Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Enflasyon böyle mi düşecek?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Enflasyon, harcama yapan her tüketicinin ödediği görünmez dolaylı vergidir.

Ancak fiyatlandırma yapısını bozan önemli bir grup bundan hiç etkilenmez.

İşte bunun için kaybedeni sürekli sabit gelirliler olan bu ortam; zengini daha zengin, fakiri daha fakir hale getiren sonuçlar üretir.

“En kötüsü geride kaldı” sözünde bu bakımdan bir gerçeklik payı yoktur.

Bırakınız siyasetçinin yüksek bulduğu asgari ücreti, ortalama kişi başı gelirde bile toplam 218 ülkenin yer aldığı listede; 2023 yılına ait 13.110 dolarlık kişi başı gelirimizle ilk 86 ülke arasında yer almıyoruz.

Dünya Bankası’nın 1 Temmuz 2024 tarihli güncellemesine göre;

  • 1.145 dolar ve altında kişi başı geliri olan 26 ülke “düşük gelirli”,
  • 1.146- 4.515 dolar arası kişi başı geliri olan 51 ülke “alt orta gelirli”,
  • 4.516- 14.005 dolar arası kişi başı geliri olan 55 ülke “üst orta gelirli”,
  • 14.005 dolar ve daha yüksek geliri olan 86 ülke “yüksek gelirli” sayılıyorlar.

Ülkemizde siyasetçi “enflasyon düşüşe geçti” sözünü ne zaman söyler?

Yaşanmış olan yaklaşık yüzde 80 yıllık enflasyonun ardından, yüzde 50’ye düşüş aşamasında. Oysa yaşam şartlarında hissedilir bir iyileşme olamaz.

Örneğin; 1. yıl sonunda 100 liralık ürün sepeti 180 lira olur, 2. yıl sonunda 180 liralık sepet 270 liraya çıkar. İki senelik dönem sonunda da birleşik fiyat artışı yüzde 170 olur. Yani hâlâ dünyanın en yüksek enflasyonuna sahip olarak hayat standardı düşmeye devam eder. Kaldı ki son yüzde 38’lik elektrik zammı, ÖTV kaynaklı akaryakıt zammı ve diğer vergilerdeki artışlar enflasyonist etkiyi artırmaya devam eder. Yani baz etkisi ile oluşan geçici düşüş bile kenarda kalır.

TÜİK’in çıkardığı enflasyona inanılmamasının sebebi; açıklamadığı bilgiler sebebiyle çıkan sonuçların kontrol edilememesidir. Ancak ekonomi yazarı Alaattin Aktaş, TÜİK’in son açıkladığı Nisan 2022 fiyatlarından hareketle, 100 kalem mal ve hizmetin sıralı enflasyon oranları yardımıyla Haziran 2024 ortalama fiyatlarını buldu ve bir tablo üzerinde gösterdi. Sarfedilen emek için kendisine teşekkür edilmelidir. Zira büyük merak konusu olan bir durumu aydınlığa kavuşturmuş oldu. Ve bu fiyatlara TÜİK Başkanı itiraz etmediği gibi aynı fiyatlar üzerinden açıklama yaptı.

Sayın Başkan herkes gibi beni de çok şaşırttı. Fiyatların, toplanan binlerce verinin ağırlıklı ortalamasından ortaya çıktığını ve bu karmaşık yapıyı açıklama zorluğundan bahsetti. Oysa kimse TÜİK’ten topladığı binlerce fiyatı açıklamasını istemiyordu. Sadece sepetteki 406 ürüne ait ortalama madde fiyatlarını görmek istiyordu. Biraz matematik bilgisi olan bir kişi o ortalama fiyatların hangi azami ve asgari fiyatlardan oluşan yelpazenin ortalaması olduğunu bilirdi. Ya da en düşük fiyat seviyesini bile temsil etmediğini kolayca anlardı. Nitekim ben aşağıdaki 5-6 kalem ürün için ortalama fiyat yerine piyasadaki en düşük fiyatları dikkate aldım. Elbette bu kadar basit bir çalışma yetersizdir ama şu anki ihtiyacımız, önümüze gelen şaşırtıcı fiyatların kıyaslanması olunca; en kısa yolu tercih ettim.

  • TÜİK’in ekmek kg fiyatı Haziran 2024’te 35,26 TL gözüküyor. Fırın ekmeği 50 TL’dir. Halkın yüzde 90’ı ‘Halk Ekmek’ müşterisi olmadığına göre ağırlıklı ortalama hatalıdır.
  • TÜİK’in toz şeker kg fiyatı Haziran 2024’te 20,73 TL gözüküyor. Oysa market markalı en ucuz toz şeker fiyatı 32 TL olup, 42,50 TL’ye kadar fiyata rastlanabiliyor.
  • TÜİK’in zeytinyağı litre fiyatı 113,37 TL gözüküyor. Hadi sızma çeşidini devre dışı bırakalım ve riviera çeşidine bakalım. 250 TL’nin altında fiyat bulunmuyor. Bulunana da zeytinyağı denmiyor. Ambalajın üzerine zeytinyağı yazıp, içine karışık yağlardan bir kokteyl yapan için belki bu mümkündür ama o zaman da fiyatları toplayandan taklit tağşiş eylemini iyi süzmesi beklenir.
  • TÜİK’in beyaz peynir kg fiyatı 147,69 TL gözüküyor. Piyasada klasik beyaz peynirin en düşük fiyatı 279 TL’dir. Daha pahalı olan koyun, keçi sütünden yapılmış beyaz peynirleri dikkate almadığım gibi daha yüksek fiyatlı klasik peynirleri de dışarda bıraktım. Bu en alt sınıra yakın, yarım yağlı, süzme, taze peynirler de var ama bunların hiç birisi beyaz peynir tarifi içine girmez.
  • TÜİK’in süt litre fiyatı Haziran 2024’te 29,72 TL gözüküyor. 40 TL’nin altında kutu süt fiyatı bulunmuyor. Günlük pastörize sütü saymıyorum bile, onun fiyatı 50 liranın da üzerindedir. Yarım yağlı, yüzde 1 yağlı, yüzde 3 yağlı süt fiyatları bile 35 liradan düşük değildir. Bir üründe ağırlıklı ortalama alınabilmesi için en alt sınırdaki ile en üst sınırdaki ve aradakilerin hepsi hesaba dahil edilir. Eğer kıyaslamayı böyle yapmaya kalksaydım TÜİK fiyatları ile piyasa fiyatları arasındaki fark daha da açılacaktı. En alt sınırdaki fiyatı bile TÜİK fiyatına yaklaştırmak mümkün olamadı…
  • Sonra 33,69 TL’lik doktor muayene ücreti hangi fiyatların ortalamasıdır acaba? O doktorun kapısındaki otopark fiyatı bile 100 TL’den az değildir.

Sonuç olarak; enflasyon bu şekilde düşürülemez. Halka hissettirerek ve bugünün şartlarında yaşayamadıklarını yaşatarak düşürülebilir.

Örneğin ülkemizde yeme-içme ve konaklama da pahalıdır.

Ayvalık’ta çok uzun bir kuyruk gördüm; Midilli adasına geçiş kuyruğu…

Bırakın yabancı turistin yön değiştirmesini, yerli turist Yunan adalarına kaçıyor.

Tüm Restoranlar ve Turizmciler (TÜRES) Genel Başkanı Ramazan Bingöl Hürriyet’e verdiği bilgide, “Artan fiyatlar sonrası menü fiyatlarının geldiği seviyeyi turistlerin bile pahalı bulduğunu; özellikle Arap turistlerin talebinde dönemsel olarak yüzde 40’ı bulan düşüşler yaşandığını” söyledi. Bingöl devamında, “Türkiye, dünyanın en pahalı yeme içme yerlerinden biri oldu. ‘Restoranlara gidilmez, çok pahalı’ algısı da oluştu” dedi.

Daha ne olsun, sektörün içinde bile kabul görmüş bu örnekler çoğaldıkça, enflasyon 20 puan düşse değişen bir şey olur mu?

Hâlâ dünyada gıda fiyatları yüzde 2 gerilerken, bizde yüzde 68 yükseliyor.

Dolayısıyla artık alışveriş yapamayacak hale gelen tüketici çoğunluğu, güven endeksinde de görüldüğü üzere ne maddi durumunda ne de genel ekonomik durumda bir düzelme beklemiyor. Zira satın alma gücü her şeydir…

Devamını Oku
2 Yorum

2 Yorum

  1. SERHAT ÖZKAL

    16 Temmuz 2024 saat: 21:55

    Enflasyonu DEVLET hatalı ölçüyor.
    Bu hatalı ölçüm nedeniyle ne kamu ne de özel sektör çalışanları için “enflasyon farkı” ücretlerine yansıtılmıyor. Performans diye bir kriter ise Koç ve Sabancı’da birer İ.K. uğraşısı halinde. Gerisinde adı bile yok.

    “Fiyat yapabilme yada fiyatları yansıtabilme kabiliyeti” olan üretim ve ticaret erbabı çevreler enflasyonist dönemde ASLA zarar yazmıyor, bu dönemi en kötü geçiren bile talep düştü diyor. Buna rağmen halka açık Gıda ve FMCG şirketlerinin karlarının tarihi yüksek seviyelerde olduğu görülüyor.

    Kaybeden kim, hep çalışanlar…

    Birinci sırada mavi yakalılar. Geçim değil, sadece yeme-içme için hayatta kalmaya çalışıyorlar.
    İkinci sırada beyaz yakalı gibi gösterilip, aslında Mao’nun mavi önlüğü üstlerine giydirilen yeni sınıf işçiler.

    Üst düzeyde ise öyle ironik durumlar var ki ;
    Orta sınıf bir özel şirkette Genel Müdür olup 600 bin lira ücret ile satın alma gücünün düştüğünü ulu orta söyleyebilen bazı tanıdık tiplerle, 30 bin lira maaşlı işçi kardeşlerimiz aynı şirkette – aynı markaya – aynı patrona hizmet ettiklerini görüyoruz.
    Mümkün mü ?
    Tabi ki hayır.

    TUİK denilen ve artık siyasetin keşke bulaşmasaydı diyeceğiniz bu kurum dahi, enflasyonu siz kaç isterseniz öyle ölçüyor. Son datalar üzerindeki esaslı deliller TUİK Başkanına ters köşe yaptırdı.
    Bir kaç örnek Ercüment Beyin değerli yazısından alıntı ;
    * TÜİK’in toz şeker kg fiyatı Haziran 2024’te 20,73 TL imiş.
    * zeytinyağı litre fiyatı 113,37 TL imiş.
    * beyaz peynir kg fiyatı 147,69 TL imiş.
    * doktor muayene ücreti 33,69 TL imiş.

    Siyasetçilerin ve TUİK gibi devlet kurumlarının MİLLET ve SEÇMENİ;
    “Fiyat yapabilme yada fiyatları yansıtabilme kabiliyeti” olan üretim ve ticaret erbabı çevrelerin ise YETİŞMİŞ İŞ GÜCÜNÜ çok hızlı kaybederek duvara toslayacaklarını söyleyebilirim. Hele hele yaptıkları iş, high tech işler değilse ve özellikle insana dayalıysa üzerine bir de AYVAYI YİYECEKLERİNİ söyleyebilirim.

    Bu çevrelerin tavuk ve yumurta ilişkisini bir gün çözebileceklerini umarım.

    Aksi taktirde Speedy Gonzales bile olsanız kedinin midesi, gideceğiniz yegane yer gibi gözüküyor.

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    17 Temmuz 2024 saat: 10:43

    Sayın Özkal gıda sektörü içinden bir yönetici olarak piyasayı doğru okumanızı değerli buluyorum. Teşhiste buluşmak mümkün olabilirse tedaviye olumlu cevap alınabilir. Yoksa işimiz çok zor…
    Teşekkür ediyorum.

    Selam ve sevgiler.

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Kuru soğan ve plansız üretim

Ercüment Tunçalp

Elbette tarım ürünlerinin geneli için geçerli olan bir hususu kuru soğan örneği üzerinden değerlendireceğim. Yıllarca üreticiden en fazla duyduğum söz, “benim ürünüm bir sene para ediyor, ertesi sene tarlada kalıyor” olurdu. Maalesef seneler geçse de durumun değişmediğini son yaşadığımız kuru soğan olayında da görüyoruz. Oysa işin gerçeği plansızlık…

Ürün bir yıl para ettiyse, ertesi yıl cümbür cemaat o ürünü ekiyoruz. Arz fazlası sebebiyle ürünün çoğu tarlada kalıyor. Bu sefer çoğunluk o üründen vazgeçiyor, sonraki yıl da fiyat anormal seviyelere çıkıyor (bu sene olduğu gibi).

Hollanda ve ABD gibi planlı tarım üretiminde başarı sağlamış ülkelerde ise; olağanüstü iklim koşulları yaşanmadıkça sürprizlere yer yoktur. Zira 50 yıl önce bize de öğretildiği gibi çaresi; “Örümcek Ağı Teoremi’dir.

Teorem, özellikle tarım sektöründe; üretim kararının alınması ile ürünün piyasaya arzı arasındaki zamanda (örneğin 1 yıl) yaşanacak fiyat dalgalanmalarını ifade eder. Ülkemizde yaşanan kuru soğan gerçeği üzerinden, geçmiş senelere ait market fiyatlarıyla bunu açıklayacağım…

  • 2026 Temmuz 69 TL
  • 2026 Nisan 12 TL
  • 2025 Ağustos 10 TL (üretici fiyatı 6 TL)
  • 2024 Eylül 14,90 TL
  • 2023 Mayıs 21.90 TL

Sakın sadece son 2 yıl arasındaki fiyat artışının %590 olmasına takılmayalım, 2026 Nisan ayında 12 TL olan market fiyatına (depolama ve fire maliyetine rağmen) bakarak son 3 aydaki %475 fiyat artış oranına odaklanalım.

Daha da tuhafı; 2023 Mayıs ayındaki 21,90 TL fiyatın, bu yüksek enflasyon döneminde ve tam 3 yıl sonra 12 TL’ye düşüşünü sorgulayalım.

İşte bu teori diyor ki; “kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçar.” Evet üreticiyi de kendi haline ve desteksiz bırakırsanız örümcek ağına takılır (tüketiciyle birlikte). Yani çiftçilerin bir önceki dönemin fiyatlarına bakarak yaptıkları üretim hatalarıyla düştükleri tuzağı ifade ediyor.

Bu tuzağa 2025 yılında düşenlerin (fiyatı 6 TL’de kalan veya çöpe giden ürünler nedeniyle) üretimden vazgeçmeleri bu seneki olumsuz sonucu doğurmuştur.

Şimdi de sırada bu teorinin çözüm için önerileri var…

  • Üretim planlaması ve kotalar: Devlet ve kooperatifler aracılığıyla, hangi bölgede hangi üründen ne kadar ekilmesi gerektiğine göre planlama yapılır. Ve arz fazlasını önlemek üzere üretim kotaları belirlenir.
  • Sözleşmeli tarım: Üretici, ürünü ekmeden önce belirli bir fiyattan satacağını sözleşme ile garanti altına alır. Bu yöntem yazının başında belirttiğim, çiftçinin geçmiş yıla ait yüksek veya düşük fiyatlara bakarak karar almasını engeller. Böylece örümcek ağı (fiyat dalgalanmaları) kırılır.
  • Taban fiyat ve destekleme politikaları: piyasa fiyatı üreticiyi zarar ettirecek seviyeye düştüğünde; devlet devreye girerek makul bir taban fiyat garantisi vererek üretici çoğunluğunun o üründen vazgeçmesini engeller.
  • Doğru bilgiye ulaşmak: Üreticiye anlık piyasa verilerinin, stok miktarlarının ve talep tahminlerinin ulaştırılması, rasyonel kararlar almalarına yardımcı olur.

Bu teoremin yeni bir şey olmadığı, 1934 yılında Nicholas Kaldor tarafından literatüre kazandırıldığını da kenara not edelim.

Kuru soğanın en problemli 2-3 üründen biri olmasının başka nedenleri de vardır.

Fiyatlara üretim miktarı kadar depo stokları da yön verir. Hasat Temmuz-Eylül arasındadır ve bir yıl boyunca depolardaki stokların kademeli şekilde piyasaya sürülmesi gerekir. İşte en hassas kısım burasıdır. Ürünün hangi ellerde ve depolarda olduğu şeffaf şekilde izlenebilmelidir. Bunun aksaması piyasayı spekülatörlerin insafına terk edebilir. Aynen kırmızı ette olduğu gibi…

Bu ürün depolanabilen meyve sebze çeşitleri içinde en fazla fire riski taşıması ile de ünlüdür. Eğer uygun sıcaklık ve havalandırma şartları sağlanarak çürüme ve filizlenme önlenemezse, depolarda “var zannedilen” stokların önemli kısmının çöpe gitme ihtimali vardır. Ve bu da net arzı doğrudan etkiler.

Bence gerektiğinde bu depolama işini devlet üstlenmelidir. “Tampon stok” olarak bilinen sistemin uygulayıcılarından biri dünyanın en büyük soğan üreticilerinden olan Hindistan’dır. Tarımsal Pazarlama Kooperatifleri aracılığı ile doğrudan çiftçiden alınan ürün devlet depolarında korunur. Hem milli değerin sağlıklı muhafazası hem de fırsatçılığın önüne geçilmesi için tedbirdir.

Sonuç olarak; dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Kurallar bellidir ve yeteri kadar da izlenecek başarılı ülke bulunmaktadır. Örneğin Hollanda’da tarımsal üretim genellikle önceden belirlenmiş ihracat pazarları ve iç talep doğrultusunda sözleşmeli olarak yapılır. Güçlü kooperatif yapısı olduğundan üreticiler bir araya gelerek güçlerini artırır ve arz fazlasını önleyecek üretim kotalarını kendi içlerinde koordine ederler. Üreticiler arasındaki bilgi paylaşımını da yine güçlü yönetim kademeleri sağlar.

Bütün bu noksanlarımıza rağmen gizli ellerin de devrede olduğunu rakamlar söylüyor. TÜİK, bitkisel üretim 2026 yılı 1. tahminine göre, kuru soğan üretim miktarında %13,5 oranında azalışı öngörmektedir. Yine TÜİK verilerine göre 2025 yılı üretim miktarı 2,9 milyon ton olarak açıklanmıştır. Yani 2026 yılında 2,5 milyon ton üretim bekleniyor. Kişi başı tüketim yaklaşık 27 kilo olduğundan (27 kgx86 milyon= 2,3 milyon ton) üretim iç pazar için yeterlidir. Hatta 200 bin ton da ihracat payı kalmaktadır (2025 rakamı 144 bin ton). Bu veriler ülkemizin kendine yeterlik oranının %100’den düşük olmadığını göstermektedir. Ve bu durum hızlı fiyat artışlarını makul göstermemektedir. Dolayısıyla hükümetin, bu anormal fiyatları dengelemek amacıyla “kuru soğan ithalatındaki gümrük vergisini geçici olarak (31 Ağustos 2026’ya kadar) %49,5’den %5’e indirmesi doğru bir karardır, ancak buna bile ihtiyaç duyulmayacak şekilde gelecek yıllar için şeffaf ve planlı üretime geçilmesi şarttır. Yoksa “gerekirse kuru ekmek soğan yeriz” sözü de tarihe karışacaktır…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Fiş almayan müşteriler!

Ercüment Tunçalp

Çok rastladığım bir olaydır ve sizler de mutlaka şahit olmuşsunuzdur…

Kasiyer tahsilatı yaptıktan sonra müşteriye alışveriş fişini uzattığında arada sırada aldığı cevap “fişi at kızım çöpe” olur. Veya duymazdan gelerek yürür gider…

Bir gün kasa önünde beklerken, arkamdaki beyefendi “Parayı sokaktan toplasam böyle davranmam” dedi. Son derece haklıydı ama sosyal medyada tam tersine “alışveriş fişi almıyorum, çünkü…” diye başlayan ancak en önemli gerçeğin yanından bile geçmeyen bir sürü ifadeye şahit oldum. Kağıt israfının önlenmesinden, çevre temizliğinden, kasa hızını artırma özelliğine kadar bolca görüş ortaya konarken, kimse cebinden düşen para ile ilgilenmiyordu!

Dolayısıyla bugün tüketiciye kaybettiren önemli bir durumdan bahsedeceğim.

Son zamanlarda, bilhassa ulusal zincirlerde personel giderinden tasarruf amaçlı eksik istihdam söz konusudur. Bu durum hizmetin aksamasına, alan yönetimi ve etiket değişikliği ihmaline, çalıntı oranının artışına neden olsa da esas riski yüklenen tüketici oluyor.

Son zamanlarda “etiket ile sistem arasındaki uyumsuzluk” aşırı artmıştır. Bir tüketici olarak marketlerden para iadesi almadığım hafta yoktur…

Bu konuda rekor eski Azerbaycan Ramstor Genel Müdürü Alparslan Uçur’a aittir. Bazen kasa ile etiket arasındaki farktan, bazen son kullanım tarihi aşımından, bazen de evde yaptığı kalite kontrol olumsuzluklarından alışveriş fişi sayesinde korunabilmektedir. Oldukça fazla yekun tuttuğu da kendi ifadesidir.

Tüketicinin yapması gereken; öncelikle fiyat avantajı görülen ürünlerde kasa fişi ile akılda kalan fiyatların karşılaştırılmasıdır. Emin olunmayan fiyatlarda tekrar rafa dönüp kesin kanaate ulaşılmalıdır. Hata bulunduğunda, etiket raftan alınarak fiş ile yan yana kasiyerin önüne konmalıdır.

Burada esas olan etiket fiyatıdır. Nedeni ve sonuçları tüketiciyi ilgilendirmez.

Örneğin Fiskobirlik fındık ezmesi normal fiyatı olan 370 TL’den 199 TL’ye inmişti ama kasada benden istenen ilk fiyattı. Elbette itiraz hakkımı kullanarak 171 TL’nin cebimde kalmasını sağladım. Peki bu hatalar hep tüketici aleyhine mi olur?

Evet çoğunlukla öyledir. Zira bu hatalar fiyat artışı durumunda söz konusudur. Ülkemizde kampanyalar hariç fiyat düşüşleri sık görülen bir şey değildir. Olsa bile tüketici etiket fiyatını yüksek bulursa ürünü almayabilir. Veya insert içinde düşük fiyatı gördü ama rafta yüksek fiyatla karşılaştı ise itiraz hakkı da vardır.

Elbette bütün bunlardan, “fişi çöpe at kızım” diyenlerin haberi olmaz ve de hatayı telafi etme imkanı kalmaz…

Kaldı ki, alışveriş sonrası fişini almayan müşteriler, Vergi Usul Kanunu kapsamında alışveriş tutarına bakılmaksızın 5.000 TL özel usulsüzlük cezası riskiyle karşı karşıyadır. Ayrıca 213 sayılı bu kanun çerçevesinde, satıcı da alıcının isteğine bakmadan o fişi ödeme kaydedici cihazdan (kasadan) çıkarmak ve müşteriye uzatmakla yükümlüdür. Bu kısımda sorun yoktur, zira eğitilen kasiyerler fişi müşteriye uzatırlar. Sorun daha çok müşteridedir…

Olayın başka boyutları da var. Fiş ürünün o mağazadan alındığına dair hukuki kanıttır. Fişi almayan kişinin kusurlu bir malı (tarihi geçmiş, tağşişli veya insan sağlığı için tehdit oluşturan) iade ve değişim hakkı olamaz. Biraz daha ileri gidiyorum, bir zehirlenme olayında hak iddia edemez.

İki ürün alırsınız kasadan dört adet olarak geçebilir. Sizden sonraki müşteri kasa bankosuna ürünlerini boşaltmaya başladığında sizin işleminiz devam ediyor olabilir. Kasiyer yanlışlıkla onun ürününü sizin fişinize yazabilir. Aldığınız avokado kasadan ananas olarak geçebilir. Elinizde fiş yoksa nasıl bileceksiniz?

En önemlisi birkaç market dolaşan tüketici için fiş, güvenlik kontrolünde herhangi bir ürünün önceki perakendeciden alındığını ispat için de gereklidir.

Yani haksız suçlamaların önüne geçilebilmesi için de yardımcı bir işlevi vardır.

En taze örneği verdiğimde, fişin piyasa kontrolünde ne kadar işe yaradığı da görülecektir. Konumuz, “Duru sıvı sabun ‘Zeytin Bahçesi-Mutluluk’ ifadesi ile 3 lt ambalajda satışa sunulan ve market raflarında yer bulan bir üründür. Bizi ilgilendiren kısmı, bu ürünün bir markette 415 TL’ye, başka bir markette 109 TL’ye (indirimde) satılmasıdır. Eğer elinizde fiş yoksa toplam alışveriş tutarınız içinden bunu nasıl süzeceksiniz? Buraya kadarı müşteriyi ilgilendiren kısmıdır.

Ayrıca fiyatlama özgürlüğünün bu kadar geniş olduğu ülkemizde; düşük olan fiyatın maliyet fiyatına yakın olduğunu kabul etsek bile (ki mümkün değildir), %271 kâr ilavesi ile de ilgilenecek olanlar çıkabilir…

Peki dünyadaki uygulama nasıldır?

Almanya, Fransa, İsveç, Portekiz gibi bazı ülkelerde fiş alma zorunluluğu yoktur. Bize biraz daha benzeyen İtalya’da market fişini almamak gibi bir durum söz konusu olamaz. İtalyan mali polisi marketlerden çıkan müşterileri durdurup fiş kontrolü yapabilirler. Eğer market kapısından çıkmış ve fişinizi polise ibraz edememişseniz hem siz hem de işletme ağır para cezalarıyla karşılaşabilir. Çekya ve Yunanistan’da da müşterinin fişi almayı reddetmek gibi bir seçeneği yoktur. Norveç ve Hollanda’da kasiyersiz sistemler yaygındır, bu bakımdan market fişini almak zorunludur. Örneğin Hollanda’da Albert Heijn gibi bazı zincirlerde self servis kasa bölgesinden çıkmak için kapıdaki turnikeye fişteki barkodu okutmak zorundasınız.

Sonuç olarak; görüldüğü gibi bu konuda hem devleti koruma hem de satıcıyı kontrol altında tutma öncelikleri vardır. Tüketicinin korunması ise daha çok onun kendi tercihine bırakılmıştır. İşte söylemek istediğim tam da budur. Yani ortada hatırı sayılır maddi kayıp söz konusudur ve kimse devletten daha zengin değildir. Elbette buna rağmen bireysel tercihlere de saygımız sürmektedir…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

PMI verisi ne söylüyor?

Ercüment Tunçalp

Bu konuyu seçme nedenim; “Ekonomi iyiye gidiyor” şeklinde temeli olmayan söylemlerin rahatça gündeme gelebilmesidir. Yüzde 30’lara takılı kalan enflasyona rağmen “dezenflasyon süreci”nden bahsedilmesidir. Bu konuda çok yazdığım için bugün sıra Satınalma Yöneticileri Endeksi (PMI) verisindedir.

PMI ekonomide en fazla önem verilen ve takip edilen göstergelerin başında gelir. Her ayın ilk günü açıklanması bu veriyi öncü gösterge konumuna taşır. Yani bir nevi özel sektördeki hava durumunu bildirir…

İmalat ve hizmet sektörlerindeki ekonomik eğilimleri ölçer, özel sektör şirketlerindeki üst düzey yöneticilerin aylık anket verilerine dayanır.

  • 50,0 eşik değerdir, genişlemeyi de daralmayı da ifade etmez.
  • 50,0 üzeri ekonomik aktivitede artışa ve sektörde genişlemeye işaret eder.
  • 50,0 altı ekonomik aktivitede düşüşe ve sektörde daralmaya işaret eder.
  • İmalat Sanayi PMI endeksi hesaplanırken beş temel bileşene yer verilir. Yeni siparişler (%30), üretim (%25), istihdam (%20), tedarikçilerin teslim süreleri (%15), satın alınan ürün stoku (%10) şeklinde ankete yön verilir. Parantez içindeki oranlar dikkate alınan ağırlıklardır.
  • Matematiksel formülü;

PMI= (Olumlu cevap oranı x 1)+(Değişmedi cevap oranı x 0,5)+(Olumsuz cevap oranı x 0) şeklindedir…

Olumsuz cevapların 0 ile çarpıldığı için formüle bir katkısı yoktur. Bu bakımdan sadeleştirelim…

PMI= İyiye gidiyor diyenlerin %’si+(Değişmedi diyenlerin %’si/2)

Yani iyileşme bildirenlerin yüzdesi ile değişmediğini bildirenlerin yarısı toplanır. Örneğin; bir ayda 100 satın alma yöneticisine “yeni siparişler” durumu sorulmuş olsun;

40 yönetici; “geçen aya göre iyi” dediyse %40,

30 yönetici “geçen aya göre değişmedi” dediyse %30,

30 yönetici “geçen aydan daha kötü” dediyse %30 dikkate alınır. Formülde yerine koyacak olursak; PMI= 40+(30/2)= 55 çıkar…

Bu şekilde elde edilen 5 ayrı bileşen skoru, önceden belirlenmiş sabit ağırlıklarla (yukarda belirttim) çarpılarak tek bir manşet PMI rakamına ulaşılır.

  • Onu da ayrı bir örnekle açıklayayım. Yukarda “yeni siparişler”i bulmuştuk.

Şimdi de diğer alt endekslerin ağırlıklarını (parantez içindeki) ve örnek endeks puanlarını birlikte görelim.

Yeni siparişler (%30) için 55, üretim (%25) için 53, istihdam (%20) için 48, tedarikçi teslim süreleri (%15) için 50, stoklar (%10) için 45 alt endeks puanları bulunmuş olsun…

Ağırlıklarla çarpınca;

Yeni siparişler               55×0,30=    16,5

Üretim                           53×0,25=    13,25

İstihdam                        48×0,20=    9,6

Tedarikçi t. Süresi          50×0,15=    7,5

Stoklar                          45×0,10=    4,5

PMI= 16,5+13,25+9,6+7,5+4,5=      51,35 çıkar.

Peki bunu nasıl okuruz?

Endeks 51,35 olarak büyümeye işaret etse de istihdamda 48,0 ve stoklardaki 45,0 puanları daralmaya dikkat çeker. Bunun da anlamı; talep artmasına rağmen üretim artışının stokları eriterek karşılandığı ve temkinli davranılması gerektiğini ifade eder.

PMI’lar, bir sektörün (imalat, hizmet, inşaat) durumuna ilişkin gerçek zamanlı tespitler sunar. Resmi veriler ise en az üç ay gecikmeli geldiğinden, PMI anlık fotoğraf yerine geçer. Zira daha sonraki istatistikleri öngörmek ve işletmelerin planlarını ve kararlarını etkileme işlevi bulunduğundan çok değerlidir.

Örneğin Mayıs ayı küresel İmalat PMI 52,6 seviyesiyle yaklaşık 5 ayın zirvesindedir. Küresel ortalamanın üzerindeki ülkeler: Tayvan, Hollanda, İrlanda, ABD, Hindistan, Güney Kore, Japonya, Birleşik Krallık, Yunanistan, İtalya, Kanada, Vietnam…

Eşik değer (50) üzerindeki ülkeler: Tayland, Çekya, Kolombiya, Avusturya, İspanya, Pakistan, Filipinler, Avustralya, Almanya…

Eşik değerin altındaki ülkeler: Türkiye, Meksika, Polonya, Myanmar, Brezilya, Kazakistan, Rusya, Romanya…

Dünyada durum buyken; ülkemizde İSO PMI verilerine göre imalat sanayinde 27 aydır süren zayıflama Haziran ayında 47,1’e gerileyerek derinleşmiştir.

Sonuç olarak; kulaktan dolma bilgilere dayanarak ekonomi hakkında fikir edinilemez. Geçenlerde yetkili bir ağızdan, “vatandaşı enflasyona ezdirmedik” cümlesini duyunca inanamadım. Zira matematik ve istatistik tersini söylüyordu. Çarşıda, pazarda gördüğümüz manzaralardan bahsetmiyorum bile…

Örneğin Haziran ayı itibariyle yıllık TÜFE %32,11 çıktı diye bunu alt ve orta gelir grubunun enflasyonu olarak göremeyiz. Zira bu gelir gruplarının harcamalarında gıda ve konutun ağırlığı %70 iken, TÜFE sepetindeki karşılığı %35,84’dür (gıda %24,44+konut %11,40). Üstelik Haziran ayında ortalama enflasyon %32,11 iken, gıda ve alkolsüz içecekler enflasyonu %35,45, konut enflasyonu %45,14 çıkmıştır. Dolayısıyla bu iki kategorinin enflasyonu hem ortalamasının çok üstündedir hem de sepet ağırlıkları yaklaşık 2 katıdır. Bu durumda sabit gelirli ve emeklinin enflasyon karşısındaki alım gücü kaybı en küçük bir tereddüde yer bırakmaz.

Son altı aydır %31-32 seviyesinde seyreden yıllık enflasyon oranları, “dezenflasyon sürecindeyiz” sözlerini tekzip etmiyor mu?

PMI verileri de daha kapsamlı şekilde geleceği tarif ettiğine göre geriye merak edilecek bir şey kalıyor mu?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER