Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Enflasyon böyle mi düşecek?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Enflasyon, harcama yapan her tüketicinin ödediği görünmez dolaylı vergidir.

Ancak fiyatlandırma yapısını bozan önemli bir grup bundan hiç etkilenmez.

İşte bunun için kaybedeni sürekli sabit gelirliler olan bu ortam; zengini daha zengin, fakiri daha fakir hale getiren sonuçlar üretir.

“En kötüsü geride kaldı” sözünde bu bakımdan bir gerçeklik payı yoktur.

Bırakınız siyasetçinin yüksek bulduğu asgari ücreti, ortalama kişi başı gelirde bile toplam 218 ülkenin yer aldığı listede; 2023 yılına ait 13.110 dolarlık kişi başı gelirimizle ilk 86 ülke arasında yer almıyoruz.

Dünya Bankası’nın 1 Temmuz 2024 tarihli güncellemesine göre;

  • 1.145 dolar ve altında kişi başı geliri olan 26 ülke “düşük gelirli”,
  • 1.146- 4.515 dolar arası kişi başı geliri olan 51 ülke “alt orta gelirli”,
  • 4.516- 14.005 dolar arası kişi başı geliri olan 55 ülke “üst orta gelirli”,
  • 14.005 dolar ve daha yüksek geliri olan 86 ülke “yüksek gelirli” sayılıyorlar.

Ülkemizde siyasetçi “enflasyon düşüşe geçti” sözünü ne zaman söyler?

Yaşanmış olan yaklaşık yüzde 80 yıllık enflasyonun ardından, yüzde 50’ye düşüş aşamasında. Oysa yaşam şartlarında hissedilir bir iyileşme olamaz.

Örneğin; 1. yıl sonunda 100 liralık ürün sepeti 180 lira olur, 2. yıl sonunda 180 liralık sepet 270 liraya çıkar. İki senelik dönem sonunda da birleşik fiyat artışı yüzde 170 olur. Yani hâlâ dünyanın en yüksek enflasyonuna sahip olarak hayat standardı düşmeye devam eder. Kaldı ki son yüzde 38’lik elektrik zammı, ÖTV kaynaklı akaryakıt zammı ve diğer vergilerdeki artışlar enflasyonist etkiyi artırmaya devam eder. Yani baz etkisi ile oluşan geçici düşüş bile kenarda kalır.

TÜİK’in çıkardığı enflasyona inanılmamasının sebebi; açıklamadığı bilgiler sebebiyle çıkan sonuçların kontrol edilememesidir. Ancak ekonomi yazarı Alaattin Aktaş, TÜİK’in son açıkladığı Nisan 2022 fiyatlarından hareketle, 100 kalem mal ve hizmetin sıralı enflasyon oranları yardımıyla Haziran 2024 ortalama fiyatlarını buldu ve bir tablo üzerinde gösterdi. Sarfedilen emek için kendisine teşekkür edilmelidir. Zira büyük merak konusu olan bir durumu aydınlığa kavuşturmuş oldu. Ve bu fiyatlara TÜİK Başkanı itiraz etmediği gibi aynı fiyatlar üzerinden açıklama yaptı.

Sayın Başkan herkes gibi beni de çok şaşırttı. Fiyatların, toplanan binlerce verinin ağırlıklı ortalamasından ortaya çıktığını ve bu karmaşık yapıyı açıklama zorluğundan bahsetti. Oysa kimse TÜİK’ten topladığı binlerce fiyatı açıklamasını istemiyordu. Sadece sepetteki 406 ürüne ait ortalama madde fiyatlarını görmek istiyordu. Biraz matematik bilgisi olan bir kişi o ortalama fiyatların hangi azami ve asgari fiyatlardan oluşan yelpazenin ortalaması olduğunu bilirdi. Ya da en düşük fiyat seviyesini bile temsil etmediğini kolayca anlardı. Nitekim ben aşağıdaki 5-6 kalem ürün için ortalama fiyat yerine piyasadaki en düşük fiyatları dikkate aldım. Elbette bu kadar basit bir çalışma yetersizdir ama şu anki ihtiyacımız, önümüze gelen şaşırtıcı fiyatların kıyaslanması olunca; en kısa yolu tercih ettim.

  • TÜİK’in ekmek kg fiyatı Haziran 2024’te 35,26 TL gözüküyor. Fırın ekmeği 50 TL’dir. Halkın yüzde 90’ı ‘Halk Ekmek’ müşterisi olmadığına göre ağırlıklı ortalama hatalıdır.
  • TÜİK’in toz şeker kg fiyatı Haziran 2024’te 20,73 TL gözüküyor. Oysa market markalı en ucuz toz şeker fiyatı 32 TL olup, 42,50 TL’ye kadar fiyata rastlanabiliyor.
  • TÜİK’in zeytinyağı litre fiyatı 113,37 TL gözüküyor. Hadi sızma çeşidini devre dışı bırakalım ve riviera çeşidine bakalım. 250 TL’nin altında fiyat bulunmuyor. Bulunana da zeytinyağı denmiyor. Ambalajın üzerine zeytinyağı yazıp, içine karışık yağlardan bir kokteyl yapan için belki bu mümkündür ama o zaman da fiyatları toplayandan taklit tağşiş eylemini iyi süzmesi beklenir.
  • TÜİK’in beyaz peynir kg fiyatı 147,69 TL gözüküyor. Piyasada klasik beyaz peynirin en düşük fiyatı 279 TL’dir. Daha pahalı olan koyun, keçi sütünden yapılmış beyaz peynirleri dikkate almadığım gibi daha yüksek fiyatlı klasik peynirleri de dışarda bıraktım. Bu en alt sınıra yakın, yarım yağlı, süzme, taze peynirler de var ama bunların hiç birisi beyaz peynir tarifi içine girmez.
  • TÜİK’in süt litre fiyatı Haziran 2024’te 29,72 TL gözüküyor. 40 TL’nin altında kutu süt fiyatı bulunmuyor. Günlük pastörize sütü saymıyorum bile, onun fiyatı 50 liranın da üzerindedir. Yarım yağlı, yüzde 1 yağlı, yüzde 3 yağlı süt fiyatları bile 35 liradan düşük değildir. Bir üründe ağırlıklı ortalama alınabilmesi için en alt sınırdaki ile en üst sınırdaki ve aradakilerin hepsi hesaba dahil edilir. Eğer kıyaslamayı böyle yapmaya kalksaydım TÜİK fiyatları ile piyasa fiyatları arasındaki fark daha da açılacaktı. En alt sınırdaki fiyatı bile TÜİK fiyatına yaklaştırmak mümkün olamadı…
  • Sonra 33,69 TL’lik doktor muayene ücreti hangi fiyatların ortalamasıdır acaba? O doktorun kapısındaki otopark fiyatı bile 100 TL’den az değildir.

Sonuç olarak; enflasyon bu şekilde düşürülemez. Halka hissettirerek ve bugünün şartlarında yaşayamadıklarını yaşatarak düşürülebilir.

Örneğin ülkemizde yeme-içme ve konaklama da pahalıdır.

Ayvalık’ta çok uzun bir kuyruk gördüm; Midilli adasına geçiş kuyruğu…

Bırakın yabancı turistin yön değiştirmesini, yerli turist Yunan adalarına kaçıyor.

Tüm Restoranlar ve Turizmciler (TÜRES) Genel Başkanı Ramazan Bingöl Hürriyet’e verdiği bilgide, “Artan fiyatlar sonrası menü fiyatlarının geldiği seviyeyi turistlerin bile pahalı bulduğunu; özellikle Arap turistlerin talebinde dönemsel olarak yüzde 40’ı bulan düşüşler yaşandığını” söyledi. Bingöl devamında, “Türkiye, dünyanın en pahalı yeme içme yerlerinden biri oldu. ‘Restoranlara gidilmez, çok pahalı’ algısı da oluştu” dedi.

Daha ne olsun, sektörün içinde bile kabul görmüş bu örnekler çoğaldıkça, enflasyon 20 puan düşse değişen bir şey olur mu?

Hâlâ dünyada gıda fiyatları yüzde 2 gerilerken, bizde yüzde 68 yükseliyor.

Dolayısıyla artık alışveriş yapamayacak hale gelen tüketici çoğunluğu, güven endeksinde de görüldüğü üzere ne maddi durumunda ne de genel ekonomik durumda bir düzelme beklemiyor. Zira satın alma gücü her şeydir…

Devamını Oku
2 Yorum

2 Yorum

  1. SERHAT ÖZKAL

    16 Temmuz 2024 saat: 21:55

    Enflasyonu DEVLET hatalı ölçüyor.
    Bu hatalı ölçüm nedeniyle ne kamu ne de özel sektör çalışanları için “enflasyon farkı” ücretlerine yansıtılmıyor. Performans diye bir kriter ise Koç ve Sabancı’da birer İ.K. uğraşısı halinde. Gerisinde adı bile yok.

    “Fiyat yapabilme yada fiyatları yansıtabilme kabiliyeti” olan üretim ve ticaret erbabı çevreler enflasyonist dönemde ASLA zarar yazmıyor, bu dönemi en kötü geçiren bile talep düştü diyor. Buna rağmen halka açık Gıda ve FMCG şirketlerinin karlarının tarihi yüksek seviyelerde olduğu görülüyor.

    Kaybeden kim, hep çalışanlar…

    Birinci sırada mavi yakalılar. Geçim değil, sadece yeme-içme için hayatta kalmaya çalışıyorlar.
    İkinci sırada beyaz yakalı gibi gösterilip, aslında Mao’nun mavi önlüğü üstlerine giydirilen yeni sınıf işçiler.

    Üst düzeyde ise öyle ironik durumlar var ki ;
    Orta sınıf bir özel şirkette Genel Müdür olup 600 bin lira ücret ile satın alma gücünün düştüğünü ulu orta söyleyebilen bazı tanıdık tiplerle, 30 bin lira maaşlı işçi kardeşlerimiz aynı şirkette – aynı markaya – aynı patrona hizmet ettiklerini görüyoruz.
    Mümkün mü ?
    Tabi ki hayır.

    TUİK denilen ve artık siyasetin keşke bulaşmasaydı diyeceğiniz bu kurum dahi, enflasyonu siz kaç isterseniz öyle ölçüyor. Son datalar üzerindeki esaslı deliller TUİK Başkanına ters köşe yaptırdı.
    Bir kaç örnek Ercüment Beyin değerli yazısından alıntı ;
    * TÜİK’in toz şeker kg fiyatı Haziran 2024’te 20,73 TL imiş.
    * zeytinyağı litre fiyatı 113,37 TL imiş.
    * beyaz peynir kg fiyatı 147,69 TL imiş.
    * doktor muayene ücreti 33,69 TL imiş.

    Siyasetçilerin ve TUİK gibi devlet kurumlarının MİLLET ve SEÇMENİ;
    “Fiyat yapabilme yada fiyatları yansıtabilme kabiliyeti” olan üretim ve ticaret erbabı çevrelerin ise YETİŞMİŞ İŞ GÜCÜNÜ çok hızlı kaybederek duvara toslayacaklarını söyleyebilirim. Hele hele yaptıkları iş, high tech işler değilse ve özellikle insana dayalıysa üzerine bir de AYVAYI YİYECEKLERİNİ söyleyebilirim.

    Bu çevrelerin tavuk ve yumurta ilişkisini bir gün çözebileceklerini umarım.

    Aksi taktirde Speedy Gonzales bile olsanız kedinin midesi, gideceğiniz yegane yer gibi gözüküyor.

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    17 Temmuz 2024 saat: 10:43

    Sayın Özkal gıda sektörü içinden bir yönetici olarak piyasayı doğru okumanızı değerli buluyorum. Teşhiste buluşmak mümkün olabilirse tedaviye olumlu cevap alınabilir. Yoksa işimiz çok zor…
    Teşekkür ediyorum.

    Selam ve sevgiler.

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Savaş öncesine ait ekonomik tablo

Ercüment Tunçalp

ABD- İran savaşının ülkemiz ekonomisine etkilerine bakmadan evvel Mart ayından önceki duruma odaklanmak daha isabetli olur. Zira savaş öncesi ile sonrasını birbirine karıştırma ve bütün zorlukları savaşa yükleme ihtimali var ki; bu sorunları daha da ağırlaştırabilir.

2025 yılı büyüme oranımız yüzde 3,6 olmuş, kişi başı gelirimiz ise 18.040 dolara çıkmıştır. Kağıt üzerinde güzel duruyor değil mi?

Oysa yukardaki geliri herhalde nüfusun en az yüzde 70’i göremiyor. Zira çok kullanılan kişi başına gelir, GSYH’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunuyor.

Eurostat verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun 9 katı gelir elde ettiği bilinirken, aritmetik ortalamanın o kadar da önemsenecek bir yanı yoktur.

Ekonomik büyüme bu sorunları çözmediği için de vatandaşın ilgisini çekmiyor. Ortada olan tek gerçek, sermayenin büyüdüğüdür. Eğer bir ekonomide büyüme sağlanırken toplumun büyük kesimi için refah düzeyi düşmekte ise ‘yoksullaştıran büyüme’ söz konusudur. Gelir eşitsizliğinin nasıl ölçüldüğüne ve ülkemiz açısından sonuçlarına bir ay kadar önce değinmiştim.

Peki bu bizi nereye götürüyor?

İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Dolayısıyla servet dağılımı adaletsizliği konusunda da Avrupa’da ilk sırayı bırakmıyoruz.

BDDK’nın yayımladığı açıklamaya göre; mevduatın yüzde 80’i sadece 2,2 milyon kişiye ait olduğuna göre şimdi daha da geniş bir pencereden bakalım…

Serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sistem, üretim ve tüketim üzerine kurulduğu için sürekli büyümeyi gerektirir. Ayrıca sadece büyümeyi öne alan ülkelerde gelirin nasıl arttığının bir önemi yoktur. Örneğin finans kaynaklı bir büyümenin istihdama katkısı çok düşüktür.

Oysa sağlıklı bir ekonomide gelirin tüketim için harcanması da tasarrufa yönelmesi de (yastık altı değil) aynı sonuca götürür; yani büyüme ve istihdam yaratır. Biraz daha açacak olursak; tüketim arttığı durumda, bu talebe cevap olmak üzere önce yatırımlar, sonra da üretim artar.

Peki bu her zaman ve her yerde aynı sonucu verir mi?

Hayır, zaten sorun da buradadır!

Evdeki hesap çarşıya uymazsa bu döngü bozulur. Eğer tüketim arttıkça yeni yatırımla değil de kolay olan hammadde ve ara malı ithalatı tercih edilirse ekonomik büyüme istihdam yerine enflasyon yaratan bir özellik kazanır.

Aynı şekilde tasarrufların da banka yerine yastık altına (döviz ve altın olarak) yönelme durumu krediye dönüşmediği için ideal durumu yansıtmaz.

Bunu önlemenin çaresi eksi reel faizi gündemden düşürmektir.

Maalesef ülkemizde olan sürecin bu negatif tarafıdır.

Eğer bir ülkede enflasyon sürekli yüksek seyrediyorsa, büyüme oranı ne olursa olsun refah olumsuz etkilenir. Yani bu mücadelenin önceliği olmalıdır değil mi?

Şubat 2026 enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK’e göre TÜFE’deki aylık artış yüzde 2,96, yıllık artış yüzde 31,53 olarak gerçekleşti.

Ortada dezenflasyon olarak tanımlanacak bir süreç yaşanmadığı halde faizlerin düşürülmesi konusunda yoğun bir istek var. Resmi kaynaklarda da bunu destekler şekilde, ‘dezenflasyon süreci’nde olduğumuz ifadeleri yer almakta…

Kasım ayında, son dört aya ait verilerle dezenflasyon sürecinde olmadığımızı belirtmiştim Şimdi bunu tekrar ediyorum ve aşağıda bir kere daha son dört ayın verilerini de belirterek soruyorum; Dezenflasyon nerede?

Tabloya bakışı kolaylaştırmak açısından bir hatırlatma faydalı olacaktır.

Dezenflasyon, zaman içinde enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanacağı süreci ifade eder. Yani bir defalık değil, ‘kalıcı düşüş’ ve ‘süreç’ özellikleri olacak…

  Kasım Aralık Ocak Şubat
TÜFE (yıllık % değişim) %31,07 %30,89 %30,65 %31,53
TÜFE (aylık % değişim) %0,87 %0,89 %4,84 %2,96

Daha da geriye gidelim. 2025 yılı ilk 2 ayında yüzde 7,42 çıkan enflasyon, 2026’nın aynı döneminde kümülatif yüzde 7,95 olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı; SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aldığı yeni zamların yarıdan fazlasının bu kısa sürede eridiğidir.

Bir taraftan Merkez Bankası’nın hâlâ yüzde 16’lık yıl sonu enflasyon hedefi kenarda dururken, diğer taraftan yine Merkez Bankası’nın Hanehalkı Beklenti Anketi’ne göre; vatandaşın 12 ay sonrasına dönük yıllık enflasyon beklentisi yüzde 48,81 olarak açıklanmıştır. İnandırıcılık sorununun yarattığı bu durum, fiyatlama davranışlarını bozuyor, enflasyonla mücadeleyi de sekteye uğratıyor.

İşte henüz ortada savaş durumu yokken manzara buydu ve 23 Şubat 2026 tarihinde IMF Türkiye Raporu’nu açıklamıştı.

Konumuzla ilgi olan bölümü aktarıyorum…

“Güçlü kredi büyümesi, para politikasının enflasyonu Merkez Bankası hedefleriyle uyumlu seviyelere indirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını göstermektedir. Daha yüksek bir reel politika faizi patikası, daha hızlı dezenflasyonu destekleyecek ve hedeflere ulaşma olasılığını artıracaktır. Bu, politika faizinin 2024’te ulaşılan nihai seviyeye (yaklaşık yüzde 48) daha yakın bir düzeye yeniden yükseltilmesi ve enflasyon hedeflere uyumlu hale gelene kadar da reel faizin yüksek tutulmasıyla sağlanabilir.”

İşte dışardan bakan bir göz bizden de fazlasını önermektedir. Üstelik bunun içinde 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın yükü yoktur.

Sonuç olarak; yukardaki ekonomik tabloyu düzeltmek için daha yapılması gereken çok şey varken, bir de üstüne savaş şartlarının getireceği olumsuzluk eklenecektir. İşte bunun için savaş öncesi ve sonrası diye tabloyu ikiye ayırmak ve de diğer ülkelerin alacağı tedbirlerden daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ayçiçek yağı fiyatları üzerine…

Ercüment Tunçalp

Dünyada gıda fiyatları düşerken bizde artışın sürmesi artık alıştığımız bir durum oldu. Ancak bazı ürün kategorileri var ki; ne mantıkla ne de matematikle bağdaşmayan fiyat şişmeleri yaşanıyor. Kırmızı et ve çikolatayı yazmıştım, şimdi sırada ayçiçek yağı var…

Üzerinde çok konuşulduğu halde hiçbir şey söylenmeyen kategoridir bu…

  • İki yıl önce Trakya Birlik Başkanı Şafak Kırbiç’i dinleyince fiyat artışlarının devam edeceğini anlamıştım. Zira Başkan fiyatların konuşulmasından rahatsızdı ama yukarda belirttiğim fiyat şişmelerini sektör adına da savunamıyordu.

“Yağ fiyatları piyasada çok konuşulmakta ama aslında pahalı değil” diyordu. Yani döviz bazında diğer ülkelere göre ikiye katlanan raf fiyatlarımızı pahalı bulmuyordu. Üstelik tüketiciye tavsiyeleri de vardı. “Her nedense yağ fiyatları her zaman televizyonlarda yer alıyor, bu büyütülecek bir olay değildir. Bir kişinin ülkemizde yıllık yağ tüketimi 12 litre. Bunu da aylığa vurduğumuzda bir kişinin aylık tüketimi 1 litre yağ, güne böldüğümüzde ise bir kişinin günlük 1 TL bile yağ gideri yok” diyebiliyordu Başkan…

Yani üretici yerine tüketicinin maliyet hesabını yapıyordu…

Elbette zaman zaman başka görüşleri de dinliyoruz…

  • Ülkemizin bu üründe dışa bağımlı olduğunu biliyoruz. Yani ihtiyacın yaklaşık yarısı iç üretimden, diğer yarısı da dışardan geliyor. Ancak dünyada tamamını ithal eden ülkelerde bile fiyat bizimkinin yarısı. Demek ki; içerdeki pahalılığın sebebi dışa bağımlılık olamaz. O zaman bu gerekçeyi geçelim.
  • Farklı maliyeti olan piyasalardan tedarikte söz konusu değildir. Zira dünyanın en büyük iki üreticisi Rusya ve Ukrayna olduğuna göre bütün ithalatçı ülkelerin kullandığı kaynak hemen hemen aynıdır. Zaten diğer ithalatçı ülkeler arasındaki raf fiyatları benzerliği de bunu teyit ediyor. O zaman bizdeki şişmenin nedeni olarak bu şık da devre dışı kalmış oluyor…
  • Efendim son yıllarda Trakya’da kuraklık sebebiyle verim düşmüş. Evet bu üreticinin sorunu olsa da destek vermesi tüketiciden beklenemez. İthalat bunun için yapılıyor zaten. Bölgeye devletin sulama yatırımı yapması bekleniyor, haklı bir istektir ama bu da aşırı şişmiş tüketici fiyatını izah etmez. Zira kullanılan başka kanallar mevcuttur.
  • Diyelim ki; bu ürün ülkemizde hiç yetişmiyor ve tamamını dışardan alıyoruz. Raf fiyatları daha çok artar mı? Elbette hayır. Tersine düştüğünü izleriz.

Ancak bazı çevrelerin sihirli dokunuşları olmazsa…

  • Zaman zaman yüzde 30-36 olan ayçiçek yağı gümrük vergileri, 4 Mart 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kararla sıfırlanmıştı. Fiyat artışı durdu mu?

Fiyat istikrarının sağlanması için alınmış bir karardı ama tersine stokçuların frene basması sebebiyle yok satmalar ve sonrasında da fiyat artışları sürmüştü.

Demek ki; vergi konusu da bu kadar büyük farkı azaltmıyor….

Geçtiğimiz yıl içinde de son yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile ham ayçiçek yağı ithalatında gümrük vergisi yüzde 36’dan yüzde 30’a indirildi, Karar 1 Ekim 2025’ten geçerli oldu ve Kosova’dan yapılacak ithalat ise sıfır gümrükle yapılacaktı. Raflara yansıdığını gördük mü?

Şimdi de elimizdeki son ürün bilgilerine bakalım…

  • 2023/24 üretim sezonunda üretilen 1,9 milyon ton yağlık ayçiçeğinden 758 bin ton ham yağ üretimi gerçekleşti. Böylece 2023/24 üretim sezonunda Türkiye’nin 2,4 milyon ton olan toplam ayçiçek ham yağ arzının yüzde 32’si yerli üretim ile geriye kalan kısmı ise tohum ve ham yağ ithalatı ile karşılanmış oldu. İthalatımızın yüzde 95’i Rusya ve Ukrayna’dan yapılmıştır. (Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü)
  • TÜİK verilerine göre 2023/24 sezonunda Rotterdam üretici fiyatı 483 $/ton, Türkiye fiyatı ise 638 $/ton olarak gerçekleşmiştir. Rotterdam Avrupa’nın en büyük limanı ve ticaret merkezidir. Avrupa’nın kapısı da diyebiliriz. Dolayısıyla bildirilen fiyatın kapsama alanı görülsün istedim.

Dünya üretici fiyatlarının yüzde 32 üzerinde olduğumuzu görüyoruz ama bu da yüzde 100’e yaklaşan farklı raf fiyatlarımızı açıklamaya yetmiyor.

  • Bunu görmek için de değişik tarihlerde diğer ülkelerle yaptığımız market fiyat kıyaslamalarına bakalım…

Şubat 2026, 1 litre fiyatı Sırbistan’da 1,53 Euro, Türkiye’de 3,46 Euro,

Şubat 2026, 1 litre fiyatı K. Makedonya’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,59 Euro,

Aralık 2025, 5 litre fiyatı Rusya’da 6,45 Euro, Türkiye’de 9,14 Euro,

Aralık 2025, 2 litre fiyatı Belçika’da 3,99 Euro, Türkiye’de 7,36 Euro,

Eylül 2025, 1 litre fiyatı İtalya’da 1,59 Euro, Türkiye’de 3,26 Euro,

Eylül 2025, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,83 Euro, Türkiye’de 3,32 Euro,

Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Tayland’da 2,06 Dolar, Türkiye’de 3,39 Dolar,

Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Hollanda’da 1,48 Euro, Türkiye,de 3,00 Euro,

Temmuz 2025, 1 litre fiyatı Kazakistan’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,05 Euro,

Haziran 2025, 1 litre fiyatı Yunanistan’da 1,75 Euro, Türkiye’de 3,04 Euro,

Eylül 2024, 1 litre fiyatı Bulgaristan’da 1,77 Euro, Türkiye’de 2,63 Euro,

Haziran 2024, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,11 Euro, Türkiye’de 2,37 Euro olarak tespit etmiştik. Buna göre (2 ila 5 litreler ve dolar kıyaslaması hariç) yurt dışı fiyat ortalaması 1,57 Euro, Türkiye fiyat ortalaması 3,08 Euro olarak karşımıza çıkıyor. Euro bazında yüzde yüze varan pahalılığı normal görmek mümkün mü? Girdi maliyetleri dünyada sadece bizi mi etkilemekte?

Sonuç olarak; üreticimizin yukardaki bütün taleplerini haklı buluyorum. Ancak tüketici de raf fiyatlarına bakıyor ve tedarik zincirinde olanlara ve anlatılanlara bir anlam veremiyor. Esasında üreticiye eline geçen paranın az gelmesi, tüketicinin de raftaki fiyatı fahiş bulması çok şey anlatıyor. Tedarik zincirinin aradaki arızalı halkaları ise denetlenmeyi ve onarılmayı bekliyor!

Yoksa kuraklık, dışa bağımlılık, gümrük vergisi, verimsizlik, desteklerin yetersizliği yukardaki yüksek fiyat farklarını açıklamaya yetmiyor. Çikolata ve birçok üründe olduğu gibi haftalık geçici indirimler de algıyı değiştirebiliyor ama gerçeği değiştiremiyor…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Tüketiciyi yanlış anlamak!

Ercüment Tunçalp

Tüketici Güven Endeksi’nin (TGE) şubatta 2 puan artarak 85,7’ye yükselmesini, “Tüketici güveni 11 ayın en yüksek düzeyinde” şeklinde değerlendirmek ve üstelik bir ekonomi yazarının ağzından okuyucuya servis etmek en azından özensizliktir.

Zira ortada tüketici güveni yok ki; arttığı veya eksildiği konu edilebilsin…

Herkes biliyor ki; Endeks 0-200 aralığında değer alır. Endeksin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumun, 100’den küçük olması ise tüketici güveninde kötümser durumun işaretidir. Yani endeks artışı ile güven artışı başka başka şeylerdir

İşte bunun için yukarda belirttiğim 85,7’lik değer, tüketici güvensizliğinin devam ettiğini ancak kötümserliğin biraz azaldığını gösterir. Yani “tüketici güveninde bir artış” söz konusu değildir.

Sadece ekonomide değil hayatımızın her ayrıntısında, “hiç olmayan bir şey” üzerinden olumlu veya olumsuz yönde değişimden söz etmek yanlıştır.

İşte bunun için bir endeks belirlenmiş ve 100 sınırının altında kalan her değerin “güvensizlik” şeklinde ifade edilmesini emretmiştir. Örneğin varsayalım ki; bir ay önce 65 olan TGE, ertesi ayda 98 olsun, burada büyük bir değişim var değil mi?

Evet ama bu sadece endeks değişimidir ve hâlâ tüketici güveni söz konusu değildir. Eğer bu değer 98 yerine 101 olsaydı, o zaman “güven artışının başladığı” şeklinde bir ifade doğru olabilirdi.

Tüketici Güven Endeksi (TGE), TÜİK tarafından anket yoluyla derlenen verilerle oluşturuluyor. Bu yapılırken, birden fazla başlık ele alınıyor. Bunların arasında tüketicilerin kişisel maddi durumları (geçmiş performans ve gelecek beklentisi), tüketicilerin ekonominin genel durumu ile ilgili görüşleri (ve beklentileri), tasarruf etme durumları (ve beklentileri) gibi değişkenler bulunuyor. Tüm bu farklı değişkenlerin ayrı ayrı endeks değerleri belirlendikten sonra da ortalamaları alınarak TGE oluşturuluyor.

Elbette tüketiciye doğru sorular sorulduğunda doğru sonuca ulaşılabilir.

Bundan 6 yıl önce TÜİK endekste bir değişiklik yapmış, ben de sonrasında bunun yanlış olduğunu ve bu şekilde doğru sonuca ulaşılamayacağını iddia etmiştim.

O günkü değişikliği özetleyelim…

TÜİK, tüketici güven endeksi hesaplamasında kullandığı dört alt endeksten ikisi olan “işsiz sayısı beklentisi” ve “tasarruf etme ihtimali” başlıklarını hesaplamalardan çıkardığını, Eylül 2020’de yayımladığı açıklamalarla duyurmuştu. Bu sayede Eylül’de, 200 üzerinden 61,8 olması gereken endeks, yeni hesapla 82 olarak karşımıza çıkmıştı!

Evet amaç hasıl olmuştu ama bizim tüketicimiz açısından en hayati gerçekler ise göz ardı edilmişti. TÜİK açıklamasında, “Avrupa Komisyonu’nun standartlarına uyulduğu” belirtilmişti. Oysa AB ülkeleri ile aramızda “işsizlik sorunu” ve “tasarruf imkanları” açısından büyük uçurum dikkate alınmamıştı. Buna rağmen güvensiz alan varlığını sürdürmüştü…

Şubat 2026’ya gelindiğinde ise TCMB’nin ‘Merkezin Güncesi’nde, istatistiğin Avrupa Komisyonu’nun öngördüğü çerçevede tutulmasının sakıncaları belirtiliyor ve bazı değişiklikler hakkında bilgiler veriliyor.

Aşağıdaki tek cümle her şeyi anlatıyor…

“Avrupa Komisyonu eşgüdümünde çok sayıda ülkede uygulanan tüketici eğilim anketi, standart bir çerçeveye sahip olduğundan, soru setinin ülkeye özgü ayrıntılı sorular içerecek şekilde revizyonuna sınırlı ölçüde imkan tanıyor…” diye devam ediliyor.

“Günaydın” demek gerekmez mi?

Gerçeği görmek için aradaki zaman farkının 6 yıl olması normal mi?

Elbette değişik ülke tüketicilerinin beklentileri, hayata bakışları ve öncelikleri farklıdır ve bilinmeyen bir şey de değildir. Bir İtalyan ile bir Türk’e aynı soruların uygun olamayacağını Eurostat’ın dikkate almaması mümkün müydü?

Şimdi yine 2020 yılındaki yazıma dönelim ve yukardaki eksik değerlendirmenin o gün için nelere tesir ettiğine bakalım…

Üreticiler, perakendeciler, bankalar ve devlet, karar verme süreçlerinde verileri hesaba katmak için TGE’deki değişiklikleri izlerler. Yüzde 5’in altındaki endeks değişiklileri genellikle önemsiz olarak nitelendirilirken, yüzde 5 veya daha fazla olan endeks değişiklikleri genellikle ekonominin yönündeki değişikliğe işaret eder. Şimdi buradan soruyorum; alt endekslerde yapılan 2 önemli değişiklikle aynı ay içinde yüzde 33’lük sanal artış, bu kurumların önüne hangi gerçeği koymuş olabilir?

Üstelik daha sonraki ayları da etkileyecek olması unutulmadan…

Şimdi de çıkan sonuçlar üzerinden uygun görülen bazı gazete başlıklarını değerlendirelim

  • “Tüketici Güven Endeksi dip seviyeyi gördü” ifadesi doğrudur.
  • “Tüketici güveninde ılımlı artış” bugünkü veriye bakarak yanlış değerlendirmedir..
  • “Tüketici Güven Endeksi Şubat’ta arttı” ifadesi doğrudur.
  • “Tüketici güveni Şubat’ta yükseldi” ifadesi bugün için yanlıştır.

Konunun anlaşılmış olduğunu ümit ediyorum…

Sonuç olarak; ne konuştuğumuzu iyi bilmemiz, rakamlardan daha önemlidir.

Zira verileri değerlendirme aşaması son noktadır ve akıllarda kalacak olan da budur. Üstelik akılda kalan yanlış değerlendirmeyi işe yansıtmanın sonucu ise önemli risk oluşturur…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER