Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Asgari ücret ve alım gücü

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Asgari ücret konusunu ilk açıklandığı günlerde değil, paranın ele geçeceği tarihe yakın yazmamın bir sebebi var. Zira aradan geçecek 1,5 ay içinde satın alma gücündeki değişim de görülsün istedim.

Henüz görüşmeler sürerken; artan ücretlerin Şubat ayında ele geçeceğini, ancak bazı mal ve hizmetlerdeki fiyat artışlarının bu süreyi beklemeyeceğini belirtmiştim. Örneğin son bir ayda kırmızı ete art arda 3 kez ve toplamda yüzde 30 fiyat artışı geldi. Damacana suya bir hafta önce gelen zam ile de yıllık fiyat artışı yüzde 160’a ulaştı. Yani marketlerin bazı temel ürünlerdeki ‘fiyat sabitlemesi’ dışında beklenen oldu. Zaten marketlerde de sınırlı sayıda ürün için bu söz verilmişti.

Dolayısıyla fiyatlar kısmını geçtiğimiz haftalarda “Fiyat sabitleme nereye kadar?” başlıklı yazımda açıklamıştım. Ücret kısmına ise şimdi bakacağız…

Görüşmeler sürerken açlık sınırı olarak, Türk-İş tarafından açıklanan Kasım ayına ait 7.785 TL gündemdeydi. Yeni net asgari ücretin 8.506 TL olarak açıklanmasından sonra ise Aralık ayına ait açlık sınırının 8.130 TL olduğunu öğrendik. Bundan ne anlamalıyız?

Yeni asgari ücret ele geçmeden önce Ocak ayına ait açlık sınırı da açıklanacak ve kuvvetle muhtemeldir ki güncel açlık sınırı asgari ücreti aşacaktır.  Şubat ayından itibaren ise hızlı değişen bu tabloda alım gücünün korunması mümkün olamayacaktır.

Şimdi en kestirme şekliyle basit bir hesap daha yapalım. Ülkemizde orta ve alt gelir grubu tarafından en fazla tüketilen birinci ürün ekmektir. 2021 yılında ekmeğin fiyatı 1,5 lira ve net asgari ücret 2.825 liraydı. Alınabilen ekmek sayısı da 1883 adetti. 2022 yılı sonunda ekmeğin fiyatı 5 lira ve yeni açıklanan net asgari ücret ise 8.506 lira oldu. Alınabilen ekmek sayısı da 1701 adete düştü. Yani 182 adet eksildi. Ocak ayının sonlarına geldiğimiz şu günlerde ise İstanbul’da 240 gr ekmek 6 liraya satılmaya başlandı. İşte gerçek tablo budur. Bunu et olarak, peynir olarak, yumurta veya damacana su olarak ölçmekte mümkündür. Ancak ekmek hayatımızdan çıkartamayacağımız tek üründür. Dolayısıyla ele geçen paranın cüzdana sığmayacak kadar çok olması bir şey ifade etmez, o çok parayla neler alma imkanı olduğu önemlidir.

Avrupa’da asgari ücret bizdeki kadar çok konuşulmaz. Zira birçok ülkede çalışan sayısının en fazla yüzde 7-8’i asgari ücretlidir. Bizde bu oran yüzde 55 olduğu gibi asgari ücretin çok az üzerindeki ücretler de eklendiğinde bu oran yüzde 60’ı da geçmektedir. Yani bizdeki asgari ücret gerçekte ortalama ücret sayılabilir. Bu durumda; 2021 yılında 2.825 TL olan asgari ücret, 2022 yılı başında 4.253 TL, yıl ortasında 5.550 TL, 2023 başında da 8.506 TL olduğu halde ‘hangisinin alım gücü daha yüksekti?’ sorusunun cevabı bellidir. 2.825 TL’nin alım gücü 8.506 TL’den daha yüksekti. Yani her yeni asgari ücret eskisini aratır hale gelmiştir. Bunun sebebi olan yüksek enflasyon çok konuşulan refah payını gündemden düşürüyor, refah kaybı ise yıpratıcı etkisini sürdürüyor. Hepsi bu kadar mı?

Enflasyonun artması, nasıl ki ücretlerde büyük oranlı artışı (yetersiz olsa da) gündeme getiriyorsa, bu ücret artışı da tekrar fiyat artışlarına (enflasyona) kapı aralıyor. Yani yumurta-tavuk örneği burada da geçerliliğini koruyor…

Ücretler devamlı enflasyonun altında kaldığı için reel olarak düşüşler kaçınılmaz oluyor. Bunu GSYH verilerinden de görmek mümkündür. 2017 yılında ücretlerin milli gelirden aldığı pay yüzde 39 iken, 2022 yılı üçüncü çeyreğinde yüzde 30,1’e kadar gerilemiştir.

Çalışanların geride bıraktıkları kayıpların kabulü şartıyla; asgari ücretin yeterli olup olmadığı beklenen enflasyona bakarak ölçülür. Bu konuda da daha şimdiden belli olan durum; yetkililerin “gerekirse ara zam yapılabileceği” ifadeleridir. Bu da yeni artışın, beklenen enflasyon oranının altında kalma ihtimaline işarettir. Nitekim Ocak 2022 ve Temmuz 2022 için açıklanan yüksek oranlı asgari ücret artışlarına enflasyondan arındırarak bakıldığında alım gücünün düştüğü nasıl görüldüyse; Haziran 2023’e gelindiğinde de alım gücünün Ocak 2023’e göre düştüğünü görmek hiç sürpriz sayılmayacaktır.

Bir hassas nokta da; çalışanın cebine 8.506 TL girerken, işverenin cebinden de 11.759 TL çıkacak olmasıdır. Bunun faturası da dönüp dolaşıp yine tüketiciye gelecek ve bu kısır döngüden çıkılamayışının neticesi de aşağıdaki olumsuzlukları gündeme taşıyacaktır.

  • İşveren yükünün artması maliyet enflasyonunu,
  • İşten çıkartma riskini,
  • Kayıt dışına kayma eğilimini artıracak,
  • Ücret artışları talep enflasyonunu da tetikleyecektir.

Sonuç olarak; bu çerçevede asgari ücretli için hayat standardının artması söz konusu olamaz. Yüzde 55 artışa rağmen asgari ücretlinin alım gücü ortadayken; daha önceki yıllardan da alacaklı olan memur ve emeklinin yüzde 30’luk artışını konuşmak zaman kaybıdır. Zira yetersizlik çok açık ortadadır.

Avrupa ile kıyaslama yapılamayacağını, şimdiye kadar “İki ülkede iki alışveriş” yazı dizimizde verdiğim onlarca örnek ile yeteri kadar anlatabilmiş olduğumu zannediyorum.

Refah kaybındaki bu hızı sadece tek haneli enflasyon kesebilir. Başka bir çözümü de yoktur. Olası yüzde 30-40 enflasyon oranları bile, teselli bulunamayacak seviyede ve hâlâ küresel anlamda az sayıdaki yüksek oranlar arasında yer almayı sürdürecektir. Önlenemezse sermaye bir kesimde birikmeye devam edecek ve gelir dağılımındaki bozulma da sürecektir.

Bir an önce tek haneli enflasyon günlerine dönmek dileğiyle…

Gelecek yazıda ülkemizin en büyük araştırma kuruluşu tarafından yapılan rakamsal tespitleri yorumlayacağım ve alım gücü düşüşünün alışverişe nasıl yansıdığını ayrıntıları ile daha canlı izletmeye çalışacağım.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Sabit fiyat uygulaması yetmedi

Ercüment Tunçalp

Zannedildi ki; her şey perakendecinin elindedir ve o fiyatları sabitlerse piyasa güllük gülistanlık olur, tüketici de makul fiyatlarla istediği ürüne kolayca ulaşır.

Oysa Ocak ayı boyunca hiçbir perakendeci “Bütün ürünlerde fiyatı sabitleyeceğiz” dememişti. Bazıları 500 üründe, bazıları 1000 üründe fiyat sabitleme yapacaklarını, indirimlere de güçlü bir şekilde devam edeceklerini açıklamışlardı. Ve perakendeciler üzerlerine düşeni yaptılar…

Muhtemel gelişmeleri, bir ay önce “Fiyat sabitleme nereye kadar?” başlıklı yazımda aktarmıştım. Neticede bu uygulamalar bir aylık süreyi aşarken tahminlerimizde herhangi bir sapma olmadı.

Zira perakendecinin gücü de bir yere kadardı. Maliyet enflasyonu devam ediyor ve üretici perakendeciyi zorluyorsa; bir kısım kategorilerde buna direnmek mümkün olurken, bir kısım kategorilerde de tedariğin devamını sağlamak adına zorunlu artışlar söz konusu olabilecekti. Örneğin kırmızı et, beyaz et, yumurta, pirinç, ayçiçekyağı, birçok et ve süt ürünü ile meyve sebze çeşidi, ambalajlı su ve ekmek ocak ayında fiyat artışı gören ürünlerden bazılarıydı…

Nitekim İstanbul Ticaret Odası (İTO) hesaplamalarına göre İstanbul’da Ocak ayında fiyatlar seviyesi aylık yüzde 5,94 artarken, yıllık enflasyon yüzde 79,68 çıkmıştır. Aralık ayında ise aylık artış yüzde 2,94 ve yıllık artış yüzde 92,97 olarak kayıtlara geçmişti.

Ocak 2023’te perakende fiyatlarda bir önceki aya göre; ulaştırma ve haberleşme harcamalarında yüzde 23,94, sağlık ve kişisel bakım harcamalarında yüzde 15,92, gıda harcamalarında ise yüzde 6,07 artış yaşandı. Dikkatinizi çekerim, geçtiğimiz Aralık’ta gıda harcamalarındaki aylık artış yüzde 3,06 idi. Böylece gıdada aylık artış 2’ye katlanmıştır.

TÜİK tarafından açıklanan TÜFE ise aylık bazda yüzde 6,65 arttı. Güçlü baz etkisiyle yıllık TÜFE yüzde 57,68’e indi. Ocak’taki yüzde 6,65’lik enflasyon, son 9 ayın en yüksek aylık enflasyonu olarak kayıtlara geçmiştir. Aralık ayı enflasyonu ise yüzde 1,18 idi ve aradaki bu büyük fark oldukça şaşırtıcıdır.

Bundan sonrası daha önemlidir; baz etkisi giderek azalacağından köklü tedbirler alınmadıkça kendiliğinden bir iyileşme olamayacağını yaşayarak göreceğiz.

Elbette enflasyona olumsuz katkı yapan bazı istisnalar da bulunmaktadır. Bu ülkede maliyet zorlamasının üstünde bir artış talebi ile kapıyı çalan veya kur değişimlerini fırsata çevirmek isteyen tedarikçileri de gördük, sık fiyat artışları arasına ek kârlar yerleştiren perakendecilere de rastladık. Ancak bunların sayısı oldukça azdır. Sektörün genelini enflasyonun sebebi gibi göstermek ne kadar haksızlıksa bu fırsatçıları kendi haline bırakmak da o kadar yanlıştır…

Burada altını çizeceğim başka önemli bir konu var.

Bütün ülke dikkatini fiyatlara vermişken kalite erozyonu gözden kaçmaktadır. Gıdadan tekstile kadar önemli bir kalite gerilemesi dikkat çekmektedir. Bunun enflasyon hesabı içindeki gözükmeyen kısmı gizli enflasyondur. Zira yıllık enflasyon hesaplanırken, aynı kalitedeki ürünün bir yıl önceki fiyatı dikkate alınmak zorundadır. Bu kurala göre hareket edildiğinde de; önce kalitenin eşitlenmesi durumunda kıyaslanan iki fiyat arasındaki makas genişleyeceğinden enflasyonun olması gerekenden daha yüksek çıkması beklenir.

TÜFE oranında bir düşüş gerçekleşmesi; fiyatlarda bir düşüş yaşanacağını göstermez. İşte yukardaki verilere bakınca birçok mal ve hizmet kategorisinde fiyat artışlarının sürdüğü görülmektedir.

Bir an için hiç fiyat artışı yaşanmadığını varsayalım; tedavüldeki en büyük banknot olan 200 TL ile artık 1 kilogramı dahi alınamayan pek çok gıda ürünü bulunmaktadır. Örneğin tereyağı, klasik beyaz peynir, eski kaşar peynir, taze kaşar peynir, baklava, kuzu kuşbaşı, dana biftek ve onlarca et ve süt ürün çeşitlerinden herhangi birisi 1 kilogramlık tek paket halinde 200 TL’ye alınamamaktadır. Beslenmede önemli rolü olan çam balı bile (kestane gibi pahalı ballardan değil) artık 200 TL barajını aşmıştır.

Sokak röportajlarını izliyorum. Almanya’dan emekli olup memleketine kesin dönüş yapmış bir vatandaş “kral gibi yaşadığını” kameralara ballandıra ballandıra anlatıyor. Şartların orada kötü, burada fevkalade olduğunu söylüyor.

Kendisinden biraz daha ayrıntılı açıklamasını istiyorlar…

Emekli vatandaş, maaşının 1500 euro olduğunu belirtince; mutluluğu “euro kazan, TL harca” formülüne bağladığı anlaşılıyor. Her ay cebe indirdiği 30 bin liraya rağmen, yine de kendi ülkesinde 200 TL ile 1 kg et veya 1 kg tereyağı alamazken, ekmeğini veren ülkede 100 euro ile koca bir alışveriş arabasını doldurabildiğini unutmuş gözüküyor. Ve elbette oldukça da tuhaf kaçıyor…

Peki bu muhteremi merakla dinleyenlere ne demeli?

Oysa artık dijital dünyada her ülke vatandaşının nasıl yaşadığı; marketten, mobilyacıdan hangi ürünü kaça aldığı canlı olarak beş dakikada önünüze geliyor. Yani o ülkelerde yaşamanıza veya masal dinlemenize ihtiyaç yoktur…

Ipsos’un en güncel tespitleri Ocak ayının son günü elimize ulaştı. Bu sayede bir de ‘TL kazanıp, TL harcayan’ vatandaşın durumuna bakalım istedik…

Rapordan aktaralım:

“Gelecekle ilgili korku ve güvensizlik ne kadar belirgin olursa, tüketiciler de harcamalarını o oranda başarı ile yönetmek için çalışırlar. Her 2 tüketiciden biri en ucuzunu bulabilmek için market market dolaştığını, her zaman kullandığı markalar yerine en ucuzunu ya da indirimde olan markaları aldığını ifade ediyor.”

Ve bunun sonucunda;

“Hanelerin hesaplı ürün arayışı ile birlikte indirim marketlerinin Hızlı Tüketim Ürünleri (HTÜ) harcamalarındaki payı belirgin artış gösteriyor.”

Sonuç olarak; dünyada petrol ve doğal gaz fiyatları gerilerken, küresel gıda fiyatları düşerken bizdeki durum yukarda görüldüğü gibidir. “Dünyada da enflasyon var” diyenlere, ABD’de yıllık yüzde 6,5 olan enflasyonun bizde aylık yüzde 6,5 olduğunu ise sık sık hatırlatmak gerekiyor…

Yaşadığımız deprem felaketinde kaybettiğimiz vatandaşlarımız için başsağlığı, yaralılarımız için acil şifalar diliyorum. Bu zor günleri birlikte aşacağız…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Market markalarının gücü

Ercüment Tunçalp

Dünyanın ve ülkemizin en önemli araştırma şirketlerinden Ipsos, yine ses getirecek bir araştırmaya imza attı.

Ulusal zincirler ve indirim marketleri dışında tüm satış kanallarında ve ana ürün gruplarında alışveriş sıklığının azaldığı bu araştırmanın en önemli sonucudur.

Acaba neden?

Sürekli tekrarladığımız üzere; tüketici tarafından market markaları güçlü olan perakendecilere doğru bir yöneliş olduğu anlaşılıyor.

Araştırmada, bir ay önceki “Private Label enflasyondan korur” başlıklı yazımda ortaya koyduğum tespitlere paralel rakamsal sonuçları görmek beni mutlu etti. Demek ki yanılmamışım ve tüketici de bunu farkettiğini rakamlara yansıtmış.

Ayrıntılı sonuçlarla devam edelim:

  • 2022’de hanelerin Hızlı Tüketim Ürünleri (HTÜ) harcamaları geçen yıla kıyasla yüzde 80 artış göstermiş.
  • Ortalama bir hane yaklaşık olarak 2 günde 1 kez HTÜ alışverişi yapmış ve bir alışveriş sepetine 85 TL ödemiş.
  • Geçen yıla kıyasla alışveriş sıklığı azalmış.
  • Haneler Ocak-Kasım 2022 döneminde 204 kez alışverişe gitmişler.
  • Market markalı ürünlerin payı artmış.
  • Her hane ortalama 100 TL’lik harcamasının yaklaşık 54 TL’sini markalı, 24 TL’sini açık, 22 TL’sini ise market markalı ürünlere ayırmış.
  • Geçtiğimiz yıla göre indirim marketleri daha çok tercih edilmiş. Bu tercihle, özellikle et, peynir, sıvı yağ gibi genel gıda ürünlerinde market markalı ürünlerin harcama payı artmış.
  • Market markalı ürünlerin ulusal zincirlerdeki payı da kademeli olarak artmaya devam etmiş. Bu tercihle de özellikle yumurta, toz şeker, makarna, un gibi genel gıda ürünlerinde, kişisel bakım ve temizlik ürünlerinde ulusal zincirlerdeki market markalarına yönelim artmış.

Bundan ne sonuç çıkarmalıyız?

Şube sayısı yeterli olan yerel perakendecilerimizin de özel marka uygulamalarına gecikmeden başlamalarının şart olduğunu anlamalıyız.

Veya yakın şehirlerde yer alan yerel perakendecilerimizin organize olarak ortak private label çalışmaları başlatmalarının uygun olduğunu görmeliyiz.

Veya bazı yerel üreticilerin markalarını münhasıran böyle yerel organizasyonlara tahsis etmelerinin muhtemel ticari sonuçlarını değerlendirmeliyiz.

Ipsos araştırmasına göre; 2022’de hanelerin yüzde 76’sı hızlı tüketim ürünleri alışverişlerinde küçük boy alışveriş sepeti (1-3 farklı ürün), yüzde 15’i orta boy sepet (4-6 farklı ürün), yüzde 9’u da büyük alışveriş arabası (7 ve daha fazla ürün) kullanmışlar.

Bu neyi gösteriyor?

Müşteri profilinin ağırlıkla hangi gelir gruplarına ait olduğunu ve bu grupların da alım gücünü hızlı şekilde kaybettiklerini çok açık ifade ediyor.

Geçen haftaki “Asgari ücret ve alım gücü” başlıklı yazım bu amaçla yazılmıştır. Tüketici çoğunluğunun memur, emekli ve asgari ücretli çalışanlar olduğu bilindiğine göre, bu vatandaşların alım gücü kayıpları görmezden gelinemezdi. Ayrıca işin insani boyutu yanında ticareti olumsuz etkileyecek yanını da gözden kaçırmamak gerekir ki; şirketlerin sağlığı için alınacak tedbirlerde eksiklik yaşanmasın…

Ipsos araştırmasına göre; 2022’de ortalama bir hane her 100 TL’sinin yüzde 84’ünü gıda ve içecek, yüzde 9’unu kişisel bakım, yüzde 7’sini ise ev bakım ürünleri için harcadı. Geçen yılla kıyaslandığında gıda ve içeceklerin payı artmış.

Peki bunu nasıl yorumlayabiliriz?

Alım gücü düştükçe gıdanın harcamalar içindeki payı artar. İşte bunun için yıllardır alt gelir grubunun gıda payı, ‘TÜİK sepetindeki gıda ağırlığının yaklaşık 2 katıdır’ diyoruz. Bu grubun enflasyonu daha yüksek hissetmesi bundandır ve yukardaki araştırma sonucu da bunu teyit etmektedir.

Ipsos araştırmasına göre; 2022’nin öne çıkan perakende satış kanalları, indirim marketleri ve e-ticaret şirketleridir.

  • Hanelerin hesaplı ürün arayışı indirim marketlerinin büyüme hızını artırmış.
  • Genel olarak haneye giren ürün sayısındaki azalmaya rağmen indirim marketlerinden alınan ürün sayısı artmış (%4).
  • Böylece indirim marketlerinin hane harcamalarındaki payı belirgin artış göstermiş.
  • E-ticaretin büyüme hızını korumasında da daha fazla indirim ve fiyat avantajı öne çıkmış.

Bundan ne anlıyoruz?

Üzülerek söylemeliyim ki; zorunlu olarak fiyat avantajı arayışı önceliği almış, kalite arayışı ise geri planda kalmıştır. Yukarda belirtilen 2 kanal belli bir kalite seviyesini korusa da gidişatı dışardan izleyen bazı çevrelerin sırf fiyat düşüklüğü sayesinde standart dışı üretim için tolerans görebileceklerine dair ümitleri artmıştır. İşte en önemli risk budur…

Sonuç olarak; bu araştırma sonuçlarını destekleyen, piyasanın barometresi durumundaki semt pazarlarında daha sert miktarsal düşüşler yaşandığını bizzat ilk ağızdan duyuyoruz. Esnafla konuşuyorum; artık herhangi bir ürünü 3-5 kg alan müşterinin kalmadığı, ortalama alış miktarının yarım kg civarında olduğu, adetle alınan meyve çeşitlerinin de arttığı belirtiliyor. Satışa açık sunulan salçanın kaşıkla, sıvı yağın bardakla satışı yeni ölçü birimi olmuştur. Elbette esnaf sadece tüketici adına değil, kendisi için de endişe ediyor. Bu sebeple çarkı döndürebilmek adına boş dolaşan değil, alım gücü yeterli olan müşteri istiyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Arıların yaptığı bal ne demek?

Ercüment Tunçalp

Başlıktaki soru birçok kişiye anlamsız gelebilir. Öyle ya arıların yapmadığı bal olabilir mi?

Yıllardır olduğunu yazıyorum. Bununla da yetinmiyorum, bu sahtekarların açıklanmasını istiyorum.

Son günlerde bu konuda çok anlamlı bir gelişme oldu. Türkiye’de bal kategorisinin lideri olan marka bir reklam filminde “Bala gerçek değerini verenler, arıların yaptığı doğal balı tercih ederler” söylemini kullandı.

Batı ülkelerinde kolay kolay gündeme gelemeyecek, gelse de gülümsetecek bu söylem, nasıl bizim ülkemizin gerçeği oldu?

Yıllardır resmi kurumların yaptığı ve açıkladığı listeler ortada; o kadar rahat hileli bal yaptılar ve o kadar düşük fiyatlarla yanına da hediyeler koyarak sattılar ki, artık tahlile bile ihtiyaç kalmadı. Uzunca bir süre televizyonlardan açık açık “1 kg yerine 5 kg veriyoruz” reklam sloganıyla aklımızla alay ettiler.

Çabuk unutuyoruz; 2015 yılında o tarihte Gümrük ve Ticaret Bakanı olan Nurettin Canikli, televizyon reklamları aracılığıyla satılan balların denetimler sonucunda da sahte çıkması üzerine bu satış tarzının yasaklandığını bildirdi.

Canikli, “Televizyon kanalları kullanılarak esasında suni tatlandırıcılar olan ve glikoz şurubundan oluşan, kısaca bal olmayan ürünler satılarak vatandaşımız yanıltılmakta ve mağdur edilmekteydi. Televizyon reklamları aracılığıyla satılan balların denetimlerini ve analizlerini gerçekleştirdik. Maalesef tamamının bal olmadığı ve sahte olduğu, başka mamullerden üretildiği ama bal diye satıldığını tespit ettik.” diye konuşmuştu.

Peki televizyon kampanyaları devreden çıkınca hileli bal bitti mi?

Hayır. İyice deşifre olan ve yasaklanan bu kanal terkedildi ama yine de alışkanlıklar bırakılmadı. Belki satış miktarlarında biraz azalma olabilir. Bakınız buraya kadarı sadece arıların yapmadığı taklit bal ile ilgilidir. Oysa arının şaşırtılarak kovan aralarına konan şuruplarla beslenmesi, çiçek aramadan kısa yoldan peteği doldurmasıyla ortaya çıkan bal da tağşiştir. Gerçek balın glikoz şurubu ile çoğaltılması da tağşiştir. Çiçek balının çam balı diye satılması da tağşiştir. Yani hilenin sınırı yoktur.

Peki bu kadarını göze almak o kadar kolay mıdır?

Güzel ülkemizde kanser ilacının bile sahtesini üretme cesareti gösteren vicdansızlar varken; balın, peynirin, sucuğun, sızma zeytinyağının sahtesine tenezzül edebilecek hilekarların varlığını öngörmek o kadar da zor olmasa gerek…

Nitekim güvenilir bir marka iyice sabrı taşmasa böyle bir tercihte bulunmazdı.

Balparmak bu söylemle sadece markasına ait ürün kalitesine ve doğallığına vurgu yapmıyor, önemli rakiplerini de koruyarak bal kategorisini ikiye ayırıyor. Tüketiciye de açık açık “tanımadığın ve güvenmediğin bal kavanozuna elini sürme” mesajı veriyor.

Keşke hileli ürünlerle olan mücadele kazanılsaydı da buna ihtiyaç kalmasaydı…

Maalesef cezaların caydırıcı olmaması ve denetimler sürse de kamuoyuna açıklamaların azalması bu mücadelenin kazanılmasını zorlaştırıyor.

Bugün ülkemizde, pazar payları yüksek olan Balparmak ve Anavarza markalarına ait üretim tesisleri bünyesinde her türlü bal tahlilini yapabilen, teknolojik imkanlarla donatılmış laboratuvarlar bulunmaktadır.

Peki bu ne demek?

Her iki marka da ülkemizde piyasaya çıkmış olan her kavanozun içinde hangi kalitede ürün olduğunu biliyorlar demektir.

Sonuçları açıklayabilirler mi?

Asla. Zira etik olarak onlara düşen bir görev değildir ama moral bozucu tarafı, haksız rekabete uğradıklarını sürekli görmeleridir. İşte bunun için de hiç olmazsa bu dikkat çekme eylemi gerçekleşmiştir.

Bir tüketici olarak böyle bir sorumluluğu üstlenen kategori lideri markayı kutluyorum. Ayrıca tüketici sağlığını başa alan bütün markalara da (sadece bal konusunda değil) perakendeci kanadının pozitif ayrımcılık yapmasını diliyorum.

Sonuç olarak; balın içine dışardan hiçbir şey katılamaz, hatalı benmari işlemi ile besin değeri bozulamaz ve balın içinden de hiçbir şey alınamaz.

Niyeti bozanların muhtemelen içine kattıkları glikoz şurubu, mısır şurubu, pirinç şurubu, pancar şurubu, boya, bal aroması gibi fazlalıklar halk arasında bulunan çeşitli yöntemlerle anlaşılamaz.

Yani balın sahte olduğu; görerek, koklayarak, tadarak veya çeşitli testler uygulayarak öğrenilemez. Tek seçenek laboratuvarda tahlil etmektir. O da her laboratuvarda değil!

Tüketici şüpheye düştüğü durumlarda ‘Alo Gıda’ hattını kullanmalı, resmi kurumlar da tahlil sonuçlarını duyurarak halkı aydınlatmalıdır. Elbette bu hilekarların karşısına hapis cezası başta olmak üzere bütün caydırıcı engeller de bir an evvel çıkartılmalıdır.

Çin’den sonra dünyanın ikinci büyük bal üreticisi olmamız önemlidir ama hileye maruz kalmadan tüketiciye ulaştırmak ve Türk balına olan güvensizliği gidermek çok daha önemlidir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER