Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Düşük olan hangi faiz?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

En son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim; piyasada düşük faiz yoktur!

Mevduat faizi yüzde 28’i aşmış durumdadır. Buna rağmen yeterli midir?

Değildir. Zira resmi enflasyonun bile yüzde 50.51 düzeyinde olduğu bir dönemde, rekor sayılabilecek bir eksi reel faiz seviyesinde, kimse parasını kolay kolay bankaya teslim etmez. Alternatif yatırım araçlarına (Altın, gümüş, döviz,  gayrimenkul vb) yönelim artar.

Peki bu durumda banka krediye hangi faizi uygular?

Elbette mevduat faizinin üzerinde bir oran uygular ama o da havuzda kaynağı varsa… Şimdi tablo böyleyken, düşük faizi nerede görüyoruz?

Merkez Bankası’nın yüzde 8.5 seviyesinde olan politika faizinde

Peki bu oran mevduat sahibini veya kredi müşterisini ilgilendiriyor mu?

İlgilendirmiyor, zira hayatın gerçekleri onlar için başka işliyor.

Şimdi nasıl işlediğine bakalım…

Para piyasalarında geçerli olan cari faiz oranı ‘piyasa faiz oranı’ olarak adlandırılır ve para piyasasındaki etkileşime göre belirlenir. Yani en azından son yıllarda TCMB’nın düşük belirlenen politika faizinin buraya herhangi bir etkisinin olamadığını yaşayarak görüyoruz.

Enflasyon, faiz oranlarının belirlenmesinde etkili olan temel değişkenlerden biridir. Çünkü enflasyon, paranın satın alma gücünü azaltır. Dolayısıyla parasını kiraya verenler (ister banka, isterse mevduat sahibi olsun); kiralama dönemi sonunda anaparaya eklenecek olan faizin en az vade boyunca, bekledikleri enflasyon payı kadar artırılmasını arzu ederler.

Şimdi resme bir kere daha bakalım…

Politika faizi yüzde 8.5 iken, vatandaş bankadan bulabilirse yüzde 30’un üzerinde faizle kredi kullanabiliyor, parası varsa mevduata da yüzde 28-29 faiz alabiliyor. Yani Merkez Bankası’nın faiz indirimleri piyasaya genişletici bir etki yapmadığı gibi tam tersine piyasa faizlerinin yükselmesine yol açmaktadır.

Böylece faiz indirimleriyle enflasyonda da tarihi yükselişe neden olmaktadır.

Düşük politika faizi enflasyonu olduğu kadar dolarizasyonu da tetiklemektedir. Dolarizasyonun kurdaki istikrarı da bozması sonucu, kuru tutabilmek için rezerv satmak gerekiyor. Harcanan dövizi yerine koyacak bir döviz girişi yaratılamadığı için de Merkez Bankası’nın net döviz rezervlerinin eksi 47 milyar dolar seviyelerine gerilediği izleniyor.

Neticede, değil vatandaşın gözüyle, iktisatçı gözüyle bile baktığımızda; döviz rezervine bu kadar ihtiyacımız olduğu bir durumda bu düşük faiz ısrarının nedenini anlamak mümkün olamıyor.

Gelişmiş ülkelerin merkez bankaları, bizimle kıyaslanamayacak kadar düşük enflasyon oranlarını bile dert edinmelerine rağmen, “vatandaşı enflasyona ezdirmeyelim” diyerek faiz artırırlarken, bizde de hiç değilse politika faizi ile piyasa faizleri arasındaki kopan ilişkiye bir an önce çare bulunmalıdır…

Eski Fed Başkanı Bernanke’nin etkili bir sözü var; “Para politikasının yüzde 98’i iletişim, yüzde 2’si eylemden ibarettir” diye…

Nitekim dünyanın ilgiyle izlenen merkez bankaları (FED, ECB, BoE gibi) iletişim politikalarını verimli kullanırlar ve alacakları aksiyonlar konusunda piyasayı önceden hazırlarlar. “Ben yaptım oldu” demek yerine, faiz kararı tarihinden haftalar önce karara dair sinyali verip, tepkileri ve tahminleri öğrenerek nasıl bir aksiyon alınacağını belirlemiş olurlar.

Son günlerde Kapalıçarşı’da döviz işlemlerinde önemli artış olduğunu ve Türk Lirası’ndan kaçış yaşandığını izliyoruz. Kurun gideceği yön belliyken buna kayıtsız kalınması hayli şaşırtıcıdır. Sadece rezerv eriterek uzun süre kuru sabit tutabilmenin imkansızlığı ortadadır. Zira ülkenin döviz ihtiyacı var ve bankalar ile Kapalıçarşı arasında büyük farklılıklar oluşmuştur. Alış ve satış kurları arasındaki fark da büyümüştür. Bu durum döviz işlemlerinde kayıt dışılığı artırdığı gibi dövize erişimi de zorlaştırmaktadır.

Peki önlemek için eksik kalan nedir?

İstikrar sağlayan politikalar…

Bu da asla faizi yüzde 8.5’ta tutarak ve kredi faizlerinde bankaları baskılayarak gerçekleşemez…

Bankalara döviz satım limitleri getirmek de paralel piyasaları (Kapalıçarşı örneğinde olduğu gibi) canlandırır. Normal kurun 1 lira üzerindeki fiyat karaborsa olarak değerlendirilse de, gerçek piyasa fiyatının bu olduğunu da kabul etmek zorundayız. Zira fiyattan önce döviz ihtiyacının karşılanması öncelikli hale gelmiştir.

Bir de “Kur Korumalı Vadeli TL Mevduat” modeli var ki; faiz adının anılmadığı ama örtülü şekilde yukarda belirttiğim oranların çok üzerinde getiriler sağlayan bir uygulama olduğunu kabul etmeliyiz. Gelir dağılımını daha da bozduğunu ve yoksulluğu artırıcı katkı yaptığını da ilave etmeliyim.

Sonuç olarak; ekonomi dinamiklerine göre, beklenen enflasyon düşmeden politika faizi düşse bile piyasada faizler düşmez. Zira piyasa faizleri oluşurken, sadece TCMB’nın belirlediği politika faizinden etkilenmez.

Bir banka için kredi fiyatı yanında mevduat faizi bir maliyet unsurudur. Mevduat faizi yükseldikçe kredi faizi de yükselir. Dolayısıyla ekonomideki büyük faiz maliyetine rağmen hâlâ vitrindeki düşük oranlı politika faizine takılı kalmanın bir anlamı yoktur.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Orta direk yıkılırsa…

Ercüment Tunçalp

İlk defa Turgut Özal tarafından seçim sloganı olarak kullanılan ‘orta direk’ tabiri, esasında o güne kadar çadırı ayakta tutan güç merkezi olarak bilinirdi.

O tarihten itibaren de ekonomiyi ayakta tutan gücün orta sınıf olduğu kabul görmüştü. Bu ifade orta direği sağlam tutmanın önemine bir vurguydu…

Peki kimlerden oluşuyor bu orta direk?

Ücretli çalışan (üst kademe yöneticileri hariç), esnaf, küçük çiftçi, emekli olup belli bir düzeyde gelire sahip olan ve bugün için temel ihtiyaçlarını zorlansa da karşılayabilen kesimler…

En fazla korunması gereken alt gelir grubunu çok dile getirdik. Yani onların önceliği vardır. Ancak uzun süren ekonomik sıkıntılar ve pahalılıktan dolayı orta direk için de tehlike çanları çalıyor. Ve devamında da reel sektörün en önemli sorunu haline geleceği gözüküyor. Maalesef reel sektör ancak orta sınıf ile ayakta durabilir. Zira üst gelir grubu sayıca yetersiz kalır. Alt gelir grubu ise sadece barınma ve karın doyurma ile yetindiğinden reel sektöre ilaç olamaz.

Ülkemizde GSYH’nin paylaşımını yüzde 20’lik dilimlere ayırırsak; en yüksek gelire sahip yüzde 20’nin (5. dilim) ülke problemleri ve yüksek enflasyonla pek ilgileri yoktur. En düşük gelire sahip son iki dilimlik yüzde 20’nin ise (1. ve 2. dilim), geçim derdine düştüğü için motivasyonu zaten kaybolmuştur.

Konumuz 3. ve 4. yüzde 20’lik orta gelir grubudur ki; işte tamamen kaybedilmek üzere olan da bu gruptur. On sene öncesine kadar “Bir evim, bir arabam olsun; senelik izinde de güzel bir tatil yapayım” hayalini orta sınıf dışında kalanlar kurmazdı / kuramazdı. Bugün ise bunu gerçekleştirmek orta sınıf için de hayli zorlaşmıştır. Daha iyi anlaşılması için istatistiklere bakmak yeterlidir. Yukardaki tablo üzerinden yorumlayalım…

TÜİK’in açıkladığı gelir dağılımı istatistiklerine göre; en zengin yüzde 20’lik grubun gelirdeki payı 2014 yılında yüzde 46,5 iken, 2023 yılında yüzde 48,1’e yükselmiştir. Aynı dönemde en yoksul yüzde 20’nin payı yüzde 6,1’den yüzde 6,3’e gelerek hemen hemen aynı seviyede kalmıştır.

Konumuz olan ve orta sınıfı gösteren, gelir dilimlerinin tam ortasındaki üçüncü yüzde 20’nin aldığı pay ise son 10 yılda yüzde 15,2’den yüzde 14,6’ya; yine orta sınıfa ait dördüncü yüzde 20’nin payı da son 10 yılda yüzde 21,5’den yüzde 20,7’ye inmiştir. Ve orta direk böyle yıkılmıştır. Yani orta sınıftan eksilen 1.5 puan en yüksek gelir grubuna ilave olmuş, böylece aradaki fark son 10 yılda 9,8 puandan 12,8 puana çıkmıştır.

Bir başka gelir dağılımı eşitsizliği ölçütlerinden olan Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında iyileşmeyi, bire yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade eder. Gini katsayımız 2014 yılında 0,379 iken, 2024 yılında 0,418’e yükselmiştir. Eurostat verilerine göre AB ortalaması 0,344’dür. Dünya Bankası ölçüsüyle; endeksin 0,40 üzerine çıkması yüksek eşitsizliğin ifadesidir. Dünya’da 0,50’den yüksek ülke sayısı oldukça azdır. Ülkemiz ise gelir eşitsizliğinde Avrupa birincisidir. Dünya Bankası’nın sıralamasına göre de 195 ülke arasında gelir dağılımının en bozuk olduğu 25. ülke olmuşuz.

Şimdi de kişi başı milli gelir hesabına bakalım. Türkiye 1trilyon 340 milyar dolarlık GSYİH ile (2024), dünyanın en büyük 17. ekonomisidir. Ancak vatandaşı ilgilendiren kısmı; 15.325 dolar olan kişi başı gelirimizle tablodaki 67. sıramızdır. Üstelik bu rakamın içinde ekonomiye dahil olan ama nüfusa dahil edilmeyen sığınmacılar da yoktur. Buna rağmen diyelim ki 2025 sonunda kişi başı gelirimiz 18.000 dolar olsun; dört kişilik ailenin evine aylık 1.500X4= 6.000 dolar girdiği varsayımı ortalama hesaptır. Zira toplam milli gelir toplam nüfusa bölünüyor. Yani bebekler, eğitim çağındaki çocuklar ve gençler, çalışamayan engelliler ile ev hanımları da hesabın içindedir. Peki nüfusun yüzde 80’i için böyle bir gelir ihtimali var mı? Hayır.

O zaman halk fakirleşirken kişi başı gelirin 18.000 dolara çıkmasının (tahmin) anlamı; suni olarak kurun baskılanması ve enflasyonun serbest kalması ile halkın reel gelirinin azalmasıdır. İşte bu nedenle çoğunluk bununla ilgilenmiyor.

Sonuç olarak; bazılarının söylediği gibi bu sorun küresel değildir. Elbette bize benzeyen ülkeler vardır. Ancak ABD’de (gelir eşitsizliği olmasına rağmen) ve Avrupa’da orta direk kendisini muhafaza etmektedir. Dünyanın her yeriyle gelir ve fiyat düzeylerini karşılaştırıyoruz. Arşivimizde 25 ülke ile yaptığımız kıyaslamalar görülebilir. Vardığımız ortak sonuç, dolar ve euro bazında geliri bizden kat be kat fazla olan ülke vatandaşlarının, temel ihtiyaçlarını bizden çok daha ucuza getirdikleridir. Onların yıllık yaşadığı yüzde 2-3 enflasyonu bizim aylık olarak yaşadığımız bir başka gerçektir. Üstelik o ülkelerdeki orta sınıfın avantajı, sadece market arabalarını bizden daha ucuza doldurmaları da değildir. Kira öder gibi ev sahibi olmaları, aynı otomobilleri daha fazla gelir ile yarı fiyatına alabilmeleri, her türlü mobilya ve teknoloji ürünlerine bizden kolay ulaşabilmeleridir. Bu durumda; o ülkelerle en küçük bir benzerliğimiz var mı?

Bugün ülkemiz 2 sınıfa doğru yol almaktadır; zenginler ve yoksullar…

İşte esas sorun budur. Alım gücünün nasıl aşağı doğru gittiğini açlık ve yoksulluk sınırı istatistikleri göstermektedir. Gıda perakendecileri dışındaki diğer perakendecilerin durumu da bunu teyit etmektedir. Gelirin gerçek enflasyon kadar artırılmaması yanında; zengin ve yoksulun eşit oranda ödediği dolaylı vergilerin yüksekliği de orta ve alt gelir grubunu sürekli geri götürüyor.

Eğitimli iş gücü kendi ülkesinde gelecek göremediği için yurt dışına gidiyor. İşte bunun için reel sektör yeni bir dünyanın programını yapmak zorundadır. Zira orta sınıf ile birlikte orta ölçekli işletmeleri de zor günler bekliyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yerel perakendecilere bazı tavsiyeler

Ercüment Tunçalp

Aşağıda belirteceğim eksik bulduğum hususlar bir ortalamayı ifade ediyor. Bu bakımdan mutlaka belli konularda başarılı örnekler bulunabilir, onlar üzerlerine almasınlar.

  • Yaptığımız fiyat araştırmalarında; yerel marketlerin rekabette bir adım önde olduğunu sık sık belirtiyoruz. Ancak duyurusu büyükler kadar iyi yapılamıyor.

Sürekli indirimler yapmak yetmez, insert uygulamalarına uzun aralar vermek bu aktiviteleri yeterince destekleyemez. Küresel zincirlerde boşluk yoktur. Zira mağaza içinde yapılan fiyat indirimleri ne kadar cazip olursa olsun sadece içeri giren müşteri tarafından görülür. Oysa insert uzaktaki tüketiciyi çağırır. En çok denenmiş ve kabul görmüş uygulama; iki haftada bir değişen ve hiç ara verilmeyen insert çalışmalarıdır. Konuştuğum yerel zincir yöneticileri hazırlık için zamana ihtiyaçları olduğunu söylemekteler. Ben de kendilerine her defasında soruyorum; “Size bu hazırlıklar için kaç gün lazım?” diye…

Bir gün bile gerekmediğini, bitiş gününün sonuna doğru yeni teşhirlerin yapılabileceğini yıllarca deneyimlemiş bir kişi olarak söylüyorum. Hadi bir gün ara olsun, 15 gün ara verilmesinin mantıklı açıklamasını çok merak etmekteyim.

Ulusal marketlerin basılı insertten vazgeçmesi önemli hatadır. Zira belli yaşın üzerindeki tüketicilerin dijital inserti takip etme imkanı yoktur. Bu müşteriler basılı inserte işaret koyarak ve yanlarına alarak alışverişi tercih ediyorlar. Yerel market insertinin sayfa adedi daha az olduğu için o maliyete katlanmaya değer.

  • Telefona yapışık yaşayan bir gençliğe sahibiz. Sakın yanlış anlaşılmasın, teknolojiden yararlanarak işini geliştiren çalışanları kastetmiyorum. Bilgisayarda oyun oynayan, mesajlaşan veya uzun konuşarak zaman harcayan çalışanlardan bahsediyorum. Özel tercihlere karışamayız ama çalışma saatlerinde bu eylemlerin verimlilik kaybı olduğunu da bilmeliyiz. Patronların bunu görmemesi imkansızdır ama tedbir almamaları ise daha şaşırtıcıdır.
  • Yerel zincirlerimizde benchmarking (kıyaslama) çalışmaları yetersizdir. En büyük hata “En iyisi biziz, neyi kıyaslayalım?” dendiği anda gerçekleşir.

Hiçbir işletme her konuda en iyi olamaz. Ancak belli bir konuda kıyaslama yapılmaya başlandığında eksikler görülür. Daha iyi 1 adet uygulama tespit edilse bile bunun 5 işletme ile yapıldığında ulaşılacak sonuç bellidir.

  • Bölge satış müdürlerinin mağaza kontrolleri yetersizdir. Yapılan kontrollerin de verimliliği düşüktür. Bir bölge müdürü mağazaya çay kahve içmek veya sohbet etmek için gitmez. Elbette hal, hatır sormak ve varsa personel sorunlarıyla ilgilenmek görevin bir parçasıdır ama benim bahsettiğim o değildir. Bu aksaklık mağaza kayıplarını önleme konusunda da zafiyet yaratır.
  • O zaman daha yetkili bir kontrolöre ihtiyaç olduğu açıktır. Teklifim; her patron en az ziyaret ettiği şubelerden başlayarak tebdili kıyafetle gizli müşteri olarak markete girsin ve bütün verimlilik kaybını (mağaza kayıpları dahil) gözleriyle görsün. Ve gerekirse benim haksız olduğumu da ortaya koysun…
  • Ayrıca kötü niyetlilerin cesaretini artıracak şekilde değerli malların gözden uzak bölgelerde teşhir edildiğini görmekteyim. Örneğin bir şubede sürekli açık olan giriş kapısının karşısında çikolata teşhiri yapılmıştı. Eminim bu durumda fiili envanter ile kaydi envanter arasındaki fark büyük çıkacaktır.
  • Ulusal zincirler hem personel verimliliğini artırmak hem de hataları asgariye indirmek üzere dijital etikete geçiyorlar. Maliyetler konusunda zorluklar olduğunu biliyorum. O zaman hatasız manuel çözümler bulmak zorundasınız. İndirimli fiyatların raflardaki sarı afişetlerle duyurulması en tesirli olanıdır. Üstelik büyük rakiplerin tercih etmedikleri bir yöntemdir.
  • Yerel zincirlerde müşteri ilişkileri daha sert yürütülüyor ve daha fazla alınganlık gösteriliyor. Örneğin mesleki bilgisi yeterli olan bir çalışan bile sorunu olan müşteriye sert tepki verebiliyor. Bu da mesleki eğitimlerin yeterli olduğuna, kişisel gelişim eğitimlerinin ise yetersizliğine işaret ediyor. Bu açık mutlaka kapatılmalıdır. Patronların çoğunu tanıyorum. Müşteriye ne kadar değer verdiklerini de biliyorum. En kestirme yol olarak sadece kendi patronlarını takip etmeleri bile yeterli olabilir.
  • CRM (Müşteri İlişkileri Yönetimi) departmanı bütün perakendecilerimizde olmasına rağmen, müşteriye yansıyan olumlu dönüş yok denecek kadar azdır. Bir kere müşteri temsilcisine ulaşmak çok zordur. Sabır gösterseniz ve görüşme imkanınız olsa bile olumlu veya olumsuz dönüş yoktur. Her 4 perakendeciden 3’ü için bunu rahatça söyleyebilirim.
  • Markalar için büyük perakendecilerin rafına girmek kolay değildir. O markalar arasından her kategori için iş ortakları bulunmalıdır. Bu şekilde ulusal zincirlerin private label ürünlerde yarattıkları farkı kapatmak mümkündür. Büyüklerde yer alamayan markaların yerel perakendecilere destek verecekleri garantidir. Zira her iki taraf için de piyasa payını artırmak ortak hedeftir ve bunun için de güçleri birleştirmek en doğrusudur.
  • Stok yönetiminde hatalar var. Bundan sadece mağazayı sorumlu tutamayız. Örneğin pazartesi günü bulamadığım bir ürünü (çok satan) sorduğumda aldığım cevap, “kolili mallar sevkiyatı perşembe günü yapılacak” oluyor. Yani tüketicinin 4 gün beklemesi gerekiyor. Bu durumun birinci sorumlusu kategori yöneticisidir. Aksama tedarikçide, depoda veya mağazada olabilir. Bunu araştırıp bulmak onun görevidir. Çünkü şirket içinde malın sahibi ve koruyucusu odur. Böyle olmazsa top ortada kalır. Sadece yok satmalar artmaz, bu süreç işlemiyorsa aylarca rafta kıpırdamadan bekleyen ürünler de artar.
  • Mağaza deposunda olması gereken paletli mallar, çoğu markette rafa erişimi engelleyecek ve müşteriyi sıkıntıya sokacak şekilde satış alanında tutulmaktadır.

Sonuç olarak; en sık rastladığımız olumsuz şartlar düşünülürse, stok kontrolü, görsel düzenleme, rekabetin izlenmesi ve mağaza kontrolü öne çıkmaktadır. Elbette tüccarca yaklaşımın da olumlu karşılığı olacaktır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (25) – Belçika

Ercüment Tunçalp

Bugün kıyaslama yapacağımız ülke Belçika’dır. Avrupa’nın tam ortasında, komşu olduğu 5 ülkeye en uzak mesafesi 250 km…

Avrupa Birliği, Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) ve diğer örgütlerin merkezleri bu ülkede bulunuyor.

Belçika’nın toplam yüzölçümü Sivas ilimiz kadardır. Bu kadar dar alanda neleri başardıkları görülürse; bizim kıyaslamanın sonucu ile bütünleştirmek daha kolay olabilir. Kısıtlı imkanlarına rağmen ekonomik ve lojistik alt yapılarıyla dünya ticaretinde söz sahibi olabiliyorlar.

Avrupa’nın en büyük 2. limanı (Antwerp) bu ülkededir. Bunun dışında ülke sınırları içinde 7 liman daha bulunmaktadır. Bunlar Gent, Zeebrugge, Ostend, Brüksel, Liege, Genk ve Namur limanlarıdır.

Bu küçük ülkenin toplam yüzölçümünün yüzde 57’si tarım toprağıdır. Toplam tarımsal üretimin üçte ikisini canlı hayvan, et ve süt ürünleri oluşturmaktadır.

Kalan arazilerde, Opel, Ford, VW, Volvo, Audi markalarına ait 7 otomobil fabrikası vardır. Hepsi bu kadar da değil. Gemi yapımı, kimyasallar, tekstil, çelik ve ağır sanayi tesisleri de bu dar alana sığdırılmıştır.

OECD ülkeleri arasında Belçika, oldukça verimli ve güçlü bir sosyal güvenlik sistemine sahiptir. Sosyal harcamaları GSYİH’nin yaklaşık yüzde 29’unu oluşturmaktadır.

İşçilerin yüzde 65’i sendikaya üye olduğundan (Türkiye’de yüzde 14.02), Belçika en yüksek sendika üyelik oranına sahip ülkelerden biridir.

İşte böyle bir ülke ile bu günkü market fiyatları kıyaslamasını yaptık…

Bunu ölçmek için aynı sanal alışverişi Belçika’da Lidl’dan (Kaynak: Amir Zakaria ve kurumsal site), Türkiye’deki alışverişi ise Carrefoursa’dan yaptık.

  • Alışveriş tarihi 21 Kasım 2025 olup güncel euro kuru 48,89 TL
  • İlişikteki listenin birinci sütununda Belçika fiyatları, üçüncü sütununda Türkiye fiyatları, orta sütunda ise Türkiye fiyatlarının euro karşılığı yer almaktadır.
  • Listede görüleceği üzere 27 ürünlük aynı alışverişe euro bazında ülkemizde yüzde 25 daha fazla ödenmektedir.
  • 18 üründe pahalıyız, geriye kalan 9 üründe de biz ucuzuz.
  • En dikkat çekici taraf; euro bazında yüzde 100’den pahalı olduğumuz ürünlerdir. Bunların başında dana kıyma geliyor.
  • Yüzde 50’den pahalı olduğumuz ürünler ise tam buğday ekmeği, ayçiçeği yağı, muz ve cheddar peynirdir.
  • Sızma zeytinyağında yüzde 28, salamda yüzde 36, cinde yüzde 40, viskide yüzde 42 makarnada yüzde 39 daha pahalıyız.
  • Bizim ucuz olduğumuz ürünlerde; 3 ürün hariç (Tavuk göğsü, yumurta ve kuru soğan), euro bazında yakınlık olması bile bizim açımızdan düşündürücüdür.
  • Belçika kişi başı geliri olan 57.772 euro (neredeyse bizimkinin 4 katı) ile dünyada 16. sırada yer almaktadır (IMF- 2026). Ve bunu 12 milyona varan nüfus ile yapıyorlar.
  • 2025 yıllık enflasyonu yüzde 3,2 (bizimki 10 kat fazla) olup, bunu da düşürmek için büyük mücadele vermekteler ve 2026’da 1 puan azaltacaklarını kesin bir dille ifade ediyorlar. (IMF)
  • 2025 yıl başı itibariyle Belçika’da asgari ücret 2.070,48 euro dur (101.225 TL karşılığı). Bu bize ne ifade ediyor?

Bizim asgari ücret (22.104 TL) alan vatandaşlarımız, 4,5 kat gelire sahip asgari ücretli Belçika vatandaşına göre euro bazında aynı alışverişe yüzde 25 fazla ödemek zorundalar.

  • Satın alma gücü bakımından durumu biraz daha anlaşılır hale getirelim. Bir Belçikalı bu alışverişi bir ay içinde 12 defa tekrarlayabilirken, ülkemiz tüketicisi 452 euro karşılığı olan ücreti ile aynı sürede aynı alışverişi 2 defa tekrarlayabiliyor. İşte altı çizilmesi gereken en önemli gerçek budur.

Başka bir ifade ile Belçikalı gelirinin sadece yüzde 8’i ile bu alışverişi yaparken, vatandaşımız gelirinin yüzde 45’ini market kasasına bırakmak zorundadır.

  • Eğer her iki tarafın da gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi, bizdeki alışverişin tutarı 10.023 TL yerine 1.768 TL olmalıydı. Veya 10.023 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 120.276 TL olmalıydı.

Sonuç olarak; yukarda belirttiğim bazı ürünlerin euro bazında yüzde 50-100 arası fiyat yüksekliğini kimse maliyet artışı ile açıklayamaz. Evet belki oradaki desteklerin tamamı bizde yok ama bizdeki fırsatçılar da orada bulunmuyor.

Not: Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) son raporuna göre; ABD’nin gümrük tarifeleri ve kuraklık gibi sert iklim koşulları et fiyatlarının dünya genelinde yükselmesine yol açmış. 100 kg karkas et fiyatının en yüksek olduğu ülke, güya 745,3 euro ile İngiltere çıkmış. ABD’de 100 kg karkas et fiyatı 727,5 euro, AB’de 100 kg karkas et fiyatı 669,8 euro ya ulaşmış.

Ülkemizde de ofisi bulunan FAO’nun İngiltere değerlendirmesi yanlıştır. 100 kg karkas ettte dünyanın en yüksek fiyatı 1.115 euro ile bizdedir. İngiltere’den euro bazında yüzde 50 daha pahalı olmamıza rağmen neden istatistik dışında kaldığımız anlaşılamamıştır. Ancak yine de dünyanın hangi fiyata ağladığını, bizim hangi fiyata şaşırmadığımızı göstermesi bakımından da ilgi çekicidir!

(Haber: 24.11.2025 tarihli Hürriyet).

(Fiyat kaynağımız: 27.11.2025 tarihli Ulusal Kırmızı Et Konseyi tablosu)

[Dana karkas kg fiyatı 549,93 TL olup, güncel kurdan (49,30 TL) 11,15 euro dur.]

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER