Ercüment Tunçalp
Akaryakıt zammı hayatı zorlaştırıyor
En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim. Bu hızlı fiyat artışları, tüketicinin küçük tasarruflarını banka yerine mala yatırmasını (stoktan tüketim) daha kârlı hale getirmiştir. Zira enflasyonun tırmanışında akaryakıt zamları dışında vergi artışının, kur artışının, negatif reel faizin ve en az 7 ay sürecek seçim ekonomisinin de etkili olduğunu biliyoruz. Bu şartların daha uzunca bir süre devamı yanında, Mart 2024 sonrasında seçim ekonomisi biterken, IMF tarzı şartların hüküm süreceği yeni bir dönemin başlayacağı da bir başka gerçektir.
Şimdi gelelim bu yazının esas konusuna, yani daha da kronikleşen derdimize…
Akaryakıta gelen sürekli ve ölçüsüz zamların büyük fiyat artışlarına neden olduğunu izliyoruz. Halkımızın bir kısmı, her akaryakıt zammından sonra; “Arabası olan düşünsün” şeklinde teselli buluyor. Bazıları da “Domates tarlada 8 lirayken, markette nasıl 28 lira oluyor?” diyerek yanlış adreslere fatura kesebiliyor. En temiz duygularla kenara çekilmeyi arzu edenler ise “Dolar kurundan bize ne, bizim paramız TL’dir” diyebiliyor. Neden sürekli dayak yediğimizi ve bize bu hasarı kimin verdiğini sorgulayanlar ise azınlıkta kalıyorlar. Elbette bu da yönetenlerin en büyük şansı oluyor…
Oysa her akaryakıt zammı sonrası taşıma maliyetlerinde gerçekleşen artışın; gıdadan beyaz eşyaya, giydiğimiz ve kullandığımız her şeyin fiyatını artıracağını peşinen kabul edelim. Domatesi Fethiye’den bedava alanın, İstanbul’daki maliyeti 12 liradır. Yani akaryakıt, ambalaj işçiliği, şoför, köprü geçiş, otoyol geçiş, boş sandık taşıma bedelleri üzerine, hal rüsumu, şehir içi nakliye, hamaliye, market kirası, personel gideri, elektrik, doğal gaz, su giderleri ve fire payı ilavesiyle, aracıların ve perakendecinin kâr payı da eklenince, 3-4 katına çıkan etiketlerle karşılaşabiliyoruz.
TL’den sonra dolaşımda en çok kullandığımız ikinci para birimimiz dolardır. Türkiye iç piyasada TL bazında üretmiş olduğu her değeri dış ticaretinde döviz olarak değerlendirmek, cari açığı da dolar olarak karşılamak zorundadır. Hatta ihracata gidecek ürünlerimizin bile yüzde 60’ını dolar ödeyerek, hammadde ve ara malı olarak yurtdışından getirmek zorundayız. Yani turizm geliri de gideri de; ihracat ve petrol, doğal gaz başta olmak üzere ithalat da hep döviz iledir. Kendi paramızın değerini korumak için bile dolara ihtiyaç duyuyoruz. USD/TL paritesi enflasyona da faize de yön verirken hep ekonomik hayatımızı belirleyici konumda oluyor. Dış borç stoğumuzun 475 milyar dolar olduğu bir dönemde de, “Dolar kurundan bize ne” diyemeyiz.
Önümüzdeki dönemde kur artışlarına bağlı akaryakıt zamlarının süreceği kesin olduğuna göre topyekun ülke fiyat seviyesinin yükseleceğini bilmek için de falcı olmaya gerek yoktur. Henüz bu tahminin içinde dünya petrol fiyatlarındaki değişime ait bir öngörümüz bulunmuyor. O da ayrı bir risk faktörüdür.
Önümüzdeki en az 4 sene boyunca tek haneli enflasyon hayaldir. Bunun temel sebebi de sorunlara doğru teşhis konamamasıdır. Hâlâ söze “Tüm dünya ile birlikte olumsuz etkilerine bizim de maruz kaldığımız ekonomik zorluklar…” diye başlamak çözümü engelliyor. Zira bizdeki ekonomik zorlukların dünya ile en küçük bir benzerliği yoktur. İspatı da batı ülkelerinin yıllık enflasyon oranlarına yakın aylık enflasyon yaşıyor olmamızdır. Yani aradaki fark 10 kattan fazladır. Dünyada gıda fiyatları düşerken, bizde artmaya devam etmektedir. Bu yılın ilk 6 ayında gıdada dış ticaret dengemiz açık vermiştir. Yani geçen seneye kadar fazla veren ihracatımız ithalatın gerisinde kalmıştır. Böylece “Tarım ülkesiyiz” iddiamız da boşa düşmüştür…
Mesele sadece Antalya-İstanbul taşıma bedelinin 14 bin liradan 35 bin liraya yükselmesi de değildir. Tarımsal ürünün ekildiği andan hasat zamanına kadar geçen sürede tarım araçlarında kullanılan mazotun da çorbada tuzu vardır. Bu bakımdan ucuz bir sebzenin üretici fiyatı, diğer giderler de dikkate alınınca markette 3- 4 kata ulaşması çok normaldir. Örneğin lojistik sektörünün hâlâ akaryakıt alımlarında ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) ödemesi normal mi?
Nitekim TIRPORT Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Akın Arslan, “Avrupa’da hükümetler lojistik sektörünün yakıt giderlerini fonlamaya başlamışlar” diyor.
Sonuç olarak; başta petrol fiyatlarının gıda fiyatları üzerinde bu kadar etkili olmasını sınırlamak için birçok gelişmiş ülkenin yaptığı gibi gıda üreticilerine ucuz enerji, ucuz gübre, girdilerde düşük vergi, düşük faizli kredi gibi desteklerin şart olduğu gözüküyor. “Bizde de destek var” diyenleri duyar gibiyim. Evet var; Tarım Kanunu’na göre çiftçiye bütçeden verilmesi gereken desteğin milli gelirin yüzde 1’i yerine maksimum binde 3’ü seviyesinde kaldığını da bu vesileyle hatırlayalım.
Bu destekler sağlanmazsa; üretici ve lojistik sektör zarar ettiğinden, tüketicinin de alım gücünü aştığından sıkıntılar artarak devam edecektir. Zor görünmesine rağmen, tarım arazilerinin başka amaçlarla kullanımının da önlenmesi gerekiyor. Zira nüfus artışı yanında, tarım ürünleri arzının da yetersiz kalması; akaryakıt fiyatlarındaki artışlarla birleşince sonuçları çok acımasız olabilecektir. Örneğin dünya kiraz üretiminde birinci sırada olmamıza rağmen 80 lirayı aşan ve ulaşılamayan fiyatlarla, tüketici tezgahtaki ürünü sadece seyretmektedir. Kayısıda ve yaz ortasında 90 lirayı aşan taze fasulyede de durum aynıdır…
Mazotun aylık fiyat artış oranı yüzde 52’dir. Dikkat yıllık değil aylık…
Hem de sadece 27 Haziran ile 31 Temmuz arasında. Bu tarihlerden sonra da aynı hızla devam eden artışlar hesaba dahil edilmemiştir. Geldiğimiz noktada; yetersiz beslenme bugünün en önemli sorunu haline gelmiştir. Bu aşamada da ‘gıda güvenliği’ tamamen gündem olmaktan çıkmış, adeta “Karnını doyuracak ürünü bul, gerisini sorgulama” görüşü piyasaya hakim olmuştur. Kaldı ki, en son gıda denetim sonuçlarını görmemiz üzerinden tam 1,5 yıl geçmiştir.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ‘Taklit ve tağşiş listeleri’ en son 1 Mart 2022 tarihinde yayımlanmıştı. Aksamanın sebebini çok sorduk ama henüz cevap almayı başaramadık.
Ercüment Tunçalp
Açgözlülük ve fırsatçılık bulaşıcıdır!
Fırsatçılık kesinlikle bulaşıcı bir toplumsal davranıştır. Bir toplumda, bir kişinin etik sınırları çiğneyerek haksız kazanç sağladığı ve bunun yanına kâr kaldığı görüldüğünde, bu durum dalga dalga yayılma eğilimi gösterir (taklit-tağşiş ve son fon olaylarında izlendiği gibi).
“Herkes yapıyor” psikolojisi ile “Başkaları zengin olurken ben neden dürüst kalıp kaybedeyim?” düşüncesi hakim olur. Fırsatçılık yayıldıkça, toplumdaki genel güven duygusu zedelenir. Cezai yaptırımların yetersiz kaldığı durumda da genel bir yozlaşma yaşanır. Ve “Gemisini kurtaran kaptan” durumu öne çıkar…
Birkaç gün önce medyada izlendiği üzere; deniz ürünleri ile ilgili bir üretici birliği, denizlerde yaşanan palamut bolluğu ve buna bağlı olarak düşen balık fiyatları gerekçesi ile bir duyuru yayımladı. Yapılan açıklamada; “Fiyatların daha fazla düşmesini engellemek ve piyasa dengesini yeniden sağlamak amacıyla palamut avcılığına geçici ara verilmesi” çağrısında bulunuldu.
Büyük tepkilerin ardından geri adım atılması, “Niyet”in sorgulanmasını engellemez. Kaldı ki gelen tepkiden çok bunun ağır suç olduğu anlaşılmıştır.
Geçmişte bazı kırmızı et spekülatörleri tarafından, “Hayvanlarınızı kesime göndermeyin, yakında fiyatlar artacak” çağrısının bu derneğe ilham kaynağı olduğu anlaşılıyor. Ancak onların fısıltı şeklinde üreticiye verdikleri mesaj burada apaçık yazılı duyuru haline getirilmiş. Özgüvene bakar mısınız?
Bunun ekonomi ve hukuk terminolojisindeki adı “Piyasa Kartelleşmesi” veya “Arzın Yapay Olarak Sınırlandırılması”dır. Bir derneğin bir malı piyasadan saklayarak fiyatı yapay şekilde yukarıda tutma çabası, Türkiye’deki 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’a göre suçtur. Yani hukuken Rekabet Kurulu’nun müdahale etmesini ve ceza uygulamasını gerektiren bir ihlaldir.
- Bu hamle, dar gelirli vatandaşın ucuz gıdaya ulaşacağı bolluğu sabote ederek ekonomik rantı tüketici zararına (refah kaybı) ve tamamen aracı ve üretici lehine oluşturma çabasıdır. Dolayısıyla enflasyonla mücadeleye de zarar verebilecek bir arz daralması arzulandığı görülmektedir.
- Bunun klasik ‘spekülatif stokçuluk’tan farkı yoktur. Zira depoda tutmak ile denizde stoklamak aynı şeydir…
- Bu yönlendirme, arz-talep dengesine vurulmuş bir darbedir. Zira serbest piyasa ekonomisinin temel kuralı; Bir malın arzı (piyasadaki miktarı) artarsa ve talep sabit kalırsa o malın fiyatı düşer. Bu işleyişe engel olunmak istenmiştir. Zira fiyatlar yüksekken serbest piyasa koşullarından (arz talep dengesinden) sonuna kadar faydalanıp, fiyatlar düştüğünde ise aynı serbest piyasa koşullarına itiraz ederek müdahale talep etmek serbest piyasa çelişkisidir.
- Bu çağrı masum bir esnaf dayanışması olamaz. Yukarıda belirttiğim kurala aykırı şekilde; rakip olması gereken balıkçılara ortak fiyat oluşturma çağrısıdır.
- Devletler veya uluslararası kurumlar, deniz yaşamını korumak ve sürdürülebilirliği sağlamak için resmi olarak av kotası (sınırı) koyabilir. Buna “Yasal Koruma Kotaları” denir. Yani bu kararı dernekler kendi kârları için aldığında suç (kartel) olurken, devlet bilimsel verilere dayanarak kamu yararı gözettiği için yasal düzenleme (regülasyon) sayılır.
Dünyanın çeşitli bölgelerinde de bizdekine benzer girişimler olmaktadır. Ancak cezalar o kadar yüksektir ki; bir kere bu tarz girişimde bulunanlar ömür boyu tövbe etmek zorunda kalır. Örneğin ABD’de Florida deniz ürünü toptancıları, arzı kontrol etmek için aralarında anlaştığında (İstakoz ve Yengeç Davası), şirket yöneticileri suçlu bulunarak 10 yıla kadar hapis ve milyonlarca dolar kişisel para cezası istemiyle yargılandı. Yine ABD Batı Kıyısı’ndaki büyük alıcı ve birlikler aynı şekilde arzı kısıtladıkları gerekçesi ile 789 milyon dolarlık dev bir tazminat davası ile karşı karşıya kaldılar. (US Department of Justice)
Sonuç olarak; ekonomide fiyatların yükselmesi çok hızlı, düşmesi ise çok yavaştır (fiyat yapışkanlığı). Yani tüketici bir kez palamudu yüksek fiyattan almaya alıştığında veya aracılar bu yüksek marjı benimsediğinde, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bolluk geri gelse bile fiyatlar yapay olarak yukarıda kalma eğilimi gösterirdi. Ancak bu sene daha da bereketli olunca o mekanizma işlemedi. O günlerde fiyat düşürmekte direnenlerin bugün aşırı bolluktan şikayete hakları yoktur. Bu bakımdan başlıktaki ifade sadece bugüne ait olmayıp geçmiş yıllar ile birlikte değerlendirilmelidir.
Ülkemizdeki balıkçılık sektörü de aynen meyve sebze kategorisinde olduğu gibi aracılık sistemi (kabzımallar ve hal esnafı) üzerine kuruludur. Pek çok tekne sahibi, daha sezona başlamadan önce mazot, ağ ve tayfa masraflarını karşılayabilmek için haldeki büyük kabzımallardan avans (borç) alır. Borçlanan balıkçı, tuttuğu balığı serbest piyasada dilediği tezgaha veya sanayiye satamaz, borçlu olduğu aracıya teslim etmek zorundadır. Kâr marjını ve fiyatı bu aracılar belirler. Diğer taraftan ülkemizin gıda ve hayvancılık sektörü, yapısal reformları (soğuk zincir lojistiği, kooperatifleşme, lisanslı depoculuk) tamamlayamadığı için serbest piyasa oluşumu tam olarak sağlanamamaktadır.
Dünyada hem üretici hem de tüketici lehine olan küresel çözümler vardır. Türkiye’de palamut ve hamsi gibi balıklar ağırlıklı olarak “taze tüketim” odaklı satılır. Batı ülkelerinde ve Japonya’da ise avlanan balığın çok büyük bir kısmı anında sanayiye aktarılır. Limanlara yakın bölgelerde kurulu konserve, balık yağı, balık unu veya dondurulmuş fileto fabrikaları denizden çıkan fazla ürünü doğrudan satın alır. Tezgahtaki arz anında dengelenir. Balıkçı ürettiği her kilo balığa alıcı bulacağını bilir. Ülke ekonomisi de ihraç edilebilir konserve satarak katma değer kazanır.
NOT: Ticaret Bakanlığı tarafından paylaşılan 2026 yılının ilk 9 aylık verilerine göre yaklaşık 360 bin firma ve 44 milyon ürün denetlenerek toplamda 2,6 milyar TL idari para cezası kesilmiş. Konumuzla ilgili olan kısmı ayıracak olursak; “stokçuluk ve fahiş fiyat” gerekçesi ile aykırı fillerde bulunan 6.072 gerçek ve tüzel kişiye 724,7 milyon TL idari para cezası kesildiğini görürüz. Aykırılık başına, ortalama 120 bin TL gibi kimseyi üzmeyecek bir ceza olduğu anlaşılıyor.
Yani bazı trafik cezalarından bile daha düşük seviyede. İşte yıllardır “Bizdeki cezalar caydırıcı değil, bunun için aynı kişiler tarafından suç tekrar tekrar işlenebiliyor” diyorum. Haksız mıyım?
Ercüment Tunçalp
TÜİK ile ENAG arasındaki farkın nedenleri…
Her ikisinin ilan ettiği oran da ülkedeki ortalama enflasyonu temsil eder.
TÜİK oranı ile (%29,73) ENAG oranının (%46,61) bu kadar farklı olmasını bir an için unutalım. Zira hangi kurum tarafından çıkarılırsa çıkarılsın; ülke genelinde açıklanan tek bir enflasyon rakamı ile bütün gelir gruplarına uygun ve herkes için %100 doğru bir netice almak matematiksel ve sosyolojik olarak mümkün değildir. Türkiye’de hem resmi kurum olan TÜİK hem de ENAG tek bir endeks açıklar, gelir gruplarına göre aylık bir enflasyon serisi yayınlamazlar. Oysa örneğin İngiltere Ulusal İstatistik Ofisi (ONS), hane halklarının gelir düzeylerine göre en düşük %20’den en yüksek %20’ye kadar 5 farklı gelir grubuna ayırarak değişik enflasyon oranlarını düzenli olarak yayımlar. Hatta “emekli hane halkları” ve “çocuklu aileler” gibi kırılımlar da sunar (National Library of Medicine). Eurostat, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkelerde de son yıllarda aynı şekilde dağıtımsal enflasyon analizlerini resmi rapor olarak yayımlamaya başlamıştır. (Wiley Online Library)
Bizde ise; DİSK-AR gibi bağımsız kuruluşlar, mevcut durumu eleştirerek gelir gruplarına göre farklılaşan “dar gelirlinin enflasyonu” sonuçlarını yayınlar.
- TÜİK, verileri ekseriyetle sahadan ve zincir marketlerden doğrudan toplar. ENAG ise tamamen internet üzerinden otomatik veri kazıma yöntemini kullanır.
- TÜİK ayın belirli günlerinde ve saatlerinde veri toplar. ENAG ise saatlik ve günlük olarak sürekli (dinamik model) veri toplar.
- TÜİK aylık yaklaşık 600 bin veri işlerken, ENAG aylık 7 milyondan fazla veri işler. TÜİK uluslararası standarttaki 428 temel maddeyi esas alırken, ENAG’da buna uyarak aynı sepeti baz alır.
- TÜİK, devlet tarafından fiyatı kontrol edilen, dondurulan ürünlerden etkilenirken, ENAG tamamen serbest piyasada anlık değişen e-ticaret ve online fiyat hareketlerini doğrudan yansıtır. Devlet belirli aylarda bu kalemlerde fiyatları dondurduğunda, TÜİK enflasyonu sert şekilde düşebilir. Ancak vatandaşın her gün harcama yaptığı; gıda, giyim, temizlik kategorilerindeki ürünler zamlanmaya devam eder. ENAG daha çok bu serbest piyasayı ölçtüğü için iki veri arasındaki fark açılır (Bianet).
- TÜİK, istatistik bilimindeki klasik “örnekleme” yöntemini kullanır. Yani belirli şehirlerde seçilen belirli marketlerde ürün fiyatlarını takip eder. ENAG ise örnekleme yapmaz, internette her ürüne ait satışta olan tüm fiyatları tarar. Bu da ENAG’ın TÜİK’ten yaklaşık 12 kat daha fazla veri işlemesini sağlar (BBC).
Giriş kısmında da belirttiğim gibi iktisat literatüründe “mutlak ve kusursuz gerçek enflasyon” oranı yoktur. Zira tüketim alışkanlıkları kişiden kişiye değişir. Belki, “bu kadar farkla mı değişir?” sorusu akla gelebilir.
Dar ve orta gelirli vatandaşın maaşının neredeyse %75’i sadece gıda, kira ve faturalara gitmesine rağmen bu ağırlığın TÜİK sepetine yansımaması, resmi rakamın sokak tarafından düşük bulunmasının en büyük nedenidir. Bunun kanıtı yine TÜİK Gelir Dağılımı İstatistikleri’nden görülebilir. Türkiye’de en yüksek gelire sahip %20’lik nüfus grubu, toplam gelirin %48’ini alırken; en alttaki %20’lik kesim ise pastadan sadece %6,4 pay alabilmektedir. İşte bu da küçük pay sahiplerinin enflasyonu resmi oranın çok üzerinde hissetmelerine neden olur.
Sonuç olarak; yaşanan enflasyonda, TÜİK’i alt sınır, ENAG’ı da üst sınır olarak dikkate alırsak, aradaki geniş gri alanda her gelir grubuna ait değişik oranların sıralandığını varsayabiliriz. Eğer asgari ücretli, kirada oturan ve gelirinin tamamını gıda/temel ihtiyaçlara harcayan biriyseniz; sizin kişisel gerçeğiniz üst sınıra daha yakındır. Ama kendi evinde oturan, borcu olmayan, teknoloji, giyim veya seyahat gibi farklı kalemlere de bütçe ayırabilen üst gelir grubundan biriyseniz, sizin kişisel enflasyonunuz alt sınıra daha yakın çıkabilir.
Türkiye nüfusunun gelir profili (dar/sabit), demografik yerleşimi (kent yoğun) ve tüketim mecburiyetleri (gıda-kira ağırlıklı) bir araya getirildiğinde, sokağın gerçeği net bir şekilde hissedileni üst sınıra yaklaştırmaktadır. En fenası yapısal olarak dar gelirliden zengin kesime doğru bir servet transferi yaşanmaktadır ki, bu sosyal sorunun daha fazla gecikmeden çözülmesi en büyük ihtiyaçtır.
Kaynağını göremeden, ortaya çıkan hiçbir enflasyon oranı için peşinen doğru veya yanlış diyemeyiz. Ağırlıklar değişince enflasyon oranının nasıl değiştiğini birkaç hafta önce örnek tablo üzerinden açıkladım. Ancak TÜİK, 428 maddenin ağırlıklarını açıklıyor ama Haziran 22’den itibaren enflasyon hesaplamasında temel aldığı “ortalama madde fiyatlarını”, “satış noktalarını” ve “markaları” açıklamıyor. Evet Eurostat (Avrupa İstatistik Ofisi) standartları da doğrudan bu verilerin açıklanmasını zorunlu tutmuyor ama bizim şartlarımız o kadar farklı ki.
AB’de yıllık enflasyon ortalamasının yükselmiş hali %3,8’dir. Aradaki yaklaşık 8 kat fark bizi onlardan ayırmaktadır. Kaldı ki buna rağmen Fransa, Almanya ve Avusturya gibi birçok Avrupa ülkesinde, temel gıda maddelerinin ve enerjinin ortalama fiyatları ve değişim grafikleri şeffaf araçlarla halka sunuluyor.
Şimdi yukardaki üç bilinmeyene neden ihtiyaç duyulduğunu ve tabloyu ne kadar değiştirebileceğini canlı bir örnekle sunuyorum…
Türkiye’nin lider ve güçlü bir tereyağı markasına ait 1 kg’lık ambalajın, yine büyük market zincirlerinde 1.049 TL’ye satıldığı yer de var, 700 TL’ye satıldığı yer de mevcut (şu anda canlı görüntüdür). Bilhassa lider markayı örnek verdim ki; en az fiyat dalgalanması böyle bir üründe gerçekleşebilir. Dolayısıyla geriye kalan binlerce üründeki fiyat farklarını gözde canlandırmak daha kolay olsun diye…
İşte TÜİK veya ENAG’ın hangi marketi, hangi markayı ve hangi fiyatı baz aldığı bilinmediği için bir kanaate ulaşılamıyor ve reel geliri azalan vatandaşta artık enflasyonla ilgilenmek yerine kendi yaşam maliyetinin yüksekliğine bakıyor.
Ercüment Tunçalp
AB 2024 / 835 sayılı komisyon uygulama tüzüğü üzerine…
Avrupa Birliği’nin (AB) 2024/835 sayılı Komisyon Uygulama Tüzüğü, “Yeşil Dönüşümde Tüketicilerin Güçlendirilmesi” direktifi, tüketicileri yanıltıcı çevresel iddialara (yeşil aklama/greenwashing) ve erken eskitme uygulamalarına karşı korumayı amaçlamaktadır. Gümrük Birliği ve AB mevzuat uyum süreçleri nedeniyle bu düzenleme Türk hukuku ve ihracatçı firmalar üzerinde doğrudan bağlayıcı etkilere sahiptir. (European Commission)
Türkiye, bu direktife tamamen paralel şekilde; şirketlerin somut, bilimsel ve doğrulanabilir bir kanıt sunmadan ürünlerine “çevre dostu”, “eko”, “karbon nötr” veya “yeşil” yazmasını engeller. Direktifin getirdiği yasaklar 27 Eylül 2026 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir. Çok olumlu bir gelişmedir.
Ancak AB bünyesinde; “önce can güvenliği (doğrudan riskler), sonra çevre bilinci (dolaylı riskler)” ilkesi esastır. Onlar birinci adımın (sahtecilik ve pestisit) çözüldüğünü varsaydığı için bu ikinci adıma (gezegenin korunması) geçmiştir.
Bizde ise henüz “taklit-tağşiş” olaylarına verilen cezalar caydırıcı olamadığı gibi daha da artış göstermiştir. Zira ilk ihlalde, firmanın yıllık gayrisafi gelirinin %1’i oranında ceza kesilmesi ve tekrarında cezanın 2 kata çıkarılması, hileden gelen ek kazancın çok küçük bir kısmını kapsar. Kaldı ki bu suçu alışkanlık haline getirenlerin defalarca Bakanlık listelerinde yer almaları da bunun kanıtıdır.
Pestisit konusunda da, “son satış noktasında pestisitin tespiti, engellenmesi ve kusurlu malın üreticiye iadesi neredeyse mümkün değildir” diye sürekli yazıyorum. Nitekim bunu başardığını iddia eden satış noktalarında, Bakanlık kontrolünde pestisit bulunması ve ceza uygulanması beni teyit etmektedir.
Yine AB’nin yıllar önce engellediği “DOĞAL” ifadesinin de yasaklanması gerekir.
Zira sık sık belirttiğim gibi; 135-150 derece yüksek ısıya tabi tutulan ve oda sıcaklığında 5-6 ay bozulmayan süt ‘doğal’ sayılamaz. Çünkü doğal kelimesi “tabiatta bulunduğu şekilde” ifadesinin karşılığıdır. Sadece bu da değil, şu anda raflar “yarım yağlı”, “az yağlı” ama yine de “doğal” tanımlı ambalajlarla doludur. Gerçi yeni bir düzenlemeyle 31 Mart 2027 tarihine kadar bir geçiş süreci vardır ama yeni değişiklikle yağlı sütün de (%3) doğal sayılması bana göre yetersizdir. Zira bir ineğin memesinden sağılan çiğ sütün yağ oranı %3,5-%3,7 civarındadır ve haliyle tam yağlıdır.
Tarım ve Orman Bakanlığı açıklamasına göre “doğal” kabul edilme şartları “tek bileşenden oluşuyorsa, katkı maddesi ve aroma içermiyorsa, sadece fiziksel, enzimatik veya mikrobiyolojik işlemlerden geçmişse ve doğal yapısını değiştirecek işlem görmemişse” şeklinde açıklanıyor. Ancak doğal yapısını değiştirecek işlem görmüş UHT süt doğal sayılıyor. Ve bu konuda AB ile aramızda anlayış farkı bulunuyor.
İçme sütlerine koruyucu madde eklenmemesi onu doğal yapmaz. Benim bu görüşüme katılmayanların iddiası; “Evimize aldığımız çiğ sütü de tüketmeden önce ocakta kaynatırız. Isıya tabi tutulması, nasıl onun doğallığını bozmuyorsa, UHT işlemi de evdeki kaynatmanın endüstriyel versiyonu olduğuna göre doğal sayılabilir” olmaktadır. Elbette bu görüş ve uygulama bana göre hatalıdır ve aşağıda belirteceğim küresel anlayış da benimle aynı doğrultudadır.
Kaldı ki günlük hayatta UHT sütün üzerinde kaymak oluşmaması ve yoğurt yapılamaması da doğallığın kaybolduğuna işarettir ama biz devam edelim…
- Evde ısıtmada, sütü tencereye koyup ocağı açarsınız. Süt yavaş yavaş ısınır, 100 dereceye ulaşır ve genellikle 5-10 dakika kaynatılır. Bu süreçte sütün içindeki bakterilerin büyük kısmı ölür. Ancak bakterilerin “spor” adı verilen, ısıya dayanıklı “uyku halindeki tohumları” 100 derecede ölmez. Ocağı kapattığınız an bu sporlar uyanır ve sütü 3 gün içinde bozar.
- Fabrikadaki UHT işleminde ise süt, kapalı boruların içinde boru hatlarından geçerken 2 ila 5 saniye gibi çok kısa bir süre içinde 135-150 dereceye çıkarılır ve anında soğutulur. Bu çok yüksek ani sıcaklık evde ölmeyen o dirençli bakterileri ve sporları da ticari sterilizasyon ile tamamen yok eder (BBC). İçinde bakteri kalmadığı için sütün bozulma ihtimali yoktur. Ambalajlama teknolojisindeki gelişmeler takdire değerdir ama sporların ölmesi sütün oda sıcaklığında 5-6 ay bozulmadan kalması için yeterli bilimsel nedendir. İşte bunun için AB, ambalajlar üzerinde en çok suistimal edilen kelimelerden biri olan “doğal” ifadesini kontrol altına almak için çok daha katı filtreler ve denetim mekanizmaları uygulamaktadır. (Safe Food Advocacy Europe)
- AB’de birçok ülkede, endüstriyel olarak aşırı işlenmiş, yüksek ısıya maruz kalmış veya homojenize edilmiş bir ürüne tek başına “DOĞAL” yazılması, “tüketiciyi yanıltıcı reklam” kapsamına sokulur. Avrupa’da gıda otoriteleri (örneğin Birleşik Krallık Gıda Standartları Ajansı- FSA veya Almanya’daki tüketici örgütleri) yüksek ısıl süreçlerle yapısı değişen gıdaların ambalajına “Doğal süt” yazmak yerine, en fazla “Doğal bileşenlerden üretilmiştir” veya “Saf sütten üretilmiştir” gibi daha spesifik açıklamaları zorunlu kılar. (Ky Wright)
Fransa’da gıda ambalajına “Doğal” yazmak, Almanya’dan da sert ve bürokratik kurallara tabidir. Fransız gıda mevzuatına göre ürünün adı ve ambalajı sadece ürünü objektif olarak tanımlamalı, onu övmemelidir. UHT gibi endüstriyel işlem görmüş ürünlerde ancak “doğal kökenli” veya “İçeriğinde doğal bileşenler kullanılmıştır” gibi kelimeyi hafifleten ifadelerin kullanılmasına izin verilir. (USDA Foreign Agricultural Servise)
Sonuç olarak; Türkiye’de mevzuat “içerikte koruyucu yoksa doğaldır” mantığıyla ısıl işlemlere esneklik tanırken; AB pazarında hem içerik kalitesine hem de ürünün ne kadar endüstriyel işlem gördüğüne bakılıyor. Bu nedenle AB ülkelerine ihracat yapmayı düşünen bir üreticimizin yukardaki esaslara uyması, toplatılma veya ceza riskini azaltır. İşte bunun için de başlıkta belirttiğim direktiften önce bu konularda AB’ye uyum sağlamak daha isabetli olur…
