Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Fırsatçı enflasyonu nedir, nasıl gelişir?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Yüksek enflasyon dönemlerinin yarattığı karmaşa ortamını (sık fiyat artışları) kendi çıkarları doğrultusunda kullananların sebep olduğu ve ek fiyat artışları şeklinde oluşan itici güçtür. Şimdiye kadar bilinenin aksine; ücret artışlarının enflasyonu yükseltici etkisi fırsatçıların yarattığı etki yanında çok cılız kalır. Enflasyonla mücadele eden herkesin öncelikle bu gerçeği kabul etmesi gerekir. Rahat uygulanması, denetiminin zor olmasından kaynaklanmaktadır. Zira eldeki stokların miktarı her işletmede farklı olduğundan; o stoklar içinde de değişik maliyetlerden girişler bulunduğundan, piyasada müşterek zamanda ve müşterek oranda gerçekleşmeyen bu fiyat artışlarını izlemek kolay değildir. Fırsatçıları rahatlatan ortam da budur. Mutlu azınlık tarafından benimsenmesinin esas nedeni; enflasyon yükseldikçe fırsatçılara hazır gerekçe oluşmasındandır. Eğer yıllık oran yüzde 10 civarında kalsaydı, araya sıkıştırılacak kâr kimseyi tatmin etmezdi. Dolayısıyla yapışkan hale getirme arzusu bu sevgiden kaynaklanmaktadır.

Küresel adı “greedflasyon”, yani “açgözlülük enflasyonu” olarak bilinse de bizdeki fırsatçı enflasyonu ile derecesi farklıdır. Bizim kadar yüksek oranlı enflasyonu görmeyenler, açgözlülüğün derecesini de bizdeki ölçüde yaşayamazlar. Kaldı ki bir diğer önemli farkta gerek ABD’de gerekse Avrupa’da büyük gıda perakendecilerinin piyasadaki bu girişimleri engelleyen denge fonksiyonlarının bulunmasıdır. Maalesef biz bundan da mahrumuz. Gerçi yerel marketlerin ve stoktan kazanma imkanı olmayan küçük esnafın tüketiciyi elde tutma gayretleri daha fazla öne çıkıyor ama elbette genele yayılacak kadar da bir güç üretemiyor. Dolayısıyla ülkemizde aynı ambalajlı ürünün 2 ayrı rafta 90 ve 180 liralık fiyatlara satıldığını görmek sıradan hale gelmiştir. Kaldı ki dünyada gıda fiyatlarının yüzde 7 gerilediği bir dönemde, bizde fiyat artışının yüzde 70’e kadar yükselmesi de izaha muhtaçtır. İşte şimdi bunun ayrıntılarını paylaşacağım…

Bizdeki yüksek enflasyonu bazı kesimlere sevdiren önemli nedenler:

  • Eski fiyatlı stoğu yeni fiyattan satarak ek kazanç sağlama imkanı,
  • Eldeki malı, gelecekte alınabilecek muhtemel fiyata göre fiyatlandırabilme imkanı,
  • Büyük zincirlerde, satılan ürünler için ‘yerine koyma maliyeti’ diye (sahip olunan stoktaki maldan mahrum kalınması durumunda, yerine yenisini koymak için katlanılan maliyet) bir maliyet ihtimali yoktur. Tersine ‘satıştan ödeme’ sistemi sayesinde kasadan geçen her ürün için vadenin gecikerek işlemeye başlatılması imkanı vardır.
  • Böylece satış anı ile ödeme tarihi arasında da sıfır maliyetle tedarikçiden finansal destek sağlayabilme imkanı ortaya çıkar.
  • Bu kadar avantaja rağmen fahiş raf fiyatı savunulurken, “sattığımın yerine aynı fiyattan koyamıyorum” bahanesine kolayca sığınabilme imkanı,
  • Tüketici üzerinde sürekli olarak, “fiyatlar artacak” beklentisi ile ek talep yaratarak tüketimi körükleme imkanı,
  • Artan ek talep sonrasında da ‘fiyat artırma etkisi’ni hükümet nezdinde şikayet konusu yapabilme imkanı,
  • Diğer yandan da tüketimi düşürmek üzere ücret artışlarının sınırlanmasını dillendirerek (personel maliyeti açısından) dikkati dağıtabilme rahatlığı vardır.
  • Bir noktadan sonra da piyasada, “hangi fiyattan satarsam alacaklar” inancı hakim olur ki; bu da karaborsaya kapı aralama aşamasıdır.
  • Kur farkından ek kazanç sağlamak ise ülkemizde bazı yabancı tedarikçilerin başlattığı bir uygulamadır. Kur arttığı an bütün maliyetler aynı oranda etkilenmiş gibi fiyatlara yansıtılır, kur geriye gelince ise bir değişiklik olmaz. Tekrar kur artışı ile de mükerrer fiyat artışları gündeme gelir. Bu uygulamanın sahipleri son zamanlarda yatay seyreden kurlar sebebiyle çok mutlu sayılmazlar.
  • Fiyatlamaları yüzde 100 artışa göre yapanların, faize yön veren beklenen enflasyonu ise düşük gösterme çabası fırsatçı enflasyonunun çift yönlü çalıştığının ispatıdır. Zira faizler enflasyondan müstakil hareket etmeliki bu sayede kredi maliyetleri düşmelidir. Böylece cebe giren çoğalmalı, cepten çıkan azalmalıdır. Yani her şart altında mutlu azınlık kazanmalıdır…

Sakın yanlış anlaşılmasın; yüksek enflasyonun sebebi olarak fırsatçı enflasyonunu hedefe koymuyorum. Tane tane söylemek gerekirse; yüksek enflasyonun sebebi ekonomi politikalarının yanlışlığıdır. Bunu severek ve isteyerek kullanışlı hale getirenler ise bazı fırsatçılardır.

Sonuç olarak; bu iş yapma biçimi yeni oluşmadı. Seksenli yıllardaki margarin ve çiçek yağını saklandığı ve tezgah altından servis edildiği karaborsa yılları filmlere konu olmuştu. Yangın, deprem ve sel felaketleri sonrasında çevreyi saran fırsatçılar da aynı fasıldandı. En yakın tarihte yaşadığımız pandemi döneminde maske, kolonya ve hijyen malzemeleri için benzer girişimleri izlemiştik. Yeme-içme yerleri her zaman sorun yaratmış, bu durum da en başta turizm sektörümüzü olumsuz etkilemiştir.

Güya meyve sebze ticaretinde aracılar azaltılacak, tüketiciye ulaşana kadar ki maliyetlerin şişmesi engellenecekti. Tam tersi oldu, fırsatçı satıcı halkaya kendi aracı şirketini de ekledi ve bir koyundan iki post çıkmasını sağladı.

Et sektörünün fırsatçılarını da ayrı bir yazıda konu etmiştim…

Doğru ölçemediğiniz enflasyonu doğru yönetemezsiniz, çünkü satıcının yarattığı enflasyonu içinden süzmek kolay olmaz. Bunun iki aşamalı sorun olduğunu kabul etmek ve mücadelesini de ayrı ayrı vermek gerekir.

‘Haksız kazançla zengin olmak’ maalesef her zaman çok talep gören bir alışkanlık olarak sistemin içine yerleşmiştir. İçimizdeki bu virüsten para cezaları ile kurtulmak mümkün değildir. Üstelik tüketici maliyetini artırır, enflasyonu daha da tırmandırır. Kapatma, fırsatçıyı teşhir, meslekten men ve hapis cezaları ancak ilaç olabilir.

Devamını Oku
3 Yorum

3 Yorum

  1. Veli Güner

    21 Ocak 2025 saat: 12:16

    Sermaye yasalarının işlediği bir ekonomide üretim dahil her şey “düzensizliklerin düzeni” kaos içinde anarşik yapısıyla işler bunun bilimsel açıklaması “Piyasa-Pazar” düzenidir. bu düzeni dengede tutan “değer yasasıdır”. piyasaya dışarıdan yapılan her müdahale bu hassas tartının dengesini sermaye sahipleri adına bozar. Emek gücünün değeri-ücreti, satın alma gücü düşer, ücretlerin fiyat artışlarına hiç bir katkısı yoktur. Ücretler bir metaın üretiminde metanın üretimi esnasında aktarılan hammadde ve üretim araçlarının yanısıra emek-gücü tarafından yeni üretilen emek gücü karşılığı ve sermaye karını oluşturan kısmı arasında birinin azalması diğerinin artması anlamına gelir. Dolayısıyla meta fiyatlarına artıran sebep ücretler değildir. Tersi de değildir.

  2. Alim Küçükpehlivan

    21 Ocak 2025 saat: 21:11

    Keyifle okuyorum yazılarınızı. Süzerek o kadar güzel özetliyorsunuz.
    Ders alır gibi. Teşekkürler.

  3. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    24 Ocak 2025 saat: 15:43

    Sayın Küçükpehlivan güzel sözleriniz için teşekkür ederim.
    Sayın Güner katkılarınız için teşekkürler…

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Kuru soğan ve plansız üretim

Ercüment Tunçalp

Elbette tarım ürünlerinin geneli için geçerli olan bir hususu kuru soğan örneği üzerinden değerlendireceğim. Yıllarca üreticiden en fazla duyduğum söz, “benim ürünüm bir sene para ediyor, ertesi sene tarlada kalıyor” olurdu. Maalesef seneler geçse de durumun değişmediğini son yaşadığımız kuru soğan olayında da görüyoruz. Oysa işin gerçeği plansızlık…

Ürün bir yıl para ettiyse, ertesi yıl cümbür cemaat o ürünü ekiyoruz. Arz fazlası sebebiyle ürünün çoğu tarlada kalıyor. Bu sefer çoğunluk o üründen vazgeçiyor, sonraki yıl da fiyat anormal seviyelere çıkıyor (bu sene olduğu gibi).

Hollanda ve ABD gibi planlı tarım üretiminde başarı sağlamış ülkelerde ise; olağanüstü iklim koşulları yaşanmadıkça sürprizlere yer yoktur. Zira 50 yıl önce bize de öğretildiği gibi çaresi; “Örümcek Ağı Teoremi’dir.

Teorem, özellikle tarım sektöründe; üretim kararının alınması ile ürünün piyasaya arzı arasındaki zamanda (örneğin 1 yıl) yaşanacak fiyat dalgalanmalarını ifade eder. Ülkemizde yaşanan kuru soğan gerçeği üzerinden, geçmiş senelere ait market fiyatlarıyla bunu açıklayacağım…

  • 2026 Temmuz 69 TL
  • 2026 Nisan 12 TL
  • 2025 Ağustos 10 TL (üretici fiyatı 6 TL)
  • 2024 Eylül 14,90 TL
  • 2023 Mayıs 21.90 TL

Sakın sadece son 2 yıl arasındaki fiyat artışının %590 olmasına takılmayalım, 2026 Nisan ayında 12 TL olan market fiyatına (depolama ve fire maliyetine rağmen) bakarak son 3 aydaki %475 fiyat artış oranına odaklanalım.

Daha da tuhafı; 2023 Mayıs ayındaki 21,90 TL fiyatın, bu yüksek enflasyon döneminde ve tam 3 yıl sonra 12 TL’ye düşüşünü sorgulayalım.

İşte bu teori diyor ki; “kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçar.” Evet üreticiyi de kendi haline ve desteksiz bırakırsanız örümcek ağına takılır (tüketiciyle birlikte). Yani çiftçilerin bir önceki dönemin fiyatlarına bakarak yaptıkları üretim hatalarıyla düştükleri tuzağı ifade ediyor.

Bu tuzağa 2025 yılında düşenlerin (fiyatı 6 TL’de kalan veya çöpe giden ürünler nedeniyle) üretimden vazgeçmeleri bu seneki olumsuz sonucu doğurmuştur.

Şimdi de sırada bu teorinin çözüm için önerileri var…

  • Üretim planlaması ve kotalar: Devlet ve kooperatifler aracılığıyla, hangi bölgede hangi üründen ne kadar ekilmesi gerektiğine göre planlama yapılır. Ve arz fazlasını önlemek üzere üretim kotaları belirlenir.
  • Sözleşmeli tarım: Üretici, ürünü ekmeden önce belirli bir fiyattan satacağını sözleşme ile garanti altına alır. Bu yöntem yazının başında belirttiğim, çiftçinin geçmiş yıla ait yüksek veya düşük fiyatlara bakarak karar almasını engeller. Böylece örümcek ağı (fiyat dalgalanmaları) kırılır.
  • Taban fiyat ve destekleme politikaları: piyasa fiyatı üreticiyi zarar ettirecek seviyeye düştüğünde; devlet devreye girerek makul bir taban fiyat garantisi vererek üretici çoğunluğunun o üründen vazgeçmesini engeller.
  • Doğru bilgiye ulaşmak: Üreticiye anlık piyasa verilerinin, stok miktarlarının ve talep tahminlerinin ulaştırılması, rasyonel kararlar almalarına yardımcı olur.

Bu teoremin yeni bir şey olmadığı, 1934 yılında Nicholas Kaldor tarafından literatüre kazandırıldığını da kenara not edelim.

Kuru soğanın en problemli 2-3 üründen biri olmasının başka nedenleri de vardır.

Fiyatlara üretim miktarı kadar depo stokları da yön verir. Hasat Temmuz-Eylül arasındadır ve bir yıl boyunca depolardaki stokların kademeli şekilde piyasaya sürülmesi gerekir. İşte en hassas kısım burasıdır. Ürünün hangi ellerde ve depolarda olduğu şeffaf şekilde izlenebilmelidir. Bunun aksaması piyasayı spekülatörlerin insafına terk edebilir. Aynen kırmızı ette olduğu gibi…

Bu ürün depolanabilen meyve sebze çeşitleri içinde en fazla fire riski taşıması ile de ünlüdür. Eğer uygun sıcaklık ve havalandırma şartları sağlanarak çürüme ve filizlenme önlenemezse, depolarda “var zannedilen” stokların önemli kısmının çöpe gitme ihtimali vardır. Ve bu da net arzı doğrudan etkiler.

Bence gerektiğinde bu depolama işini devlet üstlenmelidir. “Tampon stok” olarak bilinen sistemin uygulayıcılarından biri dünyanın en büyük soğan üreticilerinden olan Hindistan’dır. Tarımsal Pazarlama Kooperatifleri aracılığı ile doğrudan çiftçiden alınan ürün devlet depolarında korunur. Hem milli değerin sağlıklı muhafazası hem de fırsatçılığın önüne geçilmesi için tedbirdir.

Sonuç olarak; dünyayı yeniden keşfetmeye gerek yoktur. Kurallar bellidir ve yeteri kadar da izlenecek başarılı ülke bulunmaktadır. Örneğin Hollanda’da tarımsal üretim genellikle önceden belirlenmiş ihracat pazarları ve iç talep doğrultusunda sözleşmeli olarak yapılır. Güçlü kooperatif yapısı olduğundan üreticiler bir araya gelerek güçlerini artırır ve arz fazlasını önleyecek üretim kotalarını kendi içlerinde koordine ederler. Üreticiler arasındaki bilgi paylaşımını da yine güçlü yönetim kademeleri sağlar.

Bütün bu noksanlarımıza rağmen gizli ellerin de devrede olduğunu rakamlar söylüyor. TÜİK, bitkisel üretim 2026 yılı 1. tahminine göre, kuru soğan üretim miktarında %13,5 oranında azalışı öngörmektedir. Yine TÜİK verilerine göre 2025 yılı üretim miktarı 2,9 milyon ton olarak açıklanmıştır. Yani 2026 yılında 2,5 milyon ton üretim bekleniyor. Kişi başı tüketim yaklaşık 27 kilo olduğundan (27 kgx86 milyon= 2,3 milyon ton) üretim iç pazar için yeterlidir. Hatta 200 bin ton da ihracat payı kalmaktadır (2025 rakamı 144 bin ton). Bu veriler ülkemizin kendine yeterlik oranının %100’den düşük olmadığını göstermektedir. Ve bu durum hızlı fiyat artışlarını makul göstermemektedir. Dolayısıyla hükümetin, bu anormal fiyatları dengelemek amacıyla “kuru soğan ithalatındaki gümrük vergisini geçici olarak (31 Ağustos 2026’ya kadar) %49,5’den %5’e indirmesi doğru bir karardır, ancak buna bile ihtiyaç duyulmayacak şekilde gelecek yıllar için şeffaf ve planlı üretime geçilmesi şarttır. Yoksa “gerekirse kuru ekmek soğan yeriz” sözü de tarihe karışacaktır…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Fiş almayan müşteriler!

Ercüment Tunçalp

Çok rastladığım bir olaydır ve sizler de mutlaka şahit olmuşsunuzdur…

Kasiyer tahsilatı yaptıktan sonra müşteriye alışveriş fişini uzattığında arada sırada aldığı cevap “fişi at kızım çöpe” olur. Veya duymazdan gelerek yürür gider…

Bir gün kasa önünde beklerken, arkamdaki beyefendi “Parayı sokaktan toplasam böyle davranmam” dedi. Son derece haklıydı ama sosyal medyada tam tersine “alışveriş fişi almıyorum, çünkü…” diye başlayan ancak en önemli gerçeğin yanından bile geçmeyen bir sürü ifadeye şahit oldum. Kağıt israfının önlenmesinden, çevre temizliğinden, kasa hızını artırma özelliğine kadar bolca görüş ortaya konarken, kimse cebinden düşen para ile ilgilenmiyordu!

Dolayısıyla bugün tüketiciye kaybettiren önemli bir durumdan bahsedeceğim.

Son zamanlarda, bilhassa ulusal zincirlerde personel giderinden tasarruf amaçlı eksik istihdam söz konusudur. Bu durum hizmetin aksamasına, alan yönetimi ve etiket değişikliği ihmaline, çalıntı oranının artışına neden olsa da esas riski yüklenen tüketici oluyor.

Son zamanlarda “etiket ile sistem arasındaki uyumsuzluk” aşırı artmıştır. Bir tüketici olarak marketlerden para iadesi almadığım hafta yoktur…

Bu konuda rekor eski Azerbaycan Ramstor Genel Müdürü Alparslan Uçur’a aittir. Bazen kasa ile etiket arasındaki farktan, bazen son kullanım tarihi aşımından, bazen de evde yaptığı kalite kontrol olumsuzluklarından alışveriş fişi sayesinde korunabilmektedir. Oldukça fazla yekun tuttuğu da kendi ifadesidir.

Tüketicinin yapması gereken; öncelikle fiyat avantajı görülen ürünlerde kasa fişi ile akılda kalan fiyatların karşılaştırılmasıdır. Emin olunmayan fiyatlarda tekrar rafa dönüp kesin kanaate ulaşılmalıdır. Hata bulunduğunda, etiket raftan alınarak fiş ile yan yana kasiyerin önüne konmalıdır.

Burada esas olan etiket fiyatıdır. Nedeni ve sonuçları tüketiciyi ilgilendirmez.

Örneğin Fiskobirlik fındık ezmesi normal fiyatı olan 370 TL’den 199 TL’ye inmişti ama kasada benden istenen ilk fiyattı. Elbette itiraz hakkımı kullanarak 171 TL’nin cebimde kalmasını sağladım. Peki bu hatalar hep tüketici aleyhine mi olur?

Evet çoğunlukla öyledir. Zira bu hatalar fiyat artışı durumunda söz konusudur. Ülkemizde kampanyalar hariç fiyat düşüşleri sık görülen bir şey değildir. Olsa bile tüketici etiket fiyatını yüksek bulursa ürünü almayabilir. Veya insert içinde düşük fiyatı gördü ama rafta yüksek fiyatla karşılaştı ise itiraz hakkı da vardır.

Elbette bütün bunlardan, “fişi çöpe at kızım” diyenlerin haberi olmaz ve de hatayı telafi etme imkanı kalmaz…

Kaldı ki, alışveriş sonrası fişini almayan müşteriler, Vergi Usul Kanunu kapsamında alışveriş tutarına bakılmaksızın 5.000 TL özel usulsüzlük cezası riskiyle karşı karşıyadır. Ayrıca 213 sayılı bu kanun çerçevesinde, satıcı da alıcının isteğine bakmadan o fişi ödeme kaydedici cihazdan (kasadan) çıkarmak ve müşteriye uzatmakla yükümlüdür. Bu kısımda sorun yoktur, zira eğitilen kasiyerler fişi müşteriye uzatırlar. Sorun daha çok müşteridedir…

Olayın başka boyutları da var. Fiş ürünün o mağazadan alındığına dair hukuki kanıttır. Fişi almayan kişinin kusurlu bir malı (tarihi geçmiş, tağşişli veya insan sağlığı için tehdit oluşturan) iade ve değişim hakkı olamaz. Biraz daha ileri gidiyorum, bir zehirlenme olayında hak iddia edemez.

İki ürün alırsınız kasadan dört adet olarak geçebilir. Sizden sonraki müşteri kasa bankosuna ürünlerini boşaltmaya başladığında sizin işleminiz devam ediyor olabilir. Kasiyer yanlışlıkla onun ürününü sizin fişinize yazabilir. Aldığınız avokado kasadan ananas olarak geçebilir. Elinizde fiş yoksa nasıl bileceksiniz?

En önemlisi birkaç market dolaşan tüketici için fiş, güvenlik kontrolünde herhangi bir ürünün önceki perakendeciden alındığını ispat için de gereklidir.

Yani haksız suçlamaların önüne geçilebilmesi için de yardımcı bir işlevi vardır.

En taze örneği verdiğimde, fişin piyasa kontrolünde ne kadar işe yaradığı da görülecektir. Konumuz, “Duru sıvı sabun ‘Zeytin Bahçesi-Mutluluk’ ifadesi ile 3 lt ambalajda satışa sunulan ve market raflarında yer bulan bir üründür. Bizi ilgilendiren kısmı, bu ürünün bir markette 415 TL’ye, başka bir markette 109 TL’ye (indirimde) satılmasıdır. Eğer elinizde fiş yoksa toplam alışveriş tutarınız içinden bunu nasıl süzeceksiniz? Buraya kadarı müşteriyi ilgilendiren kısmıdır.

Ayrıca fiyatlama özgürlüğünün bu kadar geniş olduğu ülkemizde; düşük olan fiyatın maliyet fiyatına yakın olduğunu kabul etsek bile (ki mümkün değildir), %271 kâr ilavesi ile de ilgilenecek olanlar çıkabilir…

Peki dünyadaki uygulama nasıldır?

Almanya, Fransa, İsveç, Portekiz gibi bazı ülkelerde fiş alma zorunluluğu yoktur. Bize biraz daha benzeyen İtalya’da market fişini almamak gibi bir durum söz konusu olamaz. İtalyan mali polisi marketlerden çıkan müşterileri durdurup fiş kontrolü yapabilirler. Eğer market kapısından çıkmış ve fişinizi polise ibraz edememişseniz hem siz hem de işletme ağır para cezalarıyla karşılaşabilir. Çekya ve Yunanistan’da da müşterinin fişi almayı reddetmek gibi bir seçeneği yoktur. Norveç ve Hollanda’da kasiyersiz sistemler yaygındır, bu bakımdan market fişini almak zorunludur. Örneğin Hollanda’da Albert Heijn gibi bazı zincirlerde self servis kasa bölgesinden çıkmak için kapıdaki turnikeye fişteki barkodu okutmak zorundasınız.

Sonuç olarak; görüldüğü gibi bu konuda hem devleti koruma hem de satıcıyı kontrol altında tutma öncelikleri vardır. Tüketicinin korunması ise daha çok onun kendi tercihine bırakılmıştır. İşte söylemek istediğim tam da budur. Yani ortada hatırı sayılır maddi kayıp söz konusudur ve kimse devletten daha zengin değildir. Elbette buna rağmen bireysel tercihlere de saygımız sürmektedir…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

PMI verisi ne söylüyor?

Ercüment Tunçalp

Bu konuyu seçme nedenim; “Ekonomi iyiye gidiyor” şeklinde temeli olmayan söylemlerin rahatça gündeme gelebilmesidir. Yüzde 30’lara takılı kalan enflasyona rağmen “dezenflasyon süreci”nden bahsedilmesidir. Bu konuda çok yazdığım için bugün sıra Satınalma Yöneticileri Endeksi (PMI) verisindedir.

PMI ekonomide en fazla önem verilen ve takip edilen göstergelerin başında gelir. Her ayın ilk günü açıklanması bu veriyi öncü gösterge konumuna taşır. Yani bir nevi özel sektördeki hava durumunu bildirir…

İmalat ve hizmet sektörlerindeki ekonomik eğilimleri ölçer, özel sektör şirketlerindeki üst düzey yöneticilerin aylık anket verilerine dayanır.

  • 50,0 eşik değerdir, genişlemeyi de daralmayı da ifade etmez.
  • 50,0 üzeri ekonomik aktivitede artışa ve sektörde genişlemeye işaret eder.
  • 50,0 altı ekonomik aktivitede düşüşe ve sektörde daralmaya işaret eder.
  • İmalat Sanayi PMI endeksi hesaplanırken beş temel bileşene yer verilir. Yeni siparişler (%30), üretim (%25), istihdam (%20), tedarikçilerin teslim süreleri (%15), satın alınan ürün stoku (%10) şeklinde ankete yön verilir. Parantez içindeki oranlar dikkate alınan ağırlıklardır.
  • Matematiksel formülü;

PMI= (Olumlu cevap oranı x 1)+(Değişmedi cevap oranı x 0,5)+(Olumsuz cevap oranı x 0) şeklindedir…

Olumsuz cevapların 0 ile çarpıldığı için formüle bir katkısı yoktur. Bu bakımdan sadeleştirelim…

PMI= İyiye gidiyor diyenlerin %’si+(Değişmedi diyenlerin %’si/2)

Yani iyileşme bildirenlerin yüzdesi ile değişmediğini bildirenlerin yarısı toplanır. Örneğin; bir ayda 100 satın alma yöneticisine “yeni siparişler” durumu sorulmuş olsun;

40 yönetici; “geçen aya göre iyi” dediyse %40,

30 yönetici “geçen aya göre değişmedi” dediyse %30,

30 yönetici “geçen aydan daha kötü” dediyse %30 dikkate alınır. Formülde yerine koyacak olursak; PMI= 40+(30/2)= 55 çıkar…

Bu şekilde elde edilen 5 ayrı bileşen skoru, önceden belirlenmiş sabit ağırlıklarla (yukarda belirttim) çarpılarak tek bir manşet PMI rakamına ulaşılır.

  • Onu da ayrı bir örnekle açıklayayım. Yukarda “yeni siparişler”i bulmuştuk.

Şimdi de diğer alt endekslerin ağırlıklarını (parantez içindeki) ve örnek endeks puanlarını birlikte görelim.

Yeni siparişler (%30) için 55, üretim (%25) için 53, istihdam (%20) için 48, tedarikçi teslim süreleri (%15) için 50, stoklar (%10) için 45 alt endeks puanları bulunmuş olsun…

Ağırlıklarla çarpınca;

Yeni siparişler               55×0,30=    16,5

Üretim                           53×0,25=    13,25

İstihdam                        48×0,20=    9,6

Tedarikçi t. Süresi          50×0,15=    7,5

Stoklar                          45×0,10=    4,5

PMI= 16,5+13,25+9,6+7,5+4,5=      51,35 çıkar.

Peki bunu nasıl okuruz?

Endeks 51,35 olarak büyümeye işaret etse de istihdamda 48,0 ve stoklardaki 45,0 puanları daralmaya dikkat çeker. Bunun da anlamı; talep artmasına rağmen üretim artışının stokları eriterek karşılandığı ve temkinli davranılması gerektiğini ifade eder.

PMI’lar, bir sektörün (imalat, hizmet, inşaat) durumuna ilişkin gerçek zamanlı tespitler sunar. Resmi veriler ise en az üç ay gecikmeli geldiğinden, PMI anlık fotoğraf yerine geçer. Zira daha sonraki istatistikleri öngörmek ve işletmelerin planlarını ve kararlarını etkileme işlevi bulunduğundan çok değerlidir.

Örneğin Mayıs ayı küresel İmalat PMI 52,6 seviyesiyle yaklaşık 5 ayın zirvesindedir. Küresel ortalamanın üzerindeki ülkeler: Tayvan, Hollanda, İrlanda, ABD, Hindistan, Güney Kore, Japonya, Birleşik Krallık, Yunanistan, İtalya, Kanada, Vietnam…

Eşik değer (50) üzerindeki ülkeler: Tayland, Çekya, Kolombiya, Avusturya, İspanya, Pakistan, Filipinler, Avustralya, Almanya…

Eşik değerin altındaki ülkeler: Türkiye, Meksika, Polonya, Myanmar, Brezilya, Kazakistan, Rusya, Romanya…

Dünyada durum buyken; ülkemizde İSO PMI verilerine göre imalat sanayinde 27 aydır süren zayıflama Haziran ayında 47,1’e gerileyerek derinleşmiştir.

Sonuç olarak; kulaktan dolma bilgilere dayanarak ekonomi hakkında fikir edinilemez. Geçenlerde yetkili bir ağızdan, “vatandaşı enflasyona ezdirmedik” cümlesini duyunca inanamadım. Zira matematik ve istatistik tersini söylüyordu. Çarşıda, pazarda gördüğümüz manzaralardan bahsetmiyorum bile…

Örneğin Haziran ayı itibariyle yıllık TÜFE %32,11 çıktı diye bunu alt ve orta gelir grubunun enflasyonu olarak göremeyiz. Zira bu gelir gruplarının harcamalarında gıda ve konutun ağırlığı %70 iken, TÜFE sepetindeki karşılığı %35,84’dür (gıda %24,44+konut %11,40). Üstelik Haziran ayında ortalama enflasyon %32,11 iken, gıda ve alkolsüz içecekler enflasyonu %35,45, konut enflasyonu %45,14 çıkmıştır. Dolayısıyla bu iki kategorinin enflasyonu hem ortalamasının çok üstündedir hem de sepet ağırlıkları yaklaşık 2 katıdır. Bu durumda sabit gelirli ve emeklinin enflasyon karşısındaki alım gücü kaybı en küçük bir tereddüde yer bırakmaz.

Son altı aydır %31-32 seviyesinde seyreden yıllık enflasyon oranları, “dezenflasyon sürecindeyiz” sözlerini tekzip etmiyor mu?

PMI verileri de daha kapsamlı şekilde geleceği tarif ettiğine göre geriye merak edilecek bir şey kalıyor mu?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER