Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Deprem partiler üstü bir konudur

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Deprem felaketine parti aidiyeti ile yaklaşmak; siyasi kutuplaşmayı artırdığı gibi gerçekleri ikinci plana iter, parti propagandasıyla skor tabelasına sayı yazdırmak önceliği alır. Birinin siyah dediğine diğer taraf beyaz diyebilir…

Hangi tarafın gerçeği söylediğini çözebilmek de vatandaşın enerjisini tüketir.

Oysa önceki depremlerden hiç ders almadığımız ve bu büyük felakete de hazırlıksız yakalandığımız gerçeği karşımızda duruyor zaten. Sorun, ilk 2 gün bir türlü organize olunamamasıdır. Dördüncü gün bile hâlâ ulaşılamayan enkazlar ve köyler olduğunu yetkililerden duyduk.

Kentsel dönüşümü gözümüzde çok büyüttüğümüzü de bu felaket esnasında öğrenmiş olduk. Malzemeden çalan hırsızların iyi denetlenmediği durumlarda; 30-40 yıllık binalar ayakta kalırken, hemen yanındaki 5-10 yıllık binaların (yeni deprem yönetmeliğine göre yapılmış) nasıl çöktüğünü gördük. Suçlu sadece müteahhitler değildir. Hangi partiye ait belediyeler veya kurumlar bunlara ruhsat vermiş ve denetimleri aksatmışsa, ayrım yapılmaksızın bütün sorumlular hakkında hemen hukuki süreç başlatılmalıdır.

Bu kargaşa ortamında en çabuk toparlanıp hizmeti sürdürenler perakendeciler olmuştur. Bizzat takip ettiğim üzere; bölgedeki yerel perakendecilerimiz imkanların izin verdiği sürede organize oldular ve her türlü ticari kaygıyı bir tarafa bırakıp destek hizmetini sürdürdüler. Örneğin Gaziantep’te Oli Center, Diyarbakır’da Çarmar, Osmaniye’de Yalçın Market bunlardan bazılarıydı…

Yalçın Market 8 şubesinden 4’ü hasarlı olmasına rağmen sağlam şubeleriyle hem satış faaliyetini hem de erzak desteğini sürdürdü. Çarmar ekipleri ilk andan itibaren göçük altından kurtarma faaliyetlerine de katıldılar. Doğal olarak genel merkezleri İstanbul’da olan ulusal zincirlerimiz ile Anadolu’nun her yerindeki yerel perakendecilerimiz ve üyesi oldukları dernekler çeşitli sevkiyatlar gerçekleştirdiler. 500 şubesi ağır hasar gören BİM ve benzer kayıpları yaşayan Migros ile Şok Marketler, hem onlarca araçlık konvoylarla yardım kuruluşlarına hem de aktif olarak mağazalarından halka kendi çalışanları eliyle erzak ulaştırdılar.

Bu arada sosyal medyada yağmanın gıda kısmını hoş gören görüşlere rastladım. Peki konu gıda olunca, koca bir kamyoneti marketin kırılan camı önüne yanaştırıp ailece tepeleme doldurmanın adını ne koyacağız?

Başka bir mağazadan elektronik ve beyaz eşyanın her çeşidini yağmalamanın karın doyurmakla ilişkisini de kuramadım. Aç ve susuz kalmış bir insanın yıkılmış bir binadaki marketten su ve gıda maddesi almasına hiçbir perakendecimiz hayır demez. Birçoğu kamyonlar dolusu bağış yaparak bunu ifade etmiş oldular zaten…

Evlere girerek ziynet eşyası arayan ve soygun yapan çetelerle mücadelenin başlamış olması olumludur. Bu suçluların adalete teslim edilmesi yeterlidir.

Birlik olursak bu yaraları sararız. Bağışı kimin topladığı, yardımı kimin gönderdiği depremzedeyi ilgilendirmez, sonuçta toplam fayda önemlidir.

Bir başka önemli konu da; milyonlarca insanımız sokakta kalmışken, artık misafirimiz olan göçmenlerin de ülkelerine dönme vaktinin geldiğidir. Zira misafir ağırlayacak kapasitemiz azalmış, onu da kendi vatandaşlarımız için kullanma sorumluluğumuz artmıştır. Yabancıya konut satışı durdurulmalıdır.

Fazla gecikmeden hatalarımızla da yüzleşmeliyiz!

Daha şiddetli Japonya depremlerinde bile can ve mal kaybının bizimle kıyaslanamayacak kadar düşük olmasının sebebi, oradaki evlerin/binaların sağlamlığıdır. O ülkede çok katı bir depreme dayanıklılık standardı vardır. Artık denetim konusundaki ‘sıfır tolerans’ı söylemeye bile gerek yoktur. İşte fark budur, başka da bir sebebi yoktur!

Deprem sonrası eksik kalan ise organizasyon yeteneğidir. AFAD çalışanları ve kahraman madencilerimiz başta olmak üzere bütün arama, kurtarma ekiplerinin gayretlerini takdirle anmamız gerekir. Ancak zamanında koordine edilemediklerini de kabul etmek zorundayız.

Ağaçtan düşen birisi olarak eski bir anımı paylaşmak isterim. Ankara tarihindeki en büyük doğal afeti, 11 Eylül 1957 tarihinde gerçekleşen “Ankara Tufanı”nı yaşamış biriyim. Ankara üzerinde tek bulut yokken, Elmadağ tarafından gelen büyük bir su kütlesi yüzlerce evle birlikte Dışkapı semtindeki evimizi de yıkıp sürüklemiş, geride tek bir çay kaşığı bile bırakmamıştı. Bunun için bu felakete sel baskını değil tufan adı verilmişti. Silahlı kuvvetlerimizin erken organize olması ve bizleri zamanında uyarması sayesinde, bu felaketten 10 dakika önce annem ve kardeşimle birlikte Altındağ yokuşunu tırmanarak canımızı kurtarmıştık. Can kaybının onbinler yerine ikiyüz civarında kalması bir istihbarat ve koordinasyon başarısıydı. Aynı gün ve 5-6 saat içinde çadırların ve seyyar mutfakların kurulması da esasen prosedürlerin ne kadar sağlam olduğunun göstergesiydi.

Felaket sonrası Türk halkının yardımseverliği devreye girmiş; üzerimizdeki kıyafetlerden başka hiçbir şeyimiz kalmamasına rağmen kısa zamanda ev eşyalarımızın tamamlanması da dahil olmak üzere gelen yardımlarla, sağlam kalmış başka bir semtte yeni bir hayata sıfırdan başlamamız mümkün olmuştu.

Sonuç olarak; askerin yaptığı planlamayı, uygulamadaki uzmanlığı ve disiplini hiçbir kurum daha iyi gerçekleştiremez. Muhtemel afetle mücadele konusunda senaryoları vardır. Kişilerin rolleri (dışardan katılacak ekipler dahil), makine teçhizatın yerleri bu senaryolarda bellidir ve tereddüt göstermeden uygulanır. Geçmiş birçok başka afetlerde de gördüğümüz gibi…

Afetin tek yerde değil de 8-10 değişik bölgede gerçekleşmesi gecikme nedeni olamazdı. Zira aynı planlar daha önce belirlenen emir-komuta zincirindeki görevlendirmelerle değişik bölgelerde eş zamanlı başlatılabiliyordu.

Dolayısıyla seferberlik gerektiren böyle dönemlerde TSK’ne tekrar afetlerdeki doğrudan görev yetki ve sorumluluklarının geri verilmesini öneriyorum. Zira bu acı tecrübe bir kere daha gösterdi ki; felaket anında ve sonrasında ‘zamana karşı yarış’ en önemlisidir. Sonrasında bugün olduğu gibi gereken destek bu büyük milletten gelir. Bunun da adaletli paylaştırılması yeterli olur.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

İleriye dönük endeksleme

Ercüment Tunçalp

İleriye dönük endekslemenin amacı; fiyatların, maaş, kira veya sözleşmelerin geçmiş enflasyon yerine, TCMB gibi kurumlarca hedeflenen gelecek enflasyon oranlarına göre artırılmasıdır. Bu sistemi tartışmalı yapan ise, çoğu zaman olduğu gibi hedefler tutmadığı için çalışanların alım gücünü düşürmesidir.

Zira fiyatları ve ücretleri “geriye değil, ileriye doğru endeksleme” yöntemi tek şartla olumlu sonuç verebilir. O şart, ileriye dönük tahminin az sapmalı gerçekleşebilmesidir…

Bizde öyle mi?

Yukarda da belirttiğim şekilde; tahminle gerçekleşen arasındaki fark büyük olduğundan ücret artışları yetersiz kalmaktadır. Üstelik inandırıcılığı da kaybolduğundan, fiyatlama gücünü elinde bulunduranlar, kendi tahminlerine göre “tedbir” almakta, bu da fiyatlama davranışlarını bozmaktadır.  Yani sabit gelirli iki defa kayba uğramaktadır.

Bu kadar mı?

“Dezenflasyon sürecindeyiz” ifadelerine karşı, böyle bir süreç yaşanmadığı resmi rakamlarla sabittir. Evet geçmişe endeksli artışların enflasyonu beslediği doğrudur. Ancak bunun yerine geçecek uygulamanın daha olumlu netice üretmesi beklenmez mi?

Üstelik bir taraftan çalışana “seni enflasyona ezdirmeyeceğiz” sözü verilirken, hatta üzerine “refah payı” ilavesinden bahsedilirken, gerçek yaşamda bunların görülememesi geleceğe dair beklentileri de bozar. Ve bu da enflasyona olumsuz katkı yapar. İşte bundan dolayı başta asgari ücretliler olmak üzere, emekliler ve daha sonra da çalışanlar için yoksullaşma ve gelir dağılımı eşitsizliğinin artışı kaçınılmaz olur.

Emek sömürüsünün çok geniş anlamı vardır. Örneğin kayıt dışı işçi çalıştırmak, asgari ücretin altında ücret ödemek dar kapsamlı olanıdır. Ancak sebep ne olursa olsun emeğin karşılığını eksik ödemek ise hepsini kapsayan en geniş anlamıdır. Öyle ya ücretler reel olarak artmıyorsa bunun bir adı olmalıdır.

Ücretler, işletmeler için en temel gider ve maliyet kalemidir. Devlet açısından da; özellikle kriz dönemlerinde, enflasyonu kontrol altında tutmak amacıyla ücretlerin baskılanması şeklinde ortaya çıkar. Geçici fiyat istikrarı hedeflense de uzun vadede alım gücünü azaltır, sermaye lehine bölüşüm adaletsizliğini artırır.

Geçtiğimiz yıl içinde enflasyon hedeflerini sürekli yukarıya doğru revize eden TCMB’nin Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay tarafından yapılan açıklamayı hatırlayalım…

Akçay, “Bir noktada ileriye dönük endekslemeye geçmek zorundayız. Geriye doğru endekslemeler aslında sürekli kendi kendini yaratan bir süreç doğuruyor. Bir noktada ileriye dönük endeksleme, hem kamuda hem özel sektörde devreye girmek zorunda. Ben bu konjonktürün bunun için uygun olduğu kanaatindeyim” diyordu…

Bunun anlamı; kamu ve özel sektör kendi tedbirlerini alabildiğine ve hatta bu durum enflasyon yaratan ek katkı yapabildiğine göre yükü omuzlamak da sabit gelirliye ve emekliye kalıyor.

Benim itirazım; eğer hedefin üzerinde kalan kısım için daha sonra telafi edici ek zam gerçekleşecekse, bu sistemin öncekinden pek farkı olmayacağıdır. İşte resmi enflasyonu tartışılır hale getiren de budur. Zira TCMB’nin uygun bulduğu sistem, TÜİK verileri ile de destekleniyorsa ücret artışlarına müdahil olmadıkları söylenebilir mi?

Üstelik bundan fazlası da var. Örneğin emekli bayram ikramiyesi, uygulamanın başladığı 2018 yılından bu güne kadar asgari ücret kadar artırılsaydı, 2026 yılında 17.517 TL olmalıydı. Yani yeterli olmadığı söylenen asgari ücret karşısında bile yıllık kayıp 13.517 TL x 2= 27.034 TL’dir.

Hata payını azaltmak üzere herkes için sabit olan asgari ücretle bayram ikramiyesini kıyasladım. Eğer bu iki grubun harcamalar içindeki ağırlığı en fazla olan (ortalamanın çok üzerinde) gıda kategorisine göre kıyaslama yapsaydım, fark daha da açılırdı ama tartışmaya da açık hale gelirdi. Yine de fikir vermesi açısından bazı temel gıda ürünlerinde aynı dönemdeki fiyat artış oranlarına da bakalım. Ayçiçek yağı %3.118, Türk kahvesi %2.013, süt %1.937, kaşar peynir %2.299, tereyağı %2.391, yoğurt %3.900, kıyma %2.039, muz %2.581. 21 ürünlük listenin toplamdaki artış oranı ise %1.953’e ulaşmıştır.

(Kaynak: Mahfi Eğilmez)

Sonuç olarak; TCMB’nin yüzde 16’lık yılsonu hedefi yanında, yine aynı kurumun Hanehalkı Beklenti Anketi’nde 3 katı aşan (%48,8) 12 ay sonrası için beklenti her şeyi anlatıyor zaten…

Bu uygulama; reel gelirlerin erimesi ve yaşam koşullarının zorlaşması sebebiyle toplumdan destek bulamaz. Bunun sonucu da enflasyon beklentilerinin yönetilemeyeceği (halen görmekte olduğumuz gibi) ve programdan istenen neticenin alınamayacağı yönündedir.

İşte küresel bir kurumdan gelen önemli uyarı…

ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü), makul bir yaşam standardı sağlayacak ücret düzeyi hesaplanırken; “sağlam verilere ve güvenilir metodolojiye dayalı” yaklaşımların benimsenmesini öneriyor. Bu genel bir kural olmakla beraber her ülkede aynı önceliğe sahip olmayabilir. Zira, yıllık enflasyonu yüzde 3-4 seviyelerinde yaşayan ülkelerde yarım puanlık sapma fazla önemli değilken, bizim gibi yüksek enflasyona sahip ülkelerde 10 puan üzerindeki sapmaların ücretlerdeki reel gelir kaybını önlemesi mümkün değildir.

Burada unutulan bir şey var; kısa dönemde maliyet tasarrufu sağlayan bu durumun, uzun vadede düşecek talep nedeniyle reel sektörü de sıkıntıya sokacağıdır. Yani en önemlisi emek ve sermaye arasındaki dengedir…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (32) Sırbistan

Ercüment Tunçalp

Güneydoğu Avrupa’da yer alan Sırbistan’ın komşuları Macaristan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ, K. Makedonya, Romanya ve Bulgaristan’dır.

Sırbistan 6,6 milyon nüfusa sahip olup, başkenti ve en büyük şehri Belgrad’dır.

420 yıl Osmanlı toprağı olarak kalmıştır. Eski Yugoslavya’nın iki parçasından Karadağ 2006 yılında düzenlenen referandum sonucunda birlikten ayrılmıştır.

Sırbistan bu vesileyle denizle irtibatı kalmadığı için donanmasını satışa çıkarmıştır.

Sırbistan üst-orta gelirli bir ekonomiye sahiptir. İnsani Gelişme Endeksi’nde 64. sıradadır. BM tarafından yayınlanan aynı listede Türkiye de 51. sıradadır.

Sırbistan üniter bir cumhuriyettir ve parlamenter sistemle yönetilir.

Ülkede yer alan süpermarket zincirleri, Maxi, Univerexport, Lidl, İdea Süper, DIS, MERE’dir.

Bu kısa tanıtımdan sonra alışveriş kıyaslamasına geçebiliriz…

  • Sırbistan’ın resmi para birimi Sırp Dinarı’dır (RSD). Yazının devamında bu kısaltmayı kullanacağız.
  • Önce her iki ülkenin 2025 yılı kişi başı milli gelirine bakalım. Sırbistan’ın 15.322 $, Türkiye’nin 18.198 $ seviyelerindedir.
  • Kıyaslamalarda dikkate alacağımız net asgari ücret Sırbistan’da saatlik 371 RSD x 174 saat= 64.554 RSD’dir. Karşılığı 550 Euro’dur.

Türkiye’nin net asgari ücreti 28.074 TL ve karşılığı 543 Euro’dur.

Demek ki iki ülkedeki asgari ücret hemen hemen aynı olduğuna göre geriye harcamaların kıyaslanması kalıyor. Sonra da satın alma gücü hakkında bir kanaate ihtiyaç duyuluyor.

  • Yıllık enflasyonları yüzde 4 çıkmış olup, bizimkinin yedide biridir.
  • İşsizlik oranı yüzde 8,5 olup, hemen hemen bizimkine (yüzde 8,2) eşittir ama aramızdaki önemli fark; onlar bunu dert edinip çareler ararken, biz çok normal karşılayabiliyoruz…
  • Alışveriş Belgrad’da Maxi Market’ten, “Gezgin UFO” adını kullanan bir youtuber tarafından yapılmıştır. Bizdeki fiyatlar ise her zaman olduğu gibi 2 büyük ulusal market zincirinden alınmıştır.
  • Güncel kur olarak 29 Şubat 2026’da geçerli olan 1TL= 2,27 RSD, 1 Euro= 117,42 RSD, 1 Euro= 51,73 TL dikkate alınmıştır.
  • Listede, yazarken ve okurken gözü yormaması için kuruşlar yuvarlanmıştır.
  • Listede 35 ürün yer alırken, Sırbistan alışverişi 13.738 RSD (117 Euro), karşılığı 6.053 TL (117 Euro), Türkiye alışverişi 9.311 TL (180 Euro) tutmuştur.
  • Gelirleri aynı olan iki ülke tüketicisinden bizim vatandaşımız market alışverişine euro bazında yüzde 54 daha fazla harcıyor.
  • Listedeki 35 ürünün sadece 5’inde ucuz olduğumuz görülüyor.
  • Dana etinde yüzde 32, kasap köftede yüzde 128, tavuk kanatta yüzde 93 pahalıyız.
  • Beyaz peynirde yüzde 100, ayçiçek yağında yüzde 126 pahalıyız. En şaşırtıcı birinci ürün budur. Zira dünya rekoru kırmak başka bir şey, bunu açık ara başarmak ise daha başka bir şeydir…
  • Bira fiyatlarında ortalama yüzde 120 pahalıyız ama sebebini biliyoruz. Farkın önemli kısmı vergi payının olağanüstü yüksek olmasından kaynaklanıyor.
  • Alkol fiyatlarındaki farklar merak konusu olduğu için listenin altında ayrı bir bölüm olarak yer verilmiştir. Bu kategori olmadan da (ara toplamda görülebilir) yüzde 48 daha pahalı çıkmaktayız.
  • Şimdi de satın alma güçleri arasındaki farkı daha iyi anlayalım. Sırp tüketici aylık geliri ile aynı alışverişi bir ay içinde 4.7 defa tekrarlayabilirken, Türk tüketici aylık geliri ile aynı alışverişi bir ay içinde 3 defa tekrarlayabiliyor.

Başka bir ifade ile Sırp tüketici gelirinin yüzde 21,2’sini bu alışverişe ayırırken, bizim tüketici aynı alışverişe gelirinin yüzde 33,2’sini ayırmak zorunda kalıyor.

Sonuç olarak; gelir aynıyken harcama fazla ise buna bile şükretmek gerekiyor. Zira daha önceki kıyaslamaların çoğunda hem gelirimiz az hem de harcamamız fazla çıkıyordu.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Savaş öncesine ait ekonomik tablo

Ercüment Tunçalp

ABD- İran savaşının ülkemiz ekonomisine etkilerine bakmadan evvel Mart ayından önceki duruma odaklanmak daha isabetli olur. Zira savaş öncesi ile sonrasını birbirine karıştırma ve bütün zorlukları savaşa yükleme ihtimali var ki; bu sorunları daha da ağırlaştırabilir.

2025 yılı büyüme oranımız yüzde 3,6 olmuş, kişi başı gelirimiz ise 18.040 dolara çıkmıştır. Kağıt üzerinde güzel duruyor değil mi?

Oysa yukardaki geliri herhalde nüfusun en az yüzde 70’i göremiyor. Zira çok kullanılan kişi başına gelir, GSYH’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunuyor.

Eurostat verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun 9 katı gelir elde ettiği bilinirken, aritmetik ortalamanın o kadar da önemsenecek bir yanı yoktur.

Ekonomik büyüme bu sorunları çözmediği için de vatandaşın ilgisini çekmiyor. Ortada olan tek gerçek, sermayenin büyüdüğüdür. Eğer bir ekonomide büyüme sağlanırken toplumun büyük kesimi için refah düzeyi düşmekte ise ‘yoksullaştıran büyüme’ söz konusudur. Gelir eşitsizliğinin nasıl ölçüldüğüne ve ülkemiz açısından sonuçlarına bir ay kadar önce değinmiştim.

Peki bu bizi nereye götürüyor?

İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Dolayısıyla servet dağılımı adaletsizliği konusunda da Avrupa’da ilk sırayı bırakmıyoruz.

BDDK’nın yayımladığı açıklamaya göre; mevduatın yüzde 80’i sadece 2,2 milyon kişiye ait olduğuna göre şimdi daha da geniş bir pencereden bakalım…

Serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sistem, üretim ve tüketim üzerine kurulduğu için sürekli büyümeyi gerektirir. Ayrıca sadece büyümeyi öne alan ülkelerde gelirin nasıl arttığının bir önemi yoktur. Örneğin finans kaynaklı bir büyümenin istihdama katkısı çok düşüktür.

Oysa sağlıklı bir ekonomide gelirin tüketim için harcanması da tasarrufa yönelmesi de (yastık altı değil) aynı sonuca götürür; yani büyüme ve istihdam yaratır. Biraz daha açacak olursak; tüketim arttığı durumda, bu talebe cevap olmak üzere önce yatırımlar, sonra da üretim artar.

Peki bu her zaman ve her yerde aynı sonucu verir mi?

Hayır, zaten sorun da buradadır!

Evdeki hesap çarşıya uymazsa bu döngü bozulur. Eğer tüketim arttıkça yeni yatırımla değil de kolay olan hammadde ve ara malı ithalatı tercih edilirse ekonomik büyüme istihdam yerine enflasyon yaratan bir özellik kazanır.

Aynı şekilde tasarrufların da banka yerine yastık altına (döviz ve altın olarak) yönelme durumu krediye dönüşmediği için ideal durumu yansıtmaz.

Bunu önlemenin çaresi eksi reel faizi gündemden düşürmektir.

Maalesef ülkemizde olan sürecin bu negatif tarafıdır.

Eğer bir ülkede enflasyon sürekli yüksek seyrediyorsa, büyüme oranı ne olursa olsun refah olumsuz etkilenir. Yani bu mücadelenin önceliği olmalıdır değil mi?

Şubat 2026 enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK’e göre TÜFE’deki aylık artış yüzde 2,96, yıllık artış yüzde 31,53 olarak gerçekleşti.

Ortada dezenflasyon olarak tanımlanacak bir süreç yaşanmadığı halde faizlerin düşürülmesi konusunda yoğun bir istek var. Resmi kaynaklarda da bunu destekler şekilde, ‘dezenflasyon süreci’nde olduğumuz ifadeleri yer almakta…

Kasım ayında, son dört aya ait verilerle dezenflasyon sürecinde olmadığımızı belirtmiştim Şimdi bunu tekrar ediyorum ve aşağıda bir kere daha son dört ayın verilerini de belirterek soruyorum; Dezenflasyon nerede?

Tabloya bakışı kolaylaştırmak açısından bir hatırlatma faydalı olacaktır.

Dezenflasyon, zaman içinde enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanacağı süreci ifade eder. Yani bir defalık değil, ‘kalıcı düşüş’ ve ‘süreç’ özellikleri olacak…

  Kasım Aralık Ocak Şubat
TÜFE (yıllık % değişim) %31,07 %30,89 %30,65 %31,53
TÜFE (aylık % değişim) %0,87 %0,89 %4,84 %2,96

Daha da geriye gidelim. 2025 yılı ilk 2 ayında yüzde 7,42 çıkan enflasyon, 2026’nın aynı döneminde kümülatif yüzde 7,95 olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı; SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aldığı yeni zamların yarıdan fazlasının bu kısa sürede eridiğidir.

Bir taraftan Merkez Bankası’nın hâlâ yüzde 16’lık yıl sonu enflasyon hedefi kenarda dururken, diğer taraftan yine Merkez Bankası’nın Hanehalkı Beklenti Anketi’ne göre; vatandaşın 12 ay sonrasına dönük yıllık enflasyon beklentisi yüzde 48,81 olarak açıklanmıştır. İnandırıcılık sorununun yarattığı bu durum, fiyatlama davranışlarını bozuyor, enflasyonla mücadeleyi de sekteye uğratıyor.

İşte henüz ortada savaş durumu yokken manzara buydu ve 23 Şubat 2026 tarihinde IMF Türkiye Raporu’nu açıklamıştı.

Konumuzla ilgi olan bölümü aktarıyorum…

“Güçlü kredi büyümesi, para politikasının enflasyonu Merkez Bankası hedefleriyle uyumlu seviyelere indirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını göstermektedir. Daha yüksek bir reel politika faizi patikası, daha hızlı dezenflasyonu destekleyecek ve hedeflere ulaşma olasılığını artıracaktır. Bu, politika faizinin 2024’te ulaşılan nihai seviyeye (yaklaşık yüzde 48) daha yakın bir düzeye yeniden yükseltilmesi ve enflasyon hedeflere uyumlu hale gelene kadar da reel faizin yüksek tutulmasıyla sağlanabilir.”

İşte dışardan bakan bir göz bizden de fazlasını önermektedir. Üstelik bunun içinde 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın yükü yoktur.

Sonuç olarak; yukardaki ekonomik tabloyu düzeltmek için daha yapılması gereken çok şey varken, bir de üstüne savaş şartlarının getireceği olumsuzluk eklenecektir. İşte bunun için savaş öncesi ve sonrası diye tabloyu ikiye ayırmak ve de diğer ülkelerin alacağı tedbirlerden daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER