Ercüment Tunçalp
Gıda dedektifi
Musa Özsoy tarafından yönetilen Gıda Dedektifi projesi tüketici sağlığı açısından farkındalık yaratan çok önemli bir sosyal faaliyettir. Az rastlanmasının sebebi, bizim ülkemizde PR amaçlı veya parlatma niyetiyle yapılan yayıncılığın oldukça yaygın olmasıdır. Bu benim tarzım olmadığı gibi hatır için inanmadığım kişi ve kuruluş hakkında yazı yazmayacağımı beni tanıyanlar bilir. Tanımayanlar için de böyle bir açıklamayı gerekli buldum.
Musa Özsoy ülkede çok büyük bir açığı cesur şekilde kapatmaya çalışmaktadır. Hatta yaptığını bir kamu görevi olarak da tanımlayabiliriz. Yeter ki bunu yetkili merciler de kabullenip, böyle bir hazır sisteme kulak verebilsinler…
Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından 1 Mart 2022 tarihinden beri tam 21 aydır yayımlanmayan taklit ve tağşiş listelerinin eksikliğinden kaynaklanan bilgi açığı, edinilen etiket okur yazarlığı ile bu sayede biraz azaltılabiliyor.
Ambalajların üzerine karınca duası gibi (kolay okunamayacak boyutta) yerleştirilen açıklamalara büyüteç tutmak bile bana oldukça yeterli geliyor. Kaldı ki Özsoy daha fazlasını da veriyor ve yorumlarıyla iyice anlaşılır olmasını da sağlıyor.
Hiçbir ciddi marka gıda kodeksine uygun olmayan üretim yapmayı kolay kolay göze alamaz. Zaten Özsoy’un tespitleri daha çok gıda kodeksine aykırılıklar değil, gözden kaçan tuhaflıklar oluyor. Aşağıda bu örnekleri sıralayacağım.
Kaldı ki gıda kodeksine uygun olduğu halde tüketici içerikte bulunmasını tercih etmediği maddeleri bilme hakkına sahiptir. Örneğin ben tüketici olarak üretiminde glukoz şerbeti yerine pancar şekeri, palm yağı yerine de Ayçiçek yağı kullanan markayı tercih etmek isterim. Trans yağ kullanan bir markayı ise kesinlikle tüketmek istemem. Beni rahatlatacak bu ve benzer bilgileri gizlemeye çalışan marka sahibinin çabalarını da boşa çıkartan bir kişiye minnet duyarım.
Bakın sadece gıda kodeksine uygun ve limitler dahilinde olan bir durumdan bahsediyorum ve bilgi edinme hakkına itiraz edenlere karşı çıkıyorum.
Üstelik bazı standartların değiştirilmesi konusunda her vatandaşın öneri sunma hakkı da olduğuna inanıyorum. Kabul edilir veya edilmez…
Şimdi bu pencereden bakarak önümüze konan bazı örnekleri görelim:
- Bu sayede palm yağı ve glikoz şurubunu yaygın kullananı, son tüketim tarihini silen veya tahrif edeni öğrenebiliyoruz.
- Ambalaj üzerinde ‘salep’ yazan ama ürün içeriğinde salep olmadığını; yani sadece %0,01 (onbinde bir) salep bulunduğunu fark ediyoruz.
- Marka sahibi ambalaja hiç yüzü kızarmadan ‘limonata’ yazıyor. Ancak ürün içeriğinde limon suyu veya konsantresi bulunmuyor. Peki ne bulunuyor? Yapay limon aroma vericisi, emülgatörler, stabilizörler, koruyucular, renklendiriciler ve tatlandırıcılar var. Limonataya benzetmeyi de başarmışlar!
- Ürünün adı ‘Şeftali aromalı soğuk çay’ ama içinde su ve şekerden başka bir şey yok. İşte kendi beyanları; su ve şekerden başka asit düzenleyici, %0,23 (yani binde 2,3) oranında siyah çay ekstraktı ve şeftali aroma vericisi var.
- Ürünün cinsi ‘Stevia toz tatlandırıcı’ olunca ambajı üzerinde ilk belirtilmesi gereken içerik stevia değil midir? Yok, üründeki stevia oranı veya varlığı belirtilmiyor. Bunun yerine polidekstroz, hacim artırıcı ve aynı zamanda tatlandırıcı etki gösteren maltitol, sorbitol ve eritritol ile inülin bulunuyor. Oysa stevia (şeker otu) Güney Amerika’da yetişen, çalıya benzeyen bir bitkidir. Yani bitkinin kendisi yerine ismini almak yetmiş.
- Ürünün cinsi “Et suyu toz bulyon.” İçeriğinde %0,01(onbinde bir) sığır eti var. Yani marka sahibi yemin etse başı ağrımaz. Ben de buradan “İçinde sığır eti neden yok?” diye sorsam yalancı durumuna düşerim!
- Ürünün cinsi “Devam sütü.” Küresel pazara hitabeden markanın İngiltere’deki ürünü palm yağı içermezken, Türkiye’deki aynı üründe palm yağı bulunmaktadır. Bu ürünü bebekler tüketiyor. Bu sebeple de izahı gerekiyor.
Gıda Dedektifi’nin bir önemli hizmeti de Avrupa Birliği Gıda Güvenliği Sistemi (RASFF) tarafından duyurulan ama yurtiçinde herhangi bir makam tarafından açıklanmayan bazı gıda ihraç ürünlerimizle ilgili duyurulardır. Inside Eat hesabı bu konuda Gıda Dedektifi’nin gözü kulağı olmuş durumda…
En son duyduklarımız; Fransa’ya ihraç edilen pizza kutularında yüksek oranda kurşun ve çeşitli zararlı bileşenler olduğu, Bulgaristan’a ihraç edilen limon ve taze biberlerde ise yüksek oranda pestisit bulunduğu bildiriliyor.
Temmuz ayında Tayvan Tarım Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada; Türkiye’den ithal edilen 127 ton yumurtada kanserojen olduğu yönünde tartışmalar bulunan yasaklı bir antibiyotik madde tespit edildiği bildirilmiş. Malum, içerde bu ürünleri afiyetle yediğimiz için, hiç olmazsa “Ne yediğimizi bilelim” ve tehlikeden kaçma imkanı bulursak değerlendirelim…
Sonuç olarak; bu hizmet daha çok laboratuvar öncesini kapsıyor ve bu kadarıyla bile saygıyı hak ediyor. Bu sayede ürünün kendisi yerine aroma vericileri dublör olarak kullananları da katkı maddelerinin yer aldığı ve ısıl işlemden geçmiş ürünleri “doğal” olarak tanımlayanları da öğrenmiş oluyoruz.
Sadece bir konunun altını çizmem gerekiyor. “Sponsorlu içerik” olarak açıkça beyan edilen ürün bilgilerine ait duyurularda etik olarak bir sorun görmüyorum. Ancak öncelikle bunun reklam amaçlı bir tanıtım faaliyeti olduğu kabul edilmelidir. Gıda Dedektifi’nin bunun etkisi altında kalıp, sponsorlu ürünleri kontrol dışı tutacağını hiç tahmin etmem. Zira Gıda Dedektifi Özel Dedektif haline gelirse; toplum yararı kalkar, parayı ödeyen müşterinin yararı devreye girer ki, o zaman da hakem kimliği zarar gördüğü gibi kaybeden tüketici olur. Bunu kenara not etmeyi, bir sorumluluk olarak gördüğümü de ifade etmeliyim.
Yerimiz sınırlı olduğu için örnekleri seçerek çok az bir kısmını aktarabildim. Gıda Dedektifi hesapları içinde; endüstriyel gıda kategorisinde geniş bir ürün yelpazesi süzgeçten geçmiş bulunuyor. Zaman ayrılarak incelemeye değer buluyorum. “Ne yediğimizi bilelim” diye tekrar ederek, tüketici ürün bilgisinin bu şekilde daha da geliştirilmesini diliyorum.
Ercüment Tunçalp
Depozito iade sistemi üzerine…
Türkiye genelinde 1 Temmuz 2026 itibariyle uygulamaya giren Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) sisteminin ekonomiye ve çevreye katkısı tartışılmaz.
Ancak şu anda yükü taşıyan sadece tüketicidir. Zira devlet sistemin kendi içinde işleyebilmesi için finansal kaynağı üreticiden sağlıyor. Üretici de bunu fazlasıyla fiyatlara yansıtıyor.
Sistemin işleyişi ile başlayalım…
- Tüketiciler tarafından DOA iade noktalarına getirilen boş içecek ambalajları için, önce iade makinesinin ekranında oluşan karekod, cep telefonu kamerasıyla DOA Mobil Uygulaması üzerinden okutuluyor.
- Ambalaj teslim edildikten sonra depozito bedeli Türkiye Emlak Katılım Bankası alt yapısıyla anında dijital cüzdana yansıtılıyor.
- İade bedelleri tüketicinin banka hesabına aktarılabiliyor, EFT ve havale işlemleri de gerçekleştirilebiliyor.
- Üreticiler ambalaj türüne göre devlete ek bir çevre vergisi/katılım payı (GEKAP) ödüyorlar. TÜÇA (Türkiye Çevre Ajansı), üreticilerden havuzda toplanan bu nakit gücünü ve bütçeyi kullanarak DOA makinelerini toplu olarak satın alıyor, belediyelere ve marketlere dağıtıyor.
- Üretici bu parayı cebinden ödüyor gözükse de; ürünün satış fiyatına ekleyerek fazlasıyla toptancı/markete, markette bu bedeli tüketiciye yansıtıyor. Ayrıca birçok semte makine ulaşmadığı için sisteme iade edilemeyen bedeli ödenmiş ambalajlar da eskiden olduğu gibi toplayıcılar kanalıyla toplanıyor. Bu da hiç azımsanmayacak büyüklükte bir fon oluşturuyor.
- Sistemde, ambalaj başına teşvik bedeli 1 TL olarak belirlenmiştir. Şu anda hacmi 0,1 ile 3,0 litre arasındaki tüm kayıtlı plastik, cam ve alüminyum ambalajlar sisteme dahildir.
- Uygulamanın başlaması ile birlikte bu ambalajları kullanan bazı markalar ürünlere 1 TL’nin de üzerinde fiyat artışı yaptılar. Bazıları da 3 litreye kadar olan ambalajlarla da yetinmediler ve yukarda belirtilen hacimlerin dışındaki büyük ambalajlara da eş zamanlı aynı zammı uyguladılar.
Eve gelen tanınmış bir markanın 5 lt’lik ambalajı 80 TL’den 90 TL’ye terfi edince; bu %12,5 oranındaki fiyat artışının sebebini bayiye sorduğumda aldığım cevap “depozito zammı” olmuştur. Yani maliyet artışı gelmediği halde uygulama dışında kalan bu ambalaj da aynı bahane köprüsünden geçmiştir.
Oysa tüketici 1 TL kazandığını zannederken, 3 TL fazla ödediğini görünce, sistemi sürdürecek motivasyonu kalmaz…
- Elbette yeni bir uygulamanın oturması için zamana ihtiyaç vardır ama yeterli sayıda makineye ulaşılamaması, arızaların ana nedeni olarak görülebilir.
- Avrupa ve ABD’nin teknolojide bizden geride olmadıkları halde süreci en basit şekliyle uygulamalarının sebebi vardır. Onların uygulamasında; otomata ambalajı atıyorsunuz, alınan makbuzu da market kasasında nakde çeviriyorsunuz. Perakendeci açısından da müşterinin içeri girmesini garanti ediyorsunuz. Bizde ise böyle bir zorunluluk yok. Üstelik akıllı telefon kullanamayan yaşlı tüketicilere de kullanım kolaylığı sağlanamıyor.
- Avrupa’da market önlerinde bulunan depozito iade otomatları doluluk oranına ulaştığında market personeli tarafından hiç gecikmeden boşaltılıyor. Lisanslı lojistik firmaları tarafından da market depolarından toplanıyor. Bizdeki uygulamada gördüğüm ise, otomatların çabuk dolduğu ve toplayıcıların ortalama 24 saat sonra marketlere gelebildiğidir. İşte bu zaman diliminde elindeki boş ambalaj yükünden kurtulamayan tüketici alışveriş yapamadan evine dönüyor. Böylece tüketici ile perakendeci birlikte kaybediyor.
- Avrupa’da tüketici ürünü alırken depozito bedelini peşin öder (ürün+depozito), ambalajı iade ettiğinde ise bu bedeli geri alır. ABD sistemi de eyaletlere göre değişmekle birlikte Avrupa uygulamasına çok yakındır. İşte bunun için Avrupa ve ABD sistemi daha net anlaşılır ve şeffaf olduğu için de kötü niyetlilere açık kapı bırakmıyor.
- Şimdi de tedarikçinin “yeni maliyet artışımız var” dediği konuya bakalım…
- Yeni olan DEKAB (Depozito Katılım Bedeli) Kasım 2023’den itibaren uygulanan iadeli bir depozito sistemidir. Bir de GEKAP (Geri Kazanım Katılım Payı) vardır ki; bu da 2020 yılından itibaren uygulanan çevre vergisi niteliğindeki kalıcı bir ödemedir. Buradaki ince nokta; DEKAB’a tabi olan ürünler, GEKAP’tan muaf tutuluyor.
Dolayısıyla Ticaret Bakanlığı bu hesabı yaparak denetimleri gerçekleştiriyor. Kaldı ki yapılan fiyat artışlarının bu rakamın çok üzerinde olduğu açıktır.
Sonuç olarak; sürdürülebilirlik odaklı bu sisteme entegre olmak hem üreticinin hem de perakendecinin çevre dostu imajını güçlendirir, marka itibarı ve sadakat yaratır. Perakendeciye de artan müşteri trafiği sağlar.
Atık yönetimini ilgilendiren bir başka konu daha var, bunu bir bütün olarak ele almazsak eksik kalır. Yukardaki olumlu projenin anlam kazanabilmesi için ‘plastik atık ithalatı’nı da birlikte ele almak gerekir. Buradaki çelişkiyi en az 5 yıldır yazıyorum. Eğer geri dönüşüm tesisleri için Avrupa’dan ithal edilen ve en çok da Adana çevresini kirleten bu atıklar kontrol altına alınamazsa mücadele eksik kalacak. Peki neden Adana?
Mersin limanına yakınlığı, kentte çok sayıda plastik dönüşüm tesisi bulunması, geri dönüştürülemeyen atıkların tesisler tarafından gizlice boş arazilere, nehir yataklarına dökülerek yakılması sorunu ağırlaştırıyor. Sıkı denetime ve ağır cezalara ihtiyaç olduğu açıktır. Bunu da bir kenara not etmiş olalım…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (44) Yeni Zelanda
Yeni Zelanda, güney pasifik okyanusunda Avustralya’nın güney batısında yer alan ve iki ana ada ile birçok küçük adadan oluşan bir ada ülkesidir.
En yakın komşusu olan Avustralya’ya yaklaşık 2.200 km mesafededir.
Yeni Zelanda, ünlü “Yüzüklerin Efendisi” filminin çekildiği ülkedir. Zira yemyeşil ormanlardan, engebeli dağlara kadar uzanan çeşitli manzaraları dünyanın dikkatini çekecek şekilde çarpıcı bir fon oluşturmaktadır.
İngiliz Uluslar Topluluğu’na mensup olan Yeni Zelanda’nın yönetim biçimi İngiliz türü parlamenter demokrasiye sahip anayasal monarşidir. Devlet Başkanı, İngiltere Kralı III. Charles olup, Yeni Zelanda Başbakanı’nın teklifi üzerine genellikle beş yıllık sürelerle atadığı Genel Vali tarafından temsil edilmektedir. Kral ve Genel Vali tarafsız ve simgesel konumdadırlar.
Başkenti Wellington’dur. Yüzölçümü 268.838 kilometrekare (ülkemizin üçte biri kadar), nüfusu 5,4 milyondur (Ankara’dan az).
- Kişi başı geliri 46.126 dolar olarak, bizimkinin (18.040 dolar) 2,5 katıdır.
- Yıllık enflasyon %2, işsizlik oranı %5,3’tür.
- Ülkenin para birimi Yeni Zelanda doları’dır (NZD).
- Yeni Zelanda sülfür, demir cevheri, titanyum, altın ve gümüş gibi bol mineral rezervlerine sahiptir. Ülke petrol ve petrol gazları açısından da zengindir. Ekonomisinde tarım, balıkçılık ve orman ürünleri de önemli yer tutmaktadır.
- Yeni Zelanda’nın süt üretiminin %90’ından fazlası ihraç edilmekte ve bu durum ülkeye premium süt ürünleri konusunda küresel bir itibar sağlamaktadır.
Yeni Zelanda’nın yıllık süt üretimi 22,4 milyon tondur. Bizim 16 kat nüfusla süt üretimimizin ancak 21,4 milyon ton olduğunu düşünürsek; büyük ihracat oranları daha iyi anlaşılır.
- Aylık net asgari ücretleri 3.360 NZD (haftalık 840X4) olup, 1.942 ABD Doları karşılığıdır. Bizimki de (28.075) 598 ABD Doları olduğuna göre aradaki fark 3,2 katıdır.
- 2022 yılı İnsani Gelişme Endeksi’ne göre dünyada 193 ülke arasında 16. sıradadır (İsviçre 1. – Türkiye 45. sırada).
- 2024 yılı Ekonomik Serbestlik Endeksi’ne göre ise Yeni Zelanda dünyada 176 ülke arasında 8. sıradadır (Singapur 1.- Türkiye 102. sırada).
- Yeni Zelanda, yeni bir iş kurma sıralamasında 190 ülke arasında 1. sırada yer almakta olup, ülkede yarım günde bir şirket kurulabilmektedir.
- Nüfusun %95’i internet kullanır, nüfusun %70’i de e-ticaret kullanıcısıdır.
Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
Ülkenin en büyük perakende zincirleri; Woolworths (en yaygın perakendeci), PAK’nSAVE (en uygun fiyatlı indirim marketi) ve New World (üst segment) şeklindedir.
- Sanal alışveriş yeri Woolworths Süper markettir.
- Alışveriş tarihi 11 Temmuz 2026’dır.
- Güncel kurlar; 1 NZD= 27,09 TL, 1 Dolar= 1,73 NZD, 1 Dolar= 46,98 TL şeklindedir.
- 57 ürünün yer aldığı listede, Yeni Zelanda alışverişi 205,91 Dolar, Türkiye alışverişi 261,56 Dolar tutmuştur. Yani bizdeki tutar %27 fazla çıkmıştır.
37 ürün bizde daha pahalıdır. Kırmızı et, pirinç, bal, bira, diş macunu, sıvı sabun fiyatları ortalamanın da üstünde pahalıdır.
- Dünyaca en ünlü Manuka balı bu ülkeye aittir. Çok çiçekli (multifloral) çeşit fiyatları alt sınıra yakınken, yüksek MGO değerine sahip monofloral ballar daha pahalıdır. Manuka ağacından elde edilen, antibakteriyel özellikleri (MGO değeri) nedeniyle küresel ticarette en yüksek düzenli piyasa fiyatına sahip ticari baldır. MGO değeri arttıkça fiyat yükselir. Çok nadir bulunan ve en yüksek etken maddeye sahip özel seri ürünleri hariç tutarsak, kilo fiyatı 30 ila 300 ABD Doları arasında değişmektedir. Nitekim Woolworths markette 250 gramı 19 NZD (11 ABD Doları) olan balın kilogram fiyatı 44 ABD Doları’dır. Bizde karşılığını bulamadığım için listeye dahil edemediğim Manuka balının yanında, ancak 300 gram çiçek balının (Tulliana) 951,50 TL olan kg fiyatını (67,50 ABD Doları) verebiliyorum…
108 ABD Dolar kg fiyatı olan kestane balımızı (Eğriçayır) saymıyorum bile…
“Ne kadar pahalı ise o kadar kalitelidir” imajı yaratmak, sahte balın rekor kırdığı ülkemizde işe yarasa da küresel gerçeklik bu değildir. İşte küresel genişlikte en çok tutulan ürünün fiyatlarını verdim. Karar sizindir…
- Bu alışverişe bizim vatandaşımız % 27 fazla öderken, alışverişi ucuza getiren Yeni Zelanda vatandaşının geliri 3,2 kat fazladır.
- Satın alma gücü farkına gelecek olursa; Yeni Zelanda tüketicisi aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 9,4 defa yapabilirken, bizim tüketicimiz aylık geliri ile aynı alışverişi 2,3 defa tekrarlayabilir. Başka bir ifadeyle, Yeni Zelanda tüketicisi aylık gelirinin %10,6’sını bu alışverişe ayırabilirken; bizim tüketicimiz bu alışverişe gelirinin %43,7’sini ayırmak durumundadır.
Sonuç olarak; dünyanın en yüksek fiyatlarına sahip olmamızın yanında, reel gelir artmadığı için satın alma gücü de düşmektedir. Dolayısıyla bu yönden de ara açılmaktadır. Önceki bir yazımda, dar gelirlinin (asgari ücretli ve emekli) TÜFE’ye göre ‘enflasyonu nasıl 4 puan fazla yaşadığını’ (hissetmek değil), örnek ağırlık değişiklikleriyle ortaya koymuştum. Tamamen TÜİK verilerini dikkate alarak ama harcama ağırlıklarını gerçeğe yaklaştırarak tablonun nasıl değiştiğini göstermeye çalışmıştım…

Ercüment Tunçalp
Yapay fiyat üzerinden yüksek indirimler
Fiyat, bir mal veya hizmetin serbest piyasada oluşan parasal değeridir. Bir de bize özel ‘yoklama fiyat’ vardır ki, oltanın ucuna takar ve beklersiniz, av gelmeye başlarsa doğru fiyattır. Yok, oltanın başında beklemekten sıkıldıysanız, fiyatı düşürerek alıcının artmasını sağlarsınız. Ancak o yanlış olan ilk fiyata bir daha dönmezsiniz değil mi?
Değil, o hep yerinde durur, indirimli mal ve hizmete alışanların ilk fiyata da alışması beklenir. Olmazsa tekrar tekrar indirim zaten sizin elinizdedir.
Yıllar önce giyim kategorisinde gördüğümüz olağanüstü indirimlerin nedenini tüketici çabuk çözmüştü. Bir keresinde 2.400 TL’nin üzeri çizilerek 1.200 TL’ye indirimde olduğu gösterilen bir takım elbise için tezgahtara sormuştum, “Şimdiye kadar hiç 2.400 TL’ye sattığınız ürün oldu mu?” diye. Aldığım cevap, “Hayır, biz uzun zamandan beri 1.200 TL’ye satıyoruz” olmuştu.
Daha sonra kampanyalar “3 al 1 öde” ye kadar yükseldi.
Yani yüzde 67 indirime denk geldiği için ilk fiyat yok hükmündeydi…
Benzer durumu ve fazlasını artık gıda ve temel ihtiyaç kategorilerinde görmeye başladık. Dünyanın her yerinde yaklaşık 2 dolara satılan küresel bir markanın 100 gr çikolatasının ülkemizdeki ilk fiyatı 200 TL’dir (4,25 dolar). Arada sırada bazı zincirlerde fiyat 79 TL’ye kadar inmektedir. Ancak manşette 200 TL hep durmaktadır. Üstelik dünyanın her yerinde çikolata fiyatı düşerken (kakao fiyatı %60 gerilediği için), bizde artışını sürdürmektedir.
“1 alana 1 bedava” kampanyaları %50 indirime denk gelse de verilen imaj farklıdır. Kaldı ki, kampanyadan 1 hafta önce 100 TL olan satış fiyatını 120 TL yaparak “1 alana 1 bedava” verenin gerçek indirimi %50 değil, %40’dır. Biraz daha açalım; tüketici kampanyada adedini 50 TL’ye mal etmesi gereken ürünü 60 TL’ye almakta ve henüz baştan %20 fazla ödemektedir!
Daha garibi de var. “1 alana 1 bedava” kampanyası ile 399 TL’ye satılan bir şampuanın, kampanya olmayan başka bir markette normal raf fiyatı 179 TL olabilmektedir. Hediye verirken bile müşteriye 20 TL fazla ödetmenin, kampanya bitince de 220 TL fazla tahsilatın adını sizler koyun!
Geçtiğimiz haftalardaki bir yazımda; birebir aynı sıvı sabunun iki ayrı satış noktasında 415 ve 109 TL fiyatlarla müşteriye sunulduğunu aktarmıştım, daha çok şaşırtacak devamı da geldi. Bir perakendeci inserte koymuş; “Duru sıvı sabun 3 lt 439,95 TL’den, 129,95 TL’ye” diye. İndirim oranı yüzde 70 iyi mi?
İyi ama başka bir sorun daha var. Bu perakendeci, hâlâ 109 TL’ye satan rakibine kızıp fiyatı 20 TL daha indirirse oran yüzde 75’e çıkıyor.
Yukarda giyim sektörü için belirttiğim “3 al 1 öde” kampanyasının (%67 indirime denk geliyor), marketlere henüz gelmediği zannedilmesin; verdiğim bu örnekte daha da fazlasının olduğu görülebilir. Devamı ilerleyen satırlarda…
Tedarikçi en fazla “heyecan olsun diye maliyetine verdim” diyebilir. Perakendeci de en fazla “Benim de çorbada tuzum olsun diye bu ürünü bir süre kârsız satmaya karar verdim” diyebilir. O zaman soru şu; “Kampanyadan bir gün öncesine kadar maliyet fiyatına eklenen yüzde 303 kârı nasıl paylaştınız?” olur.
Elbette soruyu benim sorma yetkim yok. Soracak olanlara katkı yapıyorum!
Tüketici olarak ise direkt soruyorum; hangisi bu ürünün gerçek fiyatıdır?
Süt ve tereyağında sürekli seslendirilen, “maliyetlerin üreticiyi sıkıştırdığı”dır. Peki “10 liralık alışveriş yapanlara Karlıdağ Tereyağının 1 kg’ının 900 TL yerine 450 TL’ye verilmesi” bize ne söylüyor?
Ne söylediğini yazımın sonundaki grafikte görebilirsiniz…
Nivea Sun Koruma & Bronzluk Güneş Spreyi 50 faktör 200 ml fiyatı 2.000 TL’den 600 TL’ye (%70 indirimle) yaz sezonunun başında iner mi?
Ve soruyorum; hangisi gerçek fiyat?
Zira sezonluk ürünlerde (güneş ve sivri sinek ürünleri) sezon başı olan haziran ayından itibaren ilan edilen fiyatlar “indirimli fiyat” sayılabilir mi?
Bu kampanyaların ötesinde de fiyat değişikleri var…
İndirimli satılan bir ürünün, kampanya sonrası %150-250 artışla ulaştığı ilk fiyatın gerçek olması mümkün mü? İndirimli fiyatı maliyet fiyatı olarak kabul etsek bile ilk fiyata dönüşün hangi oranda kâr ilavesini temsil ettiğini gözde canlandırmak zor olabilir. O zaman canlı olarak görelim…
- Milka çikolatayı indirimde 69 liraya satan market zinciri de olduğuna göre ilk fiyata dönüldüğünde (200 TL) artış %190
- Nescafe Gold karışım kahve 10’lu, indirim etiketinde gözüken 72,50 TL’den ilk fiyat olan 159,50 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %121
- Signal White diş macunu 75 ml, indirim etiketinde gözüken 139,95 TL’den ilk fiyat olan 499,95 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %257
- Urban Care duş jeli çeşitleri 500 ml, indirim etiketinde gözüken 109,95 TL’den ilk fiyat olan 399,95 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %264
Örnekleri çoğaltmak mümkündür ama umuyorum konunun anlaşılması bakımından bu kadarı yeterlidir. Yüzümüzü Avrupa’ya çevirdiğimizde de bu tespitimizi teyit eden bize özel tuhaflıkları izliyoruz. Örneğin sadece Malta listesinde; President, Nescafe, Bonne, Milka, Colgate fiyatlarının bire bir karşılaştırılmasında ne kadar büyük farkların olduğu görülebilir.
Sonuç olarak; küresel market fiyatlarını kıyaslıyoruz ve birçok üründe döviz bazında pahalı olduğumuzu görüyor ve sık sık aktarıyoruz.
Avusturya’dan %58, Finlandiya’dan %128 daha yüksek fiyatlara sahip olduğumuz tereyağında dikkate aldığımız fiyat, kategori lideri olan markaya da ait değildir. Yoksa 16,80 Euro olan fiyatımız 19,30 Euro’ya çıkardı ki fark daha da açılırdı.
Avrupa’da düşen tereyağı fiyatları karşısında, son bir yıl içinde euro bazında ne kadar uçuk fiyatlara ulaştığımızı listelerimizden izliyorsunuz. İşte aşağıda Eurostat kaynaklı grafikte de durum ortadadır. Aracı olan İnan Mutlu’ya teşekkürler…

