Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Fırsatçı enflasyonu nedir, nasıl gelişir?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Yüksek enflasyon dönemlerinin yarattığı karmaşa ortamını (sık fiyat artışları) kendi çıkarları doğrultusunda kullananların sebep olduğu ve ek fiyat artışları şeklinde oluşan itici güçtür. Şimdiye kadar bilinenin aksine; ücret artışlarının enflasyonu yükseltici etkisi fırsatçıların yarattığı etki yanında çok cılız kalır. Enflasyonla mücadele eden herkesin öncelikle bu gerçeği kabul etmesi gerekir. Rahat uygulanması, denetiminin zor olmasından kaynaklanmaktadır. Zira eldeki stokların miktarı her işletmede farklı olduğundan; o stoklar içinde de değişik maliyetlerden girişler bulunduğundan, piyasada müşterek zamanda ve müşterek oranda gerçekleşmeyen bu fiyat artışlarını izlemek kolay değildir. Fırsatçıları rahatlatan ortam da budur. Mutlu azınlık tarafından benimsenmesinin esas nedeni; enflasyon yükseldikçe fırsatçılara hazır gerekçe oluşmasındandır. Eğer yıllık oran yüzde 10 civarında kalsaydı, araya sıkıştırılacak kâr kimseyi tatmin etmezdi. Dolayısıyla yapışkan hale getirme arzusu bu sevgiden kaynaklanmaktadır.

Küresel adı “greedflasyon”, yani “açgözlülük enflasyonu” olarak bilinse de bizdeki fırsatçı enflasyonu ile derecesi farklıdır. Bizim kadar yüksek oranlı enflasyonu görmeyenler, açgözlülüğün derecesini de bizdeki ölçüde yaşayamazlar. Kaldı ki bir diğer önemli farkta gerek ABD’de gerekse Avrupa’da büyük gıda perakendecilerinin piyasadaki bu girişimleri engelleyen denge fonksiyonlarının bulunmasıdır. Maalesef biz bundan da mahrumuz. Gerçi yerel marketlerin ve stoktan kazanma imkanı olmayan küçük esnafın tüketiciyi elde tutma gayretleri daha fazla öne çıkıyor ama elbette genele yayılacak kadar da bir güç üretemiyor. Dolayısıyla ülkemizde aynı ambalajlı ürünün 2 ayrı rafta 90 ve 180 liralık fiyatlara satıldığını görmek sıradan hale gelmiştir. Kaldı ki dünyada gıda fiyatlarının yüzde 7 gerilediği bir dönemde, bizde fiyat artışının yüzde 70’e kadar yükselmesi de izaha muhtaçtır. İşte şimdi bunun ayrıntılarını paylaşacağım…

Bizdeki yüksek enflasyonu bazı kesimlere sevdiren önemli nedenler:

  • Eski fiyatlı stoğu yeni fiyattan satarak ek kazanç sağlama imkanı,
  • Eldeki malı, gelecekte alınabilecek muhtemel fiyata göre fiyatlandırabilme imkanı,
  • Büyük zincirlerde, satılan ürünler için ‘yerine koyma maliyeti’ diye (sahip olunan stoktaki maldan mahrum kalınması durumunda, yerine yenisini koymak için katlanılan maliyet) bir maliyet ihtimali yoktur. Tersine ‘satıştan ödeme’ sistemi sayesinde kasadan geçen her ürün için vadenin gecikerek işlemeye başlatılması imkanı vardır.
  • Böylece satış anı ile ödeme tarihi arasında da sıfır maliyetle tedarikçiden finansal destek sağlayabilme imkanı ortaya çıkar.
  • Bu kadar avantaja rağmen fahiş raf fiyatı savunulurken, “sattığımın yerine aynı fiyattan koyamıyorum” bahanesine kolayca sığınabilme imkanı,
  • Tüketici üzerinde sürekli olarak, “fiyatlar artacak” beklentisi ile ek talep yaratarak tüketimi körükleme imkanı,
  • Artan ek talep sonrasında da ‘fiyat artırma etkisi’ni hükümet nezdinde şikayet konusu yapabilme imkanı,
  • Diğer yandan da tüketimi düşürmek üzere ücret artışlarının sınırlanmasını dillendirerek (personel maliyeti açısından) dikkati dağıtabilme rahatlığı vardır.
  • Bir noktadan sonra da piyasada, “hangi fiyattan satarsam alacaklar” inancı hakim olur ki; bu da karaborsaya kapı aralama aşamasıdır.
  • Kur farkından ek kazanç sağlamak ise ülkemizde bazı yabancı tedarikçilerin başlattığı bir uygulamadır. Kur arttığı an bütün maliyetler aynı oranda etkilenmiş gibi fiyatlara yansıtılır, kur geriye gelince ise bir değişiklik olmaz. Tekrar kur artışı ile de mükerrer fiyat artışları gündeme gelir. Bu uygulamanın sahipleri son zamanlarda yatay seyreden kurlar sebebiyle çok mutlu sayılmazlar.
  • Fiyatlamaları yüzde 100 artışa göre yapanların, faize yön veren beklenen enflasyonu ise düşük gösterme çabası fırsatçı enflasyonunun çift yönlü çalıştığının ispatıdır. Zira faizler enflasyondan müstakil hareket etmeliki bu sayede kredi maliyetleri düşmelidir. Böylece cebe giren çoğalmalı, cepten çıkan azalmalıdır. Yani her şart altında mutlu azınlık kazanmalıdır…

Sakın yanlış anlaşılmasın; yüksek enflasyonun sebebi olarak fırsatçı enflasyonunu hedefe koymuyorum. Tane tane söylemek gerekirse; yüksek enflasyonun sebebi ekonomi politikalarının yanlışlığıdır. Bunu severek ve isteyerek kullanışlı hale getirenler ise bazı fırsatçılardır.

Sonuç olarak; bu iş yapma biçimi yeni oluşmadı. Seksenli yıllardaki margarin ve çiçek yağını saklandığı ve tezgah altından servis edildiği karaborsa yılları filmlere konu olmuştu. Yangın, deprem ve sel felaketleri sonrasında çevreyi saran fırsatçılar da aynı fasıldandı. En yakın tarihte yaşadığımız pandemi döneminde maske, kolonya ve hijyen malzemeleri için benzer girişimleri izlemiştik. Yeme-içme yerleri her zaman sorun yaratmış, bu durum da en başta turizm sektörümüzü olumsuz etkilemiştir.

Güya meyve sebze ticaretinde aracılar azaltılacak, tüketiciye ulaşana kadar ki maliyetlerin şişmesi engellenecekti. Tam tersi oldu, fırsatçı satıcı halkaya kendi aracı şirketini de ekledi ve bir koyundan iki post çıkmasını sağladı.

Et sektörünün fırsatçılarını da ayrı bir yazıda konu etmiştim…

Doğru ölçemediğiniz enflasyonu doğru yönetemezsiniz, çünkü satıcının yarattığı enflasyonu içinden süzmek kolay olmaz. Bunun iki aşamalı sorun olduğunu kabul etmek ve mücadelesini de ayrı ayrı vermek gerekir.

‘Haksız kazançla zengin olmak’ maalesef her zaman çok talep gören bir alışkanlık olarak sistemin içine yerleşmiştir. İçimizdeki bu virüsten para cezaları ile kurtulmak mümkün değildir. Üstelik tüketici maliyetini artırır, enflasyonu daha da tırmandırır. Kapatma, fırsatçıyı teşhir, meslekten men ve hapis cezaları ancak ilaç olabilir.

Devamını Oku
3 Yorum

3 Yorum

  1. Veli Güner

    21 Ocak 2025 saat: 12:16

    Sermaye yasalarının işlediği bir ekonomide üretim dahil her şey “düzensizliklerin düzeni” kaos içinde anarşik yapısıyla işler bunun bilimsel açıklaması “Piyasa-Pazar” düzenidir. bu düzeni dengede tutan “değer yasasıdır”. piyasaya dışarıdan yapılan her müdahale bu hassas tartının dengesini sermaye sahipleri adına bozar. Emek gücünün değeri-ücreti, satın alma gücü düşer, ücretlerin fiyat artışlarına hiç bir katkısı yoktur. Ücretler bir metaın üretiminde metanın üretimi esnasında aktarılan hammadde ve üretim araçlarının yanısıra emek-gücü tarafından yeni üretilen emek gücü karşılığı ve sermaye karını oluşturan kısmı arasında birinin azalması diğerinin artması anlamına gelir. Dolayısıyla meta fiyatlarına artıran sebep ücretler değildir. Tersi de değildir.

  2. Alim Küçükpehlivan

    21 Ocak 2025 saat: 21:11

    Keyifle okuyorum yazılarınızı. Süzerek o kadar güzel özetliyorsunuz.
    Ders alır gibi. Teşekkürler.

  3. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    24 Ocak 2025 saat: 15:43

    Sayın Küçükpehlivan güzel sözleriniz için teşekkür ederim.
    Sayın Güner katkılarınız için teşekkürler…

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Gıda etiketleri yenilenirken…

Ercüment Tunçalp

Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği yeniden ele alındı ve tüketiciyi yanıltan hususlarda birçok değişiklik yapıldı. Ancak çok geç kalındığı için bütün eksiklerin bir defada giderilmesi mümkün gözükmüyor. İşte bunun için ihtiyaca ne kadar yeteceği de bu yazının konusu oluyor.

  • Ambalaj üzerindeki “doğal” ifadesinin yanlış olduğunu yıllardır yazıyorum. Bu ifade, tek şartla haklılık kazanabilir. “Tabiatta bulunduğu şekilde”, yani doğal özelliğini kaybetmeyen ürün için kullanılabilir.

Ancak duyuyorum ki; sadece “hiçbir katkı veya ilave bileşen içermemesi” ürünü doğal sayacaktır. Buna katılmam mümkün değildir. Örneğin ısıl işlemden geçen bir ürün, az ya da çok bu özelliğini kaybeder. Bu ürünün bal olduğunu varsayarsak; işlenmiş bal ile ham veya karakovan balını nasıl ayıracağız?

Pastörize süt ile inek memesinden sağılmış çiğ sütü nasıl ayıracağız?

  • “Yüzde 100 doğal” ifadesi daha da anlamsızdır. Çünkü bir ürün ya doğaldır ya da değildir. Kaldı ki, mesela “yüzde 15 doğal” olan bir ürün var mıdır?

Yıllardır bu tuhaf yaratıcılığa neden izin verildiği anlaşılır olmamakla beraber artık nihayete ermesi olumlu değişikliktir.

  • “Gerçek” ifadesi de fark yaratacak bir özellik olamaz. Zira gerçek olmayan ürünün taklit-tağşiş listesinde yer alması gerekir. Elbette rakiplere karşı etik dışı yoldan avantaj sağlamaya yöneliktir. Zarar gören markaların yıllardır buna kayıtsız kalması ve mücadele vermemesi ise oldukça şaşırtıcıdır.
  • “Ev yapımı” ne demektir, neden artık bu ifade kullanılamayacaktır?

Eğer ürün reçel ise “pancar şekeri kullanıldığı, koruyucu madde kullanılmadığı” zaten tercih nedeni olacak özelliklerdir. Annemizin yaptığı reçelde glikoz şurubu bulunmaz. Rafa gönderilecek ürün ise korumasız bırakılamaz. Ev yapımı reçelde meyve oranı yoğun olur (%45-65 değil). Kıvam artırıcı kullanılmaz, kaynatma süresine göre kendiliğinden kıvamlı hale gelir. Yani 2 özelliği öne çıkartıp, zaten yukardaki ifade bu kadar kolay kullanılamazdı. Değişiklik olumludur…

  • İçinde meyve olmayan ve sadece aroma içeren ambalajlara şimdiye kadar gönül rahatlığıyla meyve görselleri konabiliyordu.  Artık konamayacak…

Ancak yeni ambalajlarda yaratıcı fikirlere çok ihtiyaç olacak!

  • “Köy tipi” ve “Çiftlikten” tanımları da yıllardır yaygın kullanılan ifadelerdir. Amaç bellidir. Ürünün sanayici tarafından değil, ilk elden ve güvenilir şekilde tüketiciye ulaştırılacağını çağrıştırmak içindir. Örneğin, ülkemizde “çiftliğimizden sofranıza” sloganı ile et ve et ürününün fahiş sayılacak fiyata (ilk elden nasıl oluyorsa) satılmasını eleştirmiştik. Ancak daha sonra öğrendik ki; ürünler de çiftlik yerine başka bir şehirde fason üretiliyordu.
  • Bu vesileyle ambalaj üzerine ‘üretici işletmenin adı’nı yazmak yerine, tüketici için hiçbir şey ifade etmeyen ‘rakamlar grubu’na yer verilmesi mutlaka değiştirilmelidir. Ürünün çıktığı işletmenin adı ve adresi açık olarak yazılmalıdır. Hem de rahat okunabilir ölçülerde…

Elbette zorunlu olmadığı halde bu açıklamayı yapan firmalar vardır. Peki o zaman bunu saklamak isteyenin amacı belli olmuyor mu?

  • Ürün içeriğinde yer alan “Eser miktarda içerebilir” açıklaması, “önemsenmeyecek kadar az miktarda” anlamının, yasak savma kabilinden bulunmuş en kısa ifadesidir ve aksine çok önemsenmelidir. Olumlu değişikliktir.
  • Yine yıllardır tüketici “Meyve suyu” aldığını zannederken, “Aromalı içecek” içtiğinin farkında değildi. İlkine izin verilmeyerek, doğru yol bulunmuştur…
  • Günlerce raflarda bekleyen meyve suyu ambalajında “taze sıkılmış” ifadesi rahatça kullanılabiliyordu. Artık kullanılamayacak. Zira tek şart, örneğin portakalın gözünüzün önünde sıkılmasıdır. Bu hem taze hem de katkısız olduğunun delilidir.
  • “Günlük” ifadesi 15 gün ömrü olan ürün ambalajında kullanılmamalıydı. Nitekim 1 gün 24 saat olduğu için böyle bir sınırın getirilmesi olumludur.
  • Peynir sütten yapılır. Normalde ambalaja “süt” kullanıldığını yazmak bile fazlalıktır. Ancak maalesef ülkemizde margarin, nişasta veya bitkisel yağ kaynaklı sözde “Erzincan tulum peyniri” üretilmektedir. Bu ilimiz dışında yapılan bu üretimin, hem adını aldığı bölgeye hem de tüketiciye büyük haksızlık olduğunu da sürekli yazdım. İnşallah bu kötü alışkanlık yeni değişiklikle önlenir de bu ürüne de süt dahil olur. Bu tağşişli ürün laboratuvara girmeden bile kendini belli eder. Çünkü en önemli özelliği, ufalanabilir olması ve kendine özgü pütürlü yüzeyidir. Sahtesi ise parlak, pürüzsüz görünümdedir ve ağızda sakız olduğunu hissettirir.
  • Yeni yönetmelikte katılmadığım bir diğer husus; Palm yağı içermez” ve Glikoz şurubu içermez” ifadelerine kısıtlama getirilmesidir. Eğer bu bilgiler içerikle uyumluysa gerçek bilgidir ve tüketici için çok değerlidir. Yani kısıtlamak yerine teşvik edilmelidir. Kaldı ki bahse konu olan iki girdi kaleminin sağlık riskleri taşıdığı da bilimsel gerçekliktir.
  • Yıllarca ambalaja “tamamen katkısız” yazdıktan sonra hemen alt satırlarda katkı çeşitleri sıralanan örnekleri çok gördük. Yukardaki örneğin tam tersi olup, tüketiciyi yanıltmanın en bariz şeklidir. Dolayısıyla haksız kazançların yanında, yukardaki şekilde olumlu özelliğini belirtenin de biraz avantajı olsun!

Sonuç olarak; yukardaki değişiklikler birçok işletme tarafından beğenilmeyecek. Zira amaç daha fazla kazanmak olduğundan, buna sınır getirilmesi ve tüketicinin aydınlatılması onlar için isabetli görülmeyecek…

Düşünebiliyor musunuz; birçok Türk markası yurt dışında döviz bazında daha ucuza satılmasına rağmen, oralardaki içeriklerde de fazlalık vardır. Bunların tamamı şeffaf hale geleceğinden, tüketici de tercihini buna göre yapacaktır.

Gıda Dedektifi hesabı sahibi Musa Özsoy, yıllardır “Etiket okuryazarlığı” konusunda önemli hizmetler vermiş, karınca duası gibi küçük yazılan içerikleri gün yüzüne çıkarmıştır. Bunu yaparken, sadece ambalajlardaki gerçek görseller üzerinden, “neyin ne ifade ettiğini” açıklamıştır. Buna rağmen bazı çevrelerden (ürünlerinde olmayan özelliği varmış gibi gösterenlerden) büyük baskı görmüş ama yılmamıştır. Kamu denetimine sağladığı destek ile o da her türlü övgüyü hak ediyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Gıdadaki gizli tehdit: pestisit

Ercüment Tunçalp

İnsan hayatında tehlikelere karşı korunmanın önceliği vardır. Farkında olduğunuz risklere karşı önlem alırsınız. Ya göremedikleriniz?

İşte bunların en başında gelen pestisit, tarımda ürün verimini artırmak amacıyla kullanılan kimyasallardır. Böcek, mantar, kemirgen öldürücüdür. Başka?

Kontrolsüz kullanımı uzun vadede insan hayatını da tehdit eder. Kronik hastalıklara ve kanser oluşumuna kapı aralar…

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın pestisit denetimi yaptığını, ancak analiz sonuçlarını açıklamadığını duyuyorum. Olumsuz analiz sonuçlarındaki oranın yüksek olduğunu da tahmin ediyorum. Bu tahminimi oluşturan husus; ihracata hazırlanan ürünlerin daha hassas denetime tabi olmasına rağmen, AB’nin Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi (RASFF) tarafından duyurulan bize ait olumsuzlukların fazlalığıdır. Peki bu bizi nereye götürür?

Yurt dışına gönderilen ürünlerde bu risk göze alınıyorsa, iç pazarı tahmin etmenin hiç de zor olmadığına…

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) gerekçesi ile “verilerin ticari sır” veya “iç/dış ticarette olumsuz etki yaratabileceği” endişesiyle sonuç açıklamadığını duyuyoruz. Oysa bu durumda hiç değilse problemin boyutunu bilmek ve zararlı ürünün imha oranını öğrenmek, en doğal tüketici hakkıdır.

Elbette dünyada pestisit analiz sonuçlarını açıklamayan ülkeler vardır. Bunlar denetim mekanizmaları zayıf ülkelerdir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ise düzenli şekilde bu sonuçları açıklamaktadır. Benim görüşüm; ürününe güvenen ile güvenmeyen arasındaki farktır bu…

Bize gelince; Avrupa’ya ihraç ettiğimiz ürünlerin olumsuz sonuçlarını zaten dış kaynaklardan öğreniyoruz. Ve bu şekilde 2025 yılında en çok bildirim (uyarı) alan ilk 2 ülke arasında olduğumuzu da biliyoruz. Uyarı sistemi sayesinde bizden ithalat yapmayan ülkeler bile bu kötü şöhretimizi öğreniyorlar. Dolayısıyla ilgili Bakanlığın açıklama yapmaması yurt dışına yönelik bir tedbir olamaz. İç piyasada ise açıklama yapılması durumunda arz problemi yaşanması güçlü ihtimaldir.

İki yıl önce bu konuyu, “Gıda güvencesi ile gıda güvenliği ayrışıyor” başlıklı makalemde konu etmiştim. Burada bir özetini takdim edeyim…

Önce ‘karın doyurmak için bulduğunla yetineceksin (Gıda güvencesi), sonra imkanların geliştikçe sağlıklı beslenmeyi düşüneceksin (Gıda güvenliği)’ şeklinde bir ifadeyi kolay anlaşılabilir olması bakımından tercih ediyorum. İşte bazı gelişmekte olan ülkelerde ikincisine sıra gelememesini de buna bağlıyorum.

Bunun için sadece pestisit konusu değil, taklit tağşiş sonuçlarının açıklanması da zaman zaman ihmale uğramıştı. Nitekim Tarım ve Orman Bakanlığı 1 Mart 2022 tarihinden itibaren tam 31 ay müddetle analiz sonuçlarının duyurusuna ara vermişti. 2 Ekim 2024 tarihinde uygulama tekrar devreye girince, bu gelişmeyi 7 Ekim 2024 tarihli, “Tağşiş yapan firmaların keyfi kaçtı” başlıklı yazımda değerlendirmiştim. Ara verilen 31 aylık zaman dilimindeki diğer yazılarımın linklerini de bu yazının sonuna ekliyorum…

Eğer amaç gerçekten üzüm yemek ise, taklit tağşiş olaylarından daha fazla bu konuda yönlendirici ve ısrarcı olmak durumundayız. Zira taklit tağşiş ile pestisit arasında benzerlik olsa da ikincisinde riskler çok daha fazladır.

Her ikisi de insan sağlığı için önemli tehdittir. Her ikisi de tüketiciyi aldatmaktır.

Her ikisini gerçekleştiren de kendi çıkarını tüketici sağlığına tercih etmektedir.

“Taklit tağşiş bilerek, ilaç kalıntısında limit aşımı ise hatadan kaynaklanmaktadır” görüşünün benim açımdan geçerliliği yoktur. Zira hileyi yapan da hata olduğunu söylemektedir. Ayrıca pestisit limit aşımında; tarımsal üretimin artırılması, ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken sürenin ticari amaçla beklenmemesi, bilerek yapıldığının kanıtıdır. Daha ucuza mal etmek için ruhsatsız veya o üründe kullanımı yasaklanmış ilaç kullanmanın da masum görülebilmesi mümkün değildir.

Çoğunlukla pestisitin sonuçları taklit tağşişten daha ağırdır. Zira insan sağlığına zarar vermeyen hile vardır (yağ oranının düşük olması, dana eti yerine kanatlı kullanımı gibi) ama limit aşımında pestisitin kanserojen etkisi, hormonal bozukluklar, nörolojik hastalıklar yaratabileceği bilimsel gerçektir.

Gıda kategorilerinin çoğunda güvenli markaları seçerek korunmak mümkünken; meyve-sebzede marka olmaması ve pestisitin görünmez bir tehlike olması tüketiciyi savunmasız bırakmaktadır.

Pestisitin insan sağlığı dışında çevreye verdiği zararın sınırı yoktur. Havaya, suya, toprağa karışması; arılar, kuşlar ve birçok canlı için tehdit oluşturuyor.

Büyük perakende zincirlerin hepsinde Kalite Kontrol Departmanı vardır. Denetimi yapsalar ve sorunlu ürünleri geri çevirseler bile (ben hiç duymadım), üretici ismini açıklamazlar. Bu konuda Bakanlık ile ters düşmeyi göze alamazlar. Bunun için de perakendeciyi eleştiremeyiz. Ancak bu marketlerin merkez deposundan veya şubesinden alınacak numunelerin olumsuz sonuç vermesi onları da sorumlu tutar.

Sonuç olarak; pestisitten korunmak o kadar kolay değildir. Her çeşit meyve sebzeyi karbonatlı /sirkeli suda bekletmek, yıkamak veya fırçalamak hem pratik değildir hem de kesin çözümü garanti etmez. Zira ürünün çeşidine, kalıntının türüne göre ayrı işlem gerekir ki; örneğin çekirdeğe kadar nüfuz eden pestisiti arındıracak bir yöntem henüz bulunmamıştır.

Çözüm; çiftçilerin hızlandırılmış eğitimden geçirilmesi ve yönlendirici rolü üstlenecek uzmanların (Ziraat Müh. / Gıda Müh.) yetki ve sorumluluklarının artırılmasıdır.

Mevcut şartlarda bir diğer çözüm, sivil toplum kuruluşlarının marketlerden alacakları numuneleri analiz ettirerek sonuçları kamuoyuyla paylaşmalarıdır. Halk sağlığı açısından bundan daha büyük hizmet olamaz…

Sorunlu ürünün kaynağına ulaşmak zor olmayacağından, halk sağlığını tehdit edenin ortaya çıkarılması, diğer girişimler için caydırıcı olabilir.

 

Konuyla ilgili diğer makalelerim:

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Beklenti ve fırsat zamları!

Ercüment Tunçalp

Bundan bir ay önce savaş başlarken bir hareketlenme oldu. “İğneden ipliğe her şeye zam gelecek” diyen felaket tellalları düğmeye bastı. O günlerde savaşın bahane edildiğini, motorine gelecek 10 liralık artışın, Antalya-İstanbul arası nakliyede yakıt maliyetini kilogram başına 11 kuruş artıracağını belirtmiştim. Eşel mobil sisteminin devreye girmesiyle de uluslararası enerji fiyat gelişmelerinin enflasyona yansıması sınırlandı. Kaldı ki eşel mobil sistemi devre dışı kalsa ve motorinde 30 lira fiyat artışı baz alınsa bile (henüz o seviyeye ulaşmadı), ürüne yansıması 50 kuruşu geçmez.

  • Dolayısıyla uzun vadede savaşın olumsuz etkileri olabilir ama bu acele nedir?
  • Savaşın başladığı 28 Şubat 2026 tarihindeki motorin fiyatı 60,35 TL, bir ay sonra 31 Mart 2026 tarihindeki fiyatı 74,87 TL. Yani bütün koparılan fırtına bu artış üzerine. Eğer bizim gibi savaştan dolaylı etkilenen AB ülkelerinde de ürün fiyatlarına yansıma aynı olursa bütün söylediklerimi geri alacağım.

Elbette bu kıyaslamayı da 3 ay sonra yaparız. Hem de euro bazında

  • İşte TCMB blog sayfasında yer alan konuyla ilgili en taze bilgi…

“Brend petrol fiyatında yüzde 10’luk bir artışın tüketici enflasyonunu 12 ay sonunda (hemen değil), doğrudan ve dolaylı etkiler (yani gübre ve etkilediği bütün ürünler dahil) kanalıyla nihai olarak 1 puan artırdığına” işaret ediliyor. Toplam etki ise 24 ay içerisinde yaklaşık 1,2 puan olarak hesaplanıyor.

  • Bu kadar da değil, Mart 2026 – Şubat 2027 arasında Brend petrol fiyatının 70 ila 90 ABD doları arasında değiştiği alternatif senaryo da ele alınmış.

“Ortalama Brend petrol fiyatının 70 ABD doları olduğu ve eşel mobil sisteminin olmadığı durumda, ürün fiyatlarına geçişkenlik yıllık enflasyon tahminini 1,9 puan yukarı yönlü etkiler. Eşel mobil uygulanması durumunda ise enflasyondaki doğrudan ve dolaylı artışların 1,3 puan daha düşük, yani bir başka ifadeyle yüzde 0,6 olarak gerçekleşmesini sağlar” deniyor. Bizim gibi enflasyonu yüzde 30’lar seviyesinde yaşayan ülkede iki puanın sözü mü olur?

Elbette beklentileri bozan haklı nedenler de var ama bunların ekseriyetinin savaşla ilgisi olmayıp, piyasa bu beklentileri önceden satın almıştı zaten…

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in gördükleri ile bizim gördüklerimiz arasında fark vardır. Şimşek diyor ki; “Türkiye krizleri fırsata çevirecek, dezenflasyon ve yapısal reformlar önceliğimiz olacak.”

Ben de diyorum ki; hangi dezenflasyon? Dokuz aydır yüzde 31-33’lerde takılı kalan yıllık TÜFE’ye rağmen vitrine konan dezenflasyon mu?

Yapısal reformlarla tanışacağımız günleri ise sabırsızlıkla bekliyoruz…

Gelelim daha önemli sorunlara…

Esas tehdit kur riskinin artmasıdır. Türkiye’nin dış borç stoku 520 milyar dolara ulaşmıştır. Bu borç ödemeleri için dövize ihtiyaç vardır. Yeni olan gelişme, ihracatın gerilemesi ve ithalatın artmasıdır. Bu da dış ticaret açığını, dövize ihtiyacı ve kurları artıracaktır.

Ticari kredi ve mevduat faizlerinin yükseldiğini izliyoruz. TCMB’nin politika faizini yüzde 37’de sabit tuttuktan sonra örtülü artırım yapması da 22 Nisan’da faiz artırımına gideceğine işarettir.

Kredi risk primi (CDS) 200 baz puana düşmüşken, tekrar 300 baz puanı görmüştür. Bu da borçlanma maliyetini artıracaktır. Yani görüldüğü gibi fiyatları tırmandırırken(!) gerekçe boldur ama henüz yansımalarını görmeden hareketlenmek için erkendir. İtirazımız da bunadır…

Yoksa gıda fiyatları dünyada düşerken bizde artmasına; döviz kuru yatay seyrederken ithal girdi maliyetinden şikayet edilmesine alışkınız.

Sonuçta; biz savaşa girmesek bile savaşa girenlerden fazla etkilenmiş oluyoruz. Nedeni gayet açıktır, Gıda fiyat denetimleri hem sayıca hem de ceza tutarı olarak yetersizdir. Örneğin Türkiye Gazetesi’nin haberinde; “Bir zincir marketin, sadece bir ay önce kilosunu 40 TL’den aldığı domatesi tam 5 katı fiyata, 199 TL’ye sattığı tespit edildiği için skandalın adresi olan markete 1,8 milyon TL ceza kesildi” deniyor. Şimdi “rekor” olarak duyurulan bu cezanın ne kadar yetersiz kaldığına bakalım…

Market, bir zincirin halkası olduğuna göre olay tek şube ile sınırlı kalamaz. Ayrıca domates perakendecilerin en çok sattığı birinci üründür. Miktarı alt sınırdan 20 ton olarak dikkate alalım. ‘159 TL (kâr)X20.000 kg= 3.180.000 TL’ hesabıyla; bir seferlik ve tek üründeki bu kazancın yarısı cezaya gidiyor. Böyle bir para cezası fahiş fiyata ilaç olamaz, prim gibi gelir…

Ürünlerin hal çıkış ve market fiyatları herkese açıktır. Yani brüt kâr marjlarını hesaplamak hiç de zor değildir. Bazı reyonlarda rastladığım fahiş fiyatlar tüm zamanların en yüksek kârını sağlıyor. Ve dünya ile farkımızı da açıklamış oluyor. Dolayısıyla tüketicilere şimdi daha fazla sorumluluk düşüyor. Yapacakları şey, aşırı artış gördükleri etiketlerin fotoğrafını çekerek Ticaret Bakanlığı’na iletmektir. Yoksa, vatandaşların temel ihtiyaçlara erişimini zorlaştırarak güven duygusunu zedeleyen bu durumun kapsama alanı giderek genişleyecektir.

Görüleceği üzere dar bir pencereden bakmıyoruz. Yapışkan hale gelen enflasyonu da, içinde barındırdığı fırsatçı enflasyonunu da birbirinden ayırarak inceliyoruz. Yoksa bir ülkede küçük bir azınlık kendi tedbirini alırken, elinde bu imkanı olmayan sabit gelirli çoğunluğun yükü daha da artacaktır.

Reis Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Reis’in Bloomberg HT’ye yaptığı açıklamanın özeti: “Enflasyonla mücadele sadece hükümetin değil, aynı zamanda iş insanının da asli görevidir. Bu ülkede hep birlikte var oluyoruz ve bu ülke de para kazanıyoruz.”

İşte bizim söylediğimiz de budur…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER