Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Enflasyonda şaşırtıcı farklar

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Ülkemizde her ay vatandaşın önüne düzenli olarak, 3 ayrı kurum tarafından hesaplanan enflasyon oranları geliyor.

Resmi olanı TÜİK tarafından belirlenen rakamlardır. 2023 Haziran ayına ait olan TÜFE; aylık yüzde 3,92, yıllık yüzde 38,21 olarak açıklandı.

İkincisi, İstanbul Ticaret Odası (İTO) tarafından hesaplanan İstanbul Ücretliler Geçinme İndeksi’dir. 2023 Haziran ayına ilişkin Ücretliler Geçinme İndeksi bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 55,19 olarak açıklandı.

Üçüncüsü, Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından hesaplanan Tüketici Fiyat Endeksi’dir. 2023 Haziran ayına ait E-TÜFE’deki 12 aylık artış oranı da yüzde 108,58 olarak açıklandı. Aradaki farklar aşağı yukarı son 2 yıldır bu şekilde ayrışarak devam ediyor. Şaşırtan ve anlaşılamayan tarafı da bu oluyor. En son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim; aşağıda inceleyeceğimiz oransal farkları normal karşılamak mümkün değildir.

Çünkü;

. TÜİK hesabında dikkate alınan 404 madde, tüketiciler tarafından en çok  kullanıldığı tespit edilen ürün ve hizmetlerdir. Ne İTO ne de ENAG bunları yok farzederek başka bir listeyi esas alamaz. Zira istatistik bilimine aykırı olur.

. Ana grupların ağırlıklarına gelince; bu da bir Türkiye ortalamasıdır. Ancak  bütün gelir gruplarında bu ağırlıklar farklıdır ve dolayısıyla her tüketicinin de doğal olarak enflasyonu farklı çıkar. Örneğin gelir azaldıkça gıdanın harcamalar içindeki payı artar. Bu bakımdan TÜİK enflasyonunun, alt gelir grubunun yaşadığı enflasyonu yansıtmaması doğaldır ama bunun ücretleri belirlerken kıstas alınması normal değildir. Belki bu konuda asgari ücretlilere ve emeklilere özel, değişik ağırlıklarla daha gerçekçi bir hesap daha çıkarılabilir.

. Üç ayrı kurum tarafından ulaşılan enflasyon sonuçlarında; 17 puandan 70 puana kadar oluşan farkların ne mantıken ne de bilimsel açıdan izahı mümkün değildir. Belki ancak mizah konusu olabilir. Oysa hesaplama şeklinden kaynaklanabilecek küçük farklar her zaman kabul görebilir. Ancak ağırlıkları birbirine yakın, ürün ve hizmetleri de aynı olduğuna göre, bu anlaşılamayan farklar için geriye fiyat-zaman-mekan uyumsuzluğu ile sepet içeriğinde yapılabilecek değişiklik ihtimalleri kalıyor.

. En az 30 yıl boyunca fiili ağırlıklara ve güncel fiyatlara göre perakendeci enflasyonu çıkartmış bir kişi olarak belirtmek isterim ki; piyasadan alınan ortalama ürün fiyatları da bu farkları yaratacak kadar sapma gösteremez. Zira fiyatları sürekli olarak en ucuz yerlerden toplasanız bile; geçen ay veya geçen sene de aynı yerlerden toplayacağınıza göre fiyatlar farklı çıksa da fiyat artış oranları piyasadan farklı çıkamaz. Tek şartla enflasyon oranını düşük çıkartmak mümkündür. Bir önceki sene yüksek fiyat uygulayan yerden alınan fiyatla, bu sene düşük fiyatlı başka bir yerden alınan fiyatın kıyaslanmasından ancak şaşırtacak kadar düşük; tersi durumda da şaşırtacak kadar yüksek enflasyonla karşılaşmak mümkün olabilir. Ancak meslek etiğine uymayan böyle bir davranışı hiçbir kişi ve kurumdan bekleyemem…

. İstanbul’un enflasyonu ile Türkiye’nin enflasyonu da büyük oranda farklı çıkamaz. Zira fiyatlar farketse de fiyat değişim oranları mutlaka benzerlik gösterir. Kaldı ki fiyatların ülke genelinde belirleyicileri de gıda ve gıda dışı ulusal perakendecilerdir. Bunlar Anadolu’da farklı fiyat uygulamadıkları gibi yerel zincirler ve geleneksel kanal da fiyatlarını bu zincirlere bakarak belirlerler.

. Yukarda belirttiğim 3 kurumdan en doyurucu açıklamayı ENAG yapıyor. Enflasyonu diğer 2 kurum gibi sadece aylık ve yıllık değil, günlük ve hatta saatlik de hesapladıklarını açıklıyorlar. Kendi hesaplarında TÜİK’in enflasyon sepetindeki 404 maddeyi baz aldıklarını belirtiyorlar. Her gün elektronik yolla topladıkları yaklaşık 260 bin datayla TÜİK’in bir ayda aldığı datanın (550 bin) 15 katı bir veri seti elde ettiklerini duyuruyorlar.

. TÜİK ise Haziran 2022’den itibaren enflasyona esas olan madde fiyat listesini açıklamaktan vazgeçti. Zaten çalışmanın temeli ve görülemeyen kısmı da budur. Bu güne kadar her bayramda veri alan TÜİK’in ilk defa bu bayramı gerekçe göstererek açıklamayı 2 gün ertelemesi de beklenen bir durum değildi.

. Seçim sonrasında yüzde 30 orandaki kur artışının en az 10 puanının haziran  enflasyonuna yansıması ise beklenen bir durumdu. Temmuz ayından itibaren kur artışlarının yüksek seyredeceği, bunun da ‘maliyet enflasyonu’ yoluyla tüketici fiyatlarını tekrar yükselişe geçireceği ise en beklenen durumdur.

Sonuç olarak; halkın sürekli fakirleşmesinin ve satınalma gücünün düşmesinin tek nedeni; ücret artışlarına uygulanan resmi enflasyon ile yaşanan enflasyon (ağırlıkları farklı) arasındaki uyumsuzluktur.

Kaldı ki; çok sık kullanıldığı halde, “hissedilen enflasyon” diye de bir şey yoktur. Bunun yerine yukarda nasıl oluştuğunu belirttiğim “yaşanan enflasyon” gerçeği vardır. Örneğin, hava sıcaklığı 4 derecedir ama hissedilen 1 derecedir. Burada böyle bir durum söz konusu olamaz. Yaşadığımız ne ise gerçekleşen odur. Peki her ayın başında önümüze gelen şaşırtıcı oranın sebebi nedir?

Herkesin ihtiyaçlarına, tercihlerine, alım güçlerine göre bireysel enflasyonları farklı çıkar. Yani kimsenin enflasyonu birbiriyle tıpa tıp aynı çıkmaz. Ancak bir ülke içinde, aynı gelir grubundaki vatandaşlar arasında da büyük farklar oluşmaz. İşte şaşırmamızın sebebi budur!

Aynı durum perakendeci enflasyonları için de geçerlidir. Diyelim ki; bir perakendeci 10 bin çeşit ürün satıyor. En çok sattığı ilk 500 ürün cirosunun ortalama yüzde 80’ini teşkil eder. Geriye kalan 9 bin 500 çeşit ise ciroya yaptığı katkıdan çok “her aradığını bulan” müşteriyi mağaza içinde tutmaya yarar. Ve neticede bu 500 ürün perakendeci enflasyonuna da büyük ölçüde yön verir.

Ülke ekonomisinde de benzer şekilde ilk 400-500 ürün ve hizmet çeşidinin ağırlığı önemlidir ve bunlar üzerinde de herkes hemfikir olmalıdır. Zira önce istatistik, arkasından da matematik süreç pişirip önümüze koyar zaten…

Yeter ki otomatik pilota bırakılması gereken yerde hatalı müdahaleler olmasın.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Gıda etiketleri yenilenirken…

Ercüment Tunçalp

Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği yeniden ele alındı ve tüketiciyi yanıltan hususlarda birçok değişiklik yapıldı. Ancak çok geç kalındığı için bütün eksiklerin bir defada giderilmesi mümkün gözükmüyor. İşte bunun için ihtiyaca ne kadar yeteceği de bu yazının konusu oluyor.

  • Ambalaj üzerindeki “doğal” ifadesinin yanlış olduğunu yıllardır yazıyorum. Bu ifade, tek şartla haklılık kazanabilir. “Tabiatta bulunduğu şekilde”, yani doğal özelliğini kaybetmeyen ürün için kullanılabilir.

Ancak duyuyorum ki; sadece “hiçbir katkı veya ilave bileşen içermemesi” ürünü doğal sayacaktır. Buna katılmam mümkün değildir. Örneğin ısıl işlemden geçen bir ürün, az ya da çok bu özelliğini kaybeder. Bu ürünün bal olduğunu varsayarsak; işlenmiş bal ile ham veya karakovan balını nasıl ayıracağız?

Pastörize süt ile inek memesinden sağılmış çiğ sütü nasıl ayıracağız?

  • “Yüzde 100 doğal” ifadesi daha da anlamsızdır. Çünkü bir ürün ya doğaldır ya da değildir. Kaldı ki, mesela “yüzde 15 doğal” olan bir ürün var mıdır?

Yıllardır bu tuhaf yaratıcılığa neden izin verildiği anlaşılır olmamakla beraber artık nihayete ermesi olumlu değişikliktir.

  • “Gerçek” ifadesi de fark yaratacak bir özellik olamaz. Zira gerçek olmayan ürünün taklit-tağşiş listesinde yer alması gerekir. Elbette rakiplere karşı etik dışı yoldan avantaj sağlamaya yöneliktir. Zarar gören markaların yıllardır buna kayıtsız kalması ve mücadele vermemesi ise oldukça şaşırtıcıdır.
  • “Ev yapımı” ne demektir, neden artık bu ifade kullanılamayacaktır?

Eğer ürün reçel ise “pancar şekeri kullanıldığı, koruyucu madde kullanılmadığı” zaten tercih nedeni olacak özelliklerdir. Annemizin yaptığı reçelde glikoz şurubu bulunmaz. Rafa gönderilecek ürün ise korumasız bırakılamaz. Ev yapımı reçelde meyve oranı yoğun olur (%45-65 değil). Kıvam artırıcı kullanılmaz, kaynatma süresine göre kendiliğinden kıvamlı hale gelir. Yani 2 özelliği öne çıkartıp, zaten yukardaki ifade bu kadar kolay kullanılamazdı. Değişiklik olumludur…

  • İçinde meyve olmayan ve sadece aroma içeren ambalajlara şimdiye kadar gönül rahatlığıyla meyve görselleri konabiliyordu.  Artık konamayacak…

Ancak yeni ambalajlarda yaratıcı fikirlere çok ihtiyaç olacak!

  • “Köy tipi” ve “Çiftlikten” tanımları da yıllardır yaygın kullanılan ifadelerdir. Amaç bellidir. Ürünün sanayici tarafından değil, ilk elden ve güvenilir şekilde tüketiciye ulaştırılacağını çağrıştırmak içindir. Örneğin, ülkemizde “çiftliğimizden sofranıza” sloganı ile et ve et ürününün fahiş sayılacak fiyata (ilk elden nasıl oluyorsa) satılmasını eleştirmiştik. Ancak daha sonra öğrendik ki; ürünler de çiftlik yerine başka bir şehirde fason üretiliyordu.
  • Bu vesileyle ambalaj üzerine ‘üretici işletmenin adı’nı yazmak yerine, tüketici için hiçbir şey ifade etmeyen ‘rakamlar grubu’na yer verilmesi mutlaka değiştirilmelidir. Ürünün çıktığı işletmenin adı ve adresi açık olarak yazılmalıdır. Hem de rahat okunabilir ölçülerde…

Elbette zorunlu olmadığı halde bu açıklamayı yapan firmalar vardır. Peki o zaman bunu saklamak isteyenin amacı belli olmuyor mu?

  • Ürün içeriğinde yer alan “Eser miktarda içerebilir” açıklaması, “önemsenmeyecek kadar az miktarda” anlamının, yasak savma kabilinden bulunmuş en kısa ifadesidir ve aksine çok önemsenmelidir. Olumlu değişikliktir.
  • Yine yıllardır tüketici “Meyve suyu” aldığını zannederken, “Aromalı içecek” içtiğinin farkında değildi. İlkine izin verilmeyerek, doğru yol bulunmuştur…
  • Günlerce raflarda bekleyen meyve suyu ambalajında “taze sıkılmış” ifadesi rahatça kullanılabiliyordu. Artık kullanılamayacak. Zira tek şart, örneğin portakalın gözünüzün önünde sıkılmasıdır. Bu hem taze hem de katkısız olduğunun delilidir.
  • “Günlük” ifadesi 15 gün ömrü olan ürün ambalajında kullanılmamalıydı. Nitekim 1 gün 24 saat olduğu için böyle bir sınırın getirilmesi olumludur.
  • Peynir sütten yapılır. Normalde ambalaja “süt” kullanıldığını yazmak bile fazlalıktır. Ancak maalesef ülkemizde margarin, nişasta veya bitkisel yağ kaynaklı sözde “Erzincan tulum peyniri” üretilmektedir. Bu ilimiz dışında yapılan bu üretimin, hem adını aldığı bölgeye hem de tüketiciye büyük haksızlık olduğunu da sürekli yazdım. İnşallah bu kötü alışkanlık yeni değişiklikle önlenir de bu ürüne de süt dahil olur. Bu tağşişli ürün laboratuvara girmeden bile kendini belli eder. Çünkü en önemli özelliği, ufalanabilir olması ve kendine özgü pütürlü yüzeyidir. Sahtesi ise parlak, pürüzsüz görünümdedir ve ağızda sakız olduğunu hissettirir.
  • Yeni yönetmelikte katılmadığım bir diğer husus; Palm yağı içermez” ve Glikoz şurubu içermez” ifadelerine kısıtlama getirilmesidir. Eğer bu bilgiler içerikle uyumluysa gerçek bilgidir ve tüketici için çok değerlidir. Yani kısıtlamak yerine teşvik edilmelidir. Kaldı ki bahse konu olan iki girdi kaleminin sağlık riskleri taşıdığı da bilimsel gerçekliktir.
  • Yıllarca ambalaja “tamamen katkısız” yazdıktan sonra hemen alt satırlarda katkı çeşitleri sıralanan örnekleri çok gördük. Yukardaki örneğin tam tersi olup, tüketiciyi yanıltmanın en bariz şeklidir. Dolayısıyla haksız kazançların yanında, yukardaki şekilde olumlu özelliğini belirtenin de biraz avantajı olsun!

Sonuç olarak; yukardaki değişiklikler birçok işletme tarafından beğenilmeyecek. Zira amaç daha fazla kazanmak olduğundan, buna sınır getirilmesi ve tüketicinin aydınlatılması onlar için isabetli görülmeyecek…

Düşünebiliyor musunuz; birçok Türk markası yurt dışında döviz bazında daha ucuza satılmasına rağmen, oralardaki içeriklerde de fazlalık vardır. Bunların tamamı şeffaf hale geleceğinden, tüketici de tercihini buna göre yapacaktır.

Gıda Dedektifi hesabı sahibi Musa Özsoy, yıllardır “Etiket okuryazarlığı” konusunda önemli hizmetler vermiş, karınca duası gibi küçük yazılan içerikleri gün yüzüne çıkarmıştır. Bunu yaparken, sadece ambalajlardaki gerçek görseller üzerinden, “neyin ne ifade ettiğini” açıklamıştır. Buna rağmen bazı çevrelerden (ürünlerinde olmayan özelliği varmış gibi gösterenlerden) büyük baskı görmüş ama yılmamıştır. Kamu denetimine sağladığı destek ile o da her türlü övgüyü hak ediyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Gıdadaki gizli tehdit: pestisit

Ercüment Tunçalp

İnsan hayatında tehlikelere karşı korunmanın önceliği vardır. Farkında olduğunuz risklere karşı önlem alırsınız. Ya göremedikleriniz?

İşte bunların en başında gelen pestisit, tarımda ürün verimini artırmak amacıyla kullanılan kimyasallardır. Böcek, mantar, kemirgen öldürücüdür. Başka?

Kontrolsüz kullanımı uzun vadede insan hayatını da tehdit eder. Kronik hastalıklara ve kanser oluşumuna kapı aralar…

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın pestisit denetimi yaptığını, ancak analiz sonuçlarını açıklamadığını duyuyorum. Olumsuz analiz sonuçlarındaki oranın yüksek olduğunu da tahmin ediyorum. Bu tahminimi oluşturan husus; ihracata hazırlanan ürünlerin daha hassas denetime tabi olmasına rağmen, AB’nin Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi (RASFF) tarafından duyurulan bize ait olumsuzlukların fazlalığıdır. Peki bu bizi nereye götürür?

Yurt dışına gönderilen ürünlerde bu risk göze alınıyorsa, iç pazarı tahmin etmenin hiç de zor olmadığına…

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) gerekçesi ile “verilerin ticari sır” veya “iç/dış ticarette olumsuz etki yaratabileceği” endişesiyle sonuç açıklamadığını duyuyoruz. Oysa bu durumda hiç değilse problemin boyutunu bilmek ve zararlı ürünün imha oranını öğrenmek, en doğal tüketici hakkıdır.

Elbette dünyada pestisit analiz sonuçlarını açıklamayan ülkeler vardır. Bunlar denetim mekanizmaları zayıf ülkelerdir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ise düzenli şekilde bu sonuçları açıklamaktadır. Benim görüşüm; ürününe güvenen ile güvenmeyen arasındaki farktır bu…

Bize gelince; Avrupa’ya ihraç ettiğimiz ürünlerin olumsuz sonuçlarını zaten dış kaynaklardan öğreniyoruz. Ve bu şekilde 2025 yılında en çok bildirim (uyarı) alan ilk 2 ülke arasında olduğumuzu da biliyoruz. Uyarı sistemi sayesinde bizden ithalat yapmayan ülkeler bile bu kötü şöhretimizi öğreniyorlar. Dolayısıyla ilgili Bakanlığın açıklama yapmaması yurt dışına yönelik bir tedbir olamaz. İç piyasada ise açıklama yapılması durumunda arz problemi yaşanması güçlü ihtimaldir.

İki yıl önce bu konuyu, “Gıda güvencesi ile gıda güvenliği ayrışıyor” başlıklı makalemde konu etmiştim. Burada bir özetini takdim edeyim…

Önce ‘karın doyurmak için bulduğunla yetineceksin (Gıda güvencesi), sonra imkanların geliştikçe sağlıklı beslenmeyi düşüneceksin (Gıda güvenliği)’ şeklinde bir ifadeyi kolay anlaşılabilir olması bakımından tercih ediyorum. İşte bazı gelişmekte olan ülkelerde ikincisine sıra gelememesini de buna bağlıyorum.

Bunun için sadece pestisit konusu değil, taklit tağşiş sonuçlarının açıklanması da zaman zaman ihmale uğramıştı. Nitekim Tarım ve Orman Bakanlığı 1 Mart 2022 tarihinden itibaren tam 31 ay müddetle analiz sonuçlarının duyurusuna ara vermişti. 2 Ekim 2024 tarihinde uygulama tekrar devreye girince, bu gelişmeyi 7 Ekim 2024 tarihli, “Tağşiş yapan firmaların keyfi kaçtı” başlıklı yazımda değerlendirmiştim. Ara verilen 31 aylık zaman dilimindeki diğer yazılarımın linklerini de bu yazının sonuna ekliyorum…

Eğer amaç gerçekten üzüm yemek ise, taklit tağşiş olaylarından daha fazla bu konuda yönlendirici ve ısrarcı olmak durumundayız. Zira taklit tağşiş ile pestisit arasında benzerlik olsa da ikincisinde riskler çok daha fazladır.

Her ikisi de insan sağlığı için önemli tehdittir. Her ikisi de tüketiciyi aldatmaktır.

Her ikisini gerçekleştiren de kendi çıkarını tüketici sağlığına tercih etmektedir.

“Taklit tağşiş bilerek, ilaç kalıntısında limit aşımı ise hatadan kaynaklanmaktadır” görüşünün benim açımdan geçerliliği yoktur. Zira hileyi yapan da hata olduğunu söylemektedir. Ayrıca pestisit limit aşımında; tarımsal üretimin artırılması, ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken sürenin ticari amaçla beklenmemesi, bilerek yapıldığının kanıtıdır. Daha ucuza mal etmek için ruhsatsız veya o üründe kullanımı yasaklanmış ilaç kullanmanın da masum görülebilmesi mümkün değildir.

Çoğunlukla pestisitin sonuçları taklit tağşişten daha ağırdır. Zira insan sağlığına zarar vermeyen hile vardır (yağ oranının düşük olması, dana eti yerine kanatlı kullanımı gibi) ama limit aşımında pestisitin kanserojen etkisi, hormonal bozukluklar, nörolojik hastalıklar yaratabileceği bilimsel gerçektir.

Gıda kategorilerinin çoğunda güvenli markaları seçerek korunmak mümkünken; meyve-sebzede marka olmaması ve pestisitin görünmez bir tehlike olması tüketiciyi savunmasız bırakmaktadır.

Pestisitin insan sağlığı dışında çevreye verdiği zararın sınırı yoktur. Havaya, suya, toprağa karışması; arılar, kuşlar ve birçok canlı için tehdit oluşturuyor.

Büyük perakende zincirlerin hepsinde Kalite Kontrol Departmanı vardır. Denetimi yapsalar ve sorunlu ürünleri geri çevirseler bile (ben hiç duymadım), üretici ismini açıklamazlar. Bu konuda Bakanlık ile ters düşmeyi göze alamazlar. Bunun için de perakendeciyi eleştiremeyiz. Ancak bu marketlerin merkez deposundan veya şubesinden alınacak numunelerin olumsuz sonuç vermesi onları da sorumlu tutar.

Sonuç olarak; pestisitten korunmak o kadar kolay değildir. Her çeşit meyve sebzeyi karbonatlı /sirkeli suda bekletmek, yıkamak veya fırçalamak hem pratik değildir hem de kesin çözümü garanti etmez. Zira ürünün çeşidine, kalıntının türüne göre ayrı işlem gerekir ki; örneğin çekirdeğe kadar nüfuz eden pestisiti arındıracak bir yöntem henüz bulunmamıştır.

Çözüm; çiftçilerin hızlandırılmış eğitimden geçirilmesi ve yönlendirici rolü üstlenecek uzmanların (Ziraat Müh. / Gıda Müh.) yetki ve sorumluluklarının artırılmasıdır.

Mevcut şartlarda bir diğer çözüm, sivil toplum kuruluşlarının marketlerden alacakları numuneleri analiz ettirerek sonuçları kamuoyuyla paylaşmalarıdır. Halk sağlığı açısından bundan daha büyük hizmet olamaz…

Sorunlu ürünün kaynağına ulaşmak zor olmayacağından, halk sağlığını tehdit edenin ortaya çıkarılması, diğer girişimler için caydırıcı olabilir.

 

Konuyla ilgili diğer makalelerim:

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Beklenti ve fırsat zamları!

Ercüment Tunçalp

Bundan bir ay önce savaş başlarken bir hareketlenme oldu. “İğneden ipliğe her şeye zam gelecek” diyen felaket tellalları düğmeye bastı. O günlerde savaşın bahane edildiğini, motorine gelecek 10 liralık artışın, Antalya-İstanbul arası nakliyede yakıt maliyetini kilogram başına 11 kuruş artıracağını belirtmiştim. Eşel mobil sisteminin devreye girmesiyle de uluslararası enerji fiyat gelişmelerinin enflasyona yansıması sınırlandı. Kaldı ki eşel mobil sistemi devre dışı kalsa ve motorinde 30 lira fiyat artışı baz alınsa bile (henüz o seviyeye ulaşmadı), ürüne yansıması 50 kuruşu geçmez.

  • Dolayısıyla uzun vadede savaşın olumsuz etkileri olabilir ama bu acele nedir?
  • Savaşın başladığı 28 Şubat 2026 tarihindeki motorin fiyatı 60,35 TL, bir ay sonra 31 Mart 2026 tarihindeki fiyatı 74,87 TL. Yani bütün koparılan fırtına bu artış üzerine. Eğer bizim gibi savaştan dolaylı etkilenen AB ülkelerinde de ürün fiyatlarına yansıma aynı olursa bütün söylediklerimi geri alacağım.

Elbette bu kıyaslamayı da 3 ay sonra yaparız. Hem de euro bazında

  • İşte TCMB blog sayfasında yer alan konuyla ilgili en taze bilgi…

“Brend petrol fiyatında yüzde 10’luk bir artışın tüketici enflasyonunu 12 ay sonunda (hemen değil), doğrudan ve dolaylı etkiler (yani gübre ve etkilediği bütün ürünler dahil) kanalıyla nihai olarak 1 puan artırdığına” işaret ediliyor. Toplam etki ise 24 ay içerisinde yaklaşık 1,2 puan olarak hesaplanıyor.

  • Bu kadar da değil, Mart 2026 – Şubat 2027 arasında Brend petrol fiyatının 70 ila 90 ABD doları arasında değiştiği alternatif senaryo da ele alınmış.

“Ortalama Brend petrol fiyatının 70 ABD doları olduğu ve eşel mobil sisteminin olmadığı durumda, ürün fiyatlarına geçişkenlik yıllık enflasyon tahminini 1,9 puan yukarı yönlü etkiler. Eşel mobil uygulanması durumunda ise enflasyondaki doğrudan ve dolaylı artışların 1,3 puan daha düşük, yani bir başka ifadeyle yüzde 0,6 olarak gerçekleşmesini sağlar” deniyor. Bizim gibi enflasyonu yüzde 30’lar seviyesinde yaşayan ülkede iki puanın sözü mü olur?

Elbette beklentileri bozan haklı nedenler de var ama bunların ekseriyetinin savaşla ilgisi olmayıp, piyasa bu beklentileri önceden satın almıştı zaten…

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in gördükleri ile bizim gördüklerimiz arasında fark vardır. Şimşek diyor ki; “Türkiye krizleri fırsata çevirecek, dezenflasyon ve yapısal reformlar önceliğimiz olacak.”

Ben de diyorum ki; hangi dezenflasyon? Dokuz aydır yüzde 31-33’lerde takılı kalan yıllık TÜFE’ye rağmen vitrine konan dezenflasyon mu?

Yapısal reformlarla tanışacağımız günleri ise sabırsızlıkla bekliyoruz…

Gelelim daha önemli sorunlara…

Esas tehdit kur riskinin artmasıdır. Türkiye’nin dış borç stoku 520 milyar dolara ulaşmıştır. Bu borç ödemeleri için dövize ihtiyaç vardır. Yeni olan gelişme, ihracatın gerilemesi ve ithalatın artmasıdır. Bu da dış ticaret açığını, dövize ihtiyacı ve kurları artıracaktır.

Ticari kredi ve mevduat faizlerinin yükseldiğini izliyoruz. TCMB’nin politika faizini yüzde 37’de sabit tuttuktan sonra örtülü artırım yapması da 22 Nisan’da faiz artırımına gideceğine işarettir.

Kredi risk primi (CDS) 200 baz puana düşmüşken, tekrar 300 baz puanı görmüştür. Bu da borçlanma maliyetini artıracaktır. Yani görüldüğü gibi fiyatları tırmandırırken(!) gerekçe boldur ama henüz yansımalarını görmeden hareketlenmek için erkendir. İtirazımız da bunadır…

Yoksa gıda fiyatları dünyada düşerken bizde artmasına; döviz kuru yatay seyrederken ithal girdi maliyetinden şikayet edilmesine alışkınız.

Sonuçta; biz savaşa girmesek bile savaşa girenlerden fazla etkilenmiş oluyoruz. Nedeni gayet açıktır, Gıda fiyat denetimleri hem sayıca hem de ceza tutarı olarak yetersizdir. Örneğin Türkiye Gazetesi’nin haberinde; “Bir zincir marketin, sadece bir ay önce kilosunu 40 TL’den aldığı domatesi tam 5 katı fiyata, 199 TL’ye sattığı tespit edildiği için skandalın adresi olan markete 1,8 milyon TL ceza kesildi” deniyor. Şimdi “rekor” olarak duyurulan bu cezanın ne kadar yetersiz kaldığına bakalım…

Market, bir zincirin halkası olduğuna göre olay tek şube ile sınırlı kalamaz. Ayrıca domates perakendecilerin en çok sattığı birinci üründür. Miktarı alt sınırdan 20 ton olarak dikkate alalım. ‘159 TL (kâr)X20.000 kg= 3.180.000 TL’ hesabıyla; bir seferlik ve tek üründeki bu kazancın yarısı cezaya gidiyor. Böyle bir para cezası fahiş fiyata ilaç olamaz, prim gibi gelir…

Ürünlerin hal çıkış ve market fiyatları herkese açıktır. Yani brüt kâr marjlarını hesaplamak hiç de zor değildir. Bazı reyonlarda rastladığım fahiş fiyatlar tüm zamanların en yüksek kârını sağlıyor. Ve dünya ile farkımızı da açıklamış oluyor. Dolayısıyla tüketicilere şimdi daha fazla sorumluluk düşüyor. Yapacakları şey, aşırı artış gördükleri etiketlerin fotoğrafını çekerek Ticaret Bakanlığı’na iletmektir. Yoksa, vatandaşların temel ihtiyaçlara erişimini zorlaştırarak güven duygusunu zedeleyen bu durumun kapsama alanı giderek genişleyecektir.

Görüleceği üzere dar bir pencereden bakmıyoruz. Yapışkan hale gelen enflasyonu da, içinde barındırdığı fırsatçı enflasyonunu da birbirinden ayırarak inceliyoruz. Yoksa bir ülkede küçük bir azınlık kendi tedbirini alırken, elinde bu imkanı olmayan sabit gelirli çoğunluğun yükü daha da artacaktır.

Reis Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Reis’in Bloomberg HT’ye yaptığı açıklamanın özeti: “Enflasyonla mücadele sadece hükümetin değil, aynı zamanda iş insanının da asli görevidir. Bu ülkede hep birlikte var oluyoruz ve bu ülke de para kazanıyoruz.”

İşte bizim söylediğimiz de budur…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER