Ercüment Tunçalp
Ciro ve kâr üzerine…
Büyümek ve ciroyu artırmak elbette önemlidir ama kâr olmadan (veya düşük kârla) büyümek boşa kürek çekmektir.
Yönetim açısından baktığımızda; cesareti olan, macera arayan her karar verici büyümeyi kolayca hayata geçirebilir. Hele kredi yolları da açıksa…
Ancak kâr odaklı yönetim herkesin harcı olmayıp; pratik zeka, iyi bir eğitim, yetenek, asgari finansal alt yapı ve biraz da tecrübe ister.
‘Önce kâr’ adlı kitabı okuduktan sonra bu inancım daha da arttı. Yazar Mike Michalowicz hem bir girişimci hem de başından geçen kötü tecrübelere dayanarak fikir üreten ve danışman kimliğiyle hizmet de veren bir kişi…
Vardığı sonuç bilinmeyen bir şey değildir ama yine de dikkat çekicidir. Ancak yazdıklarından anlıyoruz ki; girişimciliğinin ilk yılları şaşırtıcı hatalarla doludur.
Bu kitabı okumadan önce “hasılatı kâr zanneden” ve hayatını buna göre tanzim eden girişimcilerin sadece bizim ülkemizde ve yakın coğrafyada bulunduğunu sanırdım. Kitabı okuyunca batıda da aynı model girişimcilerin varlığını öğrenmiş oldum. “Kârlılığın olmamasının, işletmelerin sona ermesinde temel sebep” olduğunu anlamak için yılların harcanmasına hiç gerek yoktu. Oysa yazar bunu hatırlattıktan sonra önce eski formülü gösteriyor;
‘Satış – Masraflar= Kâr’ şeklinde…
Sonra da şikayete başlıyor; “Yapabildiğin kadar satış yap, sonrasında faturaları öde ve kalan senin kârındır. Sorun şu; geriye bir şey kalmıyor” diyor.
Sonra da başından geçen ilk hazin olayı anlatmaya başlıyor:
“388.000 dolarlık bir çek aldığım an şaşkına döndüm. Çeki aldığım gün üç araba satın aldım. Biri Dodge Viper, biri Land Rover ve modifiyeli bir BMW. Artık zengindim ve buna uygun bir egom vardı. Bir özel kulübe de üye oldum. Karımla ve çocuklarımla birlikte Hawai adası açıklarında bir ev kiraladım, diğer kesimin yaşadığı gibi” diyor.
Bu şekildeki abartılı yaşam tarzına geçiş bir yerlerden tanıdık geliyor mu?
Kitabı o sayfada bırakmak istedim ama merakım buna engel oldu.
Yazar devam ediyor; “O gün sonun başlangıcıydı. Finansal çöküşüme neden olan yalnızca satın aldığım yaşam tarzım değildi. Bir şeye daha odaklanmıştım, yalnızca tek bir şeye; büyümeye…
Oniki ay içerisinde yatırım yaptığım şirketlerden bir tanesi hariç hepsi iflas etti. Birkaç yıl içerisinde zor kazanılmış servetimin neredeyse her kuruşunu kaybettim. Yarım milyonun üzerindeki birikimim gitti. 2008 yılının 14 Şubat’ında 10.000 dolarım kalmıştı. Muhasebecimden 28.000 dolar da borcum olduğunu öğrendim. Ailemi nasıl geçindirebileceğime dair fikrim yoktu. Saklamaya çalışsam da ailem bir şeylerin yolunda olmadığını biliyordu. ‘Her şeyi kaybettim, her bir kuruşu’ dedim. Kızım Adayla o zamanlar 9 yaşındaydı. Masadan kalktı ve odasına koştu. Kumbarasını getirerek masanın üzerine koydu ve bana doğru itti. ‘Babacığım üstesinden geleceğiz’ dedi. Günün sonunda dokuz yaşındaki kızım sayesinde özsermayenin ne demek olduğunu öğrendim. O gün ayrıca hiçbir yeteneğin, pratik zekanın, tutkunun ya da marifetin, nakit paranın kral olduğu gerçeğini değiştiremeyeceğini de öğrendim” diyor. Yazar özsermayenin ve nakit akışının ne demek olduğunu kızından öğrendiğini itiraf ediyor ama hâlâ yeteneği ve pratik zekayı da cebinden hiç düşürmüyor. Ancak yine de yazarın girişimcilik hikayelerine ara vererek tavsiyelerine ve özeleştirisine kulak verelim.
- “Finansal sağlığınız olmadan hızla büyümek şirketinizi öldürür.
- Nasıl para toplayacağımı öğrenmiştim ama onu nasıl elimde tutacağımı, nasıl kontrol edeceğimi ya da nasıl büyüteceğimi hiç öğrenmemiştim.
- Gelirim arttıkça harcamam da artıyordu. Hem kişisel hayatımı hem de işimi böyle yönettiğimi fark ettim.
- Elime nakit para geçer geçmez onu bir şekilde harcadım.
- Ancak satışlar yavaşladığında veya büyük müşterilerinizden biri işten çekildiğinde masrafları karşılayamıyorsunuz.
- Ne kadar gelir o kadar başarı demek mi? Hayır.
- Kâr her zaman görüş alanındadır ama asla ulaşılabilir değildir.
- Gelir beyhude, kâr selamet, nakit ise kraldır.
- Kâr probleminiz varsa büyüyemezsiniz. Önce kârınızı çözüp sonrasında büyümelisiniz” diyor yazar…
Ve neticeye geliyor. İlk formülü çöpe atıyor (Satış – Masraflar = Kâr) ve onun yerine ‘önce kâr’ formülünü ; ‘Satışlar-Kâr = Masraflar’ şeklinde önümüze koyuyor.
Bu şekilde;
- “Önce kendinize ödeme yapmanızı,
- Beş temel hesabınız olmasını (Gelir, kâr, işveren maaşı, vergi, masraf),
- Faturaları kesinlikle daha önceden ödememenizi,
- Masraflar için yeterli para kalmazsa onların bazılarından kurtulmanızı,
- Ödemeleri ayda 2 kez yaparak nakit akışına katkı yapmanızı,
- Kâr hesabınıza erişimi zor ve zahmetli hale getirmenizi” öneriyor.
Sonuç olarak; ağaçtan düşenden tavsiyeler dinlemek isteyenlere bu kitabı önerebilirim. Ancak oturduğu dala dikkat edenler için böyle bir ihtiyaç olacağını sanmam. Üstelik ülkemizde büyüme uğruna 600-700 şube açan ve 5 sene içinde 500’ünü kapatan perakendeci örneğini (ve diğer daha küçük örnekleri de) izlemek varken ithal örneğin gerekliliğini de takdirlerinize sunuyorum.
Benim formülümde her zaman tedarikçinin önceliği vardır. Onun parasını ayırmadan kâr ayrılamaz. Masraflar kısılabilir ama mal satıldıkça rafın ve deponun takviyesi de gerekir. Elbette devamında da konuşulan vadeye göre ödemeye sıra gelir. Zararına satmadıktan sonra, tedarikçi de aylar sonraki tahsilata razı olduğuna göre kasada para kalmamasına imkan var mı?
İki sene önceki “Brüt kâr marjı üzerine” başlıklı yazımda bunun an be an nasıl kontrol altında tutulabileceğini anlatmıştım. Teknoloji bu kadar ilerlemişken bir simülasyon eşliğinde kârlılığı ve nakit akışını izlemek varken, eldeki parayı harcamadan duramayan girişimciye danışman desteği de yetersiz kalır. Bunun için kumbaraya, zarfa, gizli hesaba da ihtiyaç yoktur; iş disiplinine ve sağlam iradeye ihtiyaç vardır. Bir de gelecek hafta ele alacağımız yönetim stratejilerine…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (42) Avusturya
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın en fakir ülkelerinden sayılan Avusturya, son 20 yılda dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer almayı başarmıştır. Coğrafi konumu da ticari yönden önemli güç kaynağı oluşturmaktadır. Orta Avrupa’da denize kıyısı olmayan bu ülkenin komşuları; Almanya, Çekya, Slovakya, Macaristan Slovenya, İtalya, İsviçre, Lihtenştayn’dır. Başkenti Viyana’dır. Yüzölçümü 83.879 kilometrekare (Ege Bölgesi kadar), nüfusu 9,2 milyondur (İzmir’in 2 katı kadar).
Denize kıyısı olmadığı halde Tuna nehrinden turistik açıdan olduğu kadar taşıma açısından da faydalanmaktadırlar. Zira Karadeniz’i Kuzey Denizi’ne bağlayan su yolu üzerinde bulunmaktalar. Ülkenin hemen hemen yarısı ormanlarla kaplı olup, büyük kısmı özel şahıslara aittir. Bu ülkenin Japonya’dan sonra çevre konusunda dünyanın en duyarlı ikinci ülkesi olduğu kabul edilmektedir.
- Kişi başı milli geliri 63.160 dolar, yani bizimkinin (18.040 dolar) 3,5 katı,
- Yıllık enflasyon %3,7, işsizlik %7,1.
- Viyana şehir merkezi hariç, 2+1 ev kiraları 1.100-1.500 Euro civarındadır. Yani 52-79 bin TL arasıdır. Satılık dairelerin metrekare fiyatları 6.200- 6.700 Euro civarındadır. Yani 90 metrekare bir dairenin fiyatı Avrupa’nın göbeğinde 29-32 milyon TL karşılığındadır.
- Avusturya’da devlet tarafından belirlenmiş tek yasal asgari ücret bulunmamaktadır. Minimum brüt maaş 1.800 Euro’dur. Yılda 14 defa ödendiği için 14×1.800/12= 2.100 Euro’dur. Bu maaşın neti yaklaşık 1.550 Euro civarındadır. Bizim 28.075 TL’lik (531 Euro) asgari ücreti de yanına koyalım.
Fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
- Avusturya’da faaliyet gösteren küresel zincirler; Spar, Rewe, Billa, Penny, Hofer, Mpreis…
- Alışveriş yeri Spar mağazasıdır. Fiyatların alındığı tarih 24 Haziran 2026’dır.
- Güncel kur; 1 Euro= 52,84 TL’dir.
- 63 ürünün yer aldığı listede, Avusturya alışverişinin tutarı 391,24 Euro (20.673 TL), Türkiye tutarı 488,22 Euro (25.856 TL) çıkmıştır. Aynı alışverişe bizim tüketicimiz Euro bazında %25 daha fazla ödemektedir.
- Ülkemizdeki en güncel konu olan tavuk olayını bu fiyat listesi ile birleştirelim. Listede görüleceği üzere; bütün tavukta oldukça farklı şekilde biz ucuzuz. Spar 5,99 euro, bizde 2,55 Euro’dur. Sıra parça fiyatlarına gelince; örneğin kanat fiyatında onları geçiyoruz. Spar’da 6,49 Euro iken, bizde 8,14 Euro çıkıyor. Orada kanat fiyatı, bütün fiyatın %8 fazlası iken; bizde kanat fiyatı, bütün fiyatın %219 fazlasıdır. Bunun tek izahı vardır. Vitrine bütün piliçi uygun fiyata koyup, parçalardan fazlasını kazanmaktır. Yabancının o kadar aklı olmadığı için maalesef bunu düşünemiyor. Bu da bilinsin istedim!
- En dikkat çekici durum Fransız malı St Dalfour reçellerinde görülmektedir. Her iki ülkede de ithal ürün olmasına rağmen Euro bazında bizde %71 daha pahalıdır. İşte fahiş fiyat seviyesi dediğim budur. Zira piyasada ne kadar reçel olarak tanıtılsa da bizim anlayacağımız şekilde marmelat, markanın kendi tarifi ise “meyve ezmesi”dir.
- Türkiye’de “organik ürün” pahalı satılacak ürün olarak algılanıyor. Asgari %52 konvansiyonel ürünün üzerinde fiyat seviyesi görüyoruz. Dünyada böyle değildir, %26 fark eden örneği de Avusturya’da görmekteyiz.
- Bu bakımdan onların organik ürünlerinin karşısına, bizde muadili yoksa normal ürünü koyabiliyorum. Örneğin tereyağı bizde oradaki gibi organik değil. Fıstık ezmesi de bizde hem 50 gr eksik hem de oradaki gibi organik değildir.
- Mozerella ve sızma zeytinyağı bizde yerli üretim, oradakiler ithaldir.
- Yaban mersini çileği Avusturya’da 450 gr, bizdeki 290 gramdır.
- Fındık içi fiyatı Avusturya’da ambalajlı, bizdeki dökme fiyatıdır.
- Kuru incirde de 2 katı aşan fiyat farkına rağmen, oradaki ambalajlı ithal ürün, bizdeki dökme yerli üründür. Bütün bu özellikler eşitlenebilseydi aradaki fark birkaç puan daha açılabilirdi, dikkate alınmalıdır.
- Türk fındığı ile Türkiye’de üretilen Nutella’nın, Euro bazında iki ülkede fiyatları bu kadar birbirine yakın olmamalıydı…
- Milka çikolata bizde Euro bazında %52 pahalıdır. Benim aldığım fiyatlar her iki tarafta da normal raf fiyatlarıdır. Zira onlarda da zaman zaman daha düşük insert fiyatlarına rastlanabiliyor.
- Bu alışverişe bizim tüketicimiz Euro bazında %25 daha fazla öderken, alışverişi ucuza getiren Avusturya vatandaşının geliri de %192 fazladır.
Satın alma gücündeki farka gelirsek; bu alışverişi Avusturya vatandaşı aylık geliri ile ay içinde 4 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi aylık geliri ile 1 defa yapabilmektedir.
Bir başka ifade ile Avusturya vatandaşı bu alışverişe gelirinin %25’ini ayırırken, bizim vatandaşımız gelirinin %92’sini ayırmak zorundadır.
Sonuç olarak; liste toplamında %25 fazlalığımız varken, alkollü içkileri dışarda tutunca fazlalık oranı %21’e düşüyor. Listeyi alkolsüz olarak görmek isteyenlerin ara toplamı dikkate almaları önerilir.

Not: Ülkemizde fiyatların nasıl rahat artırılabildiğine en son örnek, çevre kirliliğini azaltmak amacıyla devreye sokulan “Depozitosu Olan Ambalajlar” (DOA) iade sisteminin sabote edilmesidir. Bazı içecek ve hazır su firmaları tarafından, iade edilecek şişe başına 1 TL depozito yansıtılması gerekirken, ürünlere 5 TL’yi bulan zamlar yapıldığı tespit edilmiştir. İşte yıllardır “fırsatçı enflasyonu” olarak ifade ettiğim bu tarz sadece şekil değiştirmiştir.
Bu defa yapılan, enflasyona katkı yanında; ancak tüketici motivasyonu yükselirse başarılı olması beklenen sistemin de hızını kesmeye dönüktür.
Para cezalarını da fazlasıyla tüketiciye yansıtan işletmelere karşı daha caydırıcı başka tedbirler devreye sokulmalıdır.
Ercüment Tunçalp
Muz üreticisinin fiyat şikayeti!
En az 6 yıldır dünyanın en yüksek muz fiyatlarının ülkemizde olduğunu örneklerle açıklıyorum. İthal muz üzerindeki yüksek verginin (şimdi değil) bir neden olduğunu söylemekle birlikte yerli muzun ithal muza yakın fiyatla satılmasını yanlış bulduğumu da ifade ediyordum. Bu günkü durum ortada…
Önce nereden nereye geldiğimizi görmek için son 15 yıllık gelişmeye bakalım…
2010-2015 yılları arasında 210-250 bin ton olan muz üretimi, 2016’dan itibaren hızla yükselmeye başladı. İthal muz gerçeği yanında bu tehlikeli bir gelişmeydi. Nitekim 2019 yılında 548 bin ton olan yıllık üretim, 2022 yılında 997 bin tona kadar yükselmişti. Peki son 10 yılda 4’e, son 3 yılda 2’ye katlanan üretim miktarıyla ve sadece yurt içi satışla fiyatın gerilemesi çok doğal bir sonuç değil mi?
Evet ama bunu önceden görmek gerekiyordu. Bugün 20-25 lira olan üretici fiyatından şikayet için çok geçtir. Elbette bu fiyat 2019’daki fiyata göre çok düşüktür. Fiyat her yıl yüzde 25 artsa o günkü 4,5 TL, 7 yıl sonra 21,5 TL olur ki, bu artışın enflasyon altında kaldığı ortadadır. Ancak esas sorun o günkü fiyatın aşırı yüksekliğiydi. Örneğin 2019’da Ekvador üretici fiyatı 31 cent iken, bizimki 78 cent seviyesindeydi. Zengin ülke vatandaşlarının marketten 1-1,5 dolara aldığı ithal muz yerine bizim tüketicimiz yerli ürünü 3 dolara tüketmekteydi. Bugün de perakende fiyatlarımız 2,5 dolardır ve hâlâ yüksektir.
Dolayısıyla üretici için o parlak günler geçiciydi…
O gün için; “sektör dışından kârlı yatırım olduğunu gören birçok kişinin arazi sahibi olma girişimlerini çok sık duyuyordum. Muz üretimi elma üretimine benzemezdi. Zira elmayı daldan indirdiğiniz anda satmak zorunda değilsiniz, soğuk hava deposuna koyarak 9-10 ay boyunca piyasaya sürebilirsiniz. Muz ise nazik üründür ve zamana karşı yarışmak zorundasınız. O yıllarda, “kârlı görünen bu kulvara fazla yığılmanın istenmeyen sonuçlar üreteceğini 5-6 yıl içinde göreceğiz” demiştim…
Keşke haklı çıkmasaymışım!
Üstelik ben bunu söylerken ihracat hazırlıkları da vardı. Sonra ne oldu?
Suriye, KKTC ve Gürcistan’a yapılan sembolik ihracat rakamı ilaç olamadı.
Eh ihracat yoksa, ithalat aynı hızda sürüyorsa, rekolte de katlana katlana artıyorsa bu günkü manzaraya şaşırmanın alemi var mı?!
Plan yapmadan, uygun kredilerle ve teşviklerle dağ taş muz seralarıyla dolduruldu. Öyle ki, yetiştiricilik bilgisi olmayan kişiler farklı sektörlerden ve ülkelerden (Belçika, Almanya gibi) buraya kanalize oldular. Bu da problemi büyüttü.
Dolayısıyla arz fazlası, sera yatırımlarını kârsız hale getirdi. Bölge siyasetçileri de konuya fazla ilgi göstermeyince, sorun polemik konusu olmaktan ileri gidemedi. Örneğin bir Antalya milletvekilinin mecliste konuyu nasıl ele aldığına bakalım. Sayın vekil yukarda anlattığım olumsuz gelişmelerin yanından bile geçmeden, “ithal muzda verginin tekrar yüzde 145,8’e çıkmasını” ve “marketlerde yerli muza yüzde 50 kota konmasını” öneriyor. Yani tekrar başa dönülmesini, ithal üründe fahiş fiyatlara ulaşılmasını, bu sayede yerli muzun da aynı köprüden geçmesini istiyor.
Oysa günü kurtaracak söylemler yerine büyük resme odaklanmak gerekiyordu.
Evet üreticiden 25 liraya alınan muz markette 100-120 liraya satılıyor. Ancak bu muza özel bir durum değil ki…
Bütün tarım ürünlerinde bu olumsuzluk geçerlidir. İşte bunun için önceki yazımda üretici ile tüketicinin birlikte nasıl kaybettiklerini, nedenleri ile açıklamıştım. Muz için daha fazlası geçerli olduğundan bu yazı gündeme geldi.
Perakendeci açısından ithal muz daha dayanıklı ve firesi az olduğu için tercih sebebidir. Bu birinci gerçektir. İkincisi brüt kâr marjları büyük perakendecilerde yüksektir. Üçüncüsü bazı perakende zincirlerin tedarik kanalını kısaltmak yerine devreye kendi aracı işletmelerini de dahil etmeleri fiyatları şişirmektedir.
Sonuç olarak; elbette koruma olmazsa muz üretimi ithal muz ile rekabet edemez. Ancak bu öncelik verilecek tedbir değildir. Zira yukarda yüzde 145,8 verginin olduğu günlerde yaşananları açıkladım. Üretim miktarında patlama yaşandı. Peki iyi mi oldu?
Üstelik bu durum sadece yatırımcıyı olumsuz etkilemekle kalmadı, çevre açısından da risk yarattı. Zira muz üretiminde su tüketimi çok yüksektir. Muhtemel sonuç ekili alanların çoraklaşmasıdır. Yani arz fazlası yaratmak uğruna en değerli varlığın bu şekilde heba edilmesine de kayıtsız kalındı. Dolayısıyla doğal dengenin korunması için de bu kulvarda frene basma zamanı gelmiş, hatta çoktan geçmiştir.
Üretimde ve satışta, planlama yapılması ve bozulan fiyatlama davranışlarının da düzeltilmesi öncelikli hedefler olmalıdır.
Dünya sadece markette değil evdeki fireyi azaltmak için de kafa yoruyor. İşte Güney Kore uygulaması…
Bir pakete 6 adet olgunluk derecesi farklı muz koyuyorlar. Müşteri de en sarı renkten yeşile doğru değişen ürünü sıralı şekilde tüketeceğini biliyor. İşte bu da firelerin azalmasına ve fiyatların makul seviyelerde kalmasına zemin hazırlıyor. Teşhiste isabet olmazsa tedavi sonuç vermez…
Sorun buradadır ve bunun için de mutlaka küresel benchmarking alışkanlığı edinmek gerekiyor.
Ercüment Tunçalp
Üreten de tüketen de birlikte kaybeder mi?
Evet aracıların hakim olduğu piyasada üretici ile tüketici aynı anda ve birlikte kaybederler. Üretici cebine girenden, tüketici cebinden çıkandan şikayetçidir…
Yıllar önce bizdeki “meyve sebze dağıtım kanalları”nın oldukça kalabalık ve maliyet artırıcı özelliklerini yazmıştım. En kısa dağıtım kanalından başlamış ve çoğaltarak 33 adet farklı kulvar çizmiştim. Ve de bu kulvarlarda yer alan 14 ayrı meslek grubuna yer vermiştim. Önce eski yazımın okunmasını tavsiye ederim. Üniversite yıllarımızda tarımsal pazarlama kitaplarından dünyadaki şablona uygun 6 çeşit dağıtım kanalımız olduğunu öğrendik. Sahaya inince ülkemizdeki gerçeğin bu olmadığını görmüş, çektiğim fotoğrafla önceki makaleyi yazmıştım. Şimdi de dağıtım kanallarının genel kabul görmüş ana başlıkları ve dünyanın en başarılı iki örneği ile çözüm önerilerimi sunacağım.
Dağıtım kanalı; ürünlerin, üreticiler, toptancılar, çeşitli aracılar, perakendeciler ve nihai tüketiciler arasında hareket etmesini sağlayan sürecin adıdır.
- Doğrudan dağıtım kanalı, en kısa yoldur ve üreticinin herhangi bir aracı kullanmadan ürünlerini doğrudan tüketiciye ulaştırmasıdır. En önemli faydası aradaki yüksek maliyetlerin asgariye inmesidir. En iyi örnekler çiftlik veya fabrika satış mağazaları ile online satış siteleridir.
- Dolaylı dağıtım kanalı için en iyi örnek meyve sebze dağıtım kanallarıdır. Hatta en kalabalık dağıtım kanalını barındırdığı da söylenebilir. Bu kanalda üretici ile tüketici arasında üretim hali, toplayıcı, toptancı, şehir hali ve perakendeci gibi çok sayıda aktarma noktası vardır. Aracı sayısı fazla olduğu için de her durakta aşırı maliyet ilavesiyle tüketici fiyatları yükselir, gider…
- Kısa dağıtım kanalında, üretici ile tüketici arasında sadece bir aracı (örneğin perakendeci) bulunur. Verimliliğin fazla, maliyetin düşük olduğu bir kanaldır ama bu avantajın ne kadarının tüketiciye yansıyacağı da o tek aracıya bağlıdır. Yani maliyet fiyatına göre değil de şehir halinden alan esnafın etiket fiyatına göre fiyatlama yapıyorsa (çoğunlukla böyledir) bu kanalın da tüketiciye faydası olmaz, sadece o tek aracının kârını artırır!
- Uzun dağıtım kanalı, adı gibi geniş bir coğrafyaya yayılan uluslararası ticareti kapsar. Her farklı ülkenin kendi yasal düzenlemelerine ve iç dağıtım usullerine uymayı gerektirir ki, en zahmetli kanal olduğu söylenebilir. Yukarda saydığım bütün aracıları kapsasa bile kanalın esas sahibi ihracatçıdır.
- Karma dağıtım kanalı, hem doğrudan hem de dolaylı dağıtım kanalının birlikte kullanıldığı sistemdir. Örnek, perakende zincirlerin fiziksel şubeleri yanında başta toptan satış birimleri ve e-ticaret siteleri olmak üzere değişik formatların birlikte kullanılmasıdır.
Şimdi sıra yurt dışındaki başarılı iki örnekte…
- ABD’de sebze ve meyvelerin halde veya buna benzer toptancı marketlerde satış zorunluluğu bulunmamaktadır. Meyve sebze toptancılığında ABD vergi dairesince yapılan kayıt yeterli bulunur, bunun dışında ilave bir belge veya lisans istenmez. İşte bu kalabalık dağıtım kanalındaki aracı sayısını azaltmaya dönük sadeleşmeye örnektir. Bu sadeleşmenin yanında ilk aşama olan üretici bölgesinde de maliyet düşürücü, verim artışı sağlayıcı gelişmeler yaşanmaktadır.
ABD’deki tüm çiftliklerin yaklaşık yüzde 88’ini küçük aile şirketleri oluşturmaktadır. Ancak bu çiftlikler ABD’de satılan tüm tarım ürünlerinin yüzde 20’sinden daha azını kapsamaktadır. Bu durum küçük çiftçiyi de koruyacak yasaların zamanında devreye girmesini sağlamaktadır. ABD Tarım Bakanlığı, dünyada bir ilk olan, “Çiftçi ve Hayvancılık Çerçevesi” adı verilen yeni bir plan duyurdu. Amaç, çiftçilerin hak ve özgürlüklerini sınırlayan, “hükümetin yetki aşımına son vermek, çiftçileri, aileleri ve özel mülkiyeti korumak”tır. Tarım arazileri gereksiz projeler ve siyasi yaptırımlardan korunacak, finansal imkanlara erişim garantiye alınarak çiftçilerin toprak kaybetmeleri önlenecektir. Enerji, su ve diğer girdi fiyatları çiftçi lehine düzenlenecektir. (Mine Ataman)
- Hollanda’nın çok küçük yüzölçümüne rağmen ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük tarım ihracatçısı olduğunu sık sık konu ediyorum. Gelişmiş lojistik alt yapısı, müzayede sistemleri, kooperatif yapıları ve güçlü perakende zincirleri sayesinde tarım ürünleri hem yerel pazarda hem de küresel ölçekte en verimli şekilde tüketiciye ulaştırılmaktadır.
Toptan satış (Groothandel) tarımsal dağıtım merkezleri, Hollanda tarımının kalbi olup, üretici ile perakendeci / ihracatçı arasındaki köprüyü oluşturur.
Büyük perakendeciler (Albert Heijn, Jumbo ve Spar gibi) ürünleri hasattan önce sabit fiyat ve miktar üzerinden doğrudan çiftçilerden sözleşmeli olarak tedarik edebilmekteler. Yerel şehir pazarları da doğrudan üreticiden ya da toptancıdan tedarik yapabilirler. Çiftlik satış mağazaları, tüketicinin direkt üreticiden satın alma yaptığı bir modeldir ve çok revaçtadır. Online platformlar ise tüketici ile yerel çitçileri buluşturan diğer seçenektir.
- Ülkemizde de bu konuda başarılı bir örnek vardı. Bir zamanlar kamu kurumlarının da hissedarı olduğu Migros, tanzim satışı yapmak üzere 35-40 yıl önce üretici ile tüketici arasındaki köprü göreviyle meyve sebzenin en hızlı şekilde şubelere naklini sağlardı. Kâr marjı düşük tutulduğu için de uygun fiyatlar hem tüketiciden yoğun ilgi görür hem de sürümden kazandırırdı.

Bu sayede her gün tek şubede (kamyon trafiğine uygun olanlarda), yazın 1 kamyon şeftali ve 1 kamyon çilek satılırdı. Aynı durum kış aylarında da narenciye çeşitleri için geçerliydi. Merkezdeki Departman Müdürü ile Bursa, Mersin, Antalya ve İzmir Bölge Müdürleri tarlada ve bahçede bu büyük organizasyonu yönetirlerdi. Ülkemizde bu örneğin genele yayılamaması ve hal gerçeği, bugün de mümkün olan bu uygulamayı gündemden düşürmüştür. Ya da halden alanla üreticiden alanı etiket fiyatlarında buluşturmuştur.
Sonuç olarak; yukarda bizdeki çok kalabalık dağıtım kanalları yanında en kestirme yolu tercih edenlerden iki küresel örnek verdim. Bu ülkelerle benchmarking (kıyaslama) yapılmazsa, her ay Türkiye Ziraat Odaları Birliği liste yayınlar ve üretici ile market arasındaki yüzde 400’e varan fiyat farklarını tekrarlar, bizler de hep beraber kara kara düşünürüz…

Erdinç Yurtalan
7 Kasım 2023 saat: 11:50
süper yazı olmuş kaleminize sağlık
Ercüment Tunçalp
7 Kasım 2023 saat: 12:10
Erdinç bey ilginiz için teşekkür ederim.
Hakan Yıldırım
11 Kasım 2023 saat: 23:44
👏👏 emeğinize sağlık
Ercüment Tunçalp
12 Kasım 2023 saat: 15:36
Hakan bey ilginiz için teşekkür ederim.