Ercüment Tunçalp
Enflasyon muhasebesine ihtiyaç var
Son bir senede bu konuya ikinci defa değiniyorum. Zira çok hassas bir konu olmasının yanında, geçtiğimiz hafta Ankara Ticaret Odası Başkanı Gürsel Baran’ın, enflasyon nedeniyle işletmelerin çeşitli yükümlülüklerle karşı karşıya kaldığını belirtmesi, “Gelir ve Kurumlar Vergisi matrahlarının tespitinde enflasyon muhasebesi uygulamasına geçilmeli” görüşünü paylaşması dikkat çekiciydi. Bu söz sohbet içinde kullanılmış sıradan bir ifade olmayıp, artan sıkıntının dışa vurulması olarak özetlenebilir.
Yüksek enflasyon yaşanan bir ekonomide, faaliyetlerin ve finansal durumun herhangi bir düzeltme yapılmaksızın yerel para biriminden raporlanması anlamlı sonuçlar ortaya koyamaz.
Paranın satın alma gücü o kadar hızlı ve büyük oranda değer kaybediyor ki, farklı zamanlarda meydana gelen işlemlerin rakamsal kıyaslamasından oldukça fazla yanıltıcı bilgi ortaya çıkıyor. Nitekim bazı şirket yöneticilerinin dönemsel raporlar hakkında yaptıkları sunumları süzgeçten geçirmeden doğru yorumlamak kolay olmuyor. Üstelik finansal tablolarını görebildiğimiz bu tarz şirketlerdeki net olmayan manzara; fiktif kârların rehavete sokabildiği yöneticiler oluyor. Bu da şirket geleceği için risk oluşturuyor.
Dolayısıyla böyle dönemlerde, enflasyonun mali tablolar üzerindeki etkilerinin giderilmesine yönelik düzeltici işlem yapılması ihtiyacı doğuyor ve gerçekleşen bu teknik düzeltmeler ‘Enflasyon Muhasebesi’ başlığı altında toplanıyor.
Yıllardır perakende şirketlere ait dönemsel finansal tabloları meslektaşlar arasında yorumluyoruz. Ülkemizde bu uygulama olmadığı için parasal olmayan değerlerin (stoklar, maddi ve maddi olmayan duran varlıklar vb.) enflasyon oranı ve ÜFE ile çarpılmasıyla performansa dair kabaca bir sonuca ulaşmaya çalışıyoruz. Sadece merak gideren bu bilgilerin, şirketler açısından da fayda üretebilmesi için resmi şekilde ortaya konması daha iyi olmaz mı?
Reel anlamda hakikati yansıtmayan kâr marjları gerçek şirket performansını ölçmeyi engelliyor. Yabancı yatırımcılar da enflasyon muhasebesi uygulanmayan ülkelerde gerçek durumu yorumlamakta zorlanıyorlar.
Bizler bile yıllardır içinde yaşadığımız yüksek enflasyon şartlarına alışkın olmamıza rağmen stok devir hızı düşük olan bir şirketi ilk bakışta daha kârlı ve avantajlı görme yanlışına düşebiliyoruz. Daha kötüsü; yukarda da belirttiğim gibi bu tarz şirketlerin yüksek fiktif kârlılık elde etmesi, yüksek vergi giderlerinin oluşmasına sebep oluyor. Dolayısıyla bunu düzeltecek enflasyon muhasebesi uygulamasında geç bile kalındığını söyleyebiliriz…
Türkiye’de Uluslararası Muhasebe Standardı (UMS) 29 esas alınarak 1990’lar boyunca yurt dışı ortaklığı veya ilişkileri olan veya gerçek durumlarını görmek isteyen büyük şirketler tarafından normal muhasebe sistemine ek olarak kullanılmıştır.
Enflasyon Muhasebesinin resmi uygulaması, finansal kuruluşlar için BDDK kapsamında 2001-2004, SPK mevzuatına tabi şirketlerde 2003 ve 2004 yıllarında uygulama imkanı buldu. Vergi Usul Kanunu kapsamında ise yalnızca 2004 yılında uygulandı. Ardından nispeten düşük enflasyon oranları nedeniyle enflasyon muhasebesi terkedildi. (Kaynak: Dr Ozan Bingöl)
Vergi kanunlarına göre sadece bilançolar enflasyon düzeltmesine tabi tutulur, gelir tablosu hesaplarında herhangi bir düzeltme yapılmaz. Kayıtlarını TL cinsinden tutmayanlar enflasyon düzeltmesi yapamazlar.
Enflasyon muhasebesinin işletmeler tarafından isteğe bağlı olarak; vergi ve diğer mevzuata göre uygulanan muhasebeye paralel şekilde uygulanmasında bir engel bulunmamaktadır. Ancak bu şekilde elde edilen finansal tablolardan vergi yükümlülüğü açısından faydalanılamaz. Bankalardaki kredi işlemlerinde kabul görmez. Sadece işletmeyi yönetenlerin gerçek durumu görmelerini sağlar.
Sonuç olarak; paranın satın alma gücündeki değişmeleri dikkate alan bir enflasyon düzeltmesi önemli ihtiyaçtır. Zira yüksek enflasyon mali tabloların önemini ve geçerliliğini azaltmaktadır.
Üstelik şirket yöneticilerine karar alma aşamasında; anlamlı ve kolay kıyaslanabilir bilgiler üreterek enflasyonun olumsuz etkilerinden arındıracak bir yöntem gerekmektedir. Bu da ancak enflasyon muhasebesi yardımıyla olur.
Devletin uygulamaya geçme konusundaki tereddütleri anlaşılabilir. Zira ‘vergi kaybına uğrama’ ihtimali yüksektir. Kayıt dışı ekonominin yüksek payı da bunu tamamlayan başka bir nedendir. Ama ortada bir de haksız rekabet ve adil olmadığı tartışılan bir vergi düzeni mevcuttur.
Milton Friedman’ın, “Enflasyon yasal olmayan vergilendirmedir” sözü durumu özetlemektedir. Böyle bakınca, vergilendirmeyi haklı ve adil hale yaklaştıracak olan araç da enflasyon muhasebesidir.
Yüksek enflasyon her şirketi aynı derecede etkilemez. Örneğin ihracat yapan ya da satışlarını yabancı para ile gerçekleştiren şirketler enflasyondan farklı etkilenirler. O zaman TL kullanan yüzde yüz yerli sermayenin korunması gerekmez mi? Elbette gelir dağılımında adaleti sağlamak adına da sabit gelirli kesimin haklarını öncelemeyi ihmal etmeden…
Ercüment Tunçalp
Et fırsatçılarının ramazan hazırlığı
Sakın, “Ramazan dışında insaf ölçüleri içinde kalıyorlar” gibi anlaşılmasın, nefes aldırmıyorlar. Sadece bilinen taktiği uyguluyorlar. Şubat ayında, ramazana 10 gün kala söz verecekler; “Ramazanda fiyat artışı yok” diye…
Oysa o süreye kadar işlem tamamlanmış olacak…
Karkas fiyatı 600 lirayı (13,85 dolar) aştıktan sonra, 1.000 lirayı aşsa ne olur?
Zaten et yemeyi unutmuş olan vatandaşı ilgilendiriyor mu?
Et sektörü içinde en fazla dillendirilen, “Yem hammaddesinde yüzde 55 dışa bağımlıyız” bahanesi var. İsterseniz yüzde 100 dışa bağımlı olun; bütün dünya sizin kullandığınız yemi kullanmıyor mu? Döviz bazında diğer ülkelerin 2 katına ulaşan etiketler için daha makul nedeniniz var mı?
Efendim, “Çiğ süt fiyatı baskılandığı için hayvanlar kesime gidiyor”muş!
Kesime giden hayvanlar et arzını yükseltip, fiyat düşüşü sağlamaz mı?
Kaldı ki döviz bazında süt ve taze peynir fiyatlarında da diğer ülkelerden pahalıyız.
Bir de aynı kesimlerin ‘ithalat karşıtı’ söylemleri var. Efendim, “Zaten işe yaramıyor, fiyatları düşürmüyor”muş. Tamam işte daha ne istiyorsunuz?!
Ancak, ithalat hiç olmasın ki meydan tamamen fırsatçıya kalsın. İthalat varken durum buysa, bir de olmasa ne olacağını tahmin etmek o kadar zor mu?
Dolayısıyla ithalat yetersizdir, ihtiyaca göre artırılmalıdır. Ancak bir şartla; ithalatçı çevre ile spekülatörün rant ortaklığına izin verilmeyerek…
Türkiye’de karkas et ithalatını ESK yapıyor. İthal edilen etler de şube sayısına, piyasadaki dağıtım ağına ve satış hacimlerine bakılarak zincir marketler ve büyük et üreticilerine veriliyor. Onlar da karkas etten elde ettikleri ürünleri taahhütnamede yer alan fiyatlardan halka satıyor. Buraya kadarı bildiğimiz ve olması gereken süreçtir. Ancak bazı tüccarların ESK’dan aldığı tonlarca etin küçük bir kısmını satışa sunduğu, kalanını da el altından yüksek fiyata piyasaya sürdükleri belirtiliyor (Bahadır Özgür).
Eğer söylenen doğruysa bu sistem fırsatçıları besler. ESK süreci takip edemiyor veya denetleyemiyorsa acilen bu işten vazgeçmelidir.
Bir taraftan ithalat karşıtlığı sürerken, bir taraftan da küçükbaş hayvan yetiştiricileri temsilcisi, “ihracatın açılmasını ve desteklenmesini” istiyor (Ali Ekber Yıldırım haberinden). Yani şaka gibi hem hayvan varlığı azalıyor hem de 1 milyondan fazla hayvan biriktiği için ihracat isteniyor!
Artık hangisine inanacağınıza siz karar verin…
Bu kadar da değil!
“Fiyat artıyor ama talep düşüyor”muş. Ya ne olacaktı?
Kaldı ki talep düşünce de fiyat düşmez mi?
Yok öyle olmuyormuş. Talep düştüğü için; kuzular eskiden 18 kiloda kesilirken, sonra 20 kilo beklenmiş, daha sonra da 25 kiloya kadar gelmiş. Yani fiyat düşürmek yerine fazla maliyete katlanıyorlar, o durumda da fiyatı tekrar artırmak zorunda kalıyorlar. Aynen kulağı tersten göstermek gibi…
Şimdi geliyoruz, “Hayvan varlığımız azalıyor” masalına…
Tarım ve Orman Bakanlığı’na ait veriler ile TÜİK tarafından 30 Haziran 2025 tarihinde yayımlanan açıklamaya göre; son altı aylık sürede büyük baş hayvan sayısında yüzde 1,2, küçükbaş hayvan sayısında yüzde 6 artış olduğu görülüyor.
Daha öncesi de var…
TÜİK’in 10 Şubat 2025 tarihli haber bülteni içinde; “2023-2024 hayvan sayıları değişim oranları” olarak, büyükbaş hayvan sayısının bir önceki yıla göre yüzde 2,4, küçükbaş hayvan sayısının da bir önceki yıla göre yüzde 4,8 arttığı açıklanmıştı. Oysa aynı odaklar son iki senedir tam tersini seslendirmekteler.
Dolayısıyla “yanlış tarım politikası, hayvan sayısının azalması, yem fiyatlarının artması” şeklinde fahiş fiyata gerekçe oluşturan ve olayı saptıran fırsatçılar 2026 yılında da vatandaşın kabusu olmayı sürdürecekler.
Karkas et fiyatındaki tuhaflıktan daha fazlası market etiketlerine yansıyor.
Hani “Pahalı alıyorum, pahalı satıyorum” gerekçesi var ya, bu sözü “pahalı almak işime geliyor, zira bana da fazladan ekleyecek marj imkanı kalıyor” şeklinde çevirmek daha uygun olacaktır.
Usul de bulmuşlar!
Dana çeşitleri için “Biga yöresi”, “Çiftlik”; kuzu eti için “Trakya kıvırcık”, kuzu kıymasına “minikler için” şeklinde ayrı fiyat kulvarları açmışlar.
Biga yöresinin en lezzetli ete sahip olduğu bir gerçektir. Ancak o kadar fazla satış noktası ve restoran aynı yöreyi referans göstermektedir ki; hepsinin talebini karşılayacak hayvan varlığı bölgede bulunmamaktadır. Kaldı ki, Biga eti yumuşaktır. Benim aldığım marketin eti ise oldukça sertti.
Çanakkale İl Tarım ve Orman Müdürlüğü 2024 Yılı Brifing Raporu’nda, “Biga’nın 53.755 adet büyükbaş hayvan varlığına sahip olduğu” belirtiliyor. Bu sayının üçte biri süt hayvanı olsa, geriye kalan dana karkas ancak 100 satış noktasına yeter. Oysa tek perakendecinin bile bunun 4-5 katı şube sayısı var.
Yani aynen Ezine peyniri gibi; Ege Bölgesi’nin her yerinde üretilen peynirin adı nasıl “Ezine peyniri” olduysa, burada da benzer durum geçerlidir.
Yukarda son dana karkas ortalama fiyatının 601 TL olduğunu belirtmiştik. Ve piyasada bununla orantısız perakende fiyatlarının varlığından da bahsetmiştik.
Şimdi de tabelaya “Gurme” yazınca, “atış serbest” diyenlere bakalım…
Aşağıdaki örnek ulusal zincir olmadığı gibi lüks şarküteri veya lüks kasap da değildir. Sadece bakkaldan biraz daha büyük sıradan bir markettir.
İşte bazı fiyatları:
Dana kıyma 1.400 TL, dana kontrfile 1.800 TL, dana pirzola 2.200 TL, dana antrikot 2.700 TL, kuzu kuşbaşı 1.800 TL, kuzu pirzola 3.100 TL’dir.
Artık beyaz eşya fiyatları ile yarışan bonfileyi kıyaslama dışında tutuyorum.
Sonuç olarak; fahiş fiyatla mücadelenin de netice verdiği söylenemez. Dolayısıyla bu fiyatlara nüfusumuzun yüzde 80’i uyum gösteremez. Hele hele satın alma gücünden hiç bahsedilemez. Bir örnek de asgari ücretten…
Tam bir ay önce yüzde 27’lik yıllık artışla 28.075 TL olan net asgari ücret henüz ele geçmemişken; bu bir aylık sürede dana karkas fiyat artışı yüzde 13,8 olmuştur (Kaynak UKON). Artık söylenecek bir söz kalıyor mu?
Ercüment Tunçalp
Aksak rekabet piyasalarının oluşumu
Serbest piyasa savunucularına göre tam rekabet piyasası koşulsuz ve sınırsız uygulanmalıdır. Yani “devletin ekonomiye müdahale etmediği, piyasanın kendi içinde bütün sorunları otomatik çözeceği bir dünya” hayal edilmektedir. Elbette ideal olan budur ama ülkemizde bu sistem işlememektedir. Aşağıda nedenlerini sunacağım.
Hiçbir ülkede tam rekabet piyasası durup dururken bozulmaz. Zira spekülatörlerin ve fırsatçıların cirit attığı; fahiş fiyat, yanıltıcı reklam, sahte indirimler, taklit ve tağşişin olduğu bir pazarda tam rekabet şartları işlemez.
Ayrıntılara bakalım:
- Öncelikle piyasada fiyatları tek başlarına etkileyemeyecek kadar çok sayıda alıcı ve satıcının bulunması şarttır (atomisite koşulu). O durumda bile bazı satıcıların veya grupların güç birliği yapmayı akıllarından bile geçirmemeleri gerekir. Oysa en temel kategorilerden kırmızı et, sıvı yağ, unlu mamüller ve çikolata zaman zaman bu tip fırsatçı girişimlere açık olmakta ve bir türlü kırılamamaktadır. Yakın bir tarihte bu örnekleri izledik; Rekabet Kurumu devreye girerek gerekli cezaları kesti. Burada dikkat çekici husus, fiyatlandırmadaki amacın piyasaya uymak değil, piyasayı kendilerine uydurmak olduğu açıktır. Böylece kârın artırılması öncelikli hedef olmaktadır.
Bir müddet önce dünyanın en pahalı yeme içme fiyatlarının olduğu İstanbul Havalimanı’nı konu etmiştim. Oldukça da ilgi çekmişti.
Şimdi de İsviçre’den bir youtuber aynı konu ile ilgili görüş aktarıyor:
Avrupa’nın en pahalı ülkesi İsviçre’de havaalanında kahve 5 frank, şehir içinde de 5 frank. Vatandaşımız havaalanında kendisine servis yapan garsona soruyor; “Burası havaalanı, daha pahalı olması gerekmez mi ?” diye…
Aldığı cevap, “Siz burada mecburiyetten bulunuyorsunuz. Sizin bu mecburiyetinizi fırsata çevirmek ahlaksızca olurdu. O nedenle biz sokakla aynı fiyata satıyoruz” oluyor. Yani garson aradaki farkın sadece fiyat olmadığını, ticari etik sorunu olduğunu da ders gibi ortaya koyuyor.
- Tam rekabet piyasasında, firmaların piyasaya rahatça girebilmesi mümkün olmalıdır (mobilite koşulu). Ülkemizde üreticiler için piyasalara giriş o kadar kolay değildir. Yanlış anlaşılmasın; kamunun sınırlandırmasından bahsetmiyorum. ”Pazar payı yeterliliği, uzun ödeme vadesi, yüksek raf bedeli” gibi ileri sürülen şartlar piyasalara girişi engellemektedir.
- Diğer aksaklık, tam rekabet piyasasında alışverişe konu olan ürünlerin standart ve birbiriyle aynı olması (homojenlik koşulu) şartıdır. Zira tüketici ürünü alırken markalar arasında rahatça kıyaslama yapabilmelidir. Gözümüzde canlandıralım; çiçek balı alacaksınız, onlarca ayrı kaliteyi süzebilmeyi geçtim, hangisinin gerçek bal olduğunu bile anlamak kolay mı? Aynı durum et ve süt ürünlerinde de geçerlidir. İşte bunun için kalitesine güvenen fiyatı belirliyor, diğerleri de arkasına sıralanıyorlar. Fiyatlandırmadaki kaos da böyle oluşuyor ve tüketici içinden çıkamıyor.
- Bir diğer aksaklık, alıcı ve satıcıların her bilgiye kolayca ulaşamadıkları (açıklık koşulu) durumdur. Bilgi edinmeyi de geçtim, yanıltma olması daha da risklidir. Örneğin Adana portakalını Finike portakalı olarak, Kars kaşar peynirini Trakya kaşar peyniri olarak, ABD menşeli cevizi yerli ceviz olarak satan birçok satıcı örneği vardır. İstenirse sadece bu konuya özel yüzlerce ürünü liste üzerinden; beyan edilen ile gerçeğini yan yana getirebiliriz.
Burada kategori lideri ve kaliteli bir kuruyemiş markasına ait en masum örneği vereceğim. Bu markanın karışık kuruyemiş fiyatları Migros’ta 180 gramı 333 TL, Boldy’de 122 gramı 226 TL’dir. Denebilir ki kalite ve birim fiyat aynı olduğuna göre sorun nedir? Carrefour’daki 364 TL’lik fiyatı dikkate almıyorum bile…
Birim fiyat ilk iki perakendecide aynıdır. Ancak küçük ambalaj ile büyük ambalajın birim fiyatı aynı olmamalıdır. Şimdi yanıltıcı ambalaj düzenlemesine geliyoruz. Büyük ambalaj üzerinde kalın bir kuşak var ve üzerinde “180 gram” açıklaması uzaktan bile okunabiliyor. Küçük ambalaj ön yüzünde ise bırakınız benzer açıklamaya yer vermeyi, arkada son tüketim tarihi devamında ancak gözlükle okunabilecek küçüklükte “122 gr” açıklaması var. Yasak savma kabilinden yapılan bu bilgilendirmenin açıklık ilkesine aykırılığı ortadadır.
Ambalaj bu fark dışında hemen hemen aynı (boyutu da dahil). Her gün bunları araştıran birisi olarak ben bile yanıltılmış bulunuyorum. Tüketici ne yapsın?
Sonuç olarak; tam rekabetten söz edilebilmesi için gereken yukardaki 4 şarttan; birinin, birkaçının veya tümünün aksaması sonucu oluşan piyasaya aksak (eksik) rekabet piyasası deniyor. Görüldüğü gibi bizde tamamı aksıyor.
Ayrıca işletmelerin aralarında anlaşarak fiyat belirlemesi tam rekabet piyasasına ne kadar aykırı ise hükümetlerin birçok kategoride fiyat ilan etmesi de o kadar mahsurludur. Zira tekel şartlarında bir ürünün piyasa fiyatı oluşamaz.
Turizm bölgelerimizde de lokantalar ve otellerde önlenemeyen fahiş fiyatlar var.
Şu gerçeği bilmemiz gerekiyor; çıkarcı çevreler hiçbir zaman yaptıkları işin sosyal sonuçları ile ilgilenmezler. Ben bunu trolle avlanmanın yasak olduğu veya belli bir boydan küçük balık avlamanın cezaya tabi olduğu av sahalarındaki sorumsuz balıkçılara benzetiyorum. “Cezası neyse öderiz, işimize bakarız” diyenlerin fazla olduğu toplumlarda tam rekabet koşulları işlemez.
Bazı görüşlere göre gelişen e-ticaret kanalı tam rekabetin oluşması için avantajdır. Katılıyorum ama o kanalın da ‘fiyat dışı rekabet’ sorunu vardır.
Homojenlik ve açıklık koşullarının gerçekleşemediği bir piyasadır. Bu e ticaret şirketlerinin kusuru olmayıp, fırsatçıların o kanalı da kendi amaçları doğrultusunda kullanma niyetlerinden kaynaklanmaktadır.
Maalesef aksak rekabet piyasasının kaybedenleri dar gelirli çalışan, esnaf ve emeklilerdir. Üst gelir grubuna haksız gelir ve servet transferinin gerçekleştiği, küçük bir azınlığın yararlandığı sistemdir. Yani sorun o kadar büyüktür…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (28) Norveç
Bu hafta da dünyanın en zengin ülkelerinden Norveç ile kıyaslama yapacağız. Ülke Avrupa’da Kuzey Kutbu’na en yakın ülkelerden biridir. Avrupa ortalamasının üstünde yaşam standardına ve ekonomik gelişmişliğe sahip olduklarından Avrupa Birliği’ne girmek istememektedirler. Zira ülke kıyılarındaki petrol rezervlerinin zenginliği ile dünya ve Avrupa balıkçılık sektörünü ellerinde tutmaktalar. Yani AB’nin ısrarları işe yaramamaktadır.
Petrol endüstrisi ülke milli gelirinin dörtte birini oluşturmaktadır. Euro bazında AB ülkelerinin çoğundan daha yüksek perakende fiyatlara sahip olduğumuzdan; bu defa da Avrupa’nın bu en pahalı ülkesiyle kıyaslama yapmak istedik.
- Norveç nüfusu 5,6 milyon olup, kişi başı geliri 90.424 dolardır. 2024 yılındaki bu gelir ile dünyada 4. sırada yer almaktalar.
- Norveç’te sabit bir asgari ücret yoktur. Ortalama aylık ücret 56.250 Norveç kronu (NOK) olup, 4.750 euro karşılığıdır. Sendikalar güçlü oldukları için ücret belirlenmesinde büyük rol oynarlar. Ülkenin en önemli sorunu azalan ve yaşlanan nüfusudur. Bunun için de iş gücü eksikliği çekmekteler. Aşağıda saat başı ortalama ücret olan 250 NOK, kıyaslamalarımızda esas alınacaktır.
- Perakende sektörüne bakacak olursak; nüfusu oldukça az olmasına rağmen müşteri başına satış yüksek olduğundan ulusal zincir sayısının hayli fazla olduğunu görürüz. Bu zincirler; Joker, Kiwi, Meny, 7-Eleven, Norvesen, Coop, YX, Rema 1000, SPAR, Bunnpris (indirim marketi) başlıcalarıdır.
Bizde de güncel bir konu olduğu için altını çizmeliyim. Pazar günü marketler kapalı olsa da önemli istisnalar vardır. Bakkalların tamamı açık olduğu gibi küçük marketler de bu istisnadan faydalanıyorlar. Örneğin yukarda saydıklarımızdan Bunnpris ve Joker açık kalan zincirlerdendir. Bakkalların bir kısmı gece geç saatlere kadar, bazıları da gece boyunca açık kalabilmekteler.
Şimdi bu zengin ülke ile kıyaslamalarımıza başlayalım…
- Bu ülkede çalışan “Norveç’ten Jale” kullanıcı adlı youtuber, 1 saatlik geliri ile (250 NOK) aşağıdaki listede görünen ürünleri satın aldı.
Alışveriş tarihi: 26 Aralık 2025
Market adı: KIWI
Dikkate alınan kurlar: 1 Euro= 50.60 TL, 1 NOK= 4.28 TL’dir.
1Euro = 11.84 NOK’tur.
- Norveç saatlik ücretin TL karşılığı, 250 NOKX4.28= 1.070 TL’dir.
- Türkiye saatlik ücreti 28.075/30= 935.85 TL günlük/7.5 saat= 128.78 TL’dir.
- Listenin birinci sütununda Norveç fiyatları NOK olarak, ikinci sütunda Norveç fiyatları TL’ye çevrilmiş şekilde, üçüncü sütunda ise Türkiye fiyatları yer almaktadır. Önemli bir nokta, fiyatlar etiket üzerinden alındığı için saatlik ücret olan 250 NOK ile tutmamaktadır. Zira alınan miktarları tam bilemediğimiz için (veya fiyatlarını dikkate aldığımız ama kasadan geçmemiş ürünler olabileceği için) birim fiyatlar üzerinden kıyaslamayı yaptık ve daha sonra Türkiye fiyatlarını da Norveç ile aradaki makasa göre revize ettik.
Listede Norveç fiyatları toplamı 458,10 NOK, karşılığı 1.960,52 TL, Türkiye fiyatları da 1.611,52 TL çıkmıştır. Bizim fiyatlarımız %17.80 daha ucuzdur.
250 NOK üzerinden endekslersek, Norveç alışveriş tutarı 1.070 TL ise, Türkiye tutarı 879,54 TL olacak ve aradaki fark yine %17,80 çıkacaktır.
- Görüldüğü gibi bu zengin ülkede bile dana kıyma, ekmek, muz ve çikolata döviz bazında bizden ucuzdur.
- Alışverişini %17.80 daha ucuza getiren vatandaşımızın geliri Norveç vatandaşından %88.32 eksiktir.
- Norveçli bu küçük alışverişi 1 saatlik geliri ile 1 ay içinde 225 defa yapabilme imkanına sahipken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi yaklaşık 1 saatlik geliri ile 1 ay içinde ancak 32 defa yapabilmektedir.
Biraz daha anlaşılır hale getirelim; bizdeki her alışverişe karşılık Norveç’te 7 alışveriş mümkün olmaktadır.
- Aylık gelirlere bakacak olursak: Norveç’te maaş 250 NOK (4750 euro) iken karşılığı 240.750 TL’dir. Ve bu ücret 2025 yılına aittir.
Türkiye’de yeni aylık gelir 28.075 TL (555 euro) olup, henüz vatandaşın eline geçmeyen 2026 yılına ait asgari ücrettir. Buna rağmen arada 8.5 kat fark vardır.
- Eğer her iki tarafın da gelir ve fiyat seviyeleri benzerlik gösterseydi; bizdeki alışverişin tutarı 879,54 TL yerine 123,53 TL olmalıydı. Ya da 879,54 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın geliri 198.084 TL olmalıydı.
Sonuç olarak; bu sanal tablonun en küçük bir gerçekleşme olasılığı yoktur ama dış güçlerin bize yutturmaya çalıştıkları ve satın alma gücü paritesine göre artırdıkları gelirimizin tuhaflığını ortaya koyması bakımından doğru bir örnektir.

