Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Gıda güvenliği sözde kalmamalı

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Az bulunan her şey kıymetli olur. Ülkemizde gıda güvenliği konusunda çaba gösteren ve standartlara uyan işletme sayısı o kadar az ki, onları örnek göstermek ve sayılarının artmasına çalışmak da vatandaşlık görevi oluyor.

6 Haziran ‘Dünya Gıda Güvenliği Günü’ idi ve konuya dikkat çeken marka yine Reis Gıda oldu. Şirket, 1995 yılından beri gerçekleştirdiği kurumsal sosyal sorumluluk projeleri ile T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı, Türkiye Gıda Sanayi İşverenleri Sendikası (TÜGİS), Sürdürülebilirlik Akademisi ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından 2018 yılında ‘Dünya Gıda Günü Ödülü’ne layık görülmüştü. Bu markanın yıllarca toptan müşterisi, şimdi ise tüketicisi olduğum için yakından takip ettiğimi söyleyebilirim.

Bakliyat kategorisi hiç dışardan göründüğü gibi değildir. Yöreye, kalibraja, teknoloji destekli işletme şartlarına ve standartlara uyum sağlayabilecek kafa yapısına göre fiyatı değişir. İki fasulyeyi yan yana koyup; standartlarını onaylatmadan fiyat kıyaslaması yapamazsınız. Pirinç için de nohut için de böyledir. Ambalaj üzerinde ve kurumsal sitede bu sınıflandırma detayları doğru gösterilmişse; pişirme esnasında tencerede ilk test sonucu alınır, sofrada da kesin notu verilir.

Reis Gıda’nın gıda güvenliğine ve kalite kontrol süreçlerine neden bu kadar önem verdiği ve de neden sıkı denetimleri savunduğu gayet açıktır. Bu istek bütün gıda kategorilerinde, az sayıdaki iş disiplinine sahip bütün markaların talebidir. Zira madalyonun diğer yüzünde de bırakınız gıda güvenliğini, taklit tağşiş listelerinin yayınlanmasını bile istemeyen marka sayısı da hiç az değildir.

Reis Gıda, şirket çalışanlarını gıda güvenliği ve izlenebilirlik konusunda sürekli olarak kendilerini geliştirebilmeleri için BRC (British Retail Consortium) eğitimlerine gönderiyor. Bu şekilde; iş güvenliği, hijyen, risk analizi ve güncel gıda standartları hakkında bilgi ve becerilerin artırılmasına destek oluyor. Ancak sadece tedarikçinin bu çabası yetmiyor!

Bu ürünü rafa koyacak olan perakendecilerin de kalite kontrol ve satın alma birimleri aynı eğitimden geçmeli ki sapla saman ayrımı rafa olumlu yansıyabilsin. Ayrıca bazı zayıf halkalar elensinler ki hak edenler artan motivasyonla yola devam edebilsinler. Yani standartların dışına çıkan, yöreyi yanlış beyan eden, kalibrajı karışık hale getirenler cezayı ödemek zorunda kalmalılar ki, gıda güvenliği de sözde kalmamış olsun!

Ekonomik kriz dönemlerinde ucuz ürünlere talebin artması gıda güvenliğini gözden düşürüyor. Neticede, alım gücü düştükçe gıda güvenliği önceliği kaybetmeye, en kısa yoldan yeterli gıdaya ulaştıracak gıda güvencesi ise ilk sırayı almaya başlıyor. Bu şekliyle de gıda güvencesi, sadece gıdaya erişim hususunu dikkate alan bir kavram gibi görülüyor. Oysa FAO buna, “halkın sağlıklı beslenebilmesi için yeterli, güvenli ve besleyici gıdaya ulaşabilmesi” şeklinde geniş bir alan çiziyor (Koç, 2013:178).

Yani gıda güvenliği yetersiz kalmışsa gıda güvencesi de boşa düşmüş oluyor.

Peki uygulamada böyle midir?

Yani tüketicinin ulaştığı bütün gıda ürünleri ‘Gıda güvenliği sağlanmış ürünler’ midir? İşte üzerinde durulması gerek kısmı burasıdır…

Servet ve gelir dağılımındaki adaletsizlikler milyonlarca insanı açlıkla karşı karşıya bırakmaktadır. İstatistiklere de daha çok bu kesime ait rakamlar yansımaktadır. Peki karnı doyan ama sağlıksız beslenenleri nereye koyacağız?

Bu sorunun cevabını 16 Ekim 2022 ‘Dünya Gıda Günü’nde FAO vermişti: “Dünyada yaklaşık 828 milyon insan açlıkla karşı karşıyadır. Ancak dünya nüfusunun da sadece yaklaşık yüzde 40’ına denk gelen 3,1 milyar insan sağlıklı beslenebiliyor” açıklaması yaparak…

Dünya nüfusu 7,9 milyar olduğuna göre; 7,9 – 3,1 = 4,8 milyar kişi yeterli ve güvenilir gıdaya erişim hakkı talep etmektedir.

Ülkemize dönecek olursak;

Birleşmiş Milletler verilerine göre, Türkiye’de yaklaşık 15 milyon kişi (%18) yeterli gıda tüketemiyor. Ancak sağlıklı gıda tüketemeyenlerin büyük kısmı da bu rakamın içinde yer almıyor. İstatistiklere yansımaması; pazarda, bakkalda, markette satılan ürünlerin tamamının sağlıklı gıda olduğu varsayımına dayanıyor. Oysa resmi kurumların denetim sonuçları tam tersini söylüyor…

Ülkemizde gıda güvenliği konusunda yetkili kurum, Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı faaliyet gösteren Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü’dür. Üretim, satış ve toplu tüketim yerlerinde yapılan düzenli denetimleri biliyoruz. Olumsuz denetim sonuçları için idari para cezası uygulandığını ve savcılığa suç duyurusunda bulunulduğunu da duyuyoruz. Ancak yıllardır uygulanan taklit ve tağşiş yapan işletmelerin belli aralıklarla kamuoyuna açıklanması uygulaması 15,5 aydır (1 Mart 2022 tarihinden beri) yerine getirilmiyor. Bu önemli bir eksikliktir ve diğer cezaların bu duyuru kadar caydırıcı olamayacağı ise çok açıktır…

Sonuç olarak; FAO tarafından gıda güvenliğinin küresel genişlikte belirlenen dört temel prensibi iyi anlaşılmalıdır (Paçacı,2019:24).

Sağlanabilirlik prensibi; ülke düzeyinde ve küresel çapta herkese yetebilecek düzeyde gıdanın sağlanabilir olması anlamına geliyor. Erişilebilirlik prensibi; her kişinin fiziksel ve ekonomik olarak gıdaya eşit şekilde erişebilmesini ifade ediyor. Yani gıdaya ulaşılabilecek piyasa koşulları ile fiyat ve gelir düzeyinin uyumunu esas alan devlet politikalarının altı çiziliyor. Kabul edilebilirlik prensibi; insan onuruna uygun, sağlıklı, temiz, güvenilir ve tüketici haklarını riske atmayan gıdaların sağlanmasıdır. Yeterlilik prensibi; besleyici özelliğe sahip, çevresel açıdan da sürekliliği olabilecek şartlarda üretimi yapılan gıdaya erişilebilmesidir.

İşte ayrıntısı bu kadar fazla olan denetimlerden istenen sonucun alınabilmesi için; Tarım ve Orman Bakanlığı faaliyetlerine, Sağlık Bakanlığı ekiplerinin de iştirak etmesinin gerekli olduğuna inanıyorum.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (32) Sırbistan

Ercüment Tunçalp

Güneydoğu Avrupa’da yer alan Sırbistan’ın komşuları Macaristan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ, K. Makedonya, Romanya ve Bulgaristan’dır.

Sırbistan 6,6 milyon nüfusa sahip olup, başkenti ve en büyük şehri Belgrad’dır.

420 yıl Osmanlı toprağı olarak kalmıştır. Eski Yugoslavya’nın iki parçasından Karadağ 2006 yılında düzenlenen referandum sonucunda birlikten ayrılmıştır.

Sırbistan bu vesileyle denizle irtibatı kalmadığı için donanmasını satışa çıkarmıştır.

Sırbistan üst-orta gelirli bir ekonomiye sahiptir. İnsani Gelişme Endeksi’nde 64. sıradadır. BM tarafından yayınlanan aynı listede Türkiye de 51. sıradadır.

Sırbistan üniter bir cumhuriyettir ve parlamenter sistemle yönetilir.

Ülkede yer alan süpermarket zincirleri, Maxi, Univerexport, Lidl, İdea Süper, DIS, MERE’dir.

Bu kısa tanıtımdan sonra alışveriş kıyaslamasına geçebiliriz…

  • Sırbistan’ın resmi para birimi Sırp Dinarı’dır (RSD). Yazının devamında bu kısaltmayı kullanacağız.
  • Önce her iki ülkenin 2025 yılı kişi başı milli gelirine bakalım. Sırbistan’ın 15.322 $, Türkiye’nin 18.198 $ seviyelerindedir.
  • Kıyaslamalarda dikkate alacağımız net asgari ücret Sırbistan’da saatlik 371 RSD x 174 saat= 64.554 RSD’dir. Karşılığı 550 Euro’dur.

Türkiye’nin net asgari ücreti 28.074 TL ve karşılığı 543 Euro’dur.

Demek ki iki ülkedeki asgari ücret hemen hemen aynı olduğuna göre geriye harcamaların kıyaslanması kalıyor. Sonra da satın alma gücü hakkında bir kanaate ihtiyaç duyuluyor.

  • Yıllık enflasyonları yüzde 4 çıkmış olup, bizimkinin yedide biridir.
  • İşsizlik oranı yüzde 8,5 olup, hemen hemen bizimkine (yüzde 8,2) eşittir ama aramızdaki önemli fark; onlar bunu dert edinip çareler ararken, biz çok normal karşılayabiliyoruz…
  • Alışveriş Belgrad’da Maxi Market’ten, “Gezgin UFO” adını kullanan bir youtuber tarafından yapılmıştır. Bizdeki fiyatlar ise her zaman olduğu gibi 2 büyük ulusal market zincirinden alınmıştır.
  • Güncel kur olarak 29 Şubat 2026’da geçerli olan 1TL= 2,27 RSD, 1 Euro= 117,42 RSD, 1 Euro= 51,73 TL dikkate alınmıştır.
  • Listede, yazarken ve okurken gözü yormaması için kuruşlar yuvarlanmıştır.
  • Listede 35 ürün yer alırken, Sırbistan alışverişi 13.738 RSD (117 Euro), karşılığı 6.053 TL (117 Euro), Türkiye alışverişi 9.311 TL (180 Euro) tutmuştur.
  • Gelirleri aynı olan iki ülke tüketicisinden bizim vatandaşımız market alışverişine euro bazında yüzde 54 daha fazla harcıyor.
  • Listedeki 35 ürünün sadece 5’inde ucuz olduğumuz görülüyor.
  • Dana etinde yüzde 32, kasap köftede yüzde 128, tavuk kanatta yüzde 93 pahalıyız.
  • Beyaz peynirde yüzde 100, ayçiçek yağında yüzde 126 pahalıyız. En şaşırtıcı birinci ürün budur. Zira dünya rekoru kırmak başka bir şey, bunu açık ara başarmak ise daha başka bir şeydir…
  • Bira fiyatlarında ortalama yüzde 120 pahalıyız ama sebebini biliyoruz. Farkın önemli kısmı vergi payının olağanüstü yüksek olmasından kaynaklanıyor.
  • Alkol fiyatlarındaki farklar merak konusu olduğu için listenin altında ayrı bir bölüm olarak yer verilmiştir. Bu kategori olmadan da (ara toplamda görülebilir) yüzde 48 daha pahalı çıkmaktayız.
  • Şimdi de satın alma güçleri arasındaki farkı daha iyi anlayalım. Sırp tüketici aylık geliri ile aynı alışverişi bir ay içinde 4.7 defa tekrarlayabilirken, Türk tüketici aylık geliri ile aynı alışverişi bir ay içinde 3 defa tekrarlayabiliyor.

Başka bir ifade ile Sırp tüketici gelirinin yüzde 21,2’sini bu alışverişe ayırırken, bizim tüketici aynı alışverişe gelirinin yüzde 33,2’sini ayırmak zorunda kalıyor.

Sonuç olarak; gelir aynıyken harcama fazla ise buna bile şükretmek gerekiyor. Zira daha önceki kıyaslamaların çoğunda hem gelirimiz az hem de harcamamız fazla çıkıyordu.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Savaş öncesine ait ekonomik tablo

Ercüment Tunçalp

ABD- İran savaşının ülkemiz ekonomisine etkilerine bakmadan evvel Mart ayından önceki duruma odaklanmak daha isabetli olur. Zira savaş öncesi ile sonrasını birbirine karıştırma ve bütün zorlukları savaşa yükleme ihtimali var ki; bu sorunları daha da ağırlaştırabilir.

2025 yılı büyüme oranımız yüzde 3,6 olmuş, kişi başı gelirimiz ise 18.040 dolara çıkmıştır. Kağıt üzerinde güzel duruyor değil mi?

Oysa yukardaki geliri herhalde nüfusun en az yüzde 70’i göremiyor. Zira çok kullanılan kişi başına gelir, GSYH’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunuyor.

Eurostat verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun 9 katı gelir elde ettiği bilinirken, aritmetik ortalamanın o kadar da önemsenecek bir yanı yoktur.

Ekonomik büyüme bu sorunları çözmediği için de vatandaşın ilgisini çekmiyor. Ortada olan tek gerçek, sermayenin büyüdüğüdür. Eğer bir ekonomide büyüme sağlanırken toplumun büyük kesimi için refah düzeyi düşmekte ise ‘yoksullaştıran büyüme’ söz konusudur. Gelir eşitsizliğinin nasıl ölçüldüğüne ve ülkemiz açısından sonuçlarına bir ay kadar önce değinmiştim.

Peki bu bizi nereye götürüyor?

İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Dolayısıyla servet dağılımı adaletsizliği konusunda da Avrupa’da ilk sırayı bırakmıyoruz.

BDDK’nın yayımladığı açıklamaya göre; mevduatın yüzde 80’i sadece 2,2 milyon kişiye ait olduğuna göre şimdi daha da geniş bir pencereden bakalım…

Serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sistem, üretim ve tüketim üzerine kurulduğu için sürekli büyümeyi gerektirir. Ayrıca sadece büyümeyi öne alan ülkelerde gelirin nasıl arttığının bir önemi yoktur. Örneğin finans kaynaklı bir büyümenin istihdama katkısı çok düşüktür.

Oysa sağlıklı bir ekonomide gelirin tüketim için harcanması da tasarrufa yönelmesi de (yastık altı değil) aynı sonuca götürür; yani büyüme ve istihdam yaratır. Biraz daha açacak olursak; tüketim arttığı durumda, bu talebe cevap olmak üzere önce yatırımlar, sonra da üretim artar.

Peki bu her zaman ve her yerde aynı sonucu verir mi?

Hayır, zaten sorun da buradadır!

Evdeki hesap çarşıya uymazsa bu döngü bozulur. Eğer tüketim arttıkça yeni yatırımla değil de kolay olan hammadde ve ara malı ithalatı tercih edilirse ekonomik büyüme istihdam yerine enflasyon yaratan bir özellik kazanır.

Aynı şekilde tasarrufların da banka yerine yastık altına (döviz ve altın olarak) yönelme durumu krediye dönüşmediği için ideal durumu yansıtmaz.

Bunu önlemenin çaresi eksi reel faizi gündemden düşürmektir.

Maalesef ülkemizde olan sürecin bu negatif tarafıdır.

Eğer bir ülkede enflasyon sürekli yüksek seyrediyorsa, büyüme oranı ne olursa olsun refah olumsuz etkilenir. Yani bu mücadelenin önceliği olmalıdır değil mi?

Şubat 2026 enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK’e göre TÜFE’deki aylık artış yüzde 2,96, yıllık artış yüzde 31,53 olarak gerçekleşti.

Ortada dezenflasyon olarak tanımlanacak bir süreç yaşanmadığı halde faizlerin düşürülmesi konusunda yoğun bir istek var. Resmi kaynaklarda da bunu destekler şekilde, ‘dezenflasyon süreci’nde olduğumuz ifadeleri yer almakta…

Kasım ayında, son dört aya ait verilerle dezenflasyon sürecinde olmadığımızı belirtmiştim Şimdi bunu tekrar ediyorum ve aşağıda bir kere daha son dört ayın verilerini de belirterek soruyorum; Dezenflasyon nerede?

Tabloya bakışı kolaylaştırmak açısından bir hatırlatma faydalı olacaktır.

Dezenflasyon, zaman içinde enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanacağı süreci ifade eder. Yani bir defalık değil, ‘kalıcı düşüş’ ve ‘süreç’ özellikleri olacak…

  Kasım Aralık Ocak Şubat
TÜFE (yıllık % değişim) %31,07 %30,89 %30,65 %31,53
TÜFE (aylık % değişim) %0,87 %0,89 %4,84 %2,96

Daha da geriye gidelim. 2025 yılı ilk 2 ayında yüzde 7,42 çıkan enflasyon, 2026’nın aynı döneminde kümülatif yüzde 7,95 olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı; SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aldığı yeni zamların yarıdan fazlasının bu kısa sürede eridiğidir.

Bir taraftan Merkez Bankası’nın hâlâ yüzde 16’lık yıl sonu enflasyon hedefi kenarda dururken, diğer taraftan yine Merkez Bankası’nın Hanehalkı Beklenti Anketi’ne göre; vatandaşın 12 ay sonrasına dönük yıllık enflasyon beklentisi yüzde 48,81 olarak açıklanmıştır. İnandırıcılık sorununun yarattığı bu durum, fiyatlama davranışlarını bozuyor, enflasyonla mücadeleyi de sekteye uğratıyor.

İşte henüz ortada savaş durumu yokken manzara buydu ve 23 Şubat 2026 tarihinde IMF Türkiye Raporu’nu açıklamıştı.

Konumuzla ilgi olan bölümü aktarıyorum…

“Güçlü kredi büyümesi, para politikasının enflasyonu Merkez Bankası hedefleriyle uyumlu seviyelere indirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını göstermektedir. Daha yüksek bir reel politika faizi patikası, daha hızlı dezenflasyonu destekleyecek ve hedeflere ulaşma olasılığını artıracaktır. Bu, politika faizinin 2024’te ulaşılan nihai seviyeye (yaklaşık yüzde 48) daha yakın bir düzeye yeniden yükseltilmesi ve enflasyon hedeflere uyumlu hale gelene kadar da reel faizin yüksek tutulmasıyla sağlanabilir.”

İşte dışardan bakan bir göz bizden de fazlasını önermektedir. Üstelik bunun içinde 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın yükü yoktur.

Sonuç olarak; yukardaki ekonomik tabloyu düzeltmek için daha yapılması gereken çok şey varken, bir de üstüne savaş şartlarının getireceği olumsuzluk eklenecektir. İşte bunun için savaş öncesi ve sonrası diye tabloyu ikiye ayırmak ve de diğer ülkelerin alacağı tedbirlerden daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ayçiçek yağı fiyatları üzerine…

Ercüment Tunçalp

Dünyada gıda fiyatları düşerken bizde artışın sürmesi artık alıştığımız bir durum oldu. Ancak bazı ürün kategorileri var ki; ne mantıkla ne de matematikle bağdaşmayan fiyat şişmeleri yaşanıyor. Kırmızı et ve çikolatayı yazmıştım, şimdi sırada ayçiçek yağı var…

Üzerinde çok konuşulduğu halde hiçbir şey söylenmeyen kategoridir bu…

  • İki yıl önce Trakya Birlik Başkanı Şafak Kırbiç’i dinleyince fiyat artışlarının devam edeceğini anlamıştım. Zira Başkan fiyatların konuşulmasından rahatsızdı ama yukarda belirttiğim fiyat şişmelerini sektör adına da savunamıyordu.

“Yağ fiyatları piyasada çok konuşulmakta ama aslında pahalı değil” diyordu. Yani döviz bazında diğer ülkelere göre ikiye katlanan raf fiyatlarımızı pahalı bulmuyordu. Üstelik tüketiciye tavsiyeleri de vardı. “Her nedense yağ fiyatları her zaman televizyonlarda yer alıyor, bu büyütülecek bir olay değildir. Bir kişinin ülkemizde yıllık yağ tüketimi 12 litre. Bunu da aylığa vurduğumuzda bir kişinin aylık tüketimi 1 litre yağ, güne böldüğümüzde ise bir kişinin günlük 1 TL bile yağ gideri yok” diyebiliyordu Başkan…

Yani üretici yerine tüketicinin maliyet hesabını yapıyordu…

Elbette zaman zaman başka görüşleri de dinliyoruz…

  • Ülkemizin bu üründe dışa bağımlı olduğunu biliyoruz. Yani ihtiyacın yaklaşık yarısı iç üretimden, diğer yarısı da dışardan geliyor. Ancak dünyada tamamını ithal eden ülkelerde bile fiyat bizimkinin yarısı. Demek ki; içerdeki pahalılığın sebebi dışa bağımlılık olamaz. O zaman bu gerekçeyi geçelim.
  • Farklı maliyeti olan piyasalardan tedarikte söz konusu değildir. Zira dünyanın en büyük iki üreticisi Rusya ve Ukrayna olduğuna göre bütün ithalatçı ülkelerin kullandığı kaynak hemen hemen aynıdır. Zaten diğer ithalatçı ülkeler arasındaki raf fiyatları benzerliği de bunu teyit ediyor. O zaman bizdeki şişmenin nedeni olarak bu şık da devre dışı kalmış oluyor…
  • Efendim son yıllarda Trakya’da kuraklık sebebiyle verim düşmüş. Evet bu üreticinin sorunu olsa da destek vermesi tüketiciden beklenemez. İthalat bunun için yapılıyor zaten. Bölgeye devletin sulama yatırımı yapması bekleniyor, haklı bir istektir ama bu da aşırı şişmiş tüketici fiyatını izah etmez. Zira kullanılan başka kanallar mevcuttur.
  • Diyelim ki; bu ürün ülkemizde hiç yetişmiyor ve tamamını dışardan alıyoruz. Raf fiyatları daha çok artar mı? Elbette hayır. Tersine düştüğünü izleriz.

Ancak bazı çevrelerin sihirli dokunuşları olmazsa…

  • Zaman zaman yüzde 30-36 olan ayçiçek yağı gümrük vergileri, 4 Mart 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kararla sıfırlanmıştı. Fiyat artışı durdu mu?

Fiyat istikrarının sağlanması için alınmış bir karardı ama tersine stokçuların frene basması sebebiyle yok satmalar ve sonrasında da fiyat artışları sürmüştü.

Demek ki; vergi konusu da bu kadar büyük farkı azaltmıyor….

Geçtiğimiz yıl içinde de son yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile ham ayçiçek yağı ithalatında gümrük vergisi yüzde 36’dan yüzde 30’a indirildi, Karar 1 Ekim 2025’ten geçerli oldu ve Kosova’dan yapılacak ithalat ise sıfır gümrükle yapılacaktı. Raflara yansıdığını gördük mü?

Şimdi de elimizdeki son ürün bilgilerine bakalım…

  • 2023/24 üretim sezonunda üretilen 1,9 milyon ton yağlık ayçiçeğinden 758 bin ton ham yağ üretimi gerçekleşti. Böylece 2023/24 üretim sezonunda Türkiye’nin 2,4 milyon ton olan toplam ayçiçek ham yağ arzının yüzde 32’si yerli üretim ile geriye kalan kısmı ise tohum ve ham yağ ithalatı ile karşılanmış oldu. İthalatımızın yüzde 95’i Rusya ve Ukrayna’dan yapılmıştır. (Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü)
  • TÜİK verilerine göre 2023/24 sezonunda Rotterdam üretici fiyatı 483 $/ton, Türkiye fiyatı ise 638 $/ton olarak gerçekleşmiştir. Rotterdam Avrupa’nın en büyük limanı ve ticaret merkezidir. Avrupa’nın kapısı da diyebiliriz. Dolayısıyla bildirilen fiyatın kapsama alanı görülsün istedim.

Dünya üretici fiyatlarının yüzde 32 üzerinde olduğumuzu görüyoruz ama bu da yüzde 100’e yaklaşan farklı raf fiyatlarımızı açıklamaya yetmiyor.

  • Bunu görmek için de değişik tarihlerde diğer ülkelerle yaptığımız market fiyat kıyaslamalarına bakalım…

Şubat 2026, 1 litre fiyatı Sırbistan’da 1,53 Euro, Türkiye’de 3,46 Euro,

Şubat 2026, 1 litre fiyatı K. Makedonya’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,59 Euro,

Aralık 2025, 5 litre fiyatı Rusya’da 6,45 Euro, Türkiye’de 9,14 Euro,

Aralık 2025, 2 litre fiyatı Belçika’da 3,99 Euro, Türkiye’de 7,36 Euro,

Eylül 2025, 1 litre fiyatı İtalya’da 1,59 Euro, Türkiye’de 3,26 Euro,

Eylül 2025, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,83 Euro, Türkiye’de 3,32 Euro,

Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Tayland’da 2,06 Dolar, Türkiye’de 3,39 Dolar,

Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Hollanda’da 1,48 Euro, Türkiye,de 3,00 Euro,

Temmuz 2025, 1 litre fiyatı Kazakistan’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,05 Euro,

Haziran 2025, 1 litre fiyatı Yunanistan’da 1,75 Euro, Türkiye’de 3,04 Euro,

Eylül 2024, 1 litre fiyatı Bulgaristan’da 1,77 Euro, Türkiye’de 2,63 Euro,

Haziran 2024, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,11 Euro, Türkiye’de 2,37 Euro olarak tespit etmiştik. Buna göre (2 ila 5 litreler ve dolar kıyaslaması hariç) yurt dışı fiyat ortalaması 1,57 Euro, Türkiye fiyat ortalaması 3,08 Euro olarak karşımıza çıkıyor. Euro bazında yüzde yüze varan pahalılığı normal görmek mümkün mü? Girdi maliyetleri dünyada sadece bizi mi etkilemekte?

Sonuç olarak; üreticimizin yukardaki bütün taleplerini haklı buluyorum. Ancak tüketici de raf fiyatlarına bakıyor ve tedarik zincirinde olanlara ve anlatılanlara bir anlam veremiyor. Esasında üreticiye eline geçen paranın az gelmesi, tüketicinin de raftaki fiyatı fahiş bulması çok şey anlatıyor. Tedarik zincirinin aradaki arızalı halkaları ise denetlenmeyi ve onarılmayı bekliyor!

Yoksa kuraklık, dışa bağımlılık, gümrük vergisi, verimsizlik, desteklerin yetersizliği yukardaki yüksek fiyat farklarını açıklamaya yetmiyor. Çikolata ve birçok üründe olduğu gibi haftalık geçici indirimler de algıyı değiştirebiliyor ama gerçeği değiştiremiyor…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER