Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Haksız fiyat artışı var mı yok mu?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Haksız fiyat artışı var mı yok mu?

Evet enflasyon çok yüksek, hatta daha da tırmanacağı gerçek ama bu tarafa odaklanırken başka bir resmi kaçırıyoruz. Fiyat artışlarının tamamı maliyet enflasyonundan kaynaklanmıyor. Etrafımızda kurulan tuzaklar da katkı yapıyor. Dolayısıyla tüketici enflasyon kadar buna da yoğunlaşmak zorundadır. Son günlerde raflarda öyle fiyatlar var ki; araştırma yapmadan tek yerden alışveriş yapıyorsanız, aynı ürüne 2 kat, benzer ürüne 5 kat para ödemek zorunda kalabilirsiniz. Aynı marka ürüne yüzde 40 fazladan ödemek ise artık sıradan hale gelmiştir. Yerel markette 10 lira olan bir ürünü çok şubeli bir markette 14 liraya görmek artık tuhaf karşılanmıyor. Sadece ‘daha ucuza alıp daha pahalıya satmanın’ nasıl bir kâr ürettiği merak konusu oluyor!

Şimdi bir gerçeğin altını çizelim; bu fırsatçılığın enflasyon ile alakası yoktur. Sadece enflasyonun yarattığı rüzgardan faydalanma durumu vardır.

“Kurt dumanlı havayı sever” sözüne uygun olarak etiketlerin sık değiştiği bir ortamda, ‘eski fiyat- yeni fiyat’ kargaşasında bu fırsatçılık gerçekleşiyor.

Daha önceki yazılarımda bolca örnek vermiştim, kaldığımız yerden devam edelim:

  • Plastik kutu içindeki standart kürdana, rafında 32,50 lira etiket koyan bir perakendeci bunun anormal bir fiyat olduğunu bilmiyor mu?

Biliyor ama bir de tüketici algısı var. Sosyal medyada gördüm, “2 ay önce 4 liraya almıştım” diyen kişi kusurun perakendecide değil, enflasyonda olduğunu zannediyor. İşte bu algı bazı fiyatları katmerli artırıyor!

Oysa o kürdanın benzeri 100 metre ilerdeki markette hâlâ 6,5 liraya satılmaya devam ediyor.

  • Mandalina Murcot birbirine komşu olan birinci markette 14,90 lira iken, ikinci markette 9,90 lira olabiliyor. Ucuz olanın kalite ve kalibrajı diğerinden daha iyi…
  • Tanınmış bir markanın tereyağını kilosu 138 liradan aldıktan sonra başka bir yerde 100 liraya bulmanız günlük sıradan olay haline gelmiştir. Bunlar normal raf fiyatları olup, aynı ürün inserte girdiyse 100 liranın da altında bulmanız mümkün olabiliyor.
  • Tanınmış bir markanın birebir aynı çeşit çiçek balı (850 gr) bir markette 59,95 lira fiyatla satılırken, diğer markette yüzde 28 farkla 76,90 liraya satılabiliyor.
  • Tanınmış bir markanın cam şişe 1 lt riviera zeytinyağı bir markette 69,90 liraya satılırken, diğer markette yüzde 37 farkla 95,90 liraya satılabiliyor.
  • Tanınmış bir markanın 800 gr sele zeytini bir markette 33,95 liraya satılırken, diğer markette yüzde 59 farkla 53,90 liraya satılabiliyor.

Tesadüf bu ya; ucuz olan etiketlerin tamamı yerel marketlerde (mandalina örneği hariç) bulunuyor. Üstelik indirimli fiyatları ve Gross Market fiyatlarını dikkate almadan önce…

Eskiden mesleğimizde bir kural vardı; bir üründe yeni fiyata geçilmişse en az 15 gün o fiyata dokunulmazdı. Yani ‘fiyatı bu gün şişir, yarın afiş hazırlayıp tekrar aynı seviyeye indir’ eylemi ayıplanırdı ve kurumsal bir yapıya bu tavır yakıştırılmazdı.

Şimdi mi?

Son zamanlarda; kampanya dönemine başlamadan bir gün önce 50 liraya satılan ürün, ertesi günkü kampanya broşüründe 90 liradan 70 liraya indirilmiş gözüküyor. Gelişmeye bakar mısınız?

Demek ki indirimli fiyatlara da dikkat gerekiyor!

Dolayısıyla enflasyon ne kadar gerçekse, fırsatçıların varlığı da o kadar gerçektir. Fiyat denetimlerini hafife alanları ve eleştirenleri olaya tek taraflı bakmadan önce çeşitli satış noktalarında fiyat kontrolü yapmaya davet ediyorum.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, her ay üretici-market fiyatları arasındaki farklılıkları değerlendiriyor.

Ocak ayındaki açıklamasının konumuzla ilgili kısmına bakalım:

“Ocak ayında, markette 43 ürünün 37’sinde fiyat artışı, 5’inde fiyat azalışı görüldü. Üreticide ise 35 ürünün 19’unda fiyat artışı, 5’inde fiyat azalışı meydana geldi. Üreticide 11 üründe fiyatlar değişmezken, markette 1 ürünün fiyatı değişmedi” diyor Sayın Bayraktar…

Önemli bir ayrıntı da; yukarda örnek verdiğim mandalina murcot çeşidinde havaların soğumasıyla gelen talep artışına rağmen Ocak ayında üreticide yüzde 7,5 fiyat düşüşünün açıklanmasıydı. Yani üreticide fiyatlar düşerken veya değişmezken, bazı marketlerde fiyatların yükselebildiği görülüyor.

Evet sormamız gerekiyor, bu ürünlerde enflasyonun katkısı nerede?

Neticede tüketicinin üstlendiği tek külfet enflasyon olmuyor. İki de dolaylı etkisini yükleniyor. Birincisi fiyatlardaki artışın hileli ürün miktarını artırdığı, ikincisi ise bu karambolde fırsatçıların kârlarını yükselttiğidir.

Sapla samanın birbirinden ayrılabilmesi için; kalite ve fiyat denetimlerinin aksamaması gerektiği açıktır.

Yoksa bu alışkanlıklar enflasyonu gündemimizden düşüremeyeceği gibi; birilerine haksız kazanç sağlarken, halkımızın çoğunluğu için de kötü beslenme ve yoksullaşma riskini artıracaktır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Enflasyonun kazananları ve kaybedenleri

Ercüment Tunçalp

Bu yüksek enflasyonun bir kazanan bir de kaybeden tarafı vardır. Önce kaybeden taraftan başlayalım.

Hayatını bir ücret karşılığında sürdürmek zorunda olan geniş halk kitleleri kaybeden taraftır. Çünkü enflasyon bir çeşit ek vergidir. Gelirlerde hiçbir şekilde enflasyon kadar artış sağlanamadığından emekçinin ve emeklinin yükü sürekli artar. Asgari ücrete son zamanların en büyük oranlı artışının (%50) geldiği gün söylediğim gibi, bunun bile yoksullaşmayı engellemesi mümkün değildir. Zira hesap ortadadır, asgari ücretli de fiyat artışlarını çok geriden takip etmek durumunda kalmıştır.

Şimdi kazanan tarafa bakalım…

Bunu benim ağzımdan duymak yerine, ilk çeyreğin finansal sonuçlarından bizzat görmek daha uygun olabilir. Ancak yine de özet olarak sunayım.

2022 yılı ciro artışları yüksek enflasyon sebebiyle önceki senelere göre daha büyük oranlarda gerçekleşmiştir. Fiziki büyümeyi de dikkate alınca (yeni açılan şubeler) bu hasılat artışlarının birebir enflasyonu, özellikle de ana faaliyet alanındaki gıda enflasyonunu karşılaması hâlâ zordur. Ancak iş esas faaliyet kârına gelince durum değişmektedir.

Örneğin, hasılat yüzde 60-65 oranlarında artarken; brüt kârın yüzde 68-78, esas faaliyet kârının ise yüzde 90-105 oranlarında artması oldukça ilginçtir.

Peki bu nasıl gerçekleşiyor?

  • Hızlı fiyat artışları esnasında, ‘eski fiyatlı stoğun bir kısmının yeni fiyatla rafa yansıtılması’ ek kâr sağlıyor. Önceki yazılarımda 2021 yılına ait finansal tablolardaki artan stok gün sayılarından bahsetmiştim. Brüt kâr marjlarını artıran birinci etken budur.
  • Perakende sektöründe en yüksek masraf kalemi ‘personel giderleri’dir. Bu gider kalemi enflasyon oranı kadar artmadığından; faaliyet giderlerindeki artış brüt kâr artışının 6-7 puan gerisinde kalıyor ve bu da esas faaliyet kârı artışında sıçrama yaratıyor. Nitekim bazı perakendecilerde geçen yıl aynı döneme göre faaliyet gider oranı değişmemiş, bazılarında ise düşmüştür. Buna karşılık brüt kâr marjları artmıştır.
  • Sık sık belirttiğim gibi rekabeti engelleyen eylemler sebebiyle kesilen büyük para cezalarını eninde sonunda nihai tüketici ödemektedir. Vergi öncesi kâr artışlarından bu maliyetin de bir şekilde telafi edildiği anlaşılmaktadır.
  • Hizmet reyonlarının olmadığı bir discount zincirdeki brüt kâr marjı, büyük satış alanında hizmet ağırlıklı faaliyet gösteren bir zincire yakın olabilir mi?

Bizim ülkemizde oluyor. Yani şarküteri, pastane, balıkçı, kuruyemişçi gibi bölümlerin tecrübeli ve pahalı eleman ihtiyacı brüt kâr marjında fark yaratmıyor.

O zaman ne oluyor?

Süpermarketin yüzde 2,5 çıkan esas faaliyet kâr marjı, diğer formatta yüzde 5,5-6,5 seviyelerinde çıkıyor. O bakımdan artık raf fiyatlarında avantajlı mağaza zinciri kalmadığını, araştırma yapmadan alışveriş yapan tüketiciyi çok kötü sürprizlerin beklediğini örneklerle açıklıyorum. Ve diyorum ki, rastgele tek yerden alışveriş yapan bir tüketicinin cebinden 1 ayda yüzde 35- 40 arası daha fazla para çıkar. Veya bazı harcamalardan vazgeçmek zorunda kalabilir.

Daha ne olsun?

Neticede enflasyondan bütün kesimler zarar görmez. Yani “hepimiz aynı gemideyiz” söylemi afyondur. Aynı gemide olanlar; işçi, memur, emekli, küçük esnaf ve tarımsal üreticilerdir.

Elbette her perakendeci ve tedarikçi de kazanan tarafta yer almaz. Örneğin İstanbul ve İzmir ağırlıklı faaliyet gösteren halka açık bir yerel perakende şirketimiz; hasılatını yüzde 68 artırırken, rekabetçi fiyat uygulamaları sebebiyle brüt kâr marjı 2 puan düşük çıkmış ve brüt kâr artışı da yüzde 55’de kalmıştır.

Böylece 1 puan artan faaliyet gider oranı ile de esas faaliyet kârı düşmüştür. Kısa vadeli bu dönem kaybının, müşteri tarafından takdir görmesiyle uzun vadede telafi edileceği kesindir. Çünkü, ekonomik krizin şiddeti arttıkça güzelleşen finansal tablolar da kötü günde zorlukların paylaşılması da gizli kalamaz. Nitekim bazı yerel perakendecilerin raf fiyatlarında daha avantajlı olduğuna dair tespitlerimiz finansal raporlarla da doğrulanmaktadır.

Şimdi gelelim inşaat sektörünün kazananlarına, yani ucuz kredinin rüzgarıyla konut fiyatlarını şişiren müteahhitlere…

Kimse ‘maliyetlerden dolayı fiyatlar yükseliyor’ demesin. Zira her artan maliyet (gıdada bile) kolay kolay fiyatlara yansıyamıyor. Ancak bu sektörde, bir senede yüzde 127 (Kaynak: TÜGEM), kredi açıklamasını takiben de son 7 günde yüzde 25- 30 fiyat artışları olduğunu duyuyoruz.

Peki sonuçları nelerdir?

  • Elbette en önemlisi konutu pazarlayan için oluşan haksız kazançtır
  • Kamu bankalarından, “ilk defa konut alacaklara 2 milyon liraya kadar 10 yıl, aylık 0,99 faizle kredi sağlanacağı” açıklandı. Bu krediyi alacakların aylık taksit tutarı 28 bin TL’dir. Bu taksidi ödeyecek olanın aylık geliri ise en az 55 bin lira olması gerekir. Bu ülkede bu tutarın yarısını ödeyebilecek kişi sayısı kaçtır?

Dolayısıyla diğer kazanan kesim de sayıları oldukça sınırlı olan bu yatırımcılardır.

  • Sıra dışı seviyedeki negatif faizin sürmesi konut fiyatlarını artıran bir başka etkendir. Bunun için konut almak daha çok yatırım amaçlıdır.

Nereden anlıyoruz?

TÜİK verilerine göre, 2014 yılında yüzde 61,1 olan konut sahipliği oranı sürekli gerileyerek 2021 yılında yüzde 57,5 düzeyine inmiştir.

  • 2022’de ise orta ve alt gelir grubu için konut edinme imkanı daha da azalacaktır. Bu kadar da değil. Krediler kamu bankalarından çıktığı için bu imkandan yararlanamayan ama yararlananı fonlayan da aynı halk kesimleridir. Devamı daha da bozulacak olan servet dağılımıdır.
  • Evin fiyatı artarsa kiralar yerinde kalır mı?

Bütçeye uygun kiralık ev bulmak daha zor hale gelecektir.

  • Elbette yukardaki taksitlerin kriz dönemlerinde ödenememe riski de artar. Onu da krediyi veren kuruluşlar mutlaka düşünmüş olmalıdırlar.
  • Bu gelişmenin bir kaybedeni de; yüzde 12 faizle 10 yıllık kredi verip, yüzde 22 faizle borçlanan devlettir. Yani yukarda da belirttiğim gibi bunu da üstlenecek olan halktır. Oysa birçok tarımsal ürünü ithal etmek zorunda olan bu ülkede betonu desteklemek yerine tarımı desteklemek daha uygun olurdu.

Sonuç olarak; üretimi artırmadan enflasyonla mücadele kazanılamaz. Kaldı ki, mevcut durumda dar gelirliyi konut sahibi yapmak mümkün olmadığına göre hiç değilse sağlıklı beslenmesi sağlanabilir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Bunlar iyi günlerimiz!

Ercüment Tunçalp

TÜİK tarafından açıklanan rakamlara göre nisan ayında TÜFE aylık bazda yüzde 7,25, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 69,97 artış kaydetti.

Dikkat yüzde 70 değil!

Aynen indirimli fiyat etiketi gibi…

Peki arada eksik olan kısmın karşılığı ne kadar?

%3 (yüzde üç) değil, %0,3 (binde üç) değil, sadece %0,03 (onbinde üç)…

İzninizle arada fark olmadığı için bundan sonraki satırlarda yüzde 70’i kullanacağım.

Geçen ay “Bizdeki enflasyon dünya ile aynı mı?” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. Dünyada bizden yüksek enflasyon oranlarına sahip 6 ülke (Venezuela, Sudan, Lübnan, Suriye, Zimbabwe, Surinam) olduğundan bahsetmiştim. Son bir ay içinde ise Surinam’ı geçtik, Zimbabwe’yi yakaladık. Üzerimizde şimdilik 4 ülke kaldı!

Eksi reel faizde ise rakipsiziz!

Yani eksi yüzde 56 ile…

MB hâlâ faiz artırmama kararlılığını sürdürürse, tırmanış devam edecektir.

Enflasyonun üç hanelere yaklaşacağının bir başka işareti, üretici fiyatlarındaki yıllık artışın yüzde 121,82 olarak gerçekleşmesidir. Üretici fiyatlarındaki fazlalığın tamamı tüketici fiyatlarına yansımasa da aradaki 52 puan farkın en az yarısının yer değiştirmesi beklenir.

İşte sadece bu iki sebep bile şimdilik daha iyi günlerde olduğumuzu gösteriyor.

Ayrıca kendimizi kandırmayalım; bu yaşadıklarımıza Ukrayna- Rusya savaşı ile salgının etkisi oldukça sınırlıdır. Olsa olsa tek haneli küresel enflasyona bu sebeplerin tesiri ne kadarsa bize de o kadardır. Yani yüzde 70’in içinde 5-6 puan kadar…

Yetkililer, “ABD’de enflasyon 41 yılın zirvesinde, Almanya ve Fransa’da da öyle…” diyorlar. Doğrudur ama bu kadarı teselli etmez. Zira ABD’de yıllık enflasyon yüzde 8,5, Almanya’da yüzde 7,3, Fransa’da yüzde 4,5 seviyelerinde. Bizdeki enflasyona benziyor mu?

Aradaki fark 60 puandan fazladır…

Buna rağmen o ülkelerin gündemlerinde faiz artırımı var!

Ancak, bizde politika faizi artırılmadığı gibi hem enflasyonu artırıcı etkisi sürüyor hem de dolaylı yoldan o eksi reel faizin önemli kısmını hükümet ödüyor zaten. Bunun yüksek maliyet getireceği ise kaçınılmazdır. Peki bu ne demek?

Vergiyi ödeyen halkımıza hayat daha da pahalı hale gelecek demektir.

Alt gelir gruplarını en fazla ilgilendiren gıda enflasyonudur. TÜİK verilerine göre nisan ayında gıda enflasyonu yüzde 89,1 olarak gerçekleşmiş. Bu oran ortalama bir değer olup, alt gelir grubunun oranını yansıtmaz. Zira gıdanın dar gelirlilerin harcamaları içindeki payı TÜİK sepetindeki ağırlığın en az 2 katı olduğundan; hissedilen enflasyon üst gelir grubundan çok daha yüksek olur.

Nitekim DİSK-AR’ın TÜİK verilerinden derleyerek farklı gelir gruplarına göre hesapladığı veriler, emeklilerde gıda enflasyonunun yüzde 113,5 olduğunu gösteriyor. En yoksul yüzde 20’lik gelir grubunun gıda enflasyonu ise yüzde 131,6 olarak açıklanıyor.

Dikkat, DİSK-AR kendisine göre bir enflasyon hesabı yapmıyor. Sadece TÜİK enflasyonunu gelir gruplarına göre dağıtıyor. Örneğin, en yüksek gelir grubunun gıda enflasyonu da yüzde 65,5 bulunmuş ve ortalama değerin 24 puan altında kalmıştır.

Bu durumda öncelikle tüketicinin karnını doyurmak gerekir değil mi?

Türkiye’de çiftçi sayısı son 5 yılda yüzde 26, son 10 yılda yüzde 53 azalmış. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarına göre; 2011 yılında 1 milyon 122 bin olan çiftçi sayısının 2021 yılının eylül ayında 530 bine kadar düştüğü anlaşılıyor. Çiftçi sayısının yarı yarıya azalması tarımda dışa bağımlılığı, bu da gıda enflasyonunda kalıcı durumu gündeme getirir. Çözüm, mazota ve gübreye çalışmaktan bıkmış olan bu insanların problemlerini gidermekten geçer.

Nitekim, sadece meyve sebzeye bakacak olursak; yıllık fiyat değişimi nisan ayında yüzde 104,77 çıktı. Üretim eksikliğinin dışındaki en önemli etken dağıtım kanallarındaki aracıların fazlalığıdır. Bunu iki sene önce “Meyve sebze dağıtım kanalları” başlıklı yazımda geniş şekilde ele almıştım. Gelişmiş ülkelerde en fazla 6-7 olan dağıtım kanalı adedi ülkemizde benim tespitimle 33’tür. Bu sayıyı bizzat o kanalların içinde yer alarak ve tedarik yaparak, yani bizzat yaşayarak çıkarttım. Tarımsal pazarlama kitaplarındaki sayı hâlâ tek hanelidir.

Çarpıcı bir örnekle devam edelim:

Direkt tarladan, bahçeden alım yaptığını söyleyen bir perakendecinin tezgahında yerli muzun kg fiyatı 33,90 TL’dir. Yani güncel kurla 2,3 dolar veya 2,1 euro karşılığıdır. İlginç olan gelişmiş ülkelerin büyük zincirlerinde ithal muzun kg fiyatı 1 dolar veya 1 eurodur. Ve bu ülkelerin hiçbirisi bizim gibi muz üreticisi de değildir. Bunu uç örnek gibi görenler için bir başka perakendecideki 24,95 TL’lik yerli muz fiyatına da dikkat çekerim. Bunu da normal görmek mümkün değildir. Zira bu da 1,7 dolar veya 1,6 euro karşılığıdır.

Yukardaki anormal fiyatların sebebi, bazı seçilmiş şubelerde ‘işletici firma’ çalıştırılmasıdır. O işletici de zengin semtin manavı gibi istediği şekilde rahatça yüksek fiyat uygulayabilmektedir.

Hani aracı sayısı azaltılacaktı?

Bu durum devam ettiği sürece meyve sebze kategorisi de dar gelirli için aynen et ve et ürünleri kategorisinde olduğu gibi seyirlik ürünler haline gelir.

Savaşın tarafları olan Ukrayna ve Rusya’da bile gıda enflasyonu oranları sırasıyla yüzde 14,3 ve yüzde 18’dir. Bizimkini hatırlayalım; yüzde 89,1… Sonuç olarak; sebepleri dışarda arayamayız, tedbir alınmazsa bundan sonrası için bu milletin omuzlarındaki yük sadece yüksek enflasyon da olmaz, yanına düşük büyüme, yüksek cari açık ve yüksek bütçe açığı da ilave gelir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Satınalma gücü paritesi ne kadar gerçek?

Ercüment Tunçalp

Şimdiye kadar en fazla yazdığım konu olan Satınalma Gücü Paritesi (SAGP),  Birleşmiş Milletler öncülüğünde küresel kurumların (Dünya Bankası, IMF vb.) uygulamaya soktuğu bir hesaplama yöntemidir.

Teorinin oturduğu temel; “A ve B ülkelerinde yaşayan iki farklı tüketici aynı bedeli ödeyerek, aynı mal grubundan farklı miktarlarda satın alabiliyorsa bu iki tüketicinin alım güçleri farklıdır.”

Evet, bu tespit ilk bakışta doğru gibi gözükebilir ama cepteki parayı dikkate almadan sadece fiyat farkı üzerine kurulan mantık sorunludur.

İşte SAGP formülü:

SAGP= P1/P2= Birinci ülkede yerel para ile dolan sepet maliyeti/İkinci ülkede yerel para ile dolan sepet maliyeti

Ayrıntısına girmeden önce en ilginç kısmından başlayalım…

IMF, Nisan 2022 tarihli Dünya Ekonomik Görünüm Raporu’nu açıkladı. Buna göre Türkiye dünyanın 21. büyük ekonomisi. Türkiye’nin 2021’de GSYH’si (gayrisafi yurtiçi hasıla) 806.8 milyar dolar olarak gözüküyor. IMF’nin tahmini, Türkiye’nin 2022’de dünyanın 23. ekonomisi olacağı yönünde…

Aynı rapora göre; Türkiye’nin 2021 yılında SAGP’ye göre GSYH’si 2 trilyon 943 milyar dolar olmuş. Türkiye bu hesap yöntemi ile de dünyada 11. sırada yer bulmuş. İtalya, Kanada, Güney Kore, İspanya ve Hollanda da Türkiye’nin gerisinde kalmışlar (Kaynak: Euronews).

  1. sıra neresi, 21. sıra neresi, aradaki farka bakar mısınız?

Şimdi ne kadar gerçekçi olduğunu anlayabilmek için bir de SAGP’ye göre GSYH hesabında sonuca nasıl gidildiğine bakalım.

Yukardaki formülde görüldüğü üzere; dolar ile ABD’deki bazı mal ve hizmetlerin oluşturduğu bir sepetin değeri temel alınıyor. Sonra Türkiye’de (diğer ülkelerde de) aynı sepetin kaç TL (diğer para cinsleriyle de) tuttuğu bulunuyor. Kıyaslamayı sadece kendi ülkemiz için yapacağız.

Örneğin ABD’de 100 dolar tutan sepetin Türkiye’de 407 TL’ye alınabildiğini varsayalım. Güncel dolar kuru 14,85 TL olduğuna göre normalde bu sepetin Türkiye’deki dolar karşılığı 100×14,85= 1.485 TL’dir. Oysa bizdeki sepet 407 TL tuttuğu için; 1.485/407 = 3.65 defa daha ucuz olduğumuz sonucu çıkıyor.

Böyle olunca da; bu katsayı Türkiye’nin cari fiyatlarla oluşan GSYH’ sına (2021) uygulanıyor ve 806.8 milyar dolarx3.65= 2 trilyon 945 milyar dolarlık SAGP’ye göre hesaplanmış GSYH’ya ulaşılıyor.

Böylece güya 84.6 milyon kişi 807 milyar dolarlık milli geliri değil, 2 trilyon 945 milyar dolarlık milli geliri paylaşmış sayılıyor!

Bu teoriye göre; ortak para birimi olarak dolar kullanıldığı için ABD’nin hem cari fiyatlarla hem de SAGP’ye göre aynı kişi başı gelire sahip olduğu varsayılıyor. Yani değişmiyor. Türkiye’nin ise 2021’de cari fiyatlarla 9.539 dolar olan kişi başı geliri 3 kattan fazla artıyor (tahmini 34.600 dolar).

Önceki yıllarda da, Türkiye’nin kişi başı geliri cari fiyatlarla düşerken, SAGP’ye göre artıyordu. Örneğin, 2019 yılında 9.213 dolar olan kişi başı gelirimiz 2020 yılında 8.597 dolara düşmesine rağmen; SAGP’ye göre kişi başı gelirimiz 2019 yılında 27.875 dolar iken, 2020 yılında 28.120 dolara yükselmişti. Yani yüksek enflasyonun erittiği reel gelire, yüksek nüfus artışına ve tenceremize ortak olan 5-6 milyon sığınmacıya rağmen gelirimiz artıyor!

Almanya, İngiltere ve Fransa gibi gelişmiş ülkelerde gelirin satın alma gücü düşük çıkarken, sadece bizde değil gelişme yolundaki diğer ülkelerde de daha yüksek çıktığı gösteriliyor. Gerçeği yansıtmadığına dair onlarca yazı yazdım, birçok akademisyenin araştırma sonuçlarını ve görüşlerini kendi küresel saha sonuçlarımla birleştirerek aktardım. Bunlara devam edeceğiz…

Neden gidilen yol hatalıdır?       

  • Mal ve hizmet sepetinin her iki ülke insanının önceliklerini aynı derecede yansıtması mümkün değildir.
  • Sepetin kalite standardı olarak tam eşitlenmesi de mümkün değildir.
  • İki ülke arasında yapısal problemler çok farklıdır.
  • İki ülkenin teknoloji seviyeleri birbirine yakın değildir.
  • Hammadde kullanımında dışa bağımlılık (ithal girdiler) farklıdır.
  • Ekonomik ve siyasi risklerde benzerlik bulunmamaktadır.
  • Hesaplamada ABD’li tüketicinin refah farkı dikkate alınmıyor.
  • En basit piyasa kuralıdır; fiyat düzeyini gelir düzeyi belirler. Bu da görmezden geliniyor.

Bu teorinin içindeki tek gerçek, “hayatın gelişmekte olan ülkelerde daha ucuz olduğunu” göstermesidir. Başka da bir şey göstermez!

Hele hele satın alma gücünün artışı tamamen gerçek dışıdır. Zira durum tam tersidir. O görece düşük fiyat seviyesinin bile alım gücünü aşması sebebiyle nüfusun büyük çoğunluğu için sepet içindeki bazı ürünlere ulaşmak zorlaşmıştır (Et, tereyağı, zeytinyağı, çiçekyağı, hakiki bal, tuvalet kağıdı vb).

Bırakalım küresel piyasaları, ülkemiz içinde bile birçok kentte aynı tutarda paranın satın alabileceği mal miktarı farklıdır. Yani hayat bazı kentlerde daha ucuzdur. Peki bu neyi gösteriyor?

Anadolu’nun küçük yerleşim yerlerinde esnafın, fiyatları zorunlu olarak tüketici imkanlarına göre belirlediğini. Elbette bunu yaparlarken biraz daha alt kalite ve/veya farklı kalibraj tercihi de bu uygulamalara yardımcı oluyor. Yoksa, fiyat düzeyi düşük olan il ve ilçelerimizdeki tüketicinin satın alma gücünü de İstanbul’daki tüketiciye göre daha yüksek mi saymalıyız?

Tüketici imkanları her lokasyonda farklı olduğuna göre; düşük gelirli için kağıt üzerinde yaratılan zenginliğin acı acı gülümsetmekten başka katkısı olamaz.

Sonuç olarak; bu kadar benzeşmeyen şartları görmezden gelerek bütün hesabı sadece fiyat düzeyi üzerine kurmak ve döviz kuru ile de mutlak ilişkisi olduğunu varsaymak bu hesabı yeterince sanal hale getiriyor.

Bir ustanın sözleri ile bitirelim…

Her konuyu okuyucunun kolay anlayabileceği şekilde aktaran değerli iktisatçı Mahfi Eğilmez, Twitter üzerinden paylaştığı bir mesajında; “GSYH konusunda Satınalma Gücü Paritesini (SAGP) niçin kullanmadığımı soranlara, SAGP yanlış bir ölçü, TL değer kaybettikçe GSYH’miz ve kişi başı gelirimiz artmış gibi görünüyor. O nedenle ben hiç kullanmıyorum” diyor. Başka söze gerek kaldığını zannetmiyorum…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER