Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Enflasyon vergisini kimler öder?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Geçtiğimiz yıl içinde sosyal medyada vergi vermeyen büyük şirketlerin resmi geçidi vardı. Bunların kâr ettikleri halde son 3 senedir hiç vergi vermedikleri belirtiliyordu. Bu durum daha önce paylaştığım, vergide adaletsizlik sorununu ticari hayatta da haksız rekabetin nedeni yapmaktadır.

Vergisini tıkır tıkır ödeyen dürüst şirketler ile ödemeyen vergi yüzsüzleri eş zamanlı olarak halka açıklanmalıdır. Zaten yıllardır aslan payının dolaylı vergilerde olduğunu, doğrudan verginin de yarıdan fazlasının ücretlerden alınan gelir vergisinden geldiğini yazıyorum. Oysa anayasada belirlenen esaslara göre herkes mali gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür.

Vergiler çeşitlerine göre önce 3 ana gruba ayrılır:

  • Harcama vergileri: Katma Değer Vergisi (KDV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV), Banka ve Sigorta Muamele Vergisi (BSMV) ve Damga Vergisi… Bunlar herkesin eşit ödediği dolaylı vergilerdir. Zengin-fakir fark etmez, harcadıkça aynı oranda ödenen
  • Varlık vergileri: Veraset ve İntikal Vergisi, Emlak Vergisi, Motorlu Taşıtlar Vergisi dolaysız (doğrudan) alınan vergilerdir. Bu da takibi çok kolay ve kaçak ihtimali az olan bir vergi türüdür.
  • Gelir vergisi: Bireysel Gelir Vergisi ve Kurumlar Gelir Vergisi olarak ikiye ayrılır. Doğrudan alınan gelir vergisinin bireysel olanı, kişinin yıl içinde çeşitli yollarla elde ettiği kâra bağlı olarak tahsil edilir. Örneğin işverenin çalışanlara verdiği ücret, ticari ve sınai kazançlar, serbest meslek kazançları, gayrimenkul ve menkul sermaye gelirlerinden alınan vergilerdir.

Gelir kurumlar tarafından elde ediliyorsa, vergilendirme bu kurumların tüzel kişiliklerine uygulanır. Bunlar sermaye şirketleri, kooperatifler, kamu iktisadi teşebbüsleri, dernekler ve vakıflara ait iktisadi işletmeler ve ortak girişimlerin kazançları üzerinden alınan vergilerdir.

Vergi sistemimiz genel hatları ile böyledir. En fazla kaçak 3. şıktaki gelir vergisinde gerçekleşir. Dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payı yaklaşık olarak yüzde 66 seviyesindedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 50’den daha düşüktür. Bütün bu dengesiz vergi sistemine rağmen kriz dönemlerinde servet sahiplerinden ek vergi alınamamasının da bir sebebi vardır. Kayıt dışı engellenemediği sürece; gelirini beyan edip vergisini ödeyenden bir de ek vergi istenmesinin çok adil olmayacağı inanışı hakimdir. Dolayısıyla devlet bir taraftan kayıt dışı kazancını sistem dışına çıkartıp vergi ödemeyenlerle sorun yaşarken, ek vergi kapısını aralayamadığı için de ikinci defa kayıptadır.

Elbette hepsi bu kadar da değildir. Muhatabı tüketici olan görünmez dolaylı verginin en haşmetlisi enflasyon vergisidir. Bakınız yukarda bahsettiğim çeşitleriyle 2024 yılı toplam tutarı 7.3 trilyon lira olan vergi gelirlerimiz içinde bu vergi yoktur. Ödeyenin de nasıl ödediğinden haberi yoktur.

Zira enflasyonun kendisi vergidir ama yasalarda böyle bir vergi bulunmaz. Ancak görünmez olması yok sayılmasını gerektirmez. Eğer hükümet kamu harcamalarını ve bütçe açıklarını para basarak (senyoraj politikası) finanse etmeyi tercih ederse, enflasyon yaratır. Karşılığı vatandaşın reel gelir kaybı ve bunun tabii sonucu olarak satın alma gücü düşüşüdür. Yani bir tarafta yüksek boyutlara ulaşan hayat pahalılığı dar gelirli kesimin servetini azaltırken, diğer tarafta bu vergiyi ödemediği halde enflasyonu kazanç kapısı olarak görenler vardır ki, gelir dağılımını esas bozanlar bunlardır!

Enflasyonu köpürten kötü niyetlilere en önemli örnek et spekülatörleridir. Amerika ve Almanya fiyatlarının döviz bazında 2 katını aşan yurt içi fiyatları maliyetle ve hükümetin yanlış hayvancılık politikası ile izaha çalışanlar, bu masal tutmayınca artık seslerini kıstılar. Ancak enflasyona katkıları sürüyor!

Nitekim Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek‘de, “Enflasyonu biz çok kötü bir vergi olarak görüyoruz, özellikle sabit gelirliler açısından gelir dağılımını bozan makroekonomik sorun olarak kabul ediyoruz. Bizim programımızın özü dezenflasyon” diyor.

Şimdi de icraata bakalım. Daha bu yıla başlamadan önce ücretlere yapılan artışlar için beklenen enflasyon dikkate alındı. Henüz 4 ay önce (8 Kasım 2024) yüzde 14’ten yüzde 21’e çıkarılan 2025 enflasyon tahmini 7 Şubat 2025 tarihindeki enflasyon raporu sunumunda da yüzde 21’den yüzde 24’e revize edildi. Takvimin daha başında 3 puanlık güncellemenin, takvimin ortalarında nereye yükseleceğini bilmek için falcı olmaya gerek yoktur. Böylece belki de küresel genişlikte ilk ayda şaşan bir tahmin olarak tarihe geçecektir.

Kaldı ki, kamu harcamalarında tasarruf yapmadan, yapısal reformları erteleyerek, sadece kuru baskılayarak; bir de işçi, memur ve emekli ücretlerini düşük seviyede tutarak bu dertten kurtulamayız.

İşte enflasyon böyle bir vergidir ve sürekli daha fazlasını çekip alan bir araçtır.

Yani bir taraftan yükünüzü ağırlaştırırken, diğer taraftan yakıtınızı azaltır…

Böylece ortada vatandaştan devlete giden bir para akışı yokken, enflasyonun yarattığı, hissettirmeden yapılan bir tahsilat gündemdedir. Vatandaştan doğrudan bir para talep edilmediği için şikayet gelmesi de olası değildir.

Sonuç olarak; “Enflasyon Vergisi” adında resmen ilan edilmiş bir vergi olmasa da en kolay para transfer yöntemidir. Önümüzde bu kadar dengesiz bir tablo varken Sayın Şimşek diyor ki; “Vergi vermeyen şirketlerin hissedarlarına ait lüks harcamalar incelenecek.”

Peki bunun için sosyal medya söylentilerini beklemek mi gerekiyordu?

Kaldı ki; daha önce de geliri düşük olduğu halde aylık harcaması 5 milyon lirayı aşanların inceleneceği söylenmişti. Yani 2 milyon harcayana bir şey yok mu?

İlk sıraya alınması gereken ihtiyaç enflasyonla mücadeledir. Zira en büyük beka sorunu yüksek enflasyondur. Bu iş hallolmadan vatandaşın ilgisini başka alana çekmek mümkün değildir. Üstelik enflasyon vergisinin de ilavesiyle oluşan reel vergi yükü sadece sabit gelirlinin belini bükmez. Üretim ve tüketim kararlarını etkilediği için ekonomiyi de kilitler. Kayıt dışılık önlenmeden, güven sorunu aşılmadan ve vergide adalet sağlanmadan buradan çıkış kolay değildir. Tek haneli enflasyon hedefine sözle veya bekleyerek ulaşılamaz.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Son tüketim tarihi ve dezenformasyon

Ercüment Tunçalp

Son zamanlarda piyasada, son tüketim tarihi (STT) ile tavsiye edilen tüketim tarihini (TETT) aynı potada eriten dezenformasyon çabaları vardır. İşte bu yazının konusu, kafa karışıklığı yaratan bu tehlikeye dikkat çekmek üzerinedir.

Söylentiler, “Son tüketim tarihi geçen ürünlerin indirimli satıldığı ve halk sağlığının düşünülmediği” yönündedir. Elbette böyle değildir…

Bilgi eksikliğini gidermek kolaydır. Ancak bilerek yapılanla da mücadele etmek gerekir. Beni takip edenler çok iyi bilirler ki; taklit tağşiş ve pestisit konuları üzerinde çok dururum ve de tüketicinin aldatılması konularına da açıklık getiririm. STT konusunda marketlerde büyük sorun olduğuna da dikkat çekerim.

Ancak burada Tarım ve Orman Bakanlığı ile israfı önlemenin peşine düşen ve AB uygulamalarını referans alan bir girişimci grubuna yapılan haksızlığa da karşı durmak gerekiyor. Zira yapılan uygulama tüketici lehinedir…

“Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun” kapsamında, tarihi geçmiş olan ürün “ayıplı mal” sayılır ve satışı yasaktır. Uygulamada bu ürünleri satan işletmelere idari para ve kapatma cezaları verilir.

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın yürürlükteki Türk Gıda Kodeksi doğrultusunda TETT ve STT ayrımı çok net bir şekilde yapılmıştır. AB standartları dahilinde olan ve dünya genelinde uygulanan bir sistemi şehir efsanesine çevirmek en azından fırsatçılıktır. Bazı siyasilerin de bu konuyu kullanışlı bularak; ilgili Bakanlık ile “Yenir” mağazalar zincirine yüklenmeleri büyük haksızlıktır. Bu konuya son bölümde tekrar döneceğiz. Sektör içinden STT kontrolü konusunda sıkıntı çeken bazı çevrelerin, tüketiciyi rahatlatmak üzere “Bakın buna Bakanlık’ta izin veriyor” algı çabasını da bir kenara koyalım.

Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi TETT’si geçen ürünler sağlık riski oluşturmayıp, sadece tat, aroma ve renk kaybına uğramış dayanıklı ürünlerdir. Örneğin, çay, kahve, şeker, uzun ömürlü içecekler, tuz, kara biber, pul biber, kekik ve diğer baharatlar, çikolata, cips, kuru yemişler, pirinç, mercimek, kuru fasulye, un, irmik, makarna, sıvı yağlar, salça ve turşular bu tip ürünlerdir.

Şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne…

Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği’ne göre mikrobiyolojik açıdan hızla bozulan ve kısa sürede insan sağlığı için tehlike oluşturabilecek gıdalara TETT etiketi konamaz. Bu ürünlerde STT zorunluluğu vardır. Bunlar da örneğin, kırmızı et ve tavuk başta olmak üzere bütün et ürünleri, süt, yoğurt, peynir ve diğer süt ürünleri, balık ve diğer su ürünleri, yumurtalar ve çabuk bozulma riski olan tüm ürünlerdir.

Bütün dünyada son tüketim tarihi henüz geçmemiş ancak tarihi yaklaşan ürünler ayrı bir bölümde uyarı afişi (dikkat çekecek şekilde kırmızı veya turuncu renklerde) ile birlikte indirimli satılabilir. Bizim bazı zincirlerde, AB ülkelerinde ve ABD’de görüldüğü gibi…

STT’nin geçmesi cezai uygulamayı gerektirse de bunun sağlık problemi yaratması durumu ayrıca katlamalı cezayı gündeme getirebilir. Zira STT güvenlik sınırıdır ve aşılma tehlikesi göze alınamaz.

Peki uygulamada durum nasıldır?

Üzülerek belirtmeliyim ki, her girdiğim markette onlarca tarihi geçmiş ürün buluyorum. Savunma şekli ise “çalışan azlığı” oluyor. İşte esas dikkat edilmesi gereken tablo budur. Hatta Avrupa’yı referans gösterenler bile var. Hani AB bünyesindeki kalite kontrol disiplinini bilmesem ben de şüpheye düşeceğim!

Almanya’da Kaufland Market, raflarında tarihi geçmiş ürün bulana 2,5 euro tutarında çek veriyor. Bu şekilde denetim görevinde tüketiciden yardım alıyor. Tahmin ediyorum ki; bunu mutlaka sorumlusuna ödetiyor. Vatandaşlarımızdan bazıları da STT’si geçmiş ürün avına çıkıyorlar ve ürünü bularak çeki alıyorlar.

Bizde de israf savaşçısı olarak tanıtılan Yenir Market’in uygulamalarında;

STT’si yaklaşan, TETT’si yaklaşan veya geçen gıda (sadece yukarda saydığım kategorilerde) ve daha çok gıda dışı ürünler ile ambalajında hasar bulunan, tedarikçinin stok fazlası veya delist ettiği ürünler için indirim geçerli oluyor. Yani birçoğunda da tarih problemi yoktur. Dolayısıyla bu satış noktasını “Dar gelirliyi imha edilmesi gereken ürünlere mecbur ediyorlar” söylemi gerçek dışıdır. Kaldı ki; orta ve üst gelir grubunun da bu zincirden alabileceği ürünler vardır. Üstelik normal bir marketten STT’si yakın veya tarihi geçmiş ürünü alma riski varken, bu markette böyle bir risk yoktur. Örneğin 10 gün içinde tüketilen bir ürünü (STT’si 15 gün sonra ise) yarı fiyatına kim almak istemez ki?

Sonuç olarak; Avrupa’nın en yüksek enflasyonunun bizde olduğu; yaptığımız kıyaslamalarla en yüksek fiyat seviyelerine sahip olduğumuz ve düşük asgari ücreti de hesaba katınca, Moldova’dan sonra satın alma gücü en düşük ikinci ülke olarak öne çıktığımız çok paylaştığımız gerçeklerdir.

Ancak buradan hareketle, zengin ülkelerde bile başarı sağlamış bir israfı önleme projesini bunun arkasına bağlamak hem siyaseten hem de ekonomik açıdan doğru değildir. Zira Yenir Market modelinin, tüketici satın alma gücünü olumlu etkileme rolü vardır. Keşke yüzlerce şubeye ulaşabilse…

Kaldı ki, tüketiciye yansımayan benzer uygulama en az 30 senedir spot piyasa oluşumuyla devam ediyor. Bunun aslı anlık ve nakit satıştır. Fiyatlandırma o günkü arz talep dengesine ve yukarda saydığımız ürün özelliklerine göre değişir.

“Arka kapı satışı” en bilinen yoludur. Marka sahiplerinin stok fazlası ürünlerini ana bayilerine ve zincir marketlere uygulanan liste fiyatlarından daha düşük fiyatla piyasaya sürmeleridir. Bazen bu toplu satışlar büyük bir market zinciri üzerinden de yapılabilir. Bundan tüketicinin haberi bile olmaz, nimetlerinden de faydalanamaz. Üretici stok fazlasından kurtulduğu gibi nakit akışını da güçlendirir, alıcılar ise peşin alımda kaybettiklerini tüketiciye aktarırken fazlasıyla kâra ilave edebilir. Bu son uygulamada ise perakendeci ile tüketici birlikte kazanmaktalar. Daha ne olsun?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (39) Finlandiya

Ercüment Tunçalp

Finlandiya Cumhuriyeti; doğuda Rusya, kuzeyde Norveç, batıda İsveç ile komşudur. Yüzölçümü 338.455 kilometrekare olup, nüfusu 5,6 milyondur.

  • Başkenti Helsinki’dir. Bu şehrin nüfusu 675.000’dir (Ankara’nın Mamak ilçesi kadar). Diğer şehirleri 200-300 bin arası nüfusa sahiptir.
  • Yüzölçümü Türkiye’nin yarısı iken, nüfusu Ankara’dan azdır.
  • Dünyanın en mutlu ülkesidir (World Happiness Report 2025).
  • Kişi başına düşen milli geliri 54.163 dolardır.
  • Tüketici enflasyonu (yıllık) yüzde 2’dir.
  • İşsizlik oranı yüzde 8,1’dir.
  • Finlandiya’da ulusal asgari ücret yoktur. Maaşlar sektör / toplu sözleşmelere göre belirleniyor. En düşük net ücret 1.600 euro civarındadır. Örneğin perakende sektörü çalışanları için en düşük brüt saatlik ücret hesabıyla 13 euro x 160 saat= 2.080 euro’dur. Bizdeki asgari ücret 28.075 TL’dir (530 Euro).

Bu ülkede asgari ücret bulunmadığı ve çalışanın aldığı en düşük ücret ise çok kısa bir zaman dilimini kapsadığı için daha gerçekçi olan ortalama ücrete de bakmak gerekiyor. Finlandiya’da vergi kesintisinden sonra çalışanların eline geçen net ortalama ücret yaklaşık 3.000 Euro seviyesindedir. Kıyaslamada biz bu ücretin hemen hemen yarısını dikkate alıyoruz ama bu gerçeğin de bilinmesini istedim.

  • Helsinki’de kiralar yaklaşık 1+1 için 800-1.500 euro, Tampere/Turku’da 650- 1.000 euro’dur.
  • Ulaşım kartı için aylık 70-80 euro, market ve temel giderler için kişi başı 250-300 euro ödenmektedir.

1950’lere kadar bir tarım ülkesi olarak kalan Finlandiya, 2. Dünya Savaşı’nın ardından bir yandan hızla sanayileşerek gelişmiş, bir yandan da İsveç modelini örnek alan bir refah devleti inşa etmiştir. Sonuçta refah tabana yayılmış ve ülke yüksek bir kişi başı gelire sahip olmuştur. Finlandiya, eğitim, ekonomik rekabet, sivil özgürlükler, yaşam kalitesi ve insani gelişme gibi birçok uluslararası değerlendirmede lider konumundadır. Cumhurbaşkanı’nın siyasi yetkileri 2000 yılında kabul edilen yeni Anayasa ile azaltılmıştır.

Ülkenin büyük kısmı ova ve ormanlarla kaplıdır. Tatlı su kaynakları bakımından hayli zengindir. Doğu Finlandiya Bölgesi’nin çoğu göllerden oluşmaktadır. Coğrafi durumu sebebiyle soğuk bir iklime sahiptir.

İhracatı, yurt içi milli hasılanın yaklaşık yüzde 40’ına tekabül etmektedir. Yaygın ihraç ürünleri; orman endüstrisi ürünleri (kağıt, karton), teknoloji (elektronik, makine, telekominikasyon) ürünleri, kimya endüstrisi ürünleri, metal ve metal ürünleri ve taşıtlardır.

Şimdi fiyat kıyaslamalarına geçebiliriz…

  • Fiyatlar 19 Mayıs 2026 tarihinde Finlandiya’da S-Kaupat’dan, Türkiye’de ise iki büyük perakendecimizden alınmıştır. S- Kaupat, Finlandiya’nın en büyük perakende kooperatiflerinden S-Grup’a ait bir online alışveriş platformudur.
  • Güncel euro kuru 52,95 TL
  • 45 ürünlük listede; Finlandiya sanal alışverişi 234,53 Euro, Türkiye alışverişi 288,78 Euro (15.295 TL) tutmuştur. Ülkemizdeki alışveriş yüzde 23 daha pahalı çıkmıştır. Yani Finlandiyalının geliri yüzde 202 fazla olmasına rağmen, döviz bazında bizim harcamamız daha fazladır.
  • Euro bazında çoğunlukla kronik olarak pahalı kaldığımız ürünler ve fark oranları: Muz (%30), tereyağı (%128), makarna (%136), ayçiçek yağı (%66), bira (%54), filtre kahve (%104), fındıklı çikolata (%57), dondurulmuş patates (%62), dana kıyma (%24), dana karaciğer (%65)…

Burada en ilginç olan iki ürün ayçiçek yağı ve çikolatadır. Bu aşırılığın en küçük bir haklılığı yoktur. Ham yağın fiyatı bellidir. Yurt içinde bile 100 liradan 200 liraya kadar farklı fiyatlar vardır. Bu kadar büyük fark dünyanın hiçbir yerinde bir markaya %100 artı değer (ayrıcalık) veremez.

Üstelik çikolata fiyatlarında, Türkiye’de esas aldığımız fiyat 40 gram da eksiktir. Yani 200 gr yerine %20 eksik olan 2×80 gr =160 gr esas alınmıştır. Dünyada kakao fiyatlarında dolar bazında yüzde 60’a varan düşüş varken, zaten pahalı olan üründe hâlâ fiyat artışları devam etmektedir.

Dolayısıyla bu yüksek enflasyonu sadece ekonomi yönetiminin hatalarına bağlamak doğru olmaz. Ülkemizde bunu avantaja çevirmek isteyen çevrelerin varlığını da artık kabul etmek zorundayız. Bunlarla mücadele edilmeden enflasyonla mücadele kazanılamaz…

  • Bu alışverişi Finlandiya tüketicisi aylık geliri ile 1 ayda 7 defa yapabilirken, Türk tüketici aynı alışverişi 1 ayda 2 defa yapabilmektedir. Başka bir ifadeyle, Finlandiyalı bu alışverişi gelirinin yüzde 14,6’sı ile yapabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişe gelirinin yüzde 54,5’ini ayırmak zorundadır.

Sonuç olarak; şimdiye kadar kıyaslama yaptığımız 39 ülke içinde satın alma gücü bizden düşük sadece 4 ülke (İran, Rusya, Azerbaycan, Moldova) bulunmaktadır.

Diğer ülkelerle aramızdaki büyük farkı görmezden gelen ve SAGP masalıyla satın alma gücümüzü gelişmiş ülkelere yaklaştıran dış güçlerin neyi amaçladıkları belli olmuyor mu?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun kazananları…

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyondan ek kâr sağlayanları sık sık gündeme getiriyoruz ve istatistiki verilerle de bunu destekliyoruz. Bu arada gelirini reel olarak enflasyon kadar artıramayan kesimin kaybını da Gini katsayılarını takip ederek kıyaslamalı şekilde aktarıyoruz. Sabit gelirlinin enflasyondan nasıl korunacağına dair de fikirler üretmeye çalışıyoruz. Kısaca, en az beş yıldır enflasyon hız kesmediği için servet dağılımındaki bozulmanın daha da artacağından bahsetmekteyiz. Dolayısıyla yüksek enflasyonun kaybedenleri bellidir…

Buradan hareketle geçen bu sürede nereden nereye geldiğimizi; dışardan bakan bir kuruluşun raporundan daha iyi anlama imkanı bulabiliriz.

Araştırmayı yapan Knight Frank, 1896 yılında kurulan ve merkezi Londra’da bulunan, 70’den fazla ülkede faaliyeti olan 130 yıllık bir gayrimenkul danışmanlık grubudur.

“Knight Frank 2026 Servet Raporu”na göre, Türkiye ultra zengin artış hızında Avrupa ikincisi çıkmış. Yani enflasyon oranında Avrupa birincisi, zengin yaratmada Avrupa ikincisi olmuşuz. Esasında bu iki özellik yan yana geldikten sonra başka bir söze gerek kalmasa da raporun bize ait kısmına göz atalım…

Raporda, Türkiye’nin 30 milyon dolar üzeri serveti olanların sayısında son beş yılda en hızlı artışın gerçekleştiği birkaç ülke arasına girdiği açıklanıyor.

Euronews’in haberinde, rapordaki en dikkat çekici verilerden biri Türkiye’ye ait 2021-2026 yılları arasındaki beş yıllık süreci kapsayan verilere göre; Türkiye yüzde 94’lük zengin artış hızıyla Polonya’nın (yüzde 109) ardından Avrupa’da ultra zengin nüfusu en hızlı büyüyen ikinci ülke olmuş. Bu dönemde Türkiye’de asgari net serveti 30 milyon dolar olanlar grubuna 2 bin 34 kişi daha katılmış. Dolayısıyla bana “enflasyonun kazananı mı olur?” şeklinde eleştirel soru yöneltenlere bu tabloyu ithaf ediyorum…

Esasında bunu anlamak için iktisatçı olmaya da gerek yoktur. Zira basit bir mantık yürütmeyle kazanan da kaybeden de apaçık ortadadır. Yüksek enflasyon her ay fiyatlar genel seviyesini artırırken, 12 ay boyunca asgari ücreti değişmeyen (diğer sabit gelirliler de öyle), yani harcaması artarken geliri sabit kalan vatandaş kaybeden taraftadır…

Diğer tarafta ise;

  • Kendi ürününe fiyat belirleme özgürlüğü olanlar ve kâr marjını artırma imkanı bulanlar,
  • Yüksek mevduat hesabından faiz geliri sağlayanlar,
  • Kur Korumalı Mevduat (KKM) sayesinde, enflasyon ortamında kaybetme ihtimali bulunmayan ama kazanma ihtimali daha yüksek olanlar,
  • Genellikle enflasyon üzerinde değer kazanan; gayrimenkul, altın ve benzeri fiziksel varlıklara sahip olanlar,
  • Ürünü veya hammaddeyi eski fiyattan stoklayıp, enflasyon desteği ile yüksek fiyattan satanlar,
  • Sabit faizle borç alıp (örneğin konut kredisi) enflasyonun erittiği para değeri sayesinde borcunu azaltanlar…

Yukarda belirttiğim kazançlar, piyasa şartlarının sağladığı avantajlardır.

Bir de bu kadarıyla yetinmeyip, fırsatçı enflasyonu yaratanlar, kayıt dışına kayarak kendilerine vergi tasarrufu (!) sağlayanları da görmek mümkündür.

“Konkordato sayıları yıldan yıla bu kadar hızlı artarken, bu tespitler biraz iddialı olmuyor mu?” denebilir. Benim sorum da “Konkordato ilan eden veya şirketi iflas eden bir iş adamının lüks konutunu ve pahalı arabasını terk ettiğini hiç  gördünüz mü?” olur. Cevap bellidir; fakir şirketin zengin patronu safrayı attıktan sonra yaşam kalitesinde kayıp yaşamadığı gibi neşesi de hiç eksilmez.

Batı ülkelerinde ise, konkordato talebi kabul gören iş adamının ilk etapta mal varlığına el konur ve borçlarını devlet üstlenir. Şirket sahibi de asgari ücretle maaşa bağlanır. Süreç sonunda borçlar kapanmışsa el konan mallar iade edilir.

Böylece bizdeki gibi her konkordato ilan edenin onlarca mağdur alacaklısı da olmaz. Burada adil olmayan bir husus yok herhalde…

Sonuç olarak; dar gelirli vatandaş yüksek enflasyonu yaratmadığı halde bunun faturasını ödüyor. Fiyatını kendi belirleyen de hem enflasyon yaratıyor hem de bunun üzerinden ek kazanç sağlayabiliyor.

Elbette topluma karşı sorumluluk sahibi iş insanlarının sayısı da az değildir. Sadece kâr elde etmeyi değil, çevreye, çalışanlara ve topluma değer katmayı hedefleyenleri de bu bakımdan tenzih ediyorum.

Onların da hayat pahalılığının sürekli arttığını (hem de döviz bazında) ve büyük halk kesiminin hayat standardını düşürdüğünü kabul ettiklerini biliyorum.

Satın alma gücü paritesi hesaplamalarında küresel standart ve referans ülkesi olan ABD’de, aynı perakendeciden (Costco) iki yıl ara ile yapılan iki alışveriş (2019-2021) tutarının değişmediğini gösterdik. Bununla da yetinmedik, yerli markalarımızın bile ABD’de dolar bazında ülkemizden daha ucuza satıldığını yerinden aktardık. Dolayısıyla ABD tüketicisinin artan geliri ve değişmeyen harcaması ile refahını sürekli artırdığı gerçekken; onu sabit bir nirengi noktası yapıp, bizi de sanal olarak ona yaklaştırmaları yanlışını da göstermiş olduk.

Bu durum sürdülebilir değildir. Vatanını milletini seven herkesin enflasyonla mücadeleye destek olması gerekir.

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün referans alacağımız iki önemli sözü ile bitirelim; “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” ve “Hiçbir millet yoktur ki, ahlâk esaslarına dayanmadan yükselebilsin.”

Not: Savaş nedeniyle son aylarda artan petrol fiyatları konumuzun dışındadır.
Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER