Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

2024 nasıl bir yıl olacak?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Bitirmekte olduğumuz yıl gibi 2024’ü de ‘seçim öncesi ve sonrası’ olarak  iki bölüm halinde görmekte fayda var. Kaçınılmaz olarak; seçime kadar seçim ekonomisi ile sıkılaştırma tedbirlerinin aynı anda birlikte uygulanması istikrarsız bir tablo oluşturabilir. Seçimden sonra ise tam sıkılaştırmayla ama maliyet enflasyonu eşliğinde her kesim için yaşam koşulları daha da zorlaşabilir. Bu eksi reel faizle vatandaş TL ile tasarrufu tercih etmez. TL mevduat faizi yıllık yüzde 45, resmi enflasyon yıllık yüzde 65 olunca, güvenilir liman olarak altın liderliğini sürdürür, sonra da onu döviz takip eder.

ING Türkiye tarafından gerçekleştirilen Türkiye’nin Tasarruf Eğilimleri Araştırması’nın, 2023 yılı üçüncü çeyrek sonuçlarına göre; tasarrufu olanların tasarruf aracı tercihleri açıklandı. Buna göre üçüncü çeyrekte yastık altı altın ve nakit payı yüzde 22 ile ilk sırada yer aldı. Onu yüzde 17 ile sistem içi altın ve yüzde 12 ile döviz vadeli hesap takip etti. Hisse senetlerinin tercih edilme oranı yüzde 12, bireysel emekli fonlarının tercih edilme oranı yüzde 10 iken, TL vadeli hesap oranı sadece yüzde 8 olarak gerçekleşti. Kripto para fonlarının tercih edilme oranı ise yüzde 6 oldu. Bu sonuçlar yastık altı, altın, döviz ve hisse senedi ağırlığının 2024 yılında da süreceğini göstermektedir.

İyi eğitimli insanlarımızı ülkede tutamıyoruz. Yeni yılda bu açık daha da artacaktır. Ülkede milyonlarca genç işsiz varken, ülkenin yarısı açlık sınırının altında ücret alırken, vasıfsız göçmene sınır konmaması yeni yıl için bir başka olumsuzluktur. Halkın cebine para koymadan ekonomiyi canlandıramazsınız.

Sayın Şimşek’in ifadesine göre “Dolaysız vergi payının artırılması temel amaç” olarak şekillendiği gibi “Etkin olmayan istisna, muafiyet ve indirimlerin kaldırılması hususunda kapsamlı bir çalışma yürütüldüğü” de açıklanıyor. Bunun da iş dünyasına olumsuz yansımaları olacaktır.

Bu durumda 2024 yılının yatırımların ertelendiği bir yıl olacağı görülüyor.

2023’ün ilk 11 ayında dış ticaret açığı 100 milyar dolar oldu. Bu durumda yıllık dış ticaret açığı 107 milyar dolar civarında çıkacaktır. Tahminen 48 milyar dolar civarındaki cari açığın finansmanı için de yeterli doğrudan yabancı yatırımın gelme ihtimali zayıflıyor.

Kaldı ki FATF (Mali Eylem Görev Gücü) tarafından 2023 yılının son toplantısı sonunda 27 Ekim’de yayımlanan bildiride Türkiye’nin “gri listede” kalmaya devam ettiği ilan edildi. 2024 yılında bu mevcut durumun devamı, yabancı yatırımın önündeki en önemli engeldir. Ümitli olduğumuz taraf ise yeni İç İşleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın suç örgütlerine karşı olan yoğun mücadelesidir.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) son açıklamalarına göre, Türkiye 2022 yılında 905,5 milyar dolarlık GSYH ile 19. sıradaki yerini muhafaza etti. Ancak daha önemlisi; 10.618 dolarlık kişi başı milli gelirde bir basamak daha düşerek 79’uncu sıraya indik. Türkiye’nin bu sırası IMF veri setinin başlangıç yılı olan 1980’den bu yana en dip nokta sayılabilir. Sadece son 10 yılda (2015-65. sıra) Türkiye’nin sıralamada 14 basamak gerilediği görülüyor. Yeteri kadar olumsuz olan bu tabloyu daha da bozan gelir dağılımındaki eşitsizliktir.

“Çalışanları ve emeklileri enflasyona ezdirmedik” sözü yılın şakasıdır. Altı ay sabit kaldığı halde alım gücünün her ay azalmasıyla reel olarak eriyen ücretlerin enflasyona karşı nasıl korunduğu matematiksel izaha muhtaçtır.

Kaldı ki; 2024 yılı için asgari ücrete tek artış düşüncesi gerçekleşmek üzere olup, alım gücündeki kayıpların 12 ay boyunca nasıl telafi edileceğine dair de bir ölçü şimdilik bulunmuyor.

Üstelik ekonomi yönetiminin sıkı para politikası gereği tüketici kredilerini baskılamaya yönelik uygulamalarına, gecikme faiz oranlarındaki aşırı yükselişe, nakit avans limitinin aşağı çekilmesine rağmen bireysel borçlanma hızlı artışını sürdürmektedir. Çığ gibi büyüyen tüketici kredileri ve bireysel kredi kartı borçları 24 Kasım itibariyle 2,5 trilyon lirayı aşmıştır (Kaynak: BDDK). İşte yeni yılda bu ağır yük altındaki tüketiciye satış yapılacaktır.

Ekonomi yönetimine ait tahminlerde sık sık büyük oranlarda değişim olduğunu izliyoruz. TCMB, 2023 yılının ilk enflasyon raporu toplantısında ‘yıl sonu enflasyon beklentisi’ni yüzde 22,3’e indirmişti. 27 Temmuz’da bu oran yeni başkan tarafından yüzde 58’e revize edildi. 3 ay sonraki toplantıda da yüzde 65’e yükseltildi. Bu bakımdan şimdiye kadar hiç tutmayan hedef enflasyona göre ücret belirlemenin anlaşılabilir tarafı yoktur.

Dolayısıyla önümüzdeki döneme yönelik yapılan açıklamalarda bahsi geçen bir “dezenflasyon süreci” ufukta gözükmüyor. En az 2024 Haziran ayına kadar enflasyon oranının artacağı konusunda piyasada fikir birliği vardır. Sonrası için de baz etkili birkaç aylık yatay seyrin dışında kalıcı bir düşüşün garantisi yoktur.

AB Komisyonu 8 Kasım’da yayınladığı yıllık raporunda; Türkiye’nin demokratik kurumlarının işleyişinde ciddi eksikler olduğu uyarısında bulundu.

Yapısal sorunların devam ettiği belirtildi. Yürütme, yasama ve yargı arasında sağlıklı etkili bir kuvvetler ayrılığı sağlanamadığı, bu alanda ciddi gerilemenin devam ettiği, bazı AİHM kararlarının uygulanmamaya devam edilmesinin endişe verici olduğu bildirildi. Sivil toplum kuruluşlarının giderek artan bir baskıyla karşılaştıkları, hareket alanlarının daraldığı ve ifade özgürlüklerinin sınırlandırıldığı belirtildi. Bunların tamamı ekonomiyi olumsuz etkilemektedir.

Sonuç olarak; bu tip açıklamaları bizim nasıl karşıladığımızdan çok dışardan bakanları ve yatırımlar öncesi karar aşamasında olan yabancıları nasıl etkileyeceği daha önemlidir. Haliyle olumlu etkilenmeleri beklenemez.

Yurt içindeki bazı görüşler, “Sıkılaştırma yeterli değil”, bazı görüşler de “Daha fazlasını bu halk taşıyamaz” şeklindedir. Elbette bütün yıla yansıyacağını anlattığım bu olumsuzluklar nedeniyle ben de ikinci görüşe katılmış oluyorum.

Enflasyon yapışkan hale gelmiştir. Ve kolay kolay bizi terk edecek gibi gözükmüyor. Zira seçim sonrası devalüasyon ihtimali, talep düşüşü ve ekonominin yavaşlamasıyla birlikte büyümesini borçla gerçekleştirebilen şirketlerin zorlanması, özkaynak oranlarını bozabilecektir. Devamında maliyet artışı gerekçe gösterilerek işten çıkartmaların gerçekleştiği ve işsizlik oranının yükseldiği bir tablo ile karşılaşabiliriz.

Birçok konuda yanılmaya razı olarak, yeni yılın huzur getirmesini diliyorum.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Ekonomik sorunların nedeni savaş (mı?)

Ercüment Tunçalp

Savaş başlar başlamaz; henüz mart ayı başında olacakları tahmin ettiğim için “Savaş öncesine ait ekonomik tablo” başlıklı bir yazıyı uygun bulmuştum.

Daha sonra siyasetin içinden de benzer sesler gelmeye başladı…

İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun, “’Savaş çıktı, mazot arttı, o yüzden enflasyon düşmüyor’ diyecekler” açıklamasından hemen sonra bir başka açıklama daha geldi…

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Bu sene de çok iyi başladık, maalesef savaş önemli belirsizlik kaynağı, enflasyon ve cari açık etkisi olacak. Dış şokla karşı karşıyayız” dedi…

Bu durumda bize de savaştan önceki verileri daha detaylı yorumlamak düştü…

  • Önce yine Şimşek’in “Uygulanan dezenflasyon programı sonuç verdi” beyanının gerçekliğine bakalım. Dezenflasyon, “enflasyon oranının zaman içinde azalması” olduğuna göre savaş öncesine ait 4 ayın oranlarına göz atalım.
  • TÜFE yıllık, Kasım’da %31,07, Aralık’da %30,89, Ocak’ta %30,65, Şubat’ta %31,53 şeklinde devam edip gidiyordu. Burada dezenflasyondan bahsedilemeyeceği gibi savaştan önceki son ayda 1 puan da artış vardı.
  • Dünyada gıda enflasyonu düşerken, bizim gıda ve alkolsüz içecekler grubunun enflasyonu Ocak’ta %6,59, Şubat’ta %6,90 çıkmıştı. Bu 2 aydaki toplam %13,5 oranına küresel genişlikte rastlayabilmek kolay değildir.
  • Cari açık, Ocak’ta 7 milyar dolar, Şubat’ta 7,5 milyar dolar değil miydi?
  • Politika faizi, Ocak ayında %38’den, %37’ye inmişti. Yılın ikinci faiz kararı 12 Mart’ta açıklandı ve oran %37’de sabit bırakıldı. Burada da savaş etkisi yok. Çünkü zaten Ocak ile Şubat arasındaki 1 puan fazlalık (yıllık enflasyon), savaştan bağımsız olarak TCMB’nin faizi en azından sabit bırakmasını gerektiriyordu.
  • 2026 Ocak-Şubat aylarında, CDS’nin en düşük seviyesi 5 Ocak tarihinde 203 baz puan olarak gerçekleşti. 200 baz puan Türkiye’nin önceki seviyelerine göre makul sayılsa da, gelişmiş ülke CDS’lerine göre yüksek bir risk primine işaret eder. Örneğin, 100 dolarlık tahvilin CDS’i 200 baz puan civarında ise 2 dolar da sigorta bedeli eklenecek demektir. Dolar bazında %2 yüksektir ve borçlanma maliyetini artırmaya devam eder.
  • İstihdam oranı, toplam istihdam edilen kişi sayısının, çalışma çağındaki toplam nüfusa bölünmesi ile bulunur. Bu oran, ülkenin refah düzeyini göstermesi bakımından çok önemlidir. Savaş öncesine ait istihdam oranımız %49 iken, üyesi olduğumuz OECD ülkelerinin ortalama istihdam oranı %70,3’dü. Bu oranımız OECD ülkeleri içindeki en düşük orandır.
  • Ocak 2026 itibariyle geniş tanımlı işsizlik oranımız %29,9 iken, işsiz sayımız 12 milyondu. AB ortalaması %12 olup, aradaki fark 2,5 kattır. Dünyada %30’un üzerinde çok az ülke vardır (Güney Afrika, Cibuti, Bostvana, Esvatini gibi).
  • Şimdi de gösterge niteliğindeki TCMB kurlarına bakalım…

Dolar kuru 2 Ocak’ta 42,88 TL iken; %1,23 artışla 2 Şubat’ta 43,41 TL, buradan %1,08 artışla 2 Mart’ta 43,88 TL, buradan %1,20 artışla da 2 Nisan’da 44,41 TL olmuş. Görüleceği üzere savaş etkisi yok…

Euro kuru 2 Ocak’ta 50,29 TL iken; %2,36 artışla (henüz savaş yok) 2 Şubat’ta 51,48 TL, buradan %0,02 azalışla 2 Mart’ta 51,47 TL (hemen hemen aynı), buradan %0,56 azalışla 2 Nisan’da 51,18 TL olmuş. Yani adeta savaş TL’ye yaramış…

  • “Kuru tutmak için döviz satılıyor, rezervler azalıyor” diyebilecekler için de toplam rezervlere baktım. 27 Şubat 2026 tarihinde, TCMB toplam brüt rezervleri 210 milyar dolar iken, 10 Nisan 2026 tarihinde 171 milyar dolar olmuş. Rezervlerde azalış oranı %18. Bu dalgalanma alışık olmadığımız bir şey değil. Zira 2025 yılı içinde de %12 düşüş olmuştu. 14 Şubat 2025 tarihinde 173 milyar dolar iken, 30 Mayıs 2025 tarihinde 153 milyar dolara düşüş yaşanmıştı.
  • Türk- İş’in Şubat 2026 için açıkladığı, dört kişilik ailenin açlık sınırı 32.365 TL’idi. Bunun sadece gıda harcaması tutarı olduğunu not edelim. Gıda ile birlikte diğer tüm harcamalar için haneye girmesi gereken toplam gelir tutarı (yoksulluk sınırı) 105.425 TL’dir. Artık asgari ücretliyi (28.075 TL), emekliyi (ortalama 28.000 TL), hatta ortalama gelirliyi (40.000 TL civarı) henüz savaş şartları etkilemeden önceki tablo buydu…
  • İmalat sanayinin öncü göstergesi olan PMI verileri uzun süredir eşik değer olan 50’nin altındaydı…
  • Tüketici Güven Endeksi (TGE), çok uzun zamandır eşik değer olan 100’ün altındaydı…
  • Mart 2026 sonu itibariyle ‘takipteki kredi alacakları’ 666,7 milyar TL’ye ulaşarak bir yılda yaklaşık ikiye katlanmıştır. Bu veri de bankaların 90 günden uzun süre tahsil edemediği kredileri ifade ettiğinden savaşla ilgisi yoktur.

Nedeni yüksek enflasyon, reel gelirlerin düşmesi, borçla yaşama mecburiyetinin kredi kartı ve ihtiyaç kredisi borçlarını artırmasıdır. Kurumsal kredi kartı borçlarında ise daha çok küçük işletmeler tarafında yoğunlaşma görülüyor.

Sonuç olarak; elbette başlıktaki soru ve cevapları bizim ülkemize özeldir.

Zira Şubat 2026’da savaş halinde olan ülkelerden; Ukrayna’nın enflasyonu %7,6, Rusya’nın enflasyonu %5,9 (aylık değil yıllık), İsrail’in %2, İran’ın %68,1 olup, İran Çalışma Bakanı Ahmet Meydani, asgari ücrete de %60 zam yaptıklarını açıkladı. (Euronews).

Elbette savaş şartları bütün dünyayı olumsuz etkileyecektir. Ancak kime ne kadar yansıyacağı önemlidir. Örneğin bizde en fazla sorun yaşaması muhtemel sektör turizm olacaktır. Tekstil sektörü zaten sıkıntıdaydı, biraz daha üzebilir.

Savaşın, kırılganlıkları fazla olan ülkelerin ekonomilerini daha fazla etkileyeceği bir gerçektir ama bunun sebebi de savaş öncesindeki düşük performanslarıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (35) Danimarka

Ercüment Tunçalp

İskandinav ülkelerinin en güneyinde yer alan Danimarka, Almanya ile sınır, İsveç ve Norveç ile ise deniz komşusudur.

Danimarka anayasal monarşi ile yönetilen bir krallıktır. 19. yüzyılın ortalarında sanayileşmeye başlamış ve önemli bir tarım ihracatçısı haline gelmiştir. 20. yüzyılın başlarında sosyal ve işgücü piyasası reformları uygulayarak günümüzdeki refah devleti modelinin ve gelişmiş karma ekonominin temelini atmıştır. Kuzey denizinde oldukça büyük petrol ve doğalgaz yataklarına sahiptir ve net petrol ihracatçıları arasında yer alır. Dolayısıyla Danimarka, gelişmiş, yüksek gelirli ekonomiye, yüksek yaşam standardına ve güçlü sosyal refah politikalarına sahiptir.

Ülkenin para birimi Danimarka Kronu’dur. Kısa ifadesi DKK olup, aşağıda bu şekilde gösterilecektir. 30 Mart 2026 tarihine ait güncel kur olarak; 1 DKK= 6,86 TL, 1 Euro= 7,47 DKK, 1 Euro= 51,25 TL olarak dikkate alınmıştır.

Konaklama, dışarda yeme içme ve ulaşım pahalıdır. Kopenhag’da tek yatak odalı daire kiraları 8.000-15.000 DKK (55.000-100.000 TL) civarındadır. Ancak ortalama maaşlar 40.000 DKK (275.000 TL) civarında olup, bu maliyetleri karşılayacak düzeydedir. Eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsizdir. Güçlü bir sosyal güvenlik sistemi vardır.

Danimarka’nın ulusal perakende zincirleri; Netto, Fotex, Bilka, SuperBrugsen, Kvickly, Coop 365, Fakta, Rema 1000, Meny, Lidl, ABC Lavpris’dir. Görüleceği üzere 6 milyon nüfuslu bu ülkede bile rekabet fazladır.

Fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…

  • Danimarka kişi başı geliri 76.581 euro’dur.
  • Yıllık enflasyon yüzde 1,9 olup, işsizlik oranı yüzde 3’tür.
  • Devletin belirlediği bir asgari ücret yoktur. Ancak işe girişte ödenen minimum saatlik ücret 110 DKK’dır (yaklaşık 15 euro). Haftalık çalışma süresi 37 saat X 110 DKK X 4= 16.280 DKK (2.179 euro) brüt ücretten, net ele geçen ise 600 DKK’dır (1.420 euro). Yani brüt maaşın ortalama yüzde 65’i net ele geçendir.

Bu minimum ücretle çalışanların oranı çok düşük olmasına rağmen, bizim neredeyse ortalama ücret sayılabilecek asgari ücretimiz ile karşılaştıracağız.

Bizim net asgari ücretimiz ise 28.075 TL’dir (548 euro).

  • Sanal alışverişin tarihi 30 Mart 2026 olup, Danimarka fiyatları Lidl sitesinden, Türkiye fiyatları da iki büyük ulusal perakendecimizden alınmıştır.
  • 40 ürünlük listemizde 11 üründe ucuzuz. Pahalı olduğumuz 29 üründe; iki ürün hariç, daha önceki kıyaslamalarda olduğu gibi açık ara pahalı değiliz. Et konusu kronik sorunumuz olduğu için geçiyorum. Antep fıstığı fiyatımızın 2 kat olması ilginçtir. Avrupa’nın o bölgesinde güçlü Türk tedarik şirketleri vardır. Ve kendi memleketlerinden oraya direkt ihracat yapıyor olabilirler. Aynı durumu ABD’de de görüyoruz.
  • Danimarka alışveriş tutarı 1.629,82 DKK veya 11.180 TL karşılığı olup, Türkiye alışveriş tutarı 13.235 TL çıkmıştır. Görüldüğü gibi böyle zengin bir ülkeye karşı bile harcamada yüzde 18 fazlalığımız vardır.
  • Bu şekliyle; Danimarka tüketicisinin geliri yüzde 159 fazlayken, bizim tüketicimizin harcaması yüzde 18 daha fazladır.
  • Danimarka vatandaşı bu alışverişi bir aylık geliri ile 6,5 defa yapabilirken, bizim tüketicimiz aynı alışverişi 2,3 defa Başka bir ifadeyle Danimarka tüketicisi bu alışverişi gelirinin yüzde 15’i ile yaparken, bizim tüketicimiz aynı alışverişi gelirinin yüzde 47’si ile yapabiliyor.

Sonuç olarak;

  • Avrupa’nın yaşam maliyeti en uygun ülkelerinden olan Portekiz ile yaşam maliyeti en yüksek olan ülkelerinden Danimarka kıyaslamalarını art arda yapmamın sebebi, bu iki ülke arasındaki farkın izlenebilmesi içindi. Görüleceği üzere market alışverişinde Portekiz’den yüzde 67 pahalı çıkmamıza karşılık, Danimarka’dan yüzde 18 pahalı çıktık.
  • Son 5 sene içinde Avrupa’dan daha ucuz kaldığımız ülkeler de vardır (Norveç, İsviçre, Fransa) ancak bu ülkelere karşı alışveriş tutarında sağladığımız avantajı gelirde açık ara kaybediyoruz. Bunun için de satın alma gücümüz diğer ülkelere karşı olduğu gibi bu ülkelerden de düşük kalıyor.
  • Döviz bazında pahalı kaldığımız ülkeler ve fark oranlarını da takdim ediyorum…
  • ABD’den yüzde 28, Bulgaristan’dan yüzde 45, Yunanistan’dan yüzde 30, Kazakistan’dan yüzde 38, İran’dan yüzde 82, Hollanda’dan yüzde 64, Tayland’dan yüzde 55, Macaristan’dan yüzde 33, İtalya’dan yüzde 32, Azerbaycan’dan yüzde 39, Belçika’dan yüzde 25, Polonya’dan yüzde 15, Rusya’dan yüzde 22, İsveç’ten yüzde 13, Almanya’dan yüzde 38, Makedonya’dan yüzde 48, Sırbistan’dan yüzde 54, Arnavutluk’tan yüzde 51, Portekiz’den yüzde 67 pahalıyız.
  • Elbette gelirimizin daha fazla çıktığı ülkeler de vardır. Arnavutluk’tan yüzde 20, Makedonya’dan yüzde 27, Rusya’dan yüzde 58, Azerbaycan’dan yüzde 52, Tayland’dan yüzde 46, İran’dan yüzde 172, Kazakistan’dan yüzde 35 daha yüksek asgari ücretimiz vardır.
  • Ancak yine döviz bazında gelirimizdeki fazlalık, harcamamızdaki fazlalıktan daha yüksek çıkan ve satın alma gücü bizden düşük olan sadece 3 ülke vardır (İran, Rusya, Azerbaycan). AB içinde ve gıda kategorisinde satın alma gücü bizden düşük ülke bulamadığım için Asya kıtasındaki ülkeleri de kıyaslama listeme dahil ettim. Şimdilik durum budur.

Komşularımızdan Bulgaristan, Yunanistan, Rusya ve İran’dan alışveriş için ülkemize gelen yabancılar için fiyat avantajı kalmadığından, alışveriş turları ters yöne dönmüştür. Yani bizim vatandaşımız alışveriş için o ülkelere gitmekteler.

 

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Gıda etiketleri yenilenirken…

Ercüment Tunçalp

Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği yeniden ele alındı ve tüketiciyi yanıltan hususlarda birçok değişiklik yapıldı. Ancak çok geç kalındığı için bütün eksiklerin bir defada giderilmesi mümkün gözükmüyor. İşte bunun için ihtiyaca ne kadar yeteceği de bu yazının konusu oluyor.

  • Ambalaj üzerindeki “doğal” ifadesinin yanlış olduğunu yıllardır yazıyorum. Bu ifade, tek şartla haklılık kazanabilir. “Tabiatta bulunduğu şekilde”, yani doğal özelliğini kaybetmeyen ürün için kullanılabilir.

Ancak duyuyorum ki; sadece “hiçbir katkı veya ilave bileşen içermemesi” ürünü doğal sayacaktır. Buna katılmam mümkün değildir. Örneğin ısıl işlemden geçen bir ürün, az ya da çok bu özelliğini kaybeder. Bu ürünün bal olduğunu varsayarsak; işlenmiş bal ile ham veya karakovan balını nasıl ayıracağız?

Pastörize süt ile inek memesinden sağılmış çiğ sütü nasıl ayıracağız?

  • “Yüzde 100 doğal” ifadesi daha da anlamsızdır. Çünkü bir ürün ya doğaldır ya da değildir. Kaldı ki, mesela “yüzde 15 doğal” olan bir ürün var mıdır?

Yıllardır bu tuhaf yaratıcılığa neden izin verildiği anlaşılır olmamakla beraber artık nihayete ermesi olumlu değişikliktir.

  • “Gerçek” ifadesi de fark yaratacak bir özellik olamaz. Zira gerçek olmayan ürünün taklit-tağşiş listesinde yer alması gerekir. Elbette rakiplere karşı etik dışı yoldan avantaj sağlamaya yöneliktir. Zarar gören markaların yıllardır buna kayıtsız kalması ve mücadele vermemesi ise oldukça şaşırtıcıdır.
  • “Ev yapımı” ne demektir, neden artık bu ifade kullanılamayacaktır?

Eğer ürün reçel ise “pancar şekeri kullanıldığı, koruyucu madde kullanılmadığı” zaten tercih nedeni olacak özelliklerdir. Annemizin yaptığı reçelde glikoz şurubu bulunmaz. Rafa gönderilecek ürün ise korumasız bırakılamaz. Ev yapımı reçelde meyve oranı yoğun olur (%45-65 değil). Kıvam artırıcı kullanılmaz, kaynatma süresine göre kendiliğinden kıvamlı hale gelir. Yani 2 özelliği öne çıkartıp, zaten yukardaki ifade bu kadar kolay kullanılamazdı. Değişiklik olumludur…

  • İçinde meyve olmayan ve sadece aroma içeren ambalajlara şimdiye kadar gönül rahatlığıyla meyve görselleri konabiliyordu.  Artık konamayacak…

Ancak yeni ambalajlarda yaratıcı fikirlere çok ihtiyaç olacak!

  • “Köy tipi” ve “Çiftlikten” tanımları da yıllardır yaygın kullanılan ifadelerdir. Amaç bellidir. Ürünün sanayici tarafından değil, ilk elden ve güvenilir şekilde tüketiciye ulaştırılacağını çağrıştırmak içindir. Örneğin, ülkemizde “çiftliğimizden sofranıza” sloganı ile et ve et ürününün fahiş sayılacak fiyata (ilk elden nasıl oluyorsa) satılmasını eleştirmiştik. Ancak daha sonra öğrendik ki; ürünler de çiftlik yerine başka bir şehirde fason üretiliyordu.
  • Bu vesileyle ambalaj üzerine ‘üretici işletmenin adı’nı yazmak yerine, tüketici için hiçbir şey ifade etmeyen ‘rakamlar grubu’na yer verilmesi mutlaka değiştirilmelidir. Ürünün çıktığı işletmenin adı ve adresi açık olarak yazılmalıdır. Hem de rahat okunabilir ölçülerde…

Elbette zorunlu olmadığı halde bu açıklamayı yapan firmalar vardır. Peki o zaman bunu saklamak isteyenin amacı belli olmuyor mu?

  • Ürün içeriğinde yer alan “Eser miktarda içerebilir” açıklaması, “önemsenmeyecek kadar az miktarda” anlamının, yasak savma kabilinden bulunmuş en kısa ifadesidir ve aksine çok önemsenmelidir. Olumlu değişikliktir.
  • Yine yıllardır tüketici “Meyve suyu” aldığını zannederken, “Aromalı içecek” içtiğinin farkında değildi. İlkine izin verilmeyerek, doğru yol bulunmuştur…
  • Günlerce raflarda bekleyen meyve suyu ambalajında “taze sıkılmış” ifadesi rahatça kullanılabiliyordu. Artık kullanılamayacak. Zira tek şart, örneğin portakalın gözünüzün önünde sıkılmasıdır. Bu hem taze hem de katkısız olduğunun delilidir.
  • “Günlük” ifadesi 15 gün ömrü olan ürün ambalajında kullanılmamalıydı. Nitekim 1 gün 24 saat olduğu için böyle bir sınırın getirilmesi olumludur.
  • Peynir sütten yapılır. Normalde ambalaja “süt” kullanıldığını yazmak bile fazlalıktır. Ancak maalesef ülkemizde margarin, nişasta veya bitkisel yağ kaynaklı sözde “Erzincan tulum peyniri” üretilmektedir. Bu ilimiz dışında yapılan bu üretimin, hem adını aldığı bölgeye hem de tüketiciye büyük haksızlık olduğunu da sürekli yazdım. İnşallah bu kötü alışkanlık yeni değişiklikle önlenir de bu ürüne de süt dahil olur. Bu tağşişli ürün laboratuvara girmeden bile kendini belli eder. Çünkü en önemli özelliği, ufalanabilir olması ve kendine özgü pütürlü yüzeyidir. Sahtesi ise parlak, pürüzsüz görünümdedir ve ağızda sakız olduğunu hissettirir.
  • Yeni yönetmelikte katılmadığım bir diğer husus; Palm yağı içermez” ve Glikoz şurubu içermez” ifadelerine kısıtlama getirilmesidir. Eğer bu bilgiler içerikle uyumluysa gerçek bilgidir ve tüketici için çok değerlidir. Yani kısıtlamak yerine teşvik edilmelidir. Kaldı ki bahse konu olan iki girdi kaleminin sağlık riskleri taşıdığı da bilimsel gerçekliktir.
  • Yıllarca ambalaja “tamamen katkısız” yazdıktan sonra hemen alt satırlarda katkı çeşitleri sıralanan örnekleri çok gördük. Yukardaki örneğin tam tersi olup, tüketiciyi yanıltmanın en bariz şeklidir. Dolayısıyla haksız kazançların yanında, yukardaki şekilde olumlu özelliğini belirtenin de biraz avantajı olsun!

Sonuç olarak; yukardaki değişiklikler birçok işletme tarafından beğenilmeyecek. Zira amaç daha fazla kazanmak olduğundan, buna sınır getirilmesi ve tüketicinin aydınlatılması onlar için isabetli görülmeyecek…

Düşünebiliyor musunuz; birçok Türk markası yurt dışında döviz bazında daha ucuza satılmasına rağmen, oralardaki içeriklerde de fazlalık vardır. Bunların tamamı şeffaf hale geleceğinden, tüketici de tercihini buna göre yapacaktır.

Gıda Dedektifi hesabı sahibi Musa Özsoy, yıllardır “Etiket okuryazarlığı” konusunda önemli hizmetler vermiş, karınca duası gibi küçük yazılan içerikleri gün yüzüne çıkarmıştır. Bunu yaparken, sadece ambalajlardaki gerçek görseller üzerinden, “neyin ne ifade ettiğini” açıklamıştır. Buna rağmen bazı çevrelerden (ürünlerinde olmayan özelliği varmış gibi gösterenlerden) büyük baskı görmüş ama yılmamıştır. Kamu denetimine sağladığı destek ile o da her türlü övgüyü hak ediyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER