Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Gıda perakendeciliğinin yönü

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Son yıllarda değişen önemli durum; sadece geleneksel kanadın sürekli pazar payı kaybetmesi değil. Bir de bunun yanına organize perakende içindeki format paylarının değişimini ve e-ticaret gelişimini de ilave etmek gerekir.

Türkiye’de hâlâ organize perakendenin yüzde 55 seviyesinde paya sahip olduğu ve gelişmiş ülkelerdeki yüzde 90 paya bakarak daha alınacak çok yol olduğu ifade edilmektedir. Bana göre bu görüş temelden yanlıştır. Zira ülkemiz geniş bir coğrafyadır ve bir ortalama değere bakarak sektörün geleceği öngörülemez.

Aynen AVM yatırımlarında olduğu gibi; plansız şehirleşme ve gelişi güzel yerleştirilmiş projeler belli bölgelere yoğunlaşma getirmiştir. İndirim market büyümesinin, ‘bakkalın yerini alma’ şeklinde bir sonuç ürettiği ortadadır. Kentsel dönüşümün de rüzgarıyla hiçbir engele takılmadan apartman altlarında kolayca yer bulan bu format aşağıdaki rakamlardan da görüleceği üzere değişimi hızlandırmaktadır. Bu sebeple 3-4 büyük şehrimizde organize perakendenin payı yüzde 75-80’i bulmuştur.

Buna rağmen ne AVM yatırımlarında ne de indirim market yatırımlarında hız kesme yoktur. İşte bunun için gelişmiş batı ülkelerindeki planlı ve bölgeler arasındaki dengeli yatırımlarla oluşan organize kanal payı bizim için kıyaslama ölçüsü olamaz.

Karşılaştırmaya engel teşkil eden ikinci husus, geleneksel kanadı temsil eden küçük esnafımızın özel durumudur. Kişi başı gelirimizin ve işsizliğin gelişmiş ülkeler seviyesinde olmaması; dükkanı kapatıp yeni bir işletmenin çalışanı olabilme kolaylığını bizde geçersiz kılmaktadır. Yani bizim o küçük esnafı aileleriyle birlikte yaşatma mecburiyetimiz vardır. Oysa şu anda yerel market zincirlerimizin bile geleceği için riskler mevcuttur. Aşağıda rakamlarla anlatmaya çalışacağım. Kaynak olarak ‘Ortakalan Raporu’nu dikkate aldım.

  • Son 10 yılda (2011- 2021) toplam market sayısı; 12166’dan 43659’a yükselerek yüzde 259 artış kaydetmiş. Bu rakam içinde aslan payı indirim marketlerine ait olmuş, 34513’e yükselen şube sayıları ile yüzde 366 artış sağlamışlar. Toplam ulusal zincir mağaza sayısı yüzde 125 artışla 4705’e, toplam yerel zincir mağaza sayısı ise yüzde 65 artış göstererek 4441’e ulaşmış. Görüleceği üzere en düşük büyüme hızı yerel zincirlere aittir.
  • 2021 yılının başına ve sonuna bakarsak, final etabındaki durumu da daha net görmüş oluruz. Toplam market sayısı yıl başında 38387 iken, yüzde 13,73 artışla yıl sonunda 43659’a yükselmiş, toplam indirim market sayısı yıl başında 30244 iken, yüzde 14,11 artışla yıl sonunda 34513’e, toplam ulusal zincir mağaza sayısı da yıl başında 3801 iken yüzde 23,78 artışla yıl sonunda 4705’e (Tarım Kredi Kooperatifleri’nin yeni 550 şubesi dahil) ulaşmış. Yerel zincir şube sayısı ise yılın başında 4342 iken, yılın sonunda yüzde 2,28 artışla 4441’i bulmuş.
  • 2011 yılından 2021 yılı sonuna kadar satış veya kapanma şeklinde sektörden çıkan zincir sayısının 106 olduğunu öğreniyoruz. Bunun 91’i yerel, 8’i ulusal, 7’si discount zincir şirketi olarak açıklanmaktadır (Kaynak: Ortakalan).

Buradan çıkan sonuç; yerel zincirlerin yatırım konusunda iyice hız kesmiş olmalarıdır. Elbette sektör dışında kalan eski yerel şirket sayısının da yatırım cesaretini azalttığı ihtimal dışı tutulmamalıdır.

Şimdi hem bu verilere hem de piyasadaki diğer bilgilere dayanarak yorumlarımıza devam edelim.

  • Ülkemizdeki plansız yatırımların ve yanlış yer seçiminin neticesini yukarda şirket sayısındaki azalma ile görmüş olduk. Bir taze bilgi daha vereyim. 2021 yılı başında 700 şubesi olan bir zincirimiz yıl içinde tam 70 şubesini kapatmıştır. Üstelik bunun bir defalık operasyon olmadığını, daha önceki 5 sene boyunca kapatılan 305 şubeyi de ekleyince, toplam 375 kapanma gerçekleştiğini de ekleyelim. Bunun sebebi, lokasyonu ve rekabet şartlarını fazla dikkate almadan verilen kararlardır. Elbette sınırsız serbestliğin de rolü vardır.
  • Deloitte tarafından hazırlanan “Perakendenin Küresel Güçleri 2022” raporunda yer alan en büyük 250 perakende şirket listesinde 2020 sonuçlarına göre Türkiye’den 2 şirket yer aldı. Listede 15 sıra yükselerek 137. sırada yer alan BİM, gelirini yüzde 4,7 artırarak 7 milyar 891 milyon dolara yükseltti. Listedeki diğer Türk şirketi olan A 101 ise 4 milyar 536 milyon dolarlık geliriyle 13 sıra yükselerek 231. sırada yer aldı. Her iki şirket de 2015-2020 finansal yıllarında en yüksek birleşik büyüme oranına sahip şirketler listesinde ilk 50 içerisinde yer buldular.

Listeye giren şirketlerin asgari gelir seviyesi 4,1 milyar dolardır. Bunun anlamı; bu asgari ciro 2021 yılında artmasa bile (önceki senelerde arttı) karşılığı 51 milyar TL’dir. Listede kalmanın zorluğunu belirtmek için hatırlatmak istedim. Nitekim 2021 yılındaki yüksek kur farkını (yüzde 70) telafi edebilecek tek çözüm şube sayılarını büyük oranda artırmaktı. Buna rağmen belki de ikinci şirketimiz adına bu bile listede kalmak için yeterli olmayabilir.

Ülkemizde discount formatın alternatifsiz kaldığı ve pastadaki payını büyütmeye devam edeceği bir gerçektir. Elbette bunun karşılığı, geleneksel kanadın ve yerel perakende zincir payının kayba uğrayacak olmasıdır.

Sektör içinde benim de katıldığım hakim görüş; sadece organize perakende payı önümüzdeki 5-6 sene boyunca artmakla kalmayacak, kendi içinde de indirim market payı yüzde 80’i geçecektir. Diğer bir tahminim; 5-6 senenin sonunda ciro bazında 3. sıranın bir indirim marketine ait olacağıdır.

Finansal tablolar incelendiğinde görülecektir ki; son yıllarda stok tutma sürelerinde ve ödeme vadelerinde artış söz konusudur. Sadece bir indirim marketimiz ortalama ödeme vadesini 11 gün düşürerek ticari fark ve fayda sağlamıştır. Bunun itici güç olarak kullanılacağı en doğru zamandır.

Maalesef istisnalar dışında enflasyon bu seviyelerde sürdükçe tahsili gecikmiş alacaklar artacaktır. Bu da tedarikçilerimizi ilgilendiren tarafıdır.

Böyle hassas dönemlerde en çok tüketici odaklı fedakarlığa ihtiyaç vardır. Ancak üzülerek belirtmeliyim ki; bunu geçmiş yıllardaki kadar gördüğümü söyleyemem.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Bunlar iyi günlerimiz!

Ercüment Tunçalp

TÜİK tarafından açıklanan rakamlara göre nisan ayında TÜFE aylık bazda yüzde 7,25, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 69,97 artış kaydetti.

Dikkat yüzde 70 değil!

Aynen indirimli fiyat etiketi gibi…

Peki arada eksik olan kısmın karşılığı ne kadar?

%3 (yüzde üç) değil, %0,3 (binde üç) değil, sadece %0,03 (onbinde üç)…

İzninizle arada fark olmadığı için bundan sonraki satırlarda yüzde 70’i kullanacağım.

Geçen ay “Bizdeki enflasyon dünya ile aynı mı?” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. Dünyada bizden yüksek enflasyon oranlarına sahip 6 ülke (Venezuela, Sudan, Lübnan, Suriye, Zimbabwe, Surinam) olduğundan bahsetmiştim. Son bir ay içinde ise Surinam’ı geçtik, Zimbabwe’yi yakaladık. Üzerimizde şimdilik 4 ülke kaldı!

Eksi reel faizde ise rakipsiziz!

Yani eksi yüzde 56 ile…

MB hâlâ faiz artırmama kararlılığını sürdürürse, tırmanış devam edecektir.

Enflasyonun üç hanelere yaklaşacağının bir başka işareti, üretici fiyatlarındaki yıllık artışın yüzde 121,82 olarak gerçekleşmesidir. Üretici fiyatlarındaki fazlalığın tamamı tüketici fiyatlarına yansımasa da aradaki 52 puan farkın en az yarısının yer değiştirmesi beklenir.

İşte sadece bu iki sebep bile şimdilik daha iyi günlerde olduğumuzu gösteriyor.

Ayrıca kendimizi kandırmayalım; bu yaşadıklarımıza Ukrayna- Rusya savaşı ile salgının etkisi oldukça sınırlıdır. Olsa olsa tek haneli küresel enflasyona bu sebeplerin tesiri ne kadarsa bize de o kadardır. Yani yüzde 70’in içinde 5-6 puan kadar…

Yetkililer, “ABD’de enflasyon 41 yılın zirvesinde, Almanya ve Fransa’da da öyle…” diyorlar. Doğrudur ama bu kadarı teselli etmez. Zira ABD’de yıllık enflasyon yüzde 8,5, Almanya’da yüzde 7,3, Fransa’da yüzde 4,5 seviyelerinde. Bizdeki enflasyona benziyor mu?

Aradaki fark 60 puandan fazladır…

Buna rağmen o ülkelerin gündemlerinde faiz artırımı var!

Ancak, bizde politika faizi artırılmadığı gibi hem enflasyonu artırıcı etkisi sürüyor hem de dolaylı yoldan o eksi reel faizin önemli kısmını hükümet ödüyor zaten. Bunun yüksek maliyet getireceği ise kaçınılmazdır. Peki bu ne demek?

Vergiyi ödeyen halkımıza hayat daha da pahalı hale gelecek demektir.

Alt gelir gruplarını en fazla ilgilendiren gıda enflasyonudur. TÜİK verilerine göre nisan ayında gıda enflasyonu yüzde 89,1 olarak gerçekleşmiş. Bu oran ortalama bir değer olup, alt gelir grubunun oranını yansıtmaz. Zira gıdanın dar gelirlilerin harcamaları içindeki payı TÜİK sepetindeki ağırlığın en az 2 katı olduğundan; hissedilen enflasyon üst gelir grubundan çok daha yüksek olur.

Nitekim DİSK-AR’ın TÜİK verilerinden derleyerek farklı gelir gruplarına göre hesapladığı veriler, emeklilerde gıda enflasyonunun yüzde 113,5 olduğunu gösteriyor. En yoksul yüzde 20’lik gelir grubunun gıda enflasyonu ise yüzde 131,6 olarak açıklanıyor.

Dikkat, DİSK-AR kendisine göre bir enflasyon hesabı yapmıyor. Sadece TÜİK enflasyonunu gelir gruplarına göre dağıtıyor. Örneğin, en yüksek gelir grubunun gıda enflasyonu da yüzde 65,5 bulunmuş ve ortalama değerin 24 puan altında kalmıştır.

Bu durumda öncelikle tüketicinin karnını doyurmak gerekir değil mi?

Türkiye’de çiftçi sayısı son 5 yılda yüzde 26, son 10 yılda yüzde 53 azalmış. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarına göre; 2011 yılında 1 milyon 122 bin olan çiftçi sayısının 2021 yılının eylül ayında 530 bine kadar düştüğü anlaşılıyor. Çiftçi sayısının yarı yarıya azalması tarımda dışa bağımlılığı, bu da gıda enflasyonunda kalıcı durumu gündeme getirir. Çözüm, mazota ve gübreye çalışmaktan bıkmış olan bu insanların problemlerini gidermekten geçer.

Nitekim, sadece meyve sebzeye bakacak olursak; yıllık fiyat değişimi nisan ayında yüzde 104,77 çıktı. Üretim eksikliğinin dışındaki en önemli etken dağıtım kanallarındaki aracıların fazlalığıdır. Bunu iki sene önce “Meyve sebze dağıtım kanalları” başlıklı yazımda geniş şekilde ele almıştım. Gelişmiş ülkelerde en fazla 6-7 olan dağıtım kanalı adedi ülkemizde benim tespitimle 33’tür. Bu sayıyı bizzat o kanalların içinde yer alarak ve tedarik yaparak, yani bizzat yaşayarak çıkarttım. Tarımsal pazarlama kitaplarındaki sayı hâlâ tek hanelidir.

Çarpıcı bir örnekle devam edelim:

Direkt tarladan, bahçeden alım yaptığını söyleyen bir perakendecinin tezgahında yerli muzun kg fiyatı 33,90 TL’dir. Yani güncel kurla 2,3 dolar veya 2,1 euro karşılığıdır. İlginç olan gelişmiş ülkelerin büyük zincirlerinde ithal muzun kg fiyatı 1 dolar veya 1 eurodur. Ve bu ülkelerin hiçbirisi bizim gibi muz üreticisi de değildir. Bunu uç örnek gibi görenler için bir başka perakendecideki 24,95 TL’lik yerli muz fiyatına da dikkat çekerim. Bunu da normal görmek mümkün değildir. Zira bu da 1,7 dolar veya 1,6 euro karşılığıdır.

Yukardaki anormal fiyatların sebebi, bazı seçilmiş şubelerde ‘işletici firma’ çalıştırılmasıdır. O işletici de zengin semtin manavı gibi istediği şekilde rahatça yüksek fiyat uygulayabilmektedir.

Hani aracı sayısı azaltılacaktı?

Bu durum devam ettiği sürece meyve sebze kategorisi de dar gelirli için aynen et ve et ürünleri kategorisinde olduğu gibi seyirlik ürünler haline gelir.

Savaşın tarafları olan Ukrayna ve Rusya’da bile gıda enflasyonu oranları sırasıyla yüzde 14,3 ve yüzde 18’dir. Bizimkini hatırlayalım; yüzde 89,1… Sonuç olarak; sebepleri dışarda arayamayız, tedbir alınmazsa bundan sonrası için bu milletin omuzlarındaki yük sadece yüksek enflasyon da olmaz, yanına düşük büyüme, yüksek cari açık ve yüksek bütçe açığı da ilave gelir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Satınalma gücü paritesi ne kadar gerçek?

Ercüment Tunçalp

Şimdiye kadar en fazla yazdığım konu olan Satınalma Gücü Paritesi (SAGP),  Birleşmiş Milletler öncülüğünde küresel kurumların (Dünya Bankası, IMF vb.) uygulamaya soktuğu bir hesaplama yöntemidir.

Teorinin oturduğu temel; “A ve B ülkelerinde yaşayan iki farklı tüketici aynı bedeli ödeyerek, aynı mal grubundan farklı miktarlarda satın alabiliyorsa bu iki tüketicinin alım güçleri farklıdır.”

Evet, bu tespit ilk bakışta doğru gibi gözükebilir ama cepteki parayı dikkate almadan sadece fiyat farkı üzerine kurulan mantık sorunludur.

İşte SAGP formülü:

SAGP= P1/P2= Birinci ülkede yerel para ile dolan sepet maliyeti/İkinci ülkede yerel para ile dolan sepet maliyeti

Ayrıntısına girmeden önce en ilginç kısmından başlayalım…

IMF, Nisan 2022 tarihli Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nu açıkladı. Buna göre Türkiye dünyanın 21. büyük ekonomisi. Türkiye’nin 2021’de GSYH’si (gayrisafi yurtiçi hasıla) 806.8 milyar dolar olarak gözüküyor. IMF’nin tahmini, Türkiye’nin 2022’de dünyanın 23. ekonomisi olacağı yönünde…

Aynı rapora göre; Türkiye’nin 2021 yılında SAGP’ye göre GSYH’si 2 trilyon 943 milyar dolar olmuş. Türkiye bu hesap yöntemi ile de dünyada 11. sırada yer bulmuş. İtalya, Kanada, Güney Kore, İspanya ve Hollanda da Türkiye’nin gerisinde kalmışlar (Kaynak: Euronews).

  1. sıra neresi, 21. sıra neresi, aradaki farka bakar mısınız?

Şimdi ne kadar gerçekçi olduğunu anlayabilmek için bir de SAGP’ye göre GSYH hesabında sonuca nasıl gidildiğine bakalım.

Yukardaki formülde görüldüğü üzere; dolar ile ABD’deki bazı mal ve hizmetlerin oluşturduğu bir sepetin değeri temel alınıyor. Sonra Türkiye’de (diğer ülkelerde de) aynı sepetin kaç TL (diğer para cinsleriyle de) tuttuğu bulunuyor. Kıyaslamayı sadece kendi ülkemiz için yapacağız.

Örneğin ABD’de 100 dolar tutan sepetin Türkiye’de 407 TL’ye alınabildiğini varsayalım. Güncel dolar kuru 14,85 TL olduğuna göre normalde bu sepetin Türkiye’deki dolar karşılığı 100×14,85= 1.485 TL’dir. Oysa bizdeki sepet 407 TL tuttuğu için; 1.485/407 = 3.65 defa daha ucuz olduğumuz sonucu çıkıyor.

Böyle olunca da; bu katsayı Türkiye’nin cari fiyatlarla oluşan GSYH’ sına (2021) uygulanıyor ve 806.8 milyar dolarx3.65= 2 trilyon 945 milyar dolarlık SAGP’ye göre hesaplanmış GSYH’ya ulaşılıyor.

Böylece güya 84.6 milyon kişi 807 milyar dolarlık milli geliri değil, 2 trilyon 945 milyar dolarlık milli geliri paylaşmış sayılıyor!

Bu teoriye göre; ortak para birimi olarak dolar kullanıldığı için ABD’nin hem cari fiyatlarla hem de SAGP’ye göre aynı kişi başı gelire sahip olduğu varsayılıyor. Yani değişmiyor. Türkiye’nin ise 2021’de cari fiyatlarla 9.539 dolar olan kişi başı geliri 3 kattan fazla artıyor (tahmini 34.600 dolar).

Önceki yıllarda da, Türkiye’nin kişi başı geliri cari fiyatlarla düşerken, SAGP’ye göre artıyordu. Örneğin, 2019 yılında 9.213 dolar olan kişi başı gelirimiz 2020 yılında 8.597 dolara düşmesine rağmen; SAGP’ye göre kişi başı gelirimiz 2019 yılında 27.875 dolar iken, 2020 yılında 28.120 dolara yükselmişti. Yani yüksek enflasyonun erittiği reel gelire, yüksek nüfus artışına ve tenceremize ortak olan 5-6 milyon sığınmacıya rağmen gelirimiz artıyor!

Almanya, İngiltere ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerde gelirin satın alma gücü düşük çıkarken, sadece bizde değil gelişme yolundaki diğer ülkelerde de daha yüksek çıktığı gösteriliyor. Gerçeği yansıtmadığına dair onlarca yazı yazdım, birçok akademisyenin araştırma sonuçlarını ve görüşlerini kendi küresel saha sonuçlarımla birleştirerek aktardım. Bunlara devam edeceğiz…

Neden gidilen yol hatalıdır?       

  • Mal ve hizmet sepetinin her iki ülke insanının önceliklerini aynı derecede yansıtması mümkün değildir.
  • Sepetin kalite standardı olarak tam eşitlenmesi de mümkün değildir.
  • İki ülke arasında yapısal problemler çok farklıdır.
  • İki ülkenin teknoloji seviyeleri birbirine yakın değildir.
  • Hammadde kullanımında dışa bağımlılık (ithal girdiler) farklıdır.
  • Ekonomik ve siyasi risklerde benzerlik bulunmamaktadır.
  • Hesaplamada ABD’li tüketicinin refah farkı dikkate alınmıyor.
  • En basit piyasa kuralıdır; fiyat düzeyini gelir düzeyi belirler. Bu da görmezden geliniyor.

Bu teorinin içindeki tek gerçek, “hayatın gelişmekte olan ülkelerde daha ucuz olduğunu” göstermesidir. Başka da bir şey göstermez!

Hele hele satın alma gücünün artışı tamamen gerçek dışıdır. Zira durum tam tersidir. O görece düşük fiyat seviyesinin bile alım gücünü aşması sebebiyle nüfusun büyük çoğunluğu için sepet içindeki bazı ürünlere ulaşmak zorlaşmıştır (Et, tereyağı, zeytinyağı, çiçekyağı, hakiki bal, tuvalet kağıdı vb).

Bırakalım küresel piyasaları, ülkemiz içinde bile birçok kentte aynı tutarda paranın satın alabileceği mal miktarı farklıdır. Yani hayat bazı kentlerde daha ucuzdur. Peki bu neyi gösteriyor?

Anadolu’nun küçük yerleşim yerlerinde esnafın, fiyatları zorunlu olarak tüketici imkanlarına göre belirlediğini. Elbette bunu yaparlarken biraz daha alt kalite ve/veya farklı kalibraj tercihi de bu uygulamalara yardımcı oluyor. Yoksa, fiyat düzeyi düşük olan il ve ilçelerimizdeki tüketicinin satın alma gücünü de İstanbul’daki tüketiciye göre daha yüksek mi saymalıyız?

Tüketici imkanları her lokasyonda farklı olduğuna göre; düşük gelirli için kağıt üzerinde yaratılan zenginliğin acı acı gülümsetmekten başka katkısı olamaz.

Sonuç olarak; bu kadar benzeşmeyen şartları görmezden gelerek bütün hesabı sadece fiyat düzeyi üzerine kurmak ve döviz kuru ile de mutlak ilişkisi olduğunu varsaymak bu hesabı yeterince sanal hale getiriyor.

Bir ustanın sözleri ile bitirelim…

Her konuyu okuyucunun kolay anlayabileceği şekilde aktaran değerli iktisatçı Mahfi Eğilmez, Twitter üzerinden paylaştığı bir mesajında; “GSYH konusunda Satınalma Gücü Paritesini (SAGP) niçin kullanmadığımı soranlara, SAGP yanlış bir ölçü, TL değer kaybettikçe GSYH’miz ve kişi başı gelirimiz artmış gibi görünüyor. O nedenle ben hiç kullanmıyorum” diyor. Başka söze gerek kaldığını zannetmiyorum…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Perakende sektöründe neler değişti?

Ercüment Tunçalp

Dergimizin gelecek sayısındaki dosya konusuna başlıkta yer verdim. Editörün sıraladığı konu başlıklarını da aşağıda belirttim. Sektör paydaşlarının ayrıntılı görüşlerini dergimizde okuyabilecek, benim ilave edeceğim görüşlerimi de yazının devamında bulabileceksiniz.

Önce ‘nelerin değiştiği’ konusundaki görüşlere ait ana başlıklara bakalım.

  • Elektrik ve akaryakıttaki yüksek fiyat artışları e-ticarete ilgiyi artırdı.
  • Daha araştırmacı olan bir alışverişçi profili ortaya çıktı.
  • Sadakat azaldı, tüketici alışverişini perakendeciler arasında bölmeye başladı.
  • Toptan alımlar yerini daha küçük alımlara bıraktı ve dolayısıyla market ziyaretleri daha sık yapılmaya başlandı.
  • Müşteriler daha az sepet ortalaması ile alışveriş yapıyorlar.
  • Kampanyalı satışların ciro içindeki payı arttı.
  • Müşteri sayıları korunamamaya başladı.
  • Satılan ürünlerin yenileri aynı fiyatlardan yerine konulamıyor.
  • Perakende işletmelerin sermaye yapıları olumsuz etkilendi.
  • Gıda dışı ürünlere daha az bütçe ayrılması zorunlu hale geldi.

Yukardaki tespitlere katıldığım gibi bir kısmını önceki yazılarımda ben de dile getirmiştim. “Gezen ve araştıran tüketici kazanıyor” başlıklı yazımda, tüketicinin alışverişini neden bölmeye mecbur kaldığını ayrıntılı şekilde anlatmıştım.

Aralık ayındaki; “2022 nasıl bir yıl olacak?” başlıklı yazımda ise milli paramızın dünyada en çok değer kaybeden para haline gelmesi sebebiyle, tüketicinin satın alma gücü kaybının süreceğini belirtmiştim.

Yine aynı yazıda, stoktan kazanmanın, alıp satmaktan daha kârlı hale geldiğini ve tüketiciyi bekleyen esas tehlikenin de bu olduğunu ifade etmiştim. Maalesef henüz yılın üçte birini tamamlamadan sahaya yansımalarını izledik.

Elbette hepsi bu kadar da değil…

  • Anadolu’daki yerel perakendecilerimiz ulusal zincirlere pazar payı kaptırmamak için onların yapmadığını yaptılar ve fiyat rekabetinde öne geçtiler. Böylece müşteri kayıpları ve sepet düşüşleri sınırlı kaldı.
  • İndirim marketleri markalı ürünlerde artık ucuz değiller. Sadece private label ürünlerin rüzgarıyla ve geçmişten kalan ucuzluk imajıyla hakimiyetlerini sürdürmekteler.
  • Yerel perakendeciler private label gücünün karşısına, pazar payı düşük olan ‘ekonomik markalar’ı koydular. Bundan da sonuç almaya başladılar.
  • Büyük zincirler içinde eski yıllara göre brüt kâr marjını ve faaliyet kâr marjını önemli ölçüde artıranlar olduğunu izliyoruz. Bu sonuca da yükselen stok seviyelerinin katkı yaptığı ihtimal dışı tutulamaz.
  • İşletmeler içinde verimsiz olan finansal tablolarını, rekabet şartlarını hiç dikkate almadan yüksek raf fiyatı ile aşmaya çalışanları da izliyoruz. Netice alınması hayli zordur. Zira satış hacminin muhafaza edilmesi kolay olmaz.
  • Verimsizliğin maliyetini ürünün fiyatına ekleyerek tüketicinin kabullenmesini beklemek aşırı iyimserliktir. Yerel perakendecilerimize ait normal raf fiyatlarının daha fazlasını indirimli fiyat gibi gösteren, eski fiyatı da yüzde 30 fazlasıyla afişe eden perakendecileri izliyoruz. Bugüne kadar yeterince örnek verdim. Aşağıda en güncel olanını takdim ediyorum.

Bu şekliyle gerçek dışı indirimlerin de artışa geçmiş olduğunu izliyoruz. İki ulusal zincirden birisinde Tat barbunya pilaki 400 gr 23,95 TL’den 19,16 TL’ye indirilmiş gözükürken, diğerinde 18,65 TL’den 14,92 TL’ye inmiş gözüküyor.

Tespitlerin yapıldığı zaman dilimi 8-20 Nisan 2022 tarihleridir. Aynı tarihlerde yerel markette indirimsiz normal raf fiyatı 16,95 TL idi. Onlarca daha benzer örnek vermek mümkündür. Hem de yukardaki gibi sadece dayanıklı konserve ürünlerinde değil, meyve sebze, et ve süt ürünlerinde de…

  • Resmi gazetede Şubat ayı içinde yayımlanan ve 1 Mart’tan itibaren geçerli olan ‘Fiyat Etiketi Yönetmeliği’nde yapılan değişikliğe göre; “İndirimli malın, indirimden önceki fiyatının tespitinde son 30 gün içindeki en düşük fiyatın esas alınacağı” belirtilmişti.

Dolayısıyla yukardaki örnek için, “fiyatı yeni artırdık” denemez, zira gösterilen ilk fiyat yönetmeliğe aykırı olur. “30 gündür bu fiyat” denemez, o tarihte de diğer fiyatların seviyesi daha düşük kalacağı için o fiyat fahiş fiyat kategorisine girer. Bu da gösteriyor ki; yukardaki tablonun savunulacak bir yanı olamaz.

Tam yazıyı gönderecektim ki; tanınmış bir markaya ait aynı sucuk ambalajına yerel perakendecinin kg fiyatından 36-46 TL arası daha yüksek satış fiyatı uygun gören zincirler tespit ettim.

  • Geçmiş yıllarda kalitesi ile oynanan hileli marka anında raftan indirilirdi. Son yıllarda ise resmi raporlarla, değişik 3 ayrı partide de olumsuz sonuç veren markayı görmezden gelip satışa devam edildiğini izliyoruz. Örneğin, bir sızma zeytinyağı üreticisine ait değişik zamanlarda (12.10.2019 / 14.02.2020 / 1.03.2022) aynı olumsuzluğun Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından 3 defa tespit edilmiş olduğunu görüyoruz. Eski senelerde resmi raporlar açıklanmadığı halde perakendeci kendi kontrollerini yaparak tağşişli ürünü sistem dışına çıkartırdı. Şimdi ise hazır raporun gereği yapılmamakta, tüketici de bu duruma ilgisiz kalmakta ve fiyatın uygunluğunu yeterli bulmaktadır.
  • Çok eski bir perakendecimiz şubelerine uzun zamandır ceviz büyüklüğünde Amasya elma göndermektedir. Hem de normal fiyattan…

Oysa ellerindeki ‘Kalite El Kitabı’na göre belli kalibrajın altındaki ürünlerin bahçede bırakılması gerektiği yazıyor. Bu tip standart dışı ürünler çoğunlukla meyve suyu fabrikalarına gönderilir. Evet Amasya elma doğası gereği starking elmadan küçük olur ve bunun için de çapı 6,5 cm altında olan starking elma standart dışı sayılırken, Amasya elmanın da çapı 5,5 cm altında olanları standart dışı sayılır. Neticede bahçede aksayan kalite kontrol işlemi; ana depo kapısında da market kapısında da aksamış oluyor. Oysa mağazanın ‘orijinal iade’ hakkı olup, göz göre göre bunu kullanmaması ya kontrolsüzlüğe ya da bir baskıya işarettir. İşte önemli bir değişiklik de budur.

  • Üst gelir grubuna hitabeden ve geçmişte müşterisinin önüne zengin ithal çeşitleri seren bir format, bugün bakkalda bile satılan bazı yerli ürün çeşitlerinde yok satmaktadır. Ülkemizde diyabetik ürünler köşesini ilk uygulayan ve ithalatçıya özel çeşitlerin ön siparişini vererek bu köşeyi zenginleştiren bir kişi olarak tezgahtara sordum; “Diyabetik ürünler köşeniz yok mu?” diye… Aldığım cevap, “işte!” diye gösterilen tatlandırıcılardan ibaret raf oldu. Ben de diyabetik reçeli eve dönüş yolunda küçük bir marketten aldım.

Boks sporunda, boksörün daha fazla mücadele edemeyeceğini anlayan koç ringe havlu atardı. Bu, boksörün müsabakadan çekilmesi ve karşılaşmadan yenik ayrılması anlamına gelirdi.

İşte günümüzde ticari hayattaki karşılığı da yukarda anlatmaya çalıştığım değişimin havlu atma aşamasıdır…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER