Ercüment Tunçalp
Deprem partiler üstü bir konudur
Deprem felaketine parti aidiyeti ile yaklaşmak; siyasi kutuplaşmayı artırdığı gibi gerçekleri ikinci plana iter, parti propagandasıyla skor tabelasına sayı yazdırmak önceliği alır. Birinin siyah dediğine diğer taraf beyaz diyebilir…
Hangi tarafın gerçeği söylediğini çözebilmek de vatandaşın enerjisini tüketir.
Oysa önceki depremlerden hiç ders almadığımız ve bu büyük felakete de hazırlıksız yakalandığımız gerçeği karşımızda duruyor zaten. Sorun, ilk 2 gün bir türlü organize olunamamasıdır. Dördüncü gün bile hâlâ ulaşılamayan enkazlar ve köyler olduğunu yetkililerden duyduk.
Kentsel dönüşümü gözümüzde çok büyüttüğümüzü de bu felaket esnasında öğrenmiş olduk. Malzemeden çalan hırsızların iyi denetlenmediği durumlarda; 30-40 yıllık binalar ayakta kalırken, hemen yanındaki 5-10 yıllık binaların (yeni deprem yönetmeliğine göre yapılmış) nasıl çöktüğünü gördük. Suçlu sadece müteahhitler değildir. Hangi partiye ait belediyeler veya kurumlar bunlara ruhsat vermiş ve denetimleri aksatmışsa, ayrım yapılmaksızın bütün sorumlular hakkında hemen hukuki süreç başlatılmalıdır.
Bu kargaşa ortamında en çabuk toparlanıp hizmeti sürdürenler perakendeciler olmuştur. Bizzat takip ettiğim üzere; bölgedeki yerel perakendecilerimiz imkanların izin verdiği sürede organize oldular ve her türlü ticari kaygıyı bir tarafa bırakıp destek hizmetini sürdürdüler. Örneğin Gaziantep’te Oli Center, Diyarbakır’da Çarmar, Osmaniye’de Yalçın Market bunlardan bazılarıydı…
Yalçın Market 8 şubesinden 4’ü hasarlı olmasına rağmen sağlam şubeleriyle hem satış faaliyetini hem de erzak desteğini sürdürdü. Çarmar ekipleri ilk andan itibaren göçük altından kurtarma faaliyetlerine de katıldılar. Doğal olarak genel merkezleri İstanbul’da olan ulusal zincirlerimiz ile Anadolu’nun her yerindeki yerel perakendecilerimiz ve üyesi oldukları dernekler çeşitli sevkiyatlar gerçekleştirdiler. 500 şubesi ağır hasar gören BİM ve benzer kayıpları yaşayan Migros ile Şok Marketler, hem onlarca araçlık konvoylarla yardım kuruluşlarına hem de aktif olarak mağazalarından halka kendi çalışanları eliyle erzak ulaştırdılar.
Bu arada sosyal medyada yağmanın gıda kısmını hoş gören görüşlere rastladım. Peki konu gıda olunca, koca bir kamyoneti marketin kırılan camı önüne yanaştırıp ailece tepeleme doldurmanın adını ne koyacağız?
Başka bir mağazadan elektronik ve beyaz eşyanın her çeşidini yağmalamanın karın doyurmakla ilişkisini de kuramadım. Aç ve susuz kalmış bir insanın yıkılmış bir binadaki marketten su ve gıda maddesi almasına hiçbir perakendecimiz hayır demez. Birçoğu kamyonlar dolusu bağış yaparak bunu ifade etmiş oldular zaten…
Evlere girerek ziynet eşyası arayan ve soygun yapan çetelerle mücadelenin başlamış olması olumludur. Bu suçluların adalete teslim edilmesi yeterlidir.
Birlik olursak bu yaraları sararız. Bağışı kimin topladığı, yardımı kimin gönderdiği depremzedeyi ilgilendirmez, sonuçta toplam fayda önemlidir.
Bir başka önemli konu da; milyonlarca insanımız sokakta kalmışken, artık misafirimiz olan göçmenlerin de ülkelerine dönme vaktinin geldiğidir. Zira misafir ağırlayacak kapasitemiz azalmış, onu da kendi vatandaşlarımız için kullanma sorumluluğumuz artmıştır. Yabancıya konut satışı durdurulmalıdır.
Fazla gecikmeden hatalarımızla da yüzleşmeliyiz!
Daha şiddetli Japonya depremlerinde bile can ve mal kaybının bizimle kıyaslanamayacak kadar düşük olmasının sebebi, oradaki evlerin/binaların sağlamlığıdır. O ülkede çok katı bir depreme dayanıklılık standardı vardır. Artık denetim konusundaki ‘sıfır tolerans’ı söylemeye bile gerek yoktur. İşte fark budur, başka da bir sebebi yoktur!
Deprem sonrası eksik kalan ise organizasyon yeteneğidir. AFAD çalışanları ve kahraman madencilerimiz başta olmak üzere bütün arama, kurtarma ekiplerinin gayretlerini takdirle anmamız gerekir. Ancak zamanında koordine edilemediklerini de kabul etmek zorundayız.
Ağaçtan düşen birisi olarak eski bir anımı paylaşmak isterim. Ankara tarihindeki en büyük doğal afeti, 11 Eylül 1957 tarihinde gerçekleşen “Ankara Tufanı”nı yaşamış biriyim. Ankara üzerinde tek bulut yokken, Elmadağ tarafından gelen büyük bir su kütlesi yüzlerce evle birlikte Dışkapı semtindeki evimizi de yıkıp sürüklemiş, geride tek bir çay kaşığı bile bırakmamıştı. Bunun için bu felakete sel baskını değil tufan adı verilmişti. Silahlı kuvvetlerimizin erken organize olması ve bizleri zamanında uyarması sayesinde, bu felaketten 10 dakika önce annem ve kardeşimle birlikte Altındağ yokuşunu tırmanarak canımızı kurtarmıştık. Can kaybının onbinler yerine ikiyüz civarında kalması bir istihbarat ve koordinasyon başarısıydı. Aynı gün ve 5-6 saat içinde çadırların ve seyyar mutfakların kurulması da esasen prosedürlerin ne kadar sağlam olduğunun göstergesiydi.
Felaket sonrası Türk halkının yardımseverliği devreye girmiş; üzerimizdeki kıyafetlerden başka hiçbir şeyimiz kalmamasına rağmen kısa zamanda ev eşyalarımızın tamamlanması da dahil olmak üzere gelen yardımlarla, sağlam kalmış başka bir semtte yeni bir hayata sıfırdan başlamamız mümkün olmuştu.
Sonuç olarak; askerin yaptığı planlamayı, uygulamadaki uzmanlığı ve disiplini hiçbir kurum daha iyi gerçekleştiremez. Muhtemel afetle mücadele konusunda senaryoları vardır. Kişilerin rolleri (dışardan katılacak ekipler dahil), makine teçhizatın yerleri bu senaryolarda bellidir ve tereddüt göstermeden uygulanır. Geçmiş birçok başka afetlerde de gördüğümüz gibi…
Afetin tek yerde değil de 8-10 değişik bölgede gerçekleşmesi gecikme nedeni olamazdı. Zira aynı planlar daha önce belirlenen emir-komuta zincirindeki görevlendirmelerle değişik bölgelerde eş zamanlı başlatılabiliyordu.
Dolayısıyla seferberlik gerektiren böyle dönemlerde TSK’ne tekrar afetlerdeki doğrudan görev yetki ve sorumluluklarının geri verilmesini öneriyorum. Zira bu acı tecrübe bir kere daha gösterdi ki; felaket anında ve sonrasında ‘zamana karşı yarış’ en önemlisidir. Sonrasında bugün olduğu gibi gereken destek bu büyük milletten gelir. Bunun da adaletli paylaştırılması yeterli olur.
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (44) Yeni Zelanda
Yeni Zelanda, güney pasifik okyanusunda Avustralya’nın güney batısında yer alan ve iki ana ada ile birçok küçük adadan oluşan bir ada ülkesidir.
En yakın komşusu olan Avustralya’ya yaklaşık 2.200 km mesafededir.
Yeni Zelanda, ünlü “Yüzüklerin Efendisi” filminin çekildiği ülkedir. Zira yemyeşil ormanlardan, engebeli dağlara kadar uzanan çeşitli manzaraları dünyanın dikkatini çekecek şekilde çarpıcı bir fon oluşturmaktadır.
İngiliz Uluslar Topluluğu’na mensup olan Yeni Zelanda’nın yönetim biçimi İngiliz türü parlamenter demokrasiye sahip anayasal monarşidir. Devlet Başkanı, İngiltere Kralı III. Charles olup, Yeni Zelanda Başbakanı’nın teklifi üzerine genellikle beş yıllık sürelerle atadığı Genel Vali tarafından temsil edilmektedir. Kral ve Genel Vali tarafsız ve simgesel konumdadırlar.
Başkenti Wellington’dur. Yüzölçümü 268.838 kilometrekare (ülkemizin üçte biri kadar), nüfusu 5,4 milyondur (Ankara’dan az).
- Kişi başı geliri 46.126 dolar olarak, bizimkinin (18.040 dolar) 2,5 katıdır.
- Yıllık enflasyon %2, işsizlik oranı %5,3’tür.
- Ülkenin para birimi Yeni Zelanda doları’dır (NZD).
- Yeni Zelanda sülfür, demir cevheri, titanyum, altın ve gümüş gibi bol mineral rezervlerine sahiptir. Ülke petrol ve petrol gazları açısından da zengindir. Ekonomisinde tarım, balıkçılık ve orman ürünleri de önemli yer tutmaktadır.
- Yeni Zelanda’nın süt üretiminin %90’ından fazlası ihraç edilmekte ve bu durum ülkeye premium süt ürünleri konusunda küresel bir itibar sağlamaktadır.
Yeni Zelanda’nın yıllık süt üretimi 22,4 milyon tondur. Bizim 16 kat nüfusla süt üretimimizin ancak 21,4 milyon ton olduğunu düşünürsek; büyük ihracat oranları daha iyi anlaşılır.
- Aylık net asgari ücretleri 3.360 NZD (haftalık 840X4) olup, 1.942 ABD Doları karşılığıdır. Bizimki de (28.075) 598 ABD Doları olduğuna göre aradaki fark 3,2 katıdır.
- 2022 yılı İnsani Gelişme Endeksi’ne göre dünyada 193 ülke arasında 16. sıradadır (İsviçre 1. – Türkiye 45. sırada).
- 2024 yılı Ekonomik Serbestlik Endeksi’ne göre ise Yeni Zelanda dünyada 176 ülke arasında 8. sıradadır (Singapur 1.- Türkiye 102. sırada).
- Yeni Zelanda, yeni bir iş kurma sıralamasında 190 ülke arasında 1. sırada yer almakta olup, ülkede yarım günde bir şirket kurulabilmektedir.
- Nüfusun %95’i internet kullanır, nüfusun %70’i de e-ticaret kullanıcısıdır.
Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
Ülkenin en büyük perakende zincirleri; Woolworths (en yaygın perakendeci), PAK’nSAVE (en uygun fiyatlı indirim marketi) ve New World (üst segment) şeklindedir.
- Sanal alışveriş yeri Woolworths Süper markettir.
- Alışveriş tarihi 11 Temmuz 2026’dır.
- Güncel kurlar; 1 NZD= 27,09 TL, 1 Dolar= 1,73 NZD, 1 Dolar= 46,98 TL şeklindedir.
- 57 ürünün yer aldığı listede, Yeni Zelanda alışverişi 205,91 Dolar, Türkiye alışverişi 261,56 Dolar tutmuştur. Yani bizdeki tutar %27 fazla çıkmıştır.
37 ürün bizde daha pahalıdır. Kırmızı et, pirinç, bal, bira, diş macunu, sıvı sabun fiyatları ortalamanın da üstünde pahalıdır.
- Dünyaca en ünlü Manuka balı bu ülkeye aittir. Çok çiçekli (multifloral) çeşit fiyatları alt sınıra yakınken, yüksek MGO değerine sahip monofloral ballar daha pahalıdır. Manuka ağacından elde edilen, antibakteriyel özellikleri (MGO değeri) nedeniyle küresel ticarette en yüksek düzenli piyasa fiyatına sahip ticari baldır. MGO değeri arttıkça fiyat yükselir. Çok nadir bulunan ve en yüksek etken maddeye sahip özel seri ürünleri hariç tutarsak, kilo fiyatı 30 ila 300 ABD Doları arasında değişmektedir. Nitekim Woolworths markette 250 gramı 19 NZD (11 ABD Doları) olan balın kilogram fiyatı 44 ABD Doları’dır. Bizde karşılığını bulamadığım için listeye dahil edemediğim Manuka balının yanında, ancak 300 gram çiçek balının (Tulliana) 951,50 TL olan kg fiyatını (67,50 ABD Doları) verebiliyorum…
108 ABD Dolar kg fiyatı olan kestane balımızı (Eğriçayır) saymıyorum bile…
“Ne kadar pahalı ise o kadar kalitelidir” imajı yaratmak, sahte balın rekor kırdığı ülkemizde işe yarasa da küresel gerçeklik bu değildir. İşte küresel genişlikte en çok tutulan ürünün fiyatlarını verdim. Karar sizindir…
- Bu alışverişe bizim vatandaşımız % 27 fazla öderken, alışverişi ucuza getiren Yeni Zelanda vatandaşının geliri 3,2 kat fazladır.
- Satın alma gücü farkına gelecek olursa; Yeni Zelanda tüketicisi aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 9,4 defa yapabilirken, bizim tüketicimiz aylık geliri ile aynı alışverişi 2,3 defa tekrarlayabilir. Başka bir ifadeyle, Yeni Zelanda tüketicisi aylık gelirinin %10,6’sını bu alışverişe ayırabilirken; bizim tüketicimiz bu alışverişe gelirinin %43,7’sini ayırmak durumundadır.
Sonuç olarak; dünyanın en yüksek fiyatlarına sahip olmamızın yanında, reel gelir artmadığı için satın alma gücü de düşmektedir. Dolayısıyla bu yönden de ara açılmaktadır. Önceki bir yazımda, dar gelirlinin (asgari ücretli ve emekli) TÜFE’ye göre ‘enflasyonu nasıl 4 puan fazla yaşadığını’ (hissetmek değil), örnek ağırlık değişiklikleriyle ortaya koymuştum. Tamamen TÜİK verilerini dikkate alarak ama harcama ağırlıklarını gerçeğe yaklaştırarak tablonun nasıl değiştiğini göstermeye çalışmıştım…

Ercüment Tunçalp
Yapay fiyat üzerinden yüksek indirimler
Fiyat, bir mal veya hizmetin serbest piyasada oluşan parasal değeridir. Bir de bize özel ‘yoklama fiyat’ vardır ki, oltanın ucuna takar ve beklersiniz, av gelmeye başlarsa doğru fiyattır. Yok, oltanın başında beklemekten sıkıldıysanız, fiyatı düşürerek alıcının artmasını sağlarsınız. Ancak o yanlış olan ilk fiyata bir daha dönmezsiniz değil mi?
Değil, o hep yerinde durur, indirimli mal ve hizmete alışanların ilk fiyata da alışması beklenir. Olmazsa tekrar tekrar indirim zaten sizin elinizdedir.
Yıllar önce giyim kategorisinde gördüğümüz olağanüstü indirimlerin nedenini tüketici çabuk çözmüştü. Bir keresinde 2.400 TL’nin üzeri çizilerek 1.200 TL’ye indirimde olduğu gösterilen bir takım elbise için tezgahtara sormuştum, “Şimdiye kadar hiç 2.400 TL’ye sattığınız ürün oldu mu?” diye. Aldığım cevap, “Hayır, biz uzun zamandan beri 1.200 TL’ye satıyoruz” olmuştu.
Daha sonra kampanyalar “3 al 1 öde” ye kadar yükseldi.
Yani yüzde 67 indirime denk geldiği için ilk fiyat yok hükmündeydi…
Benzer durumu ve fazlasını artık gıda ve temel ihtiyaç kategorilerinde görmeye başladık. Dünyanın her yerinde yaklaşık 2 dolara satılan küresel bir markanın 100 gr çikolatasının ülkemizdeki ilk fiyatı 200 TL’dir (4,25 dolar). Arada sırada bazı zincirlerde fiyat 79 TL’ye kadar inmektedir. Ancak manşette 200 TL hep durmaktadır. Üstelik dünyanın her yerinde çikolata fiyatı düşerken (kakao fiyatı %60 gerilediği için), bizde artışını sürdürmektedir.
“1 alana 1 bedava” kampanyaları %50 indirime denk gelse de verilen imaj farklıdır. Kaldı ki, kampanyadan 1 hafta önce 100 TL olan satış fiyatını 120 TL yaparak “1 alana 1 bedava” verenin gerçek indirimi %50 değil, %40’dır. Biraz daha açalım; tüketici kampanyada adedini 50 TL’ye mal etmesi gereken ürünü 60 TL’ye almakta ve henüz baştan %20 fazla ödemektedir!
Daha garibi de var. “1 alana 1 bedava” kampanyası ile 399 TL’ye satılan bir şampuanın, kampanya olmayan başka bir markette normal raf fiyatı 179 TL olabilmektedir. Hediye verirken bile müşteriye 20 TL fazla ödetmenin, kampanya bitince de 220 TL fazla tahsilatın adını sizler koyun!
Geçtiğimiz haftalardaki bir yazımda; birebir aynı sıvı sabunun iki ayrı satış noktasında 415 ve 109 TL fiyatlarla müşteriye sunulduğunu aktarmıştım, daha çok şaşırtacak devamı da geldi. Bir perakendeci inserte koymuş; “Duru sıvı sabun 3 lt 439,95 TL’den, 129,95 TL’ye” diye. İndirim oranı yüzde 70 iyi mi?
İyi ama başka bir sorun daha var. Bu perakendeci, hâlâ 109 TL’ye satan rakibine kızıp fiyatı 20 TL daha indirirse oran yüzde 75’e çıkıyor.
Yukarda giyim sektörü için belirttiğim “3 al 1 öde” kampanyasının (%67 indirime denk geliyor), marketlere henüz gelmediği zannedilmesin; verdiğim bu örnekte daha da fazlasının olduğu görülebilir. Devamı ilerleyen satırlarda…
Tedarikçi en fazla “heyecan olsun diye maliyetine verdim” diyebilir. Perakendeci de en fazla “Benim de çorbada tuzum olsun diye bu ürünü bir süre kârsız satmaya karar verdim” diyebilir. O zaman soru şu; “Kampanyadan bir gün öncesine kadar maliyet fiyatına eklenen yüzde 303 kârı nasıl paylaştınız?” olur.
Elbette soruyu benim sorma yetkim yok. Soracak olanlara katkı yapıyorum!
Tüketici olarak ise direkt soruyorum; hangisi bu ürünün gerçek fiyatıdır?
Süt ve tereyağında sürekli seslendirilen, “maliyetlerin üreticiyi sıkıştırdığı”dır. Peki “10 liralık alışveriş yapanlara Karlıdağ Tereyağının 1 kg’ının 900 TL yerine 450 TL’ye verilmesi” bize ne söylüyor?
Ne söylediğini yazımın sonundaki grafikte görebilirsiniz…
Nivea Sun Koruma & Bronzluk Güneş Spreyi 50 faktör 200 ml fiyatı 2.000 TL’den 600 TL’ye (%70 indirimle) yaz sezonunun başında iner mi?
Ve soruyorum; hangisi gerçek fiyat?
Zira sezonluk ürünlerde (güneş ve sivri sinek ürünleri) sezon başı olan haziran ayından itibaren ilan edilen fiyatlar “indirimli fiyat” sayılabilir mi?
Bu kampanyaların ötesinde de fiyat değişikleri var…
İndirimli satılan bir ürünün, kampanya sonrası %150-250 artışla ulaştığı ilk fiyatın gerçek olması mümkün mü? İndirimli fiyatı maliyet fiyatı olarak kabul etsek bile ilk fiyata dönüşün hangi oranda kâr ilavesini temsil ettiğini gözde canlandırmak zor olabilir. O zaman canlı olarak görelim…
- Milka çikolatayı indirimde 69 liraya satan market zinciri de olduğuna göre ilk fiyata dönüldüğünde (200 TL) artış %190
- Nescafe Gold karışım kahve 10’lu, indirim etiketinde gözüken 72,50 TL’den ilk fiyat olan 159,50 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %121
- Signal White diş macunu 75 ml, indirim etiketinde gözüken 139,95 TL’den ilk fiyat olan 499,95 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %257
- Urban Care duş jeli çeşitleri 500 ml, indirim etiketinde gözüken 109,95 TL’den ilk fiyat olan 399,95 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %264
Örnekleri çoğaltmak mümkündür ama umuyorum konunun anlaşılması bakımından bu kadarı yeterlidir. Yüzümüzü Avrupa’ya çevirdiğimizde de bu tespitimizi teyit eden bize özel tuhaflıkları izliyoruz. Örneğin sadece Malta listesinde; President, Nescafe, Bonne, Milka, Colgate fiyatlarının bire bir karşılaştırılmasında ne kadar büyük farkların olduğu görülebilir.
Sonuç olarak; küresel market fiyatlarını kıyaslıyoruz ve birçok üründe döviz bazında pahalı olduğumuzu görüyor ve sık sık aktarıyoruz.
Avusturya’dan %58, Finlandiya’dan %128 daha yüksek fiyatlara sahip olduğumuz tereyağında dikkate aldığımız fiyat, kategori lideri olan markaya da ait değildir. Yoksa 16,80 Euro olan fiyatımız 19,30 Euro’ya çıkardı ki fark daha da açılırdı.
Avrupa’da düşen tereyağı fiyatları karşısında, son bir yıl içinde euro bazında ne kadar uçuk fiyatlara ulaştığımızı listelerimizden izliyorsunuz. İşte aşağıda Eurostat kaynaklı grafikte de durum ortadadır. Aracı olan İnan Mutlu’ya teşekkürler…

Ercüment Tunçalp
Dar gelirlinin enflasyonu!
Resmi kurumlarca açıklanan enflasyon verileri genel bir ortalamayı yansıtsa da bireylerin harcama alışkanlıkları, gelir düzeyleri ve yaşam tarzları birbirinden farklı olduğu için kişisel enflasyon oranları büyük değişiklik gösterir. Aynı gelire sahip bireylerin enflasyonu da birbirine yakın çıkar. Ancak ülkede enflasyon yüksekse; bunun yanında dar gelirlinin harcamaları içinde büyük yer tutan (ağırlığı fazla olan) kategorilerin enflasyonu da ortalamanın üzerinde ise bu grubun enflasyonu (TÜFE) daha yüksek yaşaması kaçınılmazdır.
Her ay TÜİK tarafından açıklanan TÜFE’yi, sepet ağırlıklarını, grupların yıllık fiyat artış oranlarını ve grupların enflasyona katkısını aynen alalım ve Haziran 2026 ayına ait tablo üzerinden izleyelim.
|
Harcama Grubu |
Sepetteki Ağırlık% | Grup Fiyat Artış% | Enflasyona Katkı% |
| Gıda ve alkolsüz içecekler | 24,44 | 35,45 | 8,66 |
| Konut, su, elektrik, gaz | 11,40 | 45,14 | 5,15 |
| Ulaştırma | 16,62 | 31,15 | 5,18 |
| Lokanta ve oteller | 11,13 | 31,61 | 3,52 |
| Mobilya, ev aletleri | 7,92 | 22,32 | 1,77 |
| Giyim ve ayakkabı | 7,90 | 14,18 | 1,12 |
| Çeşitli mal ve hizmetler | 4,49 | 22,71 | 1,02 |
| Eğlence ve kültür | 4,34 | 25,39 | 1,10 |
| Sağlık | 2,79 | 33,62 | 0,94 |
| Haberleşme | 3,10 | 25,57 | 0,79 |
| Eğitim | 2,02 | 46,10 | 0,93 |
| Alkollü içecekler | 2,75 | 34,15 | 0,94 |
| Sigorta ve finansal hizmetler | 1,07 | 28,07 | 0,30 |
| 100,00 | TÜFE | 32,11 |
- Bu tablo üzerinde, harcama gruplarının TÜFE’ye etkisinin (enflasyona katkısının) nasıl hesaplandığını görelim…
Grup etkisi= Ağırlık X Yıllık fiyat artış oranı / 100
Burada, Haziran ayı Ulaştırma harcama grubunu örnek alalım ve formüle yerleştirelim.
Grup etkisi= 16,62 X 31,15 / 100= 5,18
Tüm grupların katkıları bu şekilde bulunduktan sonra toplanır ve o ayın (Haziran) yıllık enflasyonuna ulaşılır.
Buraya kadarı ülkemizin ortalama enflasyonudur (TÜFE). Ancak birçok kişinin seslendirdiği gibi bu oran alt gelir grubunun enflasyonunu yansıtmaz.
Ben diyorum ki; yukardaki gerçek tablo üzerinden Haziran ayının %32,11’lik enflasyonuna etki eden sepet ağırlıklarını değiştirirsek (bilinen gerekçelerle), bu grubun yaşadığı enflasyona yaklaşabiliriz. Şimdi de o uygun bulduğumuz yeni ağırlıkları tespit edelim:
Alt gelir grubunun sepetteki gerçek gıda ağırlığını %24,44 yerine asgari %40,00 alıyoruz. Konut ağırlığını %11,40 değil asgari %25,87, Ulaştırma ağırlığını %16,62 yerine %14,62, Lokanta ve otel ağırlığını %11,13 değil en fazla %1,13, Mobilya ağırlığını %7,92 yerine %2,92, Giyim ağırlığını %7,90 yerine %2,90, Çeşitli mal ve hizmet ağırlığını %4,49 yerine %2,49 alıyoruz. Eğlence ve kültüre bütçe ayırma imkanı hiç olmadığı için bu ağırlığı %4,34 yerine %1,34 alıyoruz, Sağlık ağırlığını %2,79 olarak aynen bırakıyoruz. Haberleşme ağırlığını %3.10 yerine %2,10 alıyor, Eğitim ağırlığını %2,02 olarak aynen bırakıyoruz. Alkol ağırlığını %2,75 yerine %0,75 alıyor, Sigorta ve finansal hizmetler ağırlığını %1,07 olarak aynen bırakıyoruz. Toplamı 100 olan yeni ağırlıkların yukardaki formül yardımıyla tek tek hesaplanması durumunda da değişen enflasyona katkı oranlarını buluyoruz. Son olarak; 13 katkı rakamını toplayarak dar gelirlinin tahmini ortalama enflasyonuna ulaşıyoruz. O zaman aynı sırayla toplayalım…
14,18+11,68+4,55+0,36+0,65+0,41+0,57+0,34+0,94+0,54+0,93+0,26+0,30= 35,71
Ağırlıklar değişince, %32,11 olan yıllık TÜFE’nin, nasıl %35,71’e çıkabildiğini göstermek istedim. Fark 3,6 puandır ve önemsenmelidir. Zira ekonomiyi yönetenlerin, “vatandaşı enflasyona ezdirmedik” sözünün temelinde resmi enflasyon vardır. Ancak enflasyonu farklı yaşayan geniş halk kitlelerinden gelen itirazın temelinde de enflasyondan başka bir şey olan hayat pahalılığı bulunmaktadır. İşte ağırlıklara etki eden gelir seviyelerini işin içine dahil etmemizin sebebi de budur. Eğer benzer çalışmalar yapılmazsa, enflasyon düşürülse bile hayat pahalılığı baki kalır. Üstelik gerçek satın alma gücü de hiçbir zaman ölçülemez. Bu durumda da dış güçlerin (IMF, Dünya Bankası), sadece fiyat seviyelerini esas alarak uydurduğu SAGP (Satın Alma Gücü Paritesi) sıralamasını kabullenmek zorunda kalırız.
Sonuç olarak; düşük gelirli haneler, harcamalarının çok büyük bir kısmını gıda, konut ve temel ihtiyaçları için harcarlar. Eğer bir de gıda ve konut enflasyonu genel enflasyonun (TÜFE) üzerindeyse (%35,45 ve %45,14), alt gelir grubunun yaşadığı enflasyon üst gelir grubuna göre daha yüksek çıkar.
Gelir artmadıkça sinema ve tiyatroya gitmek, dışarda yemek ve tatile çıkmak dar gelirli için hemen hemen yok hükmündedir. Bunun için yukarda bu harcama ağırlıklarını değiştirdim ve hiç de azımsanmayacak fark çıktığını göstermeye çalıştım. Elbette bunlar benim tahminlerimdir ve başka görüşlere göre aşağı ve yukarı bir miktar oynayabilir. Burada anlatmak istediğim; gerçeğe yakın ağırlıklar alındığında tablonun ne kadar değişebileceğidir…
TÜİK, resmi enflasyonu hesaplarken uluslararası standartlara uygun olarak Zincirleme Laspeyres Endeksi formülünü kullanıyor. Ancak TÜFE hesabında fiyatları ve kaynaklarını bilmiyoruz. Bu bakımdan aynen alıp kabul ediyoruz. Ve sadece ağırlıklar üzerinden gerçeğe yaklaştıkça, muhtemel değişimin ne olabileceğini görüyoruz.
Bunun yanında, aynı formülle perakende şirketlerde sıfır hata ile enflasyonun nasıl hesap edilebileceğini birkaç hafta içinde bilgilerinize sunacağım…
