. Görülen en yüksek seviye 2014 Nisan’ında ölçülen 97.4’lük değerdir.

İmalatçıların ağzından piyasanın durumunu öğrenmek isteyenler için de bakılacak yer ‘PMI- Satınalma Yöneticileri Endeksi’dir. Oradaki eşik değer de 50 olup, 6 aydır bu seviyenin altında seyreden ve daralmaya işaret eden tabloya bakmak yeterlidir.

Türkiye imalat sektörü 6 aydır daralma yaşıyor. İmalat PMI, Mart (49.40), Nisan (49.20), Mayıs (49.20), Haziran (48.10), Temmuz (46.90), Ağustos (47.40) aylarında eşik değer olan 50’nin altında ve daralma bölgesinde kalmaya devam ediyor. Hem iç hem de dış pazarlardaki zayıflıklar sebebiyle piyasa koşullarında belirgin zorluklar söz konusudur. Endeks sadece imalat için değil zinciri oluşturan ekonominin tümü için önemlidir. Çünkü imalatın devamı ‘satmak üzere satın alma’ yapan perakende sektörünü de, ‘kullanmak üzere satın alma’ yapan turizm sektörünü de, küresel piyasalara yelken açan ihracat kanadını da aynı ölçüde ilgilendiriyor.

PMI verileri ekonominin gidişatına dair öncü göstergedir. Yani bu veri geleceğe ışık tutuyor. Hani yukarda ikinci çeyreğe ait bahsi geçen büyüme oranı var ya, o artık geride kaldı ve yaşandı bitti. 1 Eylül’de açıklanan 47.40’lık değer geleceğe dair uyarıdır. PMI 0-100 arasında bir değer alır. Eşik değer sayılan 50’nin altındaki herhangi bir rakam küçülmeye, üzerinde gerçekleşmesi durumu ise büyüme olacağına işarettir. Eğer endeks 3-4 ay boyunca 42 puanın altında seyrediyorsa resesyona girileceğine dair uyarı niteliğindedir. Yani ekonomide fala bakmaya gerek yoktur, yeter ki güvenilir veriler elde olsun…

Yeni açıklanan Orta Vadeli Program’a göre yıl sonu için yapılan yüzde 65’lik TÜFE tahmininin tutması oldukça zordur. Zira Ağustos ayında TÜFE yüzde 80,21 iken Yİ-ÜFE yüzde 143,75’ tir. Yani arada maliyet artışı olarak 63 puanlık fazla vardır. Ya bu artışlar perakendeye yansıyacak ve TÜFE daha da artacaktır ya da üretici firmaların çoğu iflas edecektir. Yani üçüncü bir ihtimal yoktur. Bu kadar da değil!

Yoksulluk sınırı altındaki büyük halk kesimlerinin enflasyonu resmi hesapla bile yüzde 100’e yakındır. Zira TÜFE sepetinde dikkate alınan gıdanın payı yüzde 25,32 iken, orta ve alt gelir grubunun fiili gıda payı yüzde 45’e yakındır.

Gıda fiyatları yıllık artışı yüzde 90,25 olduğuna göre yoksulun enflasyonu yüzde 80,21 olamaz. Kaldı ki Türkiye’nin resmi enflasyon hesabı yapan ikinci kurumu olan İstanbul Ticaret Odası (İTO) Ağustos ayı için yıllık enflasyon oranını yüzde 99,91 olarak açıklamıştır.

Yapay müjdeler pompalamaya meraklı bazı kalemlerin “enflasyonun yarı yarıya düşeceği ve bu sayede hayat pahalılığının da azalacağı” yönündeki görüşleri matematiğe aykırıdır. Yıllık enflasyon yüzde 100 ise 1 yıl sonra 100 TL’lik sepet 200 TL olmuş demektir. Devamında ise yüzde 50’ye düşeceği söylenen enflasyon oranı ile fiyatlar gerilemez, tersine 200 TL’lik sepet tutarı 300 TL’ye çıkar. Yani ancak fiyat artış hızı azalabilir ama hayat pahalılığı yıpratmaya devam eder.

Sonuç olarak; emeği ile hayatını sürdüren ve toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan kesimlerin refahını gözetmeyen bir büyümenin perakendecilere de faydası yoktur. Yani bu şartların devamı, esnafı da çiftçiyi de düşen satın alma gücü kapsamına dahil eder. Zincirleme etki dediğim budur.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (11)

Ercüment Tunçalp

Yazı dizimizin bu bölümünde; satın alma gücü açısından bizimle farkı açan gelişmiş ülkelere ara vererek, mesafe olarak daha yakınımızda yer alan ülkelerdeki duruma da bakmaya karar verdim.

Üzülerek söylemeliyim ki; 35 sene önce bizimle hiçbir şekilde kıyaslanamayacak olan Romanya’nın da ‘tüketici satın alma gücü’ bugün için bizden yüksektir. Ayrıntılara geçmeden evvel nereden nereye geldiklerine bakarsak durumu daha kolay anlaşılır kılabiliriz.

Tarihsel olarak Çavuşesku iktidarının son bulduğu 1989 yılı öncesi ile sonrasını ikiye bölmek gerekir. Bu tarihten önceki seyahatlerimizde ne alışveriş yapılabilecek market ne de herhangi bir rafta yeterli ürün çeşidi bulmak kolay değildi. Düşük kalitede patates, soğan, elma gibi tarım ürünleri ile un, şeker ve ev yapımı konserveler dışında başka bir şeye ulaşmak hayli zordu. Tarım üretimi vardı ama dış satıma yönelik olduğundan halk kendi elleriyle ürettiklerinden mahrum bırakılmıştı.

1989’dan itibaren ilk 10 yıl eski bir sanayi alt yapısı ve ekonomik istikrarsızlık dönemini kapsar. Ancak 2000’den itibaren Romanya ekonomisi yüksek büyüme, düşük işsizlik ve düşen enflasyon ile tatminkar bir ekonomik istikrara kavuştu.

Henüz 1995 yılında kurulan Mega Image, bugün 468 şubesi ile Romanya’nın ilk ve en büyük ulusal süpermarket zinciri oldu.

1999 yılında Romanya’nın ilk AVM’si olan Buchuresti Mall, Türk yatırımcı Fiba Grup tarafından açıldı. İkinci AVM’de (Plaza Romania) yine Fiba Grup tarafından 2004 yılında hizmete sokuldu. İki AVM içinde de büyük süpermarket olarak Gima yer aldı. Gıda dışı kategorilerdeki Türk markaları da buna paralel şekilde hızla çoğalmaya başladılar.

Yani Romanya perakende sektörü Türk rüzgarı ile büyük ivme kazandı. Gimrom Holding ilk Genel Müdürü değerli arkadaşım Gökhan Ürkmez’in, 2007 yılında AB’ye katılımı gerçekleşen Romanya’nın perakende sektör gelişimine yaptığı katkıların yakın tanığıyım. Ülkenin yerel perakendecilerine rehber olmuşlardır.

Bugün Avrupa’nın birçok tanınmış perakende zincirinin faaliyet gösterdiği Romanya, Türkiye’ye yılda 500-600 bin turist göndermektedir.

‘Nereden nereye’ kısmı eksik kalsaydı aşağıda anlatacaklarıma yeterli anlam yüklemek o kadar kolay olmayabilirdi.

17 Ağustos 2022 tarihinde eş zamanlı olarak çekilen ve birleştirilen YouTube videosu için Romanya’da Kaufland alışverişini yapan Rabia Cihan ve eşine, Türkiye’de Carrefoursa alışverişini yapan Ümit Demirtaş’a teşekkür ederim.

Şimdi yukarıdaki liste üzerinden kıyaslamamıza başlayalım…

  • 11 kalemlik, temel ürünlerden oluşan küçük bir alışverişin Romanya tarafındaki toplamı 160,50 Ley, Türkiye tarafındaki toplamı 565,20 TL tuttu.
  • 1 Rumen Leyi, 3,68 TL karşılığıdır. 1 Rumen Leyi, 0,20 euro karşılığıdır. 1 euro, 18,12 TL karşılığıdır.
  • Romanya’da net asgari ücret 2.549 Ley (510 euro), Türkiye’de 5.500 TL’dir (304 euro). Romanya asgari ücreti 9.380 TL karşılığıdır.
  • Bir Romanya vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 16 defa tekrarlayabilirken, aynı alışverişi Türk vatandaşı 10 defa yapabilmektedir.
  • Veya Romanya vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 6’sı ile yapabilirken Türk vatandaşı aynı alışverişi gelirinin yüzde 10’u ile yapabilmektedir.
  • Listede görüleceği üzere euro bazında bizde daha pahalı çıkan ürünler bulunmaktadır. Ayçiçekyağı, un, şeker, tavuk kanat, yoğurt ve yumurta pahalı ürünlerdir. Birkaç hafta önceki “Yumurta üreticisinin bitmeyen şikayeti” başlıklı yazımda, üretici birliklerinin devamlı ‘zarar ediyoruz’ şikayetleri ile artan fiyatlara haksız gerekçe oluşturduklarını belirtmiştim. İşte euro bazında bile fiyatımız yüzde 22 yukardadır. Girdilerin tamamı ithal olsa ne farkeder?

AB ülkesinde 2,90 euro olan 30’lu yumurta bizde 3,53 eurodur!

  • Alışveriş tutarları euro bazında her iki tarafta da hemen hemen aynıdır. Romanya alışverişi 32,10 euro iken, Türkiye alışverişi 31,20 euro tutmuştur. Yani Türkiye yüzde 2,90 daha ucuz çıkmıştır. Ancak Romanya tüketicisinin euro bazında geliri yüzde 68 daha fazladır.
  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da 1 birim üzerinden ve kendi para cinsinden hesaplarsak; geliri 2.15 kat fazla olan ülkemiz vatandaşının harcaması 3.52 kat daha fazla çıkmıştır. Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi bizdeki alışverişin toplamı 565,20 TL yerine 345 TL çıkmalıydı. Veya 565,20 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 8.973 lirayı bulmalıydı.

Sonuç olarak; perakende sektörü son 25 yılda gelişmiş olan bu ülkenin (bizimki 65 yıl) bugün geldiği seviye ile sıkıntılı yılların ardından tüketici satın alma gücünde katettiği yol oldukça tatminkardır.

Bizler için ise tüketici açısından kıyas kabul etmediğimiz bir ülke ile aynı süre içinde aleyhimize değişen yukardaki sahne kendi adımıza düşündürücüdür.

En önemlisini sona bıraktım…

Kişi başına milli gelir 2002 yılında Türkiye’de 3.688 dolar iken, Romanya’da 1.825 dolar idi. Yani gelirimiz 2 katından fazlaydı…

2021 yılı sonuna geldiğimizde; Türkiye’nin kişi başına geliri 9.539 dolara, Romanya’nın kişi başına geliri 14.667 dolara ulaşmıştır. Son 20 yılda bizim gelirimiz 2,5 katına, onlarınki 8 katına çıkmıştır.

Neden böyle olmuş?

2007 yılında bizim kişi başına gelirimiz 9.735 dolar düzeyindeyken 14 yıl sonra o seviyenin de altına düşmüşüz. Ve Romanya kişi başına gelirini sürekli tırmandırırken biz gerilemişiz…

Değişen sadece bizim hanemize yazılan hayat pahalılığı da değildir. Romanya vatandaşının serbestçe dolaştığı Avrupa coğrafyasında, vize alırken karşımıza çıkarılan engellere ne demeli?

Afganlı, Suriyeli, Pakistanlı kaçak göçmene gösterilen hoşgörü, vatandaşımıza sadece maddi yük getirmekle kalmamış, ülkemizi köprü olarak kullanan bu hareket sebebiyle itibarımızı da zedelemiştir. Ülkemizde kalanlara verilen ‘vatandaşlık’ oranı arttıkça, Avrupa ülkeleri de sapla samanı ayırma telaşına düşmüşlerdir. Vize sürecinin zorlaşması ve sürenin uzaması bundandır.

Yeni açıklanan ikinci çeyrekteki yüzde 7,6’lık büyüme ile (daha önceki büyüme rakamları da dahil) vatandaşın yoksullaşmasının eş zamanlı olarak nasıl gerçekleştiği de bundan sonraki yazımızın konusudur.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER