Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Baharat hileleri

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Hileye en müsait ilk kategori baharat, ikincisi ise süt ürünleridir. İkincisini geçen hafta ele almıştık. Baharatı ise kısa bir yazıya sığmayacağı için sona bıraktık. Sakın çeşit çok olduğu için hile sayısının da fazla olduğu düşünülmesin. Ahlaki zafiyetin artması ve yaratıcılığın hayırlı işler yerine bu tarafa kanalize olması bizim coğrafyamıza özel rekorlara vesile olmuştur.

En son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim; seneler önce gördüklerimden sonra dökme baharat almaya cesaretim kalmamıştı. Kaldı ki o senelerde baharatın birçok çeşidi için yaygın olan hile ot ve sap karıştırılması ve de gıda boyası ile makyaj yapılmasıydı. Seneler geçtikçe yaratıcılık da (!) artarak devam etti. Ancak her markanın paketli ürünü de tercih edilebilecek kalite seviyesine bir türlü ulaşamadı. Sebeplerini yazının devamında açıklamaya çalışacağım.

Sağlığına dikkat eden insanların, diğer kategorilerde de olduğu gibi bilinen markalar arasından seçim yapma mecburiyetleri vardır.

Uzmanlığı baharat hilekârlığı olanları 2 gruba ayırmalıyız. Birincisi cebimize dokunanlar, ikincisi sağlığımızla oynayanlar olarak…

Örneğin, eğer kendi payıma mutlaka hileli bir baharat isabet edecekse; demir tozu karıştırılmış karabiber yerine irmik veya kavrulmuş esmer bulgur karıştırılmış olanını tercih ederim. Zencefil içindeki nohut unu ve mısır unu da aynı fasıldandır.

Kırmızı pul ve toz biber hilekârların en sevdiği üründür. Renkli gözükmesi için gıda boyası, haksız kazanca tavan yaptırmak için de talaş ve kiremit tozu ilave edilebilmektedir. Normalde kırmızı pul biber boyamaya ihtiyaç göstermez. Ancak içinde biber olmayan farklı maddeler varsa rengin düzeltilmesi gerekiyor. Yabancı maddeye neden ihtiyaç duyulduğuna gelince; 1 kg kırmızı pul biber üretilmesi için 10 kg biber kullanılması gerekir ki amaç biberden tasarruftur…

Analiz raporu bozuk çıktığı için ihracattan dönen pul biberin ve benzeri birçok ürünün bir şekilde iç piyasada tüketildiği kuvvetli ihtimaldir.

Nasıl olduğunu Prof. Dr. Harun Uysal’ın ağzından dinleyelim:

“Bir firma bir zincir markete tatlı kırmızı toz biber, acı kırmızı toz biber, toz tarçın ve kimyon gönderiyor. Zincir market de limitlerin üzerinde aflatoksin ve yine kanserojen bir toksin olan okratoksin içerdiği için bu baharatları firmaya geri yolluyor. Gelen iadeleri imha etmesi gereken firma, söz konusu baharatların içerisine bentonit katıyor. Bentonitli baharatları aynı zincir markete sanki yeni ürünmüş gibi tekrardan gönderiyor. Kil toksinleri bağladığı için yapılan analizde bu toksinler çıkmıyor. Market de ürünü temiz diye alıyor, tüketici de bu durumu bilmeden afiyetle yiyiyor.”

Bu örnekte perakendecinin de ihmali vardır. Ürünü geri gönderdikten sonra başka bir kaynağı devreye sokmalıydı. Zira kusur tedarikçinin fark edemeyeceği bir seviyede değildir. Başka bir ihtimal daha var ama hadi onu şimdilik söylemeyeyim!

Karabiber hilesinden tamamen kurtulmanın yolu tane karabiberi alıp evde öğütmektir. Veya gözünüzün önünde çektirmek de diğer çözüm olabilir. Aksi durumda toz karabiberin ağır çekmesi için demir tozu eklenmesi, kanser riskini hiçe sayan bazı açgözlülerle alışverişin sürmesine neden olabilecektir. Yoksa dolmalık fıstığın içine karışan yer fıstığı, tarçına karışan fındık kabuğu, kimyona karışan kişniş, nanenin içine katılan yoncanın öldürmeyeceği garantidir!

Özetle, dışarda sık yemek yiyenlerin ceplerinde karabiberi, tuzu ve pul biberi eksik etmemelerinde fayda vardır. Zira restoranların açık baharatı nereden aldıklarını bilmiyoruz. Hatta daha çok maliyetin önemsenmesi ihtimal dahilindedir. Zira aynı baharatın kilosu bir yerde 40 lira iken başka bir yerde 70 lira olabilmektedir…

Bir de halk arasında pahalı ürünün risk içermediği gibi bir yanılgı hakimdir.

Bunu, bazı baharatçıların “ucuz ürün tercih edilmesin” tavsiyesi yaratmaktadır ve çok isabetli değildir. Evet kaliteli ürün ucuza satılamaz ama kalitesiz ürün pahalıya satılabilir. Demek ki her pahalı ürün de kaliteyi garanti etmez.

Nasıl mı?

  • Sumak, kepek, limon tozu ve gıda boyasıyla harmanlanınca kaliteli görünüme kavuşuyor ve doğalı kadar fiyatı da hakedebiliyor!
  • Yıllarca tahlile ürün gönderdim. Tağşişli çıkanların yüzde 70’i üst fiyattan teklif edilenlerdi.
  • İthal baharat belli kalite standardına sahiptir ama yurda girdikten sonra değişime uğramayacağının garantisi yoktur.
  • Market özel markalarının hangi firma tarafından paketlendiği de önemlidir. Kayıtsız şartsız güven burada da geçerli değildir. Örneğin geçen hafta büyük bir indirim marketinden kabak çekirdeği aldım. Kendi özel markası olan 2 çeşit kabak çekirdeği ambalajından birisinde ‘premium’ ifadesi vardı ve diğerinden daha yüksek fiyata satılıyordu. Kelime üst kaliteyi veya ayrıcalıklı kaliteyi işaret ettiği için tercihim o oldu. Paketi açtığımda bir çöp yığını ile karşılaştım.

Çekirdeklerin dörtte biri kırılmış, en az yarısı da içi boş (sadece kabuk) şekildeydi. Ancak hiç sıkılmadan ve rahatça kaliteye atıfta bulunuyorlardı.

Sonuç olarak; örneğin zencefil üst solunum yolları enfeksiyonlarına, öksürük problemlerine iyi gelen bir üründür. Kış aylarında çoğunlukla zencefili balla karıştırarak şifa aramak çok yaygın bir alışkanlıktır. Ancak tüketici olarak bir an düşününüz ki; kullandığınız bal sahte, aldığınız zencefil katkılı olduğu durumda şifa ihtimali var mı?

Moral bozmak istemem ama iki hilenin aynı tabakta veya bardakta buluşması her zaman ihtimal dahilindedir. Görüldüğü gibi cezalar ne kadar artarsa artsın hileyi yapanlar bu alışkanlıklarını bir türlü terk edemiyorlar. Aynen madde bağımlıları gibi…

Devamını Oku
2 Yorum

2 Yorum

  1. Avatar

    Hayri

    12 Temmuz 2022 saat: 15:04

    Teşekkürler Ercüment bey

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    13 Temmuz 2022 saat: 12:26

    Ben teşekkür ederim…

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Enflasyon muhasebesi neden gerekli?

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyon dönemlerinde fiyat seviyelerinin sürekli yükselişi ile birlikte şirketlerin satış fiyatları da satış hasılatları da doğal olarak tırmanışa geçer.

Normal olmayan bu durumu önce anlaşılır hale getirmek lazımdır. Bunun için; resmi enflasyonun yüzde 80 olduğu bir ortamda satış hasılatını yüzde 60 artırmış olan bir işletme esasında küçülmüş olduğunu kaydi olarak görmelidir. Yani satış gelirlerindeki artışın ne kadarının gerçek artış olup olmadığının mutlaka belirlenmesi gerekir. Enflasyon dönemlerinde sadece gelirler olması gerekenden fazla görüntü vermez. Giderler de tam tersine olması gerekenden daha düşük tutarlarda gelir tablosuna yansır. Örneğin piyasada satılan bir malın yerine yenisi alınana kadar büyük ihtimalle fiyatı artar. Bu arada önceden alınan hammaddenin değeri mali tabloda olduğundan düşük görünür. İşte fiktif (hayali) kârlar ve yanıltan mali tablolar da enflasyon dönemlerinde bu şekilde oluşur.

Dolayısıyla yüksek enflasyon dönemlerinde mali tablolar üzerindeki enflasyonun etkileri birtakım düzeltmelerle giderilmezse, ilgili kişi ve kurumlar şirketlere ait doğru ve güvenilir bilgiye ulaşamazlar. Üstelik bu sene olduğu gibi gittikçe tırmanan enflasyon oranı finansal tabloları daha da fazla gerçeklikten uzaklaştırır. Neticede bu olumsuz etkilerden korunabilmek için ‘enflasyon muhasebesi / düzeltmesi’ önemli bir ihtiyaç olarak öne çıkar.

2000’li yılların başında uygulanan ve daha sonra terkedilen enflasyon muhasebesinin, mevcut vergi ve diğer mevzuata göre uygulanan muhasebeye paralel olarak uygulanmasında bir engel bulunmamaktadır (Dr. Ozan Bingöl).

Ancak unutulmamalıdır ki; bu şekilde enflasyon düzeltmesi ile ortaya çıkacak mali tablolar vergi yükümlülüğü açısından kullanılamaz. Örneğin bankadan kredi talebinde bulunurken de kabul edilmez.

Peki ne faydası olur?

İşletmenin gerçek durumunun çizildiği resim önünüze gelir. En önemli faydası budur. Bazı şirketlerin dönem sonu sunumlarındaki ciro ve kâr artışlarının ne kadarının gerçek olduğunu gösterir. Olası reel sermaye kaybı konusunda da bilgilendirir.

Bu önemli katkılara rağmen şirketlerimizin bu konuya yeterince ilgi göstermemesi; şaşırtıcı olduğu kadar bu yazının da kaleme alınma nedenidir.

Oysa gerçek durum zamanında bilinse ve tedbir alınsa daha uygun olmaz mı?

Ülkemizde enflasyon muhasebesinin resmi uygulaması finansal kuruluşlar için BDDK kapsamında 2001-2004, SPK mevzuatına tabi şirketlerde 2003-2004 yıllarında uygulama imkanı buldu. Vergi Usul Kanunu kapsamında ise yalnızca 2004 yılında uygulandı.

Tam 17 yıl aradan sonra ise Aralık 2021 itibariyle enflasyon düzeltmesi şartları gerçekleştiği için gündeme geldi ama kamuoyunda erteleneceği yönünde güçlü bir beklenti oluştu. Nitekim 29.01.2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7352 sayılı Kanun ile 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’na (VUK) eklenen Geçici 33. madde uyarınca enflasyon düzeltmesi uygulaması 2023 yılı sonuna kadar ertelendi.

Şimdi buraya dikkat!

Türkiye’de Uluslararası Muhasebe Standardı (UMS) 29 esas alınarak 1990’lar boyunca yurtdışı ortaklığı veya ilişkileri olan veya gerçek durumlarını görmek isteyen büyük şirketler tarafından normal muhasebe sistemine ek olarak kullanıldı. Bugün de uluslararası şirketler Türkiye’deki ortaklık ve iştiraklerini konsolide ederken, enflasyon muhasebesine göre uyarlayarak konsolide finansal tablolara yansıtıyorlar (Dr. Ozan Bingöl).

Görüldüğü gibi enflasyon muhasebesi sonuçları itibariyle önce vergi mevzuatı açısından kamu kurumlarını ilgilendiriyor. Ama daha da önemlisi şirketlerin kendi sağlıkları açısından ihtiyaç duyuluyor.

Bir de enflasyon muhasebesini gerçeği görmek için değil de vergi avantajı sağlayacak bir araç olarak görenler var. Oysa buradan her işletme için bilanço yapısına göre benzer sonuçlar çıkmayabilir. Yani avantaj garantisi de yok…

Mali tabloların gerçeği yansıtmaması; firma yöneticilerini, ortakları, kamu kurumlarını ve bütün ilgilileri yanıltabilir. Nitekim finansal tablolarını görebildiğimiz bazı şirketlerdeki manzara; fiktif kârların yöneticileri rehavete sokabildiğidir. Tedbir alınması gereken dönemde bayram havası yaşanmasından daha önemli bir kayıp olabilir mi?

Sonuç olarak; yüksek enflasyon ortamında mali tablolar anlamını yitirmekte ve gerçeği tam yansıtmamaktadır. Çünkü bu dönemlerde tarihi değerler üzerinden muhasebeleştirilen sabit kıymetlerin rakamsal değerlerine dayanılarak ayrılan amortismanlar çok düşük kalmakta ve buna bağlı olarak da kâr olduğundan yüksek çıkmaktadır. Enflasyon muhasebesi devreye girince ise geçmiş maliyetlerle değerlendirilmiş olan işletme varlıkları ve borçları üzerindeki fiyat değişmelerinin etkisini görebilmek mümkün olabiliyor. Yani enflasyon muhasebesi (düzeltmesi), enflasyonun mali tablolar üzerindeki olumsuz etkisini gidermeye yönelik bir teknik olarak öne çıkıyor ve artık zorunlu olduğu inkar edilemiyor. Kaldı ki yabancı şirketlerin konuya gösterdikleri hassasiyetin derecesi de çok açık izleniyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yumurta üreticisinin bitmeyen şikayeti!

Ercüment Tunçalp

Yıllardır süren yetersiz fiyat şikayeti üretici ve üretici birlikleri tarafından seslendiriliyor. En az 25 yıl bu ticaretin bir tarafında yer almış bir kişi olarak şikayete ara verildiğine çok az tanık oldum. Yani bugünün meselesi değildir.

Peki bu fiyatları kim açıklıyor?

Yine aynı meslek birlikleri…

Serbest piyasa koşulları geçerli olduğuna göre artan fiyatlardan tüketici talep etmezse fiyat düşmez mi?

Düşer ama bu ve birkaç temel gıda ürününde piyasa böyle işlemiyor. Tüketici başka ihtiyacından kesip yumurta almaya devam ediyor.

Örneğin hangi ihtiyaçlardan vazgeçildiğine bakalım…

Ipsos tarafından yapılan araştırmaya göre, son bir yıl içinde halkın yüzde 46’sı herhangi bir dayanıklı tüketim malı almazken bu oran son bir ayda yüzde 64 olarak kaydedilmiş. Araştırmaya göre yaklaşık her 10 kişiden 3’ü harcamalarını kısmak için satın almayı ertelediğini söylemiş. Sebep gıdanın önceliğidir.

30’lu yumurtanın fiyatı 50 TL’yi geçtiği halde üreticinin hâlâ zarar ettiğini duyuyoruz. İddia ediyorum; fiyat 80-90 TL olduğunda da üreticinin zararı devam edecek!

Eğer Rekabet Kurumu’da bu gidişata dair benzer bir fikre sahip olmasaydı duruma müdahale etmezdi. Kurul, 12.05.2022 tarihli toplantısında, Yumurta Üreticileri Merkez Birliği (YUMBİR) ve YUMBİR’e üye birliklerin rekabeti kısıtlayıcı çeşitli eylemlerde bulunmak suretiyle 4054 sayılı Kanun’un 4. maddesini ihlal edip etmediklerinin tespiti amacıyla soruşturma açmıştı. Sonucunu bekleyip göreceğiz…

Şubat ayına dönelim. Temel gıda ürünlerinde KDV yüzde 8’den yüzde 1’e indirilmeden birkaç gün önce 37 TL olan 30’lu yumurtanın fiyatı 46 TL’ye çıkarılmıştı. KDV indirimi ile de fiyat ancak 43 TL’ye inmişti.

Peki bu nasıl bir vergi indirimiydi de tüketici 7 puan indirimi hiç görmediği gibi üste yüzde 16’da fark ödemek zorunda kalmıştı?Şubat ayında “KDV indirimi boşa gitmemeli” başlıklı yazımın yumurta ile ilgili bölümünde şunları yazmıştım: “Tesadüf bu ya yumurtaya maliyet zammı gelmiş. Başmakçı ve YUM-BİR gibi üretici birliklerinin her pazartesi günü yasal yumurta borsası fiyatlarını açıkladıklarını biliyoruz. Ancak nedense YUM-BİR Başkanı İbrahim Afyon, ‘Geçen perşembe günü yeni fiyatları belirlediklerini, raflara da cuma günü yansıdığını’ açıklamıştır.

Birincisi fiyat duyurusunun günü mü değişmiştir? İkincisi üreticide perşembe günü artan fiyatın hemen ertesi sabah satış noktasındaki etikete yansıması normal değildir.

Zira o esnada yolda, toptancıda ve mağazalarda eski fiyatlı stok bulunmaktadır. Bu aşamada önce sipariş verilecek, sonra kamyona mal yüklenecek, devamında da yükünü alan kamyonlar 300-400 kilometreyi aşıp toptancı ve/veya perakendeci ana depolarına ulaşacaktır. Sırası geldiği tarihte de şubelere sevkiyat gerçekleşecektir” demişim. Yani o tarihlerde olan bitenin işin normal gidişatına uygun olmadığını detaylarıyla anlatmaya çalışmışım.

Daha anlaşılır olması açısından üretici tarafının söylediklerine de bakalım.

17.02.2022 tarihinde YUM-BİR Başkanı İbrahim Afyon gazetecilere açıklama yapıyor (Kaynak Birgün):

“Tavuk yeminde kullanılan soya, ayçiçeği ve yağlı soya küspesinin fiyatının artmasından dolayı üreticiler maliyette zarardan çıkış için zam yapmak durumunda kaldı. Üreticiler geçen haftalarda maliyetin altında satıyordu ve artık maliyet kıskacına girildiğinden dolayı zarardan çıkmak için geçen perşembe günü yeni fiyatlar belirlendi. Cuma günü raflara yansıyan yeni fiyat üreticinin zarardan çıkması için gerekliydi ve marketlerin kâr marjını da üstüne koyarak tüketicilere yansıtıldı.”

23.02.2022 tarihinde yine Başkan İbrahim Afyon imzası ile yapılan “Fiyat artışının sebebi biz değiliz” başlıklı yazılı açıklaması:

“Yumurta fiyatları üretici tarafından değil; marketler, toptancılar ve Türkiye’den yumurta ithal eden ithalatçılar tarafından belirlenmektedir. Birçok üretici fiyatı bilmeden yumurtayı İstanbul’daki toptancıya gönderir ve yumurta bu toptancılar üzerinden tüketiciler ile buluşturulur.”

Şimdi yukardaki iki açıklama arasında herhangi bir benzerlik var mı?

Olmadığı görülüyor. Peki doğrusu nedir?

Üretici fiyatını; market, toptancı ve dış ticaret kanalı belirlemez. Ancak market, toptancı ve özellikle de ihracat için talep edilen miktar üretici fiyatı üzerinde etkili olabilir. Nitekim Mayıs ayında yumurtada yüzde 13,13’lük fiyat düşüşü olmuş. Zaman zaman görülen bu durum daha çok ihracat rakamlarındaki düşüşten kaynaklanmaktadır. Yoksa iç piyasa daha istikrarlı bir talep miktarına sahiptir. Raf fiyatını ise, elbette marketler belirliyor.

16.02.2022 tarihinde Başkan’ın açıklamalarında raf fiyatları için söyledikleri de var (Kaynak: Sabah):

“Yumurtada üreticiler değil marketler yüksek kâr elde ediyor. M boy 30’lu yumurtanın ambalajlı şekilde üreticiden çıkış fiyatı ortalama 35 TL. Bunun bize maliyeti ise 32 TL. Kazancımız yüzde 10. Marketler üstüne yüzde 30 koyarak satışa sunuyor. Hatta bazıları bu oranı yüzde 50’ye kadar çıkarıyor. Marketler biraz kârlarından fedakarlık etsin.”

İşte Başkan’ın haklı olduğu kısım burasıdır. Bizim de sürekli yazdığımız gibi brüt kâr marjlarında ölçüyü kaçıran satıcılar olduğu doğrudur. Ancak tüketicinin genel şikayet konusu pahalı fiyatlar değil ortalama fiyatlardır. Fahiş fiyat kısmının nasıl eleneceğini ise insanlar artık öğrenmiş bulunuyor.

Sonuç olarak; 2022 yılında en fazla zam gelen gıda ürünlerinin başında yumurta geliyor. Geçen yıl temmuz ayında orta boy yumurtanın tanesi 60 kuruş iken, bugün 1,86 liradan satışa sunuluyor. Böylece yıllık fiyat artışı yüzde 210’u buluyor. Bu kadar olsa iyi. Şu anki fiyatların da önümüzdeki 1 haftadan fazla ömrü olmadığını duyuyoruz.

Soya, mısır, arpa gibi yem hammaddelerinde ve enerji fiyatlarında oluşan artışları kabul ediyorum. Yem için destek istenmesini de normal karşılıyorum. Eğer “zarar ediyoruz” şikayetleri sadece bu yıla ait olsaydı bu konuya da hiç girmezdim. Ancak uzun yılların bitmeyen serzenişi olduğu için biraz da itiraz hakkı bulunmayan tüketici açısından olaya bakmak gerekiyordu…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Esas artması gereken alım gücüdür

Ercüment Tunçalp

Temmuz ayı başında TÜİK Haziran enflasyonunu açıkladı, arkasından asgari ücrete, memurun ve emeklinin maaşlarına ne kadar artış geleceği de belli oldu. Ancak henüz yeni maaşlar alınmadan raflarda süren fiyat artışları hayal kırıklığı yarattı.

Bu bakımdan söze nereden başlanacağı çok önemli. TÜİK enflasyonu için yorum yapmak zorlaştı. Zira sepetle ilgili bilgi akışı kesildiği için değerlendirme imkanı kalmadı. Ancak 40 yıldır enflasyon hesabı yapan bir kişi olarak (409 madde ile değil, 4000 madde ve gerçek ağırlıklar ile) elbette bir fikrim var. Manipülasyon sayılmaması için bir oran vermiyorum.

Ancak resmi verilerde;

Ne TÜFE (%78,62) ile ÜFE (% 138,31) arasındaki 60 puanlık fark, ne de TÜFE ile İTO’nun çıkardığı İstanbul enflasyonu (% 94,19) arasındaki 16 puanlık fark kolay anlaşılır gözükmüyor. Zira birinci durumda, eğer üreticiler bu farka rağmen hâlâ ayakta kalmaya devam edebiliyorlarsa bu hesapta bir uyumsuzluk olmalıdır. İkincisi, benzer metot kullanılmasa da, sepetteki ürün sayısı farklı da olsa, İstanbul ve Türkiye enflasyonu bu kadar büyük sapma göstermemelidir. Zira Anadolu’da bazı mal ve hizmetler bugün daha ucuz ise bir sene önce de daha ucuzdu. Yani aradaki oransal fark çok değişmez. Kaldı ki her ulusal perakendeci ülke genelinde çoğunlukla aynı fiyatları uygulamakta, yerel perakendeciler de aradaki farkı korumaktadırlar. Yani İstanbul’da ulusal-yerel makası ne ise Anadolu’da da hemen hemen aynıdır. Peki bu kadar belirsiz bir ortamda alım gücünü korumaya yetecek sınırın doğruluğu nasıl test edilebilir?

Önce sistemli şekilde toplanacak doğru istatistiksel verilerin ve matematik kurallara göre ulaşılacak sonuçların karara ışık tutabileceği kabul görmelidir.

Zira her tüketicinin enflasyonu farklıdır. Alt gelir grupları bütçelerinin büyük kısmını (oransal olarak) gıda ve konut harcamalarına ayırırlar. Yani zengin ile yoksulun enflasyonu aynı olamaz, ikinci grup enflasyonu daha şiddetli hisseder. Dolayısıyla giderlerdeki artışa ve yaşananlara dikkatlice bakmadan ortalama rakamlara göre hesap yapan kişiler için gelirdeki her artış sevinç kaynağı olabilir. Oysa ele geçen para ile ne kadar mal ve hizmet alınabildiği önemlidir. Örneğin maaşı yüzde 30 artan bir asgari ücretlinin 5500 TL değil de 7500 TL kazanması bile eğer eve götürdüğü filenin içindekiler (tüm ihtiyaçları) eksiliyorsa, teselli sebebi olamaz. Kaldı ki, her ücret artışının enflasyonu artırıcı etkisi de hesaba dahil edilmelidir. Buna “ücret fiyat sarmalı” diyoruz. Yani enflasyonun hız kesmediği bir anda ücrete yapılan her zam, kısa bir sürede etiketlere yansır. İşte yoksullaştıran enflasyon gerçeği de budur!

Yoksa daha önce çantaya sığabilecek miktardaki aylık ücret, bavula zor sığacak kadar çoğalsa bile alım gücünün arttığına işaret etmez.

Demek ki tek çare; enflasyonu düşürmektir. Yoksa çalışana, yaşanan 6 aylık enflasyona göre fark vermek sıfır zam demektir. Zira enflasyon farkı ile reel ücret artmaz. Hatta alım gücünün korunması bile garanti değildir!

Türk-İş’e göre, 2022 Haziran ayında dört kişilik bir ailenin aylık gıda harcamaları tutarı, yani açlık sınırı 6 bin 391 liraya, yoksulluk sınırı da 20 bin 818 liraya çıktı. Bekar bir çalışanın ‘yaşama maliyeti’ ise aylık 8 bin 313 liraya yükseldi. Böylece açlık sınırı asgari ücretin yüzde 15  üzerinde kaldı. Oysa Ocak ayında açlık sınırı 4250 liraydı.

Ülkemizde çalışanların yaklaşık yarısı asgari ücretle çalışıyor. Yani 8 milyon çalışanın ortalama 4 kişilik aileleri ile 32 milyona karşılık geldiğini varsayarsak nüfusun yüzde 38’i açlık sınırının altında yaşıyor demektir. Kaldı ki asgari ücretin 1000 lira üzerinde geliri olan da açlık sınırı seviyesinde ücrete sahiptir.

Bu durumda da asgari ücret ortalama ücret haline gelmiş bulunuyor. Batıda asgari ücret, bir alt sınırı ifade eden ve yüzde 8’i geçmeyen bir çalışan grubuna  uygulanan tarifenin adıdır.

Sonuç olarak; bütün yaşadıklarımızı küresel ekonomik krize bağlamak hatadır ve matematik olarak da izahı mümkün değildir. Örneğin, Avrupalının yüzde 3’lük enflasyonu yüzde 8’e çıkınca bunu sorun etmesi bize ölçü olamaz. Zira geçen yıl 100 euroya yaptığı bir alışverişin bir yıl sonra 108 euroya yükselmesi tüketiciyi çaresiz bırakan bir durum değildir. Kaldı ki geçen yazılarımda da belirttiğim gibi bu enflasyon farkının fazlası refah payı olarak çalışanlara ödenmektedir. Bizde ise geçen yıl 100 liraya dolan alışveriş sepetinin bir yıl sonra en az 2 katı fiyata dolması söz konusudur.

Dolayısıyla bizdeki kriz, “Dünyadaki gidişata paralel” değil, dünya ile tamamen ayrışmış şekilde hükmünü sürdürmektedir.

Oysa, doğru para politikalarıyla enflasyon yükü hafifletilebilir, biz de dünya ile benzer şekilde yıllık enflasyonu en fazla yüzde 10 seviyelerinde yaşayabilirdik. Hem de yüksek oranlı ücret zamlarına gerek kalmadan…

Bizim yapmadığımızı tek haneli enflasyonu olan ülkeler yaptı. Amerika Merkez Bankası (FED) 75 baz puan, hemen ardından Avrupa Merkez Bankası (ECB) 50 baz puan faiz artışlarına gitti. Kendi ölçülerine göre yüksek buldukları enflasyon oranları o ülkeleri acil tedbir almaya, sıkı para politikası uygulamaya sevk etmişti.

Biz ise hem faizi artırmadık hem de faiz yükünden kurtulmamız mümkün olamadı. Maalesef bu şartlarda yakın gelecekte bir iyileşme beklenmemelidir. Beklentiyi baz etkisine dayandıran iyimser görüşlere rastlıyoruz. Evet bir önceki senenin aynı ayında aylık enflasyon çok yüksek çıkmışsa bir sene sonraki enflasyon baz etkisi ile düşmüş gözükebilir. Buna “işte enflasyon düştü” demek yanlış anlamalara müsaittir. Zira bu sadece son bir yıldaki fiyat artış hızının düştüğünü gösterir, fiyatların düştüğünü göstermez.

Yani tüketicinin kaybettiği alım gücü bu şekilde eski yerine gelmez. Ne yazık ki ülkemizde enflasyon oranının düşmesi ile fiyatların gerilemesini eş anlamlı göstermek üzere çaba sarf edenleri izliyoruz.

Oysa muhtemel tablonun gerçeği bu değildir!

Peki bizler de aynı yanılgıya düşersek ne olur?

Yeni yapılacak şirket bütçelerini tutturmak oldukça zorlaşır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER