Ercüment Tunçalp
Gıda denetim sonuçları açıklanmalı
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, yeni yıla girerken 81 ilde eş zamanlı denetim programı başlattıklarını açıkladı. Ayrıca yıl içinde yapılan gıda denetimleri hakkında da rakamsal bilgiler verdi.
“Bu denetimlerde yaklaşık 1 milyon 300 bin kontrol yapıldı, 17 bin 652 adet uygunsuzluk tespit edildi. Bunlar için yaklaşık 535 milyon liralık idari para cezası kesildi ve 243 işletme hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunuldu” diyor Sayın Bakan ve bir de tüketicilere çağrı yapıyor; “Halkımızın da rastlamış olduğu, tespit etmiş olduğu ya da gözlemlediği herhangi bir uygunsuzluğu yayınlamış olduğumuz iletişim kanalları vasıtasıyla bizlere bildirmelerini kendilerinden istirham ediyoruz. Bize gelen ihbarların tamamını değerlendiriyoruz. Halkımız, eğer güvenilir gıda ile alakalı birer gönüllü denetçi olursa gerçekten bu konuyu kötüye kullanan kişilere göz açtırmamış olacağız” diyerek tamamlıyor sözlerini…
Sayın Bakan’a bu konudaki çalışmalar için teşekkür ederek, kendisine bazı sorular yöneltmek isterim:
- 1 Mart 2022 tarihinden bu yana tam 2 yıldır ‘taklit ve tağşiş listeleri’ yayımlanmıyor. Nedenini öğrenebilir miyiz?
- Bakanlığınız çok haklı olarak halktan bilgi desteği isterken, halkın da kurumunuzdan bilgi alma hakkı olduğunu düşünüyor musunuz?
- Zira bahse konu olan 17.652 adet uygunsuzluğu gerçekleştiren hilekarlardan birinin bile adını, markasını bilmiyoruz. Bu durumda tüketici olarak kendimizi nasıl korumalıyız?
- Sizin ifadenizle söylüyorum; “en iyi denetleyici tüketici” ise onun verimliliğini artıracak şekilde yolunu aydınlatmak gerekmez mi?
- Listeler yayımlandığı zamanlarda perakendecilerin de haberi olur ve hileli ürün raftan kaldırılırdı. Şimdi bundan da mahrumuz. Bunu önemli bir eksiklik olarak görüyor musunuz?
- Verilen idari para cezalarından ortalama olarak uygunsuzluk başına 30.308 TL düşüyor. Hile sebebiyle milyonlarca lira haksız kazanç elde edenler için bu sembolik rakam caydırıcı olabilir mi?
- Hileli ürün sahibinin cezayı ödedikten sonra satışı sürdürmesi doğru mu?
- Markalarını korumak adına uygunsuzlukların kamuoyuna açıklanmasını istemeyen hilekarların bu isteğini haklı buluyor musunuz?
Sonuç olarak; ülkemizde hayli yüksek olan hile oranının tüketici sağlığını olumsuz etkilemesi yanında, dürüst üreticiler için de büyük haksızlık olduğu açıktır.
Peki dürüst üreticiler bu kötü niyetlileri sistem dışına çıkartmak üzere yeterince örgütlü mücadele veriyorlar mı?
Ben böyle bir mücadele göremiyorum…
Bakanlık denetimlerini ve duyurularını teşvik ediyorlar mı?
Araştırmama rağmen böyle bir beyana da rastlayamıyorum…
Peki biz neden konunun üzerinde bu kadar fazla duruyoruz?
Bir tüketici olarak kendimizin ve çocuklarımızın sağlık riski açısından (kanser vakalarında büyük artış var), insan canına kast eden bu kötü niyetlilerle mücadeleyi zorunlu görüyoruz.
Peki bu mücadeleyi kim kazanır?
Mevcut şartlarda kimin kazandığı bellidir!
Senelerdir hileyi yapanlar hemen hemen aynı kişiler (son 2 seneyi bilmiyoruz) olup, bazıları ifşa oldukları zamanlarda bile ellerinde tuttukları 7-8 markayı sıralı şekilde devreye sokarak mesleği rahatça sürdürebiliyorlardı.
Eski Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlarından Faruk Çelik zamanında (2015-2017) taklit ve tağşiş yaptığı tespit edilen firmaların kamuoyuna duyuruları yanında, “mükerrer ifşa edilen firmalar” için de ayrı bir liste yayımlanırdı.
Yedi sene önceki böyle bir listede; aynı hileyi yaparken 18 defa yakalanan 1 firma, 16 defa yakalanan 1 firma, 15 defa yakalanan 5 firma, 12 defa yakalanan 2 firma, 11 defa yakalanan 2 firma, 8 defa yakalanan 5 firma, 7 defa yakalanan 3 firma, 6 defa yakalanan 9 firma, 5 defa yakalanan 7 firma bulunuyordu.
Elbette aradan geçen bu kadar zaman içinde hem bu sayılar daha da arttı hem de bunlara yeni firmalar ilave oldu. Ve yeniler içinde de hileyi tekrarlayanlar oldu.
Peki acaba şimdiye kadar bu kararlı ve gözü pek hilekarlardan kaç tanesinin işletmesi kapatılmıştır ve meslekten men edilmiştir?
Öğrenmek istiyoruz!
Antibiyotikli tavuk ve yumurtaları, ilaç kalıntılı sebze meyveleri, acılığı gidermek için bilinçsiz kullanılan ‘kostik’ kimyasalı ile muamele sonrası yetersiz yıkanan zeytinleri, arı ile hiç karşılaşmamış balları, ucuz sıvı yağlarla karıştırılmış sızma zeytinyağlarını, tek tırnaklı hayvan eti karıştırılmış et ürünlerini, bitkisel yağ takviyeli tereyağını, boyalı baharatı, jelatin ve nişasta takviyeli yoğurdu, tarihi geçmiş küflü ve bozuk peynirleri erittikten sonra bitkisel yağ ve peynir altı suyu tozu ilavesiyle taze kaşar peynir haline getirerek üretenleri; markalarıyla, üretim yeri adresleriyle bilmek istiyoruz.
Tek taraflı iletişim olamayacağına göre ancak çift yönlü bilgi akışıyla bu musibetten kurtulmayı ümit ediyoruz.
Eskiden beri hileyi işinin bir parçası olarak görenlerin yanında, son senelerde bir de rekabet edebilme adına daha uygun maliyetle üretim yapma arzusu duyan bazı işletmeler güvenli gıda standartlarını bilinçsizce terk etmektedirler.
Dolayısıyla 2011 yılında yayınlanan “Gıda ve Yemin Resmi Kontrolüne Dair Yönetmelik” hükümleri bugün daha önemli hale gelmiştir ve özellikle aşağıdaki bölümü gecikmeden uygulanmalıdır.
“Laboratuvar sonucuyla taklit ve tağşiş yapıldığı kesinleşen gıdayı üreten ve satan firmanın adı, ürün adı, markası, parti ve/veya seri numarası mümkün olan en kısa sürede kamuoyuna duyurulur.”
Ambalaj boyutunu değiştirmeden ürün gramajını azaltan hilekarları cezalandırmak üzere de yasal düzenleme ihtiyacı yanında; esas cezayı bizzat dikkatli tüketicilerin kesmesi gerekiyor. O ürünleri satın almayarak…
Yeni yılda sağlıklı ve huzurlu günler dileğiyle…
Ercüment Tunçalp
Gıdadaki gizli tehdit: pestisit
İnsan hayatında tehlikelere karşı korunmanın önceliği vardır. Farkında olduğunuz risklere karşı önlem alırsınız. Ya göremedikleriniz?
İşte bunların en başında gelen pestisit, tarımda ürün verimini artırmak amacıyla kullanılan kimyasallardır. Böcek, mantar, kemirgen öldürücüdür. Başka?
Kontrolsüz kullanımı uzun vadede insan hayatını da tehdit eder. Kronik hastalıklara ve kanser oluşumuna kapı aralar…
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın pestisit denetimi yaptığını, ancak analiz sonuçlarını açıklamadığını duyuyorum. Olumsuz analiz sonuçlarındaki oranın yüksek olduğunu da tahmin ediyorum. Bu tahminimi oluşturan husus; ihracata hazırlanan ürünlerin daha hassas denetime tabi olmasına rağmen, AB’nin Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi (RASFF) tarafından duyurulan bize ait olumsuzlukların fazlalığıdır. Peki bu bizi nereye götürür?
Yurt dışına gönderilen ürünlerde bu risk göze alınıyorsa, iç pazarı tahmin etmenin hiç de zor olmadığına…
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) gerekçesi ile “verilerin ticari sır” veya “iç/dış ticarette olumsuz etki yaratabileceği” endişesiyle sonuç açıklamadığını duyuyoruz. Oysa bu durumda hiç değilse problemin boyutunu bilmek ve zararlı ürünün imha oranını öğrenmek, en doğal tüketici hakkıdır.
Elbette dünyada pestisit analiz sonuçlarını açıklamayan ülkeler vardır. Bunlar denetim mekanizmaları zayıf ülkelerdir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ise düzenli şekilde bu sonuçları açıklamaktadır. Benim görüşüm; ürününe güvenen ile güvenmeyen arasındaki farktır bu…
Bize gelince; Avrupa’ya ihraç ettiğimiz ürünlerin olumsuz sonuçlarını zaten dış kaynaklardan öğreniyoruz. Ve bu şekilde 2025 yılında en çok bildirim (uyarı) alan ilk 2 ülke arasında olduğumuzu da biliyoruz. Uyarı sistemi sayesinde bizden ithalat yapmayan ülkeler bile bu kötü şöhretimizi öğreniyorlar. Dolayısıyla ilgili Bakanlığın açıklama yapmaması yurt dışına yönelik bir tedbir olamaz. İç piyasada ise açıklama yapılması durumunda arz problemi yaşanması güçlü ihtimaldir.
İki yıl önce bu konuyu, “Gıda güvencesi ile gıda güvenliği ayrışıyor” başlıklı makalemde konu etmiştim. Burada bir özetini takdim edeyim…
Önce ‘karın doyurmak için bulduğunla yetineceksin (Gıda güvencesi), sonra imkanların geliştikçe sağlıklı beslenmeyi düşüneceksin (Gıda güvenliği)’ şeklinde bir ifadeyi kolay anlaşılabilir olması bakımından tercih ediyorum. İşte bazı gelişmekte olan ülkelerde ikincisine sıra gelememesini de buna bağlıyorum.
Bunun için sadece pestisit konusu değil, taklit tağşiş sonuçlarının açıklanması da zaman zaman ihmale uğramıştı. Nitekim Tarım ve Orman Bakanlığı 1 Mart 2022 tarihinden itibaren tam 31 ay müddetle analiz sonuçlarının duyurusuna ara vermişti. 2 Ekim 2024 tarihinde uygulama tekrar devreye girince, bu gelişmeyi 7 Ekim 2024 tarihli, “Tağşiş yapan firmaların keyfi kaçtı” başlıklı yazımda değerlendirmiştim. Ara verilen 31 aylık zaman dilimindeki diğer yazılarımın linklerini de bu yazının sonuna ekliyorum…
Eğer amaç gerçekten üzüm yemek ise, taklit tağşiş olaylarından daha fazla bu konuda yönlendirici ve ısrarcı olmak durumundayız. Zira taklit tağşiş ile pestisit arasında benzerlik olsa da ikincisinde riskler çok daha fazladır.
Her ikisi de insan sağlığı için önemli tehdittir. Her ikisi de tüketiciyi aldatmaktır.
Her ikisini gerçekleştiren de kendi çıkarını tüketici sağlığına tercih etmektedir.
“Taklit tağşiş bilerek, ilaç kalıntısında limit aşımı ise hatadan kaynaklanmaktadır” görüşünün benim açımdan geçerliliği yoktur. Zira hileyi yapan da hata olduğunu söylemektedir. Ayrıca pestisit limit aşımında; tarımsal üretimin artırılması, ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken sürenin ticari amaçla beklenmemesi, bilerek yapıldığının kanıtıdır. Daha ucuza mal etmek için ruhsatsız veya o üründe kullanımı yasaklanmış ilaç kullanmanın da masum görülebilmesi mümkün değildir.
Çoğunlukla pestisitin sonuçları taklit tağşişten daha ağırdır. Zira insan sağlığına zarar vermeyen hile vardır (yağ oranının düşük olması, dana eti yerine kanatlı kullanımı gibi) ama limit aşımında pestisitin kanserojen etkisi, hormonal bozukluklar, nörolojik hastalıklar yaratabileceği bilimsel gerçektir.
Gıda kategorilerinin çoğunda güvenli markaları seçerek korunmak mümkünken; meyve-sebzede marka olmaması ve pestisitin görünmez bir tehlike olması tüketiciyi savunmasız bırakmaktadır.
Pestisitin insan sağlığı dışında çevreye verdiği zararın sınırı yoktur. Havaya, suya, toprağa karışması; arılar, kuşlar ve birçok canlı için tehdit oluşturuyor.
Büyük perakende zincirlerin hepsinde Kalite Kontrol Departmanı vardır. Denetimi yapsalar ve sorunlu ürünleri geri çevirseler bile (ben hiç duymadım), üretici ismini açıklamazlar. Bu konuda Bakanlık ile ters düşmeyi göze alamazlar. Bunun için de perakendeciyi eleştiremeyiz. Ancak bu marketlerin merkez deposundan veya şubesinden alınacak numunelerin olumsuz sonuç vermesi onları da sorumlu tutar.
Sonuç olarak; pestisitten korunmak o kadar kolay değildir. Her çeşit meyve sebzeyi karbonatlı /sirkeli suda bekletmek, yıkamak veya fırçalamak hem pratik değildir hem de kesin çözümü garanti etmez. Zira ürünün çeşidine, kalıntının türüne göre ayrı işlem gerekir ki; örneğin çekirdeğe kadar nüfuz eden pestisiti arındıracak bir yöntem henüz bulunmamıştır.
Çözüm; çiftçilerin hızlandırılmış eğitimden geçirilmesi ve yönlendirici rolü üstlenecek uzmanların (Ziraat Müh. / Gıda Müh.) yetki ve sorumluluklarının artırılmasıdır.
Mevcut şartlarda bir diğer çözüm, sivil toplum kuruluşlarının marketlerden alacakları numuneleri analiz ettirerek sonuçları kamuoyuyla paylaşmalarıdır. Halk sağlığı açısından bundan daha büyük hizmet olamaz…
Sorunlu ürünün kaynağına ulaşmak zor olmayacağından, halk sağlığını tehdit edenin ortaya çıkarılması, diğer girişimler için caydırıcı olabilir.
Konuyla ilgili diğer makalelerim:
- Taklit ve tağşiş sıradanlaştı (5 Temmuz 2022),
- Taklit ve tağşiş ne durumda? (18 Ekim 2022),
- Hileli gıda ihracatı önlenmelidir (15 Kasım 2022),
- Hileli ürünler listesinin önemi (3 Ocak 2023),
- Gıda güvenliği sözde kalmamalı (22 Haziran 2023)
- Gıda hilelerinde ölçü kaçtı (3 Ekim 2023),
- Gıda dedektifi (29 Ekim 2023),
- Ambalajın içi daha önemlidir (5 Mart 2024),
- Gıda hileleri önlenemiyor (1 Aralık 2024),
- İhracattan dönen ürünlere ne oluyor? (25 Şubat 2025).
Ercüment Tunçalp
Beklenti ve fırsat zamları!
Bundan bir ay önce savaş başlarken bir hareketlenme oldu. “İğneden ipliğe her şeye zam gelecek” diyen felaket tellalları düğmeye bastı. O günlerde savaşın bahane edildiğini, motorine gelecek 10 liralık artışın, Antalya-İstanbul arası nakliyede yakıt maliyetini kilogram başına 11 kuruş artıracağını belirtmiştim. Eşel mobil sisteminin devreye girmesiyle de uluslararası enerji fiyat gelişmelerinin enflasyona yansıması sınırlandı. Kaldı ki eşel mobil sistemi devre dışı kalsa ve motorinde 30 lira fiyat artışı baz alınsa bile (henüz o seviyeye ulaşmadı), ürüne yansıması 50 kuruşu geçmez.
- Dolayısıyla uzun vadede savaşın olumsuz etkileri olabilir ama bu acele nedir?
- Savaşın başladığı 28 Şubat 2026 tarihindeki motorin fiyatı 60,35 TL, bir ay sonra 31 Mart 2026 tarihindeki fiyatı 74,87 TL. Yani bütün koparılan fırtına bu artış üzerine. Eğer bizim gibi savaştan dolaylı etkilenen AB ülkelerinde de ürün fiyatlarına yansıma aynı olursa bütün söylediklerimi geri alacağım.
Elbette bu kıyaslamayı da 3 ay sonra yaparız. Hem de euro bazında…
- İşte TCMB blog sayfasında yer alan konuyla ilgili en taze bilgi…
“Brend petrol fiyatında yüzde 10’luk bir artışın tüketici enflasyonunu 12 ay sonunda (hemen değil), doğrudan ve dolaylı etkiler (yani gübre ve etkilediği bütün ürünler dahil) kanalıyla nihai olarak 1 puan artırdığına” işaret ediliyor. Toplam etki ise 24 ay içerisinde yaklaşık 1,2 puan olarak hesaplanıyor.
- Bu kadar da değil, Mart 2026 – Şubat 2027 arasında Brend petrol fiyatının 70 ila 90 ABD doları arasında değiştiği alternatif senaryo da ele alınmış.
“Ortalama Brend petrol fiyatının 70 ABD doları olduğu ve eşel mobil sisteminin olmadığı durumda, ürün fiyatlarına geçişkenlik yıllık enflasyon tahminini 1,9 puan yukarı yönlü etkiler. Eşel mobil uygulanması durumunda ise enflasyondaki doğrudan ve dolaylı artışların 1,3 puan daha düşük, yani bir başka ifadeyle yüzde 0,6 olarak gerçekleşmesini sağlar” deniyor. Bizim gibi enflasyonu yüzde 30’lar seviyesinde yaşayan ülkede iki puanın sözü mü olur?
Elbette beklentileri bozan haklı nedenler de var ama bunların ekseriyetinin savaşla ilgisi olmayıp, piyasa bu beklentileri önceden satın almıştı zaten…
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in gördükleri ile bizim gördüklerimiz arasında fark vardır. Şimşek diyor ki; “Türkiye krizleri fırsata çevirecek, dezenflasyon ve yapısal reformlar önceliğimiz olacak.”
Ben de diyorum ki; hangi dezenflasyon? Dokuz aydır yüzde 31-33’lerde takılı kalan yıllık TÜFE’ye rağmen vitrine konan dezenflasyon mu?
Yapısal reformlarla tanışacağımız günleri ise sabırsızlıkla bekliyoruz…
Gelelim daha önemli sorunlara…
Esas tehdit kur riskinin artmasıdır. Türkiye’nin dış borç stoku 520 milyar dolara ulaşmıştır. Bu borç ödemeleri için dövize ihtiyaç vardır. Yeni olan gelişme, ihracatın gerilemesi ve ithalatın artmasıdır. Bu da dış ticaret açığını, dövize ihtiyacı ve kurları artıracaktır.
Ticari kredi ve mevduat faizlerinin yükseldiğini izliyoruz. TCMB’nin politika faizini yüzde 37’de sabit tuttuktan sonra örtülü artırım yapması da 22 Nisan’da faiz artırımına gideceğine işarettir.
Kredi risk primi (CDS) 200 baz puana düşmüşken, tekrar 300 baz puanı görmüştür. Bu da borçlanma maliyetini artıracaktır. Yani görüldüğü gibi fiyatları tırmandırırken(!) gerekçe boldur ama henüz yansımalarını görmeden hareketlenmek için erkendir. İtirazımız da bunadır…
Yoksa gıda fiyatları dünyada düşerken bizde artmasına; döviz kuru yatay seyrederken ithal girdi maliyetinden şikayet edilmesine alışkınız.
Sonuçta; biz savaşa girmesek bile savaşa girenlerden fazla etkilenmiş oluyoruz. Nedeni gayet açıktır, Gıda fiyat denetimleri hem sayıca hem de ceza tutarı olarak yetersizdir. Örneğin Türkiye Gazetesi’nin haberinde; “Bir zincir marketin, sadece bir ay önce kilosunu 40 TL’den aldığı domatesi tam 5 katı fiyata, 199 TL’ye sattığı tespit edildiği için skandalın adresi olan markete 1,8 milyon TL ceza kesildi” deniyor. Şimdi “rekor” olarak duyurulan bu cezanın ne kadar yetersiz kaldığına bakalım…
Market, bir zincirin halkası olduğuna göre olay tek şube ile sınırlı kalamaz. Ayrıca domates perakendecilerin en çok sattığı birinci üründür. Miktarı alt sınırdan 20 ton olarak dikkate alalım. ‘159 TL (kâr)X20.000 kg= 3.180.000 TL’ hesabıyla; bir seferlik ve tek üründeki bu kazancın yarısı cezaya gidiyor. Böyle bir para cezası fahiş fiyata ilaç olamaz, prim gibi gelir…
Ürünlerin hal çıkış ve market fiyatları herkese açıktır. Yani brüt kâr marjlarını hesaplamak hiç de zor değildir. Bazı reyonlarda rastladığım fahiş fiyatlar tüm zamanların en yüksek kârını sağlıyor. Ve dünya ile farkımızı da açıklamış oluyor. Dolayısıyla tüketicilere şimdi daha fazla sorumluluk düşüyor. Yapacakları şey, aşırı artış gördükleri etiketlerin fotoğrafını çekerek Ticaret Bakanlığı’na iletmektir. Yoksa, vatandaşların temel ihtiyaçlara erişimini zorlaştırarak güven duygusunu zedeleyen bu durumun kapsama alanı giderek genişleyecektir.
Görüleceği üzere dar bir pencereden bakmıyoruz. Yapışkan hale gelen enflasyonu da, içinde barındırdığı fırsatçı enflasyonunu da birbirinden ayırarak inceliyoruz. Yoksa bir ülkede küçük bir azınlık kendi tedbirini alırken, elinde bu imkanı olmayan sabit gelirli çoğunluğun yükü daha da artacaktır.
Reis Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Reis’in Bloomberg HT’ye yaptığı açıklamanın özeti: “Enflasyonla mücadele sadece hükümetin değil, aynı zamanda iş insanının da asli görevidir. Bu ülkede hep birlikte var oluyoruz ve bu ülke de para kazanıyoruz.”
İşte bizim söylediğimiz de budur…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (34) Portekiz
Kıta Avrupası’nın en batısında yer alan Portekiz, kuzeyinde ve doğusunda AB içerisindeki en uzun ve kesintisiz kara sınırını paylaştığı İspanya ile komşudur. Güneyinde ve batısında Kuzey Atlantik Okyanusu yer alır. Başkenti Lizbon olup, ikinci büyük şehri Porto’dur.
Akdeniz iklimine sahiptir. Yıllık ortalama sıcaklık 17 derecedir. Turizm en önemli geçim kaynağıdır. Portekiz şarapları dünya çapında pazarlanmaktadır.
Portekiz’de; pirinç, buğday, mısır, patates, incir, badem, portakal, üzüm, çavdar ve zeytin yetiştirilir. Ülkede malların çoğu ithal edilmekle birlikte, meyve sebze çeşitleri de özellikle Güney Amerika ülkelerinden gelmektedir.
Portakal Anadolu’ya Portekiz’den geldi. Bu nedenle “Portugal meyvesi” olarak adlandırılırken, zamanla yalınlaşarak portakala dönüşmüştür.
Portekiz, ABD ve birçok AB ülkesine göre daha ucuz bir yaşam sunan ülkedir. İşte bunun için listede görüldüğü üzere, aramızdaki fiyat farkı daha büyüktür. Ülkemizdekinden çok daha kaliteli etin, çok daha ucuza bulunduğu bir ülkedir. Meyve sebze çeşitlerinde de aynı durum geçerlidir.
Portekiz Avrupa’nın gelire göre yaşam maliyeti en uygun ülkesidir. Yirmi yıl önce bizzat şahit olduğum durum, bize göre daha pahalı kaldıklarıydı.
Gayrimenkul fiyatlarına gelince; örneğin Lizbon merkezinde üç odalı bir dairenin ortalama fiyatı 340 bin euro’dur (17,4 milyon TL). Merkez dışında benzer büyüklükte bir dairenin ortalama fiyatı 180 bin euro’dur (9,2 milyon TL).
Ortalama aylık kiralar merkeze yakın 900-1000 euro (46 bin-51 bin TL), dış bölgelerde ise 750 euro (38 bin TL) civarındadır. Yani 20 yıl önce bizim lehimize olan büyük fark, bugün hemen hemen eşitlenmiştir.
Ulaşım aylık 2.000 TL civarındadır. Lizbon veya Porto’da aylık kart 40 euro olup; otobüs, tramvay ve metro hatlarında sınırsız seyahat imkanı sağlar.
Portekiz’de büyük market zincirleri; Continente, Pingo Doce, Lidl, Aldi, Auchan, Mercadona, Minipreço ve Intermarche’dir. Görüleceği üzere 10 milyon nüfusa rağmen kıran kırana rekabet yaşandığı ortadadır.
Fiyat kıyaslamalarına başlayalım…
- 39 ürünlük listede Portekiz fiyatları Lidl sitesinden 23 Mart 2026 tarihinde, Türkiye fiyatları da aynı gün iki ulusal zincirimizden alınmıştır.
- Sanal alışveriş tarihindeki kur, 1 Euro= 51,28 TL’dir.
- Portekiz nüfusu 10,4 milyondur.
- Kişi başı geliri 31.415 dolar (2025) olup, bizim kişi başı gelirin (18.198 dolar) yüzde 73 fazlasıdır.
- Yıllık enflasyon oranları yüzde 1,9, işsizlik oranları yüzde 5,6’dır.
- Portekiz’de 2026 yılı brüt asgari ücreti 1.073 euro (920X14/12) olup, net asgari ücret 800 euro’dur. Bizim net asgari ücret ise 547 euro karşılığıdır.
- Portekiz alışverişi 203,40 euro tutarken, Türkiye alışverişi 17.378 TL (338,83 euro) çıkmıştır. Görüldüğü gibi euro bazında yüzde 67 pahalıyız. 39 ürünün sadece 6’sında biz ucuzuz. Bizim alışveriş tutarını şişiren ürünler hiç sürpriz değildir. Zaten normal olmadığını devamlı yazıyoruz. Ayçiçeği yağında yüzde 119, kuzu pirzolada yüzde 193, kuzu kuşbaşında yüzde 127, kuzu butta yüzde 78, muzda (ithal) yüzde 195, dana bonfilede yüzde 136, viskide yüzde 72, tereyağında yüzde 45, elmada yüzde 87, kaşar peynirde yüzde 79 pahalıyız.
- Bu şekliyle; Portekiz tüketicisi yüzde 46 daha fazla gelir elde ederken, bizim tüketicimizin harcaması da yüzde 67 fazladır ve böylece iki türlü kayıptadır.
- Portekiz vatandaşı bu alışverişi bir aylık geliri ile 4 defa yapabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ay içinde 1,6 defa yapabilmektedir.
Başka bir ifadeyle, Portekizli tüketici gelirinin yüzde 25’i ile bu alışverişi yapabilirken bizim tüketicimiz aynı alışverişi gelirinin yüzde 62’si ile yapabilmektedir.
Sonuç olarak; bizim tüketicimizin gelirine göre harcaması çok yüksektir ve benzer duruma başka bir ülkede kolay kolay rastlayamıyoruz. Geliri bizden düşük ülkeler vardır ama harcamaları daha da düşüktür. Örneğin Arnavutluk tüketicisinden yüzde 20 daha fazla gelire sahip olmamıza rağmen, harcamamız yüzde 51 daha fazladır. Görüldüğü gibi Arnavutluk’tan bile daha düşük satın alma gücüne sahibiz. Birçok Avrupa ülkesiyle yaptığımız kıyaslamalarda; Portekiz örneğinde olduğu gibi hem gelirimiz farklı şekilde düşüktür hem de harcamamız farklı şekilde yüksektir.

