Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Enflasyon muhasebesine ihtiyaç var

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Son bir senede bu konuya ikinci defa değiniyorum. Zira çok hassas bir konu olmasının yanında, geçtiğimiz hafta Ankara Ticaret Odası Başkanı Gürsel Baran’ın, enflasyon nedeniyle işletmelerin çeşitli yükümlülüklerle karşı karşıya kaldığını belirtmesi, “Gelir ve Kurumlar Vergisi matrahlarının tespitinde enflasyon muhasebesi uygulamasına geçilmeli” görüşünü paylaşması dikkat çekiciydi. Bu söz sohbet içinde kullanılmış sıradan bir ifade olmayıp, artan sıkıntının dışa vurulması olarak özetlenebilir.

Yüksek enflasyon yaşanan bir ekonomide, faaliyetlerin ve finansal durumun herhangi bir düzeltme yapılmaksızın yerel para biriminden raporlanması anlamlı sonuçlar ortaya koyamaz.

Paranın satın alma gücü o kadar hızlı ve büyük oranda değer kaybediyor ki, farklı zamanlarda meydana gelen işlemlerin rakamsal kıyaslamasından oldukça fazla yanıltıcı bilgi ortaya çıkıyor. Nitekim bazı şirket yöneticilerinin dönemsel raporlar hakkında yaptıkları sunumları süzgeçten geçirmeden doğru yorumlamak kolay olmuyor. Üstelik finansal tablolarını görebildiğimiz bu tarz şirketlerdeki net olmayan manzara; fiktif kârların rehavete sokabildiği yöneticiler oluyor. Bu da şirket geleceği için risk oluşturuyor.

Dolayısıyla böyle dönemlerde, enflasyonun mali tablolar üzerindeki etkilerinin giderilmesine yönelik düzeltici işlem yapılması ihtiyacı doğuyor ve gerçekleşen bu teknik düzeltmeler ‘Enflasyon Muhasebesi’ başlığı altında toplanıyor.

Yıllardır perakende şirketlere ait dönemsel finansal tabloları meslektaşlar arasında yorumluyoruz. Ülkemizde bu uygulama olmadığı için parasal olmayan değerlerin (stoklar, maddi ve maddi olmayan duran varlıklar vb.) enflasyon oranı ve ÜFE ile çarpılmasıyla performansa dair kabaca bir sonuca ulaşmaya çalışıyoruz. Sadece merak gideren bu bilgilerin, şirketler açısından da fayda üretebilmesi için resmi şekilde ortaya konması daha iyi olmaz mı?

Reel anlamda hakikati yansıtmayan kâr marjları gerçek şirket performansını ölçmeyi engelliyor. Yabancı yatırımcılar da enflasyon muhasebesi uygulanmayan ülkelerde gerçek durumu yorumlamakta zorlanıyorlar.

Bizler bile yıllardır içinde yaşadığımız yüksek enflasyon şartlarına alışkın olmamıza rağmen stok devir hızı düşük olan bir şirketi ilk bakışta daha kârlı ve avantajlı görme yanlışına düşebiliyoruz. Daha kötüsü; yukarda da belirttiğim gibi bu tarz şirketlerin yüksek fiktif kârlılık elde etmesi, yüksek vergi giderlerinin oluşmasına sebep oluyor. Dolayısıyla bunu düzeltecek enflasyon muhasebesi uygulamasında geç bile kalındığını söyleyebiliriz…

Türkiye’de Uluslararası Muhasebe Standardı (UMS) 29 esas alınarak 1990’lar boyunca yurt dışı ortaklığı veya ilişkileri olan veya gerçek durumlarını görmek isteyen büyük şirketler tarafından normal muhasebe sistemine ek olarak kullanılmıştır.

Enflasyon Muhasebesinin resmi uygulaması, finansal kuruluşlar için BDDK kapsamında 2001-2004, SPK mevzuatına tabi şirketlerde 2003 ve 2004 yıllarında uygulama imkanı buldu. Vergi Usul Kanunu kapsamında ise yalnızca 2004 yılında uygulandı. Ardından nispeten düşük enflasyon oranları nedeniyle enflasyon muhasebesi terkedildi. (Kaynak: Dr Ozan Bingöl)

Vergi kanunlarına göre sadece bilançolar enflasyon düzeltmesine tabi tutulur, gelir tablosu hesaplarında herhangi bir düzeltme yapılmaz. Kayıtlarını TL cinsinden tutmayanlar enflasyon düzeltmesi yapamazlar.

Enflasyon muhasebesinin işletmeler tarafından isteğe bağlı olarak; vergi ve diğer mevzuata göre uygulanan muhasebeye paralel şekilde uygulanmasında bir engel bulunmamaktadır. Ancak bu şekilde elde edilen finansal tablolardan vergi yükümlülüğü açısından faydalanılamaz. Bankalardaki kredi işlemlerinde kabul görmez. Sadece işletmeyi yönetenlerin gerçek durumu görmelerini sağlar.

Sonuç olarak; paranın satın alma gücündeki değişmeleri dikkate alan bir enflasyon düzeltmesi önemli ihtiyaçtır. Zira yüksek enflasyon mali tabloların önemini ve geçerliliğini azaltmaktadır.

Üstelik şirket yöneticilerine karar alma aşamasında; anlamlı ve kolay kıyaslanabilir bilgiler üreterek enflasyonun olumsuz etkilerinden arındıracak bir yöntem gerekmektedir. Bu da ancak enflasyon muhasebesi yardımıyla olur.

Devletin uygulamaya geçme konusundaki tereddütleri anlaşılabilir. Zira ‘vergi kaybına uğrama’ ihtimali yüksektir. Kayıt dışı ekonominin yüksek payı da bunu tamamlayan başka bir nedendir. Ama ortada bir de haksız rekabet ve adil olmadığı tartışılan bir vergi düzeni mevcuttur.

Milton Friedman’ın, “Enflasyon yasal olmayan vergilendirmedir” sözü durumu özetlemektedir. Böyle bakınca, vergilendirmeyi haklı ve adil hale yaklaştıracak olan araç da enflasyon muhasebesidir.

Yüksek enflasyon her şirketi aynı derecede etkilemez. Örneğin ihracat yapan ya da satışlarını yabancı para ile gerçekleştiren şirketler enflasyondan farklı etkilenirler. O zaman TL kullanan yüzde yüz yerli sermayenin korunması gerekmez mi? Elbette gelir dağılımında adaleti sağlamak adına da sabit gelirli kesimin haklarını öncelemeyi ihmal etmeden…

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Fiyatları tırmandırmak isteyenler var!

Ercüment Tunçalp

Ülkemizde bir ‘yüksek enflasyon’ gerçeği var, bir de bunu kullanışlı ortam koşulu olarak değerlendirmek isteyenler bulunmakta…

Kim bunlar?

Et ve süt ürünleri fiyatlarında dolar ve euro bazında çok uzun zamandan beri pahalı kaldığımızı çeşitli ülkeler ile kıyaslamalı şekilde sunuyorum. Diğer taraftan meslek örgütleri içinden gelen bir ses sürekli olarak mazot ve yem başta olmak üzere maliyet fiyatlarını öne sürerek inandırıcı olmayan fiyat artışı gerekçelerini hiç nefes almadan sıralıyor.

Sık sık soruyorum; “Üretim maliyetlerimizin Amerikalı ve Avrupalı yetiştiriciler kadar yüksek olduğunu kabul etsek bile satış fiyatlarımızın yüzde 50 fazla olmasının mantıklı sebebini açıklar mısınız?” diye…

Elbette buna cevap bulunamıyor ama yine de “Süt fiyatı yetersiz olduğu için süt hayvanları kesiliyor, ilk aşamada süt azalacak; ikinci aşamada da hayvan sayısı azalarak et fiyatı daha da yükselecek” tekerlemesi ile netice hükümetin yanlış tarım ve hayvancılık politikalarına bağlanıyor. Bazı muhalif medya kanalları da aynı tek yanlı yayıncılık ilkesi ile bu sesi parlatmayı sürdürüyorlar. Biz ise diyoruz ki; yanlış politikalar ne kadar gerçekse, fiyatları tırmandırma gayretleri de o kadar gerçektir. Ve bu sebeple rakamları konuşturarak gerçek dışı beyanların önünü kesmeye çalışıyoruz.

TÜİK, Mart ayına ilişkin süt ve süt ürünleri üretim verilerini açıkladı. Buna göre; ticari süt işletmelerince toplanan inek sütü miktarı, martta yıllık bazda yüzde 7,7 artarak 982 bin 322 tona ulaştı. Ocak- Mart döneminde ise geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 8,5 artarak 2 milyon 799 bin 328 ton oldu. Ticari süt işletmelerince toplanan inek sütü miktarı aylık bazda da yüzde 9 artış gösterdi. Şubatta 901 bin 485 ton inek sütü toplanmıştı.

Bu neyi işaret ediyor?

Sütün eksilmediğini, tersine artış oranının da yükselişini sürdürdüğünü…

Hayvan sayısına bakacak olursak; TÜİK, 2023 yılına ilişkin hayvansal istatistiklerini de açıkladı. Buna göre; büyük baş hayvan sayısı 2023’te bir önceki yıla kıyasla yüzde 2,6 azalarak 16 milyon 583 bine düştü. Küçükbaş hayvan sayısı ise 2023’te bir önceki yıla göre yüzde 6,9 azalarak 52 milyon 363 bin olarak hesaplandı. Hayvan sayısındaki bu küçük oranlı azalışın yanında tüketim tarafına da bakalım.

Kırmızı Et Sanayicileri ve Üreticileri Derneği (ETBİR) rakamlarına göre, 2017 yılında kişi başına yıllık kırmızı et tüketimi 14 kilogramdı. Bu rakam 2022 yılında 7 kilograma geriledi.

Peki bu bize ne anlatıyor?

  • Fiyatlardaki yüksek artış ve alım gücünün azalması ile 5 yılda yarı yarıya düşen kırmızı et tüketimine paralel arzda eksilme görülmediğini…
  • Yani ilk gerçek sonuç fiyat artışlarının talep kaynaklı olmadığıdır.
  • İkincisi de en son geçen hafta açıkladığım küresel fiyat kıyaslamalarına göre bugün gelinen fiyat seviyelerinin maliyet kaynaklı da oluşamayacağıdır.
  • Talep ve maliyet enflasyonunun olmadığı yerde; geriye yerleşik enflasyon kalır. Fiyatlandırma yaşanan enflasyona göre değil, en kötümser beklenen enflasyona göre yapılır. Enflasyon bir kere yapışkan hale geldiyse (sürekli fiyat artışları), kâr enflasyonu olarak ifade ettiğimiz; brüt kâr marjını yükseltmek ya da maliyet artışı+fiyatlandırma tarzı öne çıkar. En canlı örnek, Ramazan ayında yerel marketlerde dana kıymalık etin kilosu 314 TL iken, 550-650 TL ve üstü fiyatların da; dana kuşbaşı etin kilosu 344 TL iken, 650-700 TL ve üstü fiyatların da eş zamanlı olarak görülmesiydi. İthal de olsa bu kadar şişen ve genişleyen fiyat makası maliyetle izah edilemez. Evet tek çare ithalat değildir ama bu bir acil durum çözümüdür. Nitekim ithalat miktarındaki artışın et fiyatlarını geriletmesi sınırlı bir etkiye sahip olsa da bugün için ete ulaşamayan büyük halk kitleleri için fren işlevi görmesi bile yeterlidir. Hiç ithalat olmasaydı karkas etin toptan fiyatı 500 lirayı geçer, yukarda saydığım perakende fiyatlar da 1000 TL’yi aşardı.

Şimdi de ihraç edilen diğer güçlü gıda kategorilerimize bakalım:

Un, makarna, yaş sebze meyve, kuru meyve ve mamulleri, hububat, bakliyat, zeytin ve zeytinyağı, ayçiçeği yağı, salça ve konserve, şeker ve şekerli mamuller, fındık ve mamulleri, dondurulmuş tavuk ürünleri, su ürünleri, tütün…

Bunları neden saydım?

Dünyada gıda fiyatları düşerken ve bizde artarken; yabancı ülkelere bu kadar bol gıda çeşidinde nasıl fiyat tutturabildiğimiz her şeyi açıklıyor da onun için.

Hani geçtiğimiz aylarda Antalya’da milliyet farkı sebebiyle kendi vatandaşına daha yüksek konaklama fiyatı uygulayan bir otel vardı ya; işte gıda kategorilerinde de euro ve dolar bazında benzer durum izleniyor. Zira yabancı müşteri fiyatı yüksek bulursa almaz. Kendi ülkelerinde yukardaki birçok üründe bizden ucuz raf fiyatlarına sahip olanlar, bu ürünleri Türkiye’den ithal edebildiklerine göre bizdeki bazı fiyat köpüklerine de işaret etmez mi?

Sonuç olarak; bu bir milli meseledir ve çözülmesi gerekir. Eksik kaldığında sağlık sorunları yaratabilecek, halkın en temel beslenme ihtiyaçları bir grup spekülatörün insafına terkedilmemelidir. Enflasyonla mücadele tam bir tarafsızlıkla desteklenmelidir. Elbette yönetsel sorunları da kabul ederek…

Kurban Bayramı geliyor ve bahsi geçen felaket tellalları yine sahnedeler. Ancak iyi ki sektör içinde gerçeği yansıtanlar da var. Ulusal Et Konseyi (UKON) tarafından yapılan saha çalışması sonucunda; “Kurbanlık arzında herhangi bir sıkıntı yaşanmasının söz konusu olmadığı” açıklanmıştır.

Türkiye Kasaplar Federasyonu Başkanı Osman Yardımcı, yeterli kurbanlık olmadığı yönündeki iddiaları yalanladı ve Türkiye’nin bütün illerinde yeterli kurbanlık olduğunu belirterek “Spekülatörlere inanmayın” dedi.

Yüksek enflasyon ortamının hem nimetlerinden faydalanmayı hem de aynı anda ondan şikayetçi gözükmeyi kullanışlı hale getiren özellik uygulama kolaylığıdır. Zor olan tarafı ise bu zihniyetle mücadeledir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (14)

Ercüment Tunçalp

Uzun zamandan beri küresel raf fiyatları ile bizim raf fiyatlarımızı kıyasladığımız yazı dizisine devam ediyoruz. İlişik listedeki kıyaslama bu gün geldiğimiz durumu göstermesi bakımından şimdiye kadarki kıyaslamaların en ilgincidir. Zira normalde ülkeler arasındaki fiyat karşılaştırmalarında para cinsi belirtilmez ve bütün gelirler ile fiyatlar birim olarak ifade edilir. Sebebi de gelir ve harcama arasındaki dengeyi veya dengesizliği daha gerçekçi şekilde görebilmek içindir. Elbette bugün de öyle yapacağız. Ancak durumun ciddiyetini göstermek açısından; dolar bazında geliri düşük olan tarafın, bir de üstüne dolar bazında aynı alışverişi daha pahalıya yapmak zorunda kaldığını da ortaya koyacağız.

Şimdiye kadar ki kıyaslamalarda dolar bazında pahalı çıkan ürünlerimiz vardı ama ilk defa ülkemize ait alışverişin toplamı da 34 dolar fazla çıkmıştır. Sebebi gayet açıktır. Son 2 yıldır dünyada gıda fiyatları gerilerken, bizde ortalama enflasyonun da üzerindeki artışların devam etmesi bu günkü noktaya getirmiştir. Bunun sebebi sadece enflasyon da değildir, kötü niyet barındıran yan tesirleri hakkındaki ayrıntılı düşüncelerimi de haftaya açıklayacağım.

Şimdi bu fiyat ve gelir kıyaslamasının detaylarına bakalım:

  • Listenin oluşumu, Amerika’da 1 günlük asgari ücretle neler alınır?” amacına dönük bir çalışmadır. (Kaynak: Deniz Meltem youtube kanalı)
  • Alışverişin yeri; New Jersey sınırları içinde bir Wal Mart şubesidir.
  • Yerel uygulanan saatlik asgari ücret 15,13 dolardır. Günlük 8 saat çalışma esasına göre 1 günlük gelir 8×15,13 = 121,04 dolardır. Görüleceği gibi oradaki alışveriş listesinin toplam tutarı da 120.26 dolardır.
  • ABD’de haftalık 40 saat, aylık 160 saat normal çalışma süresi olduğuna göre; kıyaslamada 160×15,13= 2.420,08 dolar aylık geliri dikkate alacağız.
  • Türkiye’de fiyatların alındığı perakendeci Carrefour olup, dolar kuru olarak 27 Mayıs 2024 tarihindeki 32,20 TL dikkate alınmıştır.
  • Listede 1. sütun ABD fiyatlarını ($), 2. sütun Türkiye fiyatlarını (TL), 3. sütun ise Türkiye fiyatlarının dolar karşılığını göstermektedir.
  • Türkiye’de asgari ücret 17.002 TL olup, 528 dolara denk gelmektedir. ABD vatandaşının 1 günlük asgari ücretle sahip olduğu sepete, bizim tüketicimiz 8 günlük asgari ücretle sahip olabiliyor.
  • ABD’de 1 günlük asgari ücretle yapılan alışverişin tutarı 120,26 dolar iken, Türkiye’deki alışverişin tutarı 4.951 TL’dir ama aynı zamanda 154,01 dolar karşılığıdır. En büyük tuhaflıkta buradadır. Zira dolar bazında 4,5 kat gelire sahip olan ABD çalışanı, yine dolar bazında yüzde 22 eksik maliyetle alışverişini yapabilmektedir. SAGP’ye (Satın Alma Gücü Paritesi) göre gelirde Türkiye’yi ABD’ye yaklaştıranların kulaklar çınlasın!
  • ABD vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 5’i ile yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz gelirinin yüzde 29’u ile yapabiliyor.
  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da bir birim üzerinden karşılaştırırsak; geliri 7 kat fazla çıkan ülkemiz vatandaşının harcaması da 41 kat fazla çıkıyor.
  • Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi; bizdeki alışverişin tutarı 4.951 TL yerine sadece 850 TL çıkmalıydı. Veya 4.951 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 17.002 TL yerine 99.614 TL olmalıydı.
  • Emeklilerimizin yüzde 40’ını teşkil eden en düşük maaşlı 6 milyon insan ayda 10 bin lira gelir ile hayatlarını sürdürüyorlar. Karşılığı 310 dolardır. Bu emekli insanlar aynı alışverişi ayda 2 defa yapabilirler. ABD’de ise sembolik sayıda insanı kapsayan en düşük emekli maaşı 1.066,50 dolardır. Bu maaşı alan çok az sayıdaki emekli de aynı alışverişi ayda 9 defa yapabiliyor.
  • Listede görüleceği üzere 26 üründen 20 adedi döviz bazında ülkemizde daha pahalıdır. Hem de bazı ürünler küçük farklarla değil, oldukça büyük farklarla…

Örneğin, dana kıyma bizde yüzde 65 daha yüksek fiyata satılmaktadır.

Muz fiyatımız döviz bazında ABD’nin tam 2 katıdır. Onların tamamen ithalatçı, bizim büyük oranda üretici olduğumuzu da unutmayalım.

Süt fiyatımız yüzde 58 daha yüksek seviyededir. Ete ve süte hâlâ zam talebi olanları da dikkatlerden kaçırmayalım.

Zeytin ve zeytinyağı ülkesiyiz ama zeytinyağı fiyatımız ABD raf fiyatından yüzde 56 daha yüksek seviyededir. O raftaki ürünün İtalya’dan ithal edildiğini hatırlatayım. Bakliyatta kaybettiğimiz kategorilerdendir. Nohut, kuru fasulye ve pirinçte de dolar bazında daha pahalıyız.

Sonuç olarak; hem Amerikalı kadar kazanamıyor hem de onun kadar ucuza alamıyoruz. Sonra da satın alma gücü paritesine göre gelir hesabı çıkarıyoruz!

İşte dünyanın en tartışmalı konularından birisi olan SAGP masalını boşa çıkartacak bu kıyaslamaları bu şekilde sürdürmeye kararlıyız. Küresel kurumların (Dünya Bankası, IMF gibi) gelişmekte olan ülkeleri uyutma projesinden bir an evvel vazgeçilmelidir. Yıllardır bu kurumlar satın alma gücünü, gelir seviyesini dikkate almadan, sadece fiyat seviyesi üzerinden hesaplattılar. Zira dolar ve euro bazlı ‘fiyat düzeyi endeksi’nde Türkiye en ucuz ülkeler arasında çıkıyordu. Şimdi o da sona erdiğine göre yeni bir hesaplama yöntemi bulmaları gerekecek!

En çok araştırma yaptığım ve en fazla yazdığım konuların başında gelen SAGP’nin ne kadar gerçeklerden uzak ve yanıltıcı olduğunu en son iki sene önce ayrıntılı şekilde açıklamıştım. Yukardaki tablo ile yan yana koyunca iyice geçersiz kaldığını görmüş olacağız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Saadet zinciri gibi carry trade işlemi

Ercüment Tunçalp

Carry trade işlemi bugünün şartlarında bir saadet zinciri görüntüsü veriyor.

Bu yazıda o görüntünün nasıl oluştuğunu ve muhtemel sonuçlarını konu edeceğim. Faiz oranı düşük olan para cinsinden borç (kredi) alıp, faizi yüksek oranlı para birimine çevirerek yerel ülke tahvillerinden almak veya mevduat yapmak şeklinde gelişir. Muhtemel risk, belli süre sonunda borç alınan para cinsine dönüleceği zaman kurun hangi seviyede bulunabileceğidir. İşte saadet zincirine benzeyen tarafı da burasıdır. Sisteme ilk dahil olanlar kur istikrarı bozulmadığı sürece büyük kârlar elde ederler, trenden inmekte gecikenler ise değişik oranlarda zarar ederler. Çünkü o kuru baskılayarak uzun süre aynı seviyelerde tutmak mümkün olmaz. Zira öyle bir güç olsaydı enflasyon aşırı seviyelere çıkmazdı zaten…

İki para birimi arasındaki faiz oranları farkından faydalanmak; yani düşük faizle borçlanıp, yüksek faizli yatırımın getirisiyle kolay yoldan kazanç elde etmek “Yağma Hasan’ın böreği” gibidir. Ah bir de kur endişesi olmasa!

Buna rağmen bu evdeki hesaptır. Çarşıya gidince hesabın ne kadar değişeceği ise şansa bağlı olacaktır. Kur farkı faiz farkını geçerse o da karaların bağlanacağı zamandır.

Geçenlerde bir konferansta aynen şöyle söyledim; “Yıllar önce döviz kurunun yatay seyrettiği dönemlerde bile ‘sakın döviz kredisi ile borçlanmayın’ diyerek özellikle AVM yatırımcılarını uyarmıştım. Neticeleri bakımından maalesef haklı çıktım. Şimdi de kurlar sabit durumda olmasına rağmen aynı uyarıyı tekrarlıyorum. Sebebi, kur 3 ay sabit kalsa bile 1-2 günde bunu telafi edebilir” demiştim. Çünkü bir ülkede yüksek faiz oranları varsa, aynı zamanda ekonomisi de sorunludur. Bu durumda her an parası değer kaybına uğrayabilir. O zaman da o masadan ne kadar kayıpla kalkılacağı belli olmaz.

Türk vatandaşının döviz hesabını bozdurarak TL mevduata dönmesi ile yabancı fonların ülkemizdeki mevduata veya tahvillere yönelmesi arasında benzerlik olsa da sonuçları oldukça farklıdır. Çünkü onlar kaçış zamanını bir şekilde bilirler, bir başka özellikleri de yumurtaları ayrı sepetlere koymalarıdır.

Görülebileceği gibi carry trade yatırımları yüksek kâr potansiyeline sahiptir ama aynı zamanda ocak söndürecek büyüklükte zararlara kapı aralama potansiyeli de vardır.

Evet eskiye göre son aylarda Türkiye ekonomisine yabancı güveninin artmaya başladığını söyleyebiliriz. Bu sayede eksilen MB rezervlerini takviye etmek doğrudur.

Ülkeye dolar girince, yerine TL veriliyor. Bu sefer de likidite fazlalığı sebebiyle faizler geriliyor. Örneğin politika faizi yüzde 50’de sabit bırakılmasına rağmen gecelik faiz Mayıs’ın son haftasında yüzde 47’ye kadar inmiştir. İşte hassas nokta burasıdır ve TCMB, eksi reel faize rağmen mevduat faizlerinde de düşüşe yol açan likidite fazlasını önlemek üzere bazı adımlar attı. Bu kapsamda zorunlu karşılık ve döviz kredisine sınırlama getirildi. Amaç, zorunlu karşılık oranlarını artırarak piyasadan likidite fazlasını çekmektir. Bu durumda bankaların daha fazla mevduatı Merkez Bankasında tutma mecburiyeti kredi verme kapasitelerini azaltır ve neticede yükselen kredi maliyetleri büyümeyi de olumsuz etkiler. Bu zincirleme etki ilacın yan tesiridir.

Buna rağmen eğer yukardaki duruma zamanında tedbir alınmasaydı dolara doğru yönelişin hızlanması kaçınılmazdı. Tahmin edileceği gibi de devamı kur ve enflasyon artışı olurdu. Halen de o tehlike geçmiş değildir. Şu anda kur baskılanıyor ve hareketsiz kalıyor, TL’de değerli. Peki bize gelir lazım değil mi?

Doları baskıladığınız sürece ithalatı coşturursunuz. Hani cari açığı azaltmak için ithalatı kısacaktık? Tersine ihracat yavaşlayacağı için gelirimiz azalmaz mı?

Demek ki eninde sonunda doların dizginleri bırakılmak zorundadır. Yine geldik mi artan kur ve enflasyon kavşağına?

Sonuç olarak; yabancı sermaye girişi ardından kur seviyesinde kayda değer dalgalanmaların olmayacağı yönünde beklenti oluşan ekonomilerde carry trade yatırımları artabilir. Tersi durumda, yatırım yapılan para birimindeki sert hareketler ise bu işlemin avantajını yok ettiği gibi yüksek risk algısıyla piyasadan hızlı çıkışlara sebep olur. Zamanında kaçamayan yatırımcılar ise büyük zararlara uğrarlar. Bu çok rastlanan bir durumdur!

Yaz aylarındaki geçici düşüşü enflasyonda kalıcı düşüş gibi göstermek temelden yanlıştır. Bunu “Baz etkisi geçince ne olur?” başlıklı yazımda anlatmıştım. Yapısal sorunlar ve mülteci meselesi çözülmeden, kısa vadeli geçici parayla enflasyonda kalıcı düşüş sağlanamaz. Doları 32 lirada uzun süre baskılamak enerji biriktirir ve olası patlamanın şiddetini artırır. Zira dövizin gelmesi iyi bir şeydir ve sevindirir ama Türkiye’ye gelenler uzun vadeli kalmıyorlar ki…

Kârı alıp, doları kapıp gidecekler. Şimdi geliş zamanıdır ve bunlar güzel günlerimiz, peki dönerlerken ne olacağını düşünüyor muyuz? Yine döviz kıtlığına hazırlıklı mıyız?

Ülke ekonomisi açısından baktığımızda; içerde KKM’yi çözmek, dışardan sıcak para çekmek üzerine kurgulanmış strateji başarılı görünse bile kalıcılığı yoktur ve feraha çıkartmaz. Eğer bütün bunların üzerine önümüzdeki aylarda siyasetin olası etkisiyle politika faizi düşürülürse o şartlarda da dolar kuru alır başını gider. Kaçış başlayınca da bu saadet zinciri kopar.

Ülkemizi seviyoruz, bunun için de “aman geçici rüzgarlara kapılmayalım” diyerek hava tahmininde bulunuyoruz.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER