Ercüment Tunçalp
Harap-tar market!
Usta sanatçı Şener Şen’in Züğürt Ağa filminde yer alan Haraptar Market birdenbire neden aklıma düştü?
Bir kişinin bütün iyi niyetine ve gayretine rağmen, iş bilmezliğin bir aile marketini nasıl batırdığına en iyi örnektir de onun için…
Evet ülkede bir tane daha Haraptar Market yok ama Harap Marketler’e ait şubelerden bolca var. Kelime anlamı, “bakımsız kalmış, bakımsızlıktan yıkılacak duruma gelmiş” olduğu için aşağıda belirteceğim mevcut durumu daha iyi yansıtacağını düşünmekteyim. Peki bunların sonu neden filmdeki örnekte olduğu gibi acıklı bitmez?
Çünkü verimsiz şubeleri bir müddet diğer şubeler taşır. Taşınamayacak hale gelince de o verimsiz şubeler kapatılır. Zira bizim ülkemizde “lokasyon analizi” diye bir çalışmaya fazla ihtiyaç duyulmaz. Aynen filmde olduğu gibi bir kişi kararını verir, çalışanlar da satış yerini açılışa hazırlar. Oysa batıda ‘yanlış mağaza yeri seçimi’ne karar veren sorumlular belli bir hata payını aştıklarında, bunun bedelini işlerini kaybederek öderler. Zira bir şubeyi kapatmanın maliyeti çok yüksektir. Bu topraklarda 500 şube kapatan perakendeci vardır, 50-60 şube kapatmak ise sıradan uygulama sayılır. Dolayısıyla bizim patronlar kapatılan şubelerin sayısına bakarak, “bu şubelerin açılmasına karar verenler bir adım öne çıksın” demezler.
Bazı marketlerin kontrolden çıkması; raflara, soğuk dolaplara kirden el değilememesi de sıradanlaşmıştır. Müşteri olarak iştahınız kaçtığı için alışveriş yapmak istemezsiniz. Belli ki herhangi bir denetim yoktur, markete bir Bölge Satış Müdürü gelse bile heyecan yaratamamaktadır. En iyi görüntü veren marketlerde bile temizlik daha çok zemin ile sınırlıdır. Raf temizliğine son yıllarda ben hiç şahit olmadım. Bir büyük zincirde rafa yapışık bal kavanozunu işaretledim, bir hafta sonra aynı şekilde buldum. Bir markette soğuk dolaptan 15 gün boyunca zemine su kaçağının sürdüğünü izledim.
Kontrolsüzlük, normal insanı bile yoldan çıkartacak güvenlik sorunu yaratır. Küçük mağazalarda, kasadaki 1 kişi dışında satış alanı tamamen terkedilmiş örneklerle doludur. Hırsızlık için bundan daha uygun bir ortam bulunamaz.
Kontrolsüz kalan personel yazın mağaza çevresinde, kışın depoda sosyalleşme faaliyetindedirler. Yalnız kalınan zamanlarda da en iyi arkadaş cep telefonudur.
İnsan kaynakları departmanları çalışan sayısına bakarak norm kadroları oluştururlar ama çalışan başına verimlilik ölçülmediği ve denetlenmediği için her şey kağıt üzerinde kalmaktadır. Bir şubede 3 kişinin işini 1 kişi layıkıyla yaparken, başka bir şubede 1 kişilik işi 3 kişi becerememektedir.
Haraptar Market satın alma departmanı olmadığı için istediği ürünü rafa koyabilir ve bu da hoş görülebilir. Ancak kategori yönetimi ve kalite kontrol departmanı bulunan zincirlerin hiç değilse fiyatından bile gerçek olmayan balı anlamaları beklenir. Raflarda 460 gramı 80-85 lira ve altında satılan bal gerçek olamaz. Çünkü ülkemizde çiçek balının üreticide kilogram fiyatı 115 TL’den (en düşük fiyat) başlar. Az bulunan çam balının üretici kilogram fiyatı da 135 TL’den başlar. Bu fiyatlar 26 kilogramlık teneke ambalaj içindeki balların toptan kg fiyatıdır. Market rafına gelene kadar bu fiyatlara paketleme giderleri (benmari işlemi, kavanoz, kapak, koli, işçilik, nakliye), marka sahibinin ve perakendecinin kârları eklenir. Dolayısıyla markette satılan bir balın kilogram fiyatı 200 TL’nin altında olamaz. Olursa da gerçek bal sayılamaz. Peki bu fiyatları aşan balların kalite garantisi var mıdır?
Yoktur. Bunları öğrenmek için de daha önce belirttiğimiz üzere Tarım ve Orman Bakanlığı’nın tağşiş listelerini takip etmek gerekir.
Son günlerde aniden bollaşan ve fiyatı düşen Antep fıstığının kaynağı yoğun olarak ihracattan dönen ürünler olamaz mı? Mağaza içinde sadece bu tek çeşit için orta teşhiri yapanın öncelikle bunu sorgulaması gerekmez mi?
Sebze meyve tezgahı sabah saatlerinde hazırlandıktan sonra asla kendi kaderine terkedilemez. Ancak yaygın uygulama gün boyu boş bırakılan ve akşam saatlerinde de bozulan ürünlerin çöp konteynerlerine doldurulması ile sonuçlanır. Bu büyük firelerin, maliyetleri ve perakende fiyatları yükselttiği de bir başka gerçektir. Fireyi azaltmanın yolu ise çöp haline gelen sebzeyi indirimli satmak değil, çöp haline gelmesini engellemektir…
Bağdat Caddesi üzerinde yer alan bir gurme marketin soğuk dolabında sık sık son kullanım tarihi geçen onlarca günlük süte (1-2 tane değil) rastlıyorum.
Bizde sıradan hale gelen bu ihmalin cezası İngiltere’de 7,5 milyon sterlindir. Ülkemizde ise yetersiz para cezalarının caydırıcı olamadığı çok açıktır. O kadar ki aynı market tağşişli baharatı müşteri şikayetine rağmen rafta tutabilmektedir.
Binlerce şube açmak iyidir de o şubelere et ve süt ürünlerini soğuk zincir dışında normal araçla taşımak da kendi kalenize gol atmak gibidir.
Mağazalarda bazı koridorlar depo olarak kullanılıyor. Depo dediysem düzenli olduğu anlaşılmasın, sanki bilhassa müşteri geçişini engellemek üzere gelişi güzel etrafa saçılmış, palet üzerinde olmayan yığınları kastediyorum.
Sonuç olarak; mesleki bilgi ve beceriye henüz sıra gelmeden kişisel hijyen, sağlıklı beslenme ve işi sahiplenme alışkanlıklarına akıllı tüccar özelliğinin ilavesi yeterlidir. Bu konularda işletme büyüklüğünün hiç önemi yoktur. Zira yukarda saydığım ihmallerin bir tanesine bile rastlanmayan esnaf örnekleri çoktur. Sorumlu olduğu şubeler ‘harap’ durumda olan satış yöneticisinin başka bir kilit performans göstergesini incelemeye ihtiyaç yoktur. Bakmakla görmek arasındaki fark açıldıkça değil yeni bir sistem kurmak, mevcut sisteme de uyum sağlamak mümkün değildir. Avrupa ile anlayış farkımıza örnek olarak Budapeşte Aldi şubesinden aşağıda bir fotoğraf sunuyorum. Üretici ambalajı küçültüyor, perakendeci ise tüketiciyi uyarıyor; “Dikkatli olun, ürün küçülmüştür” diye. Bunu bizim ülkemizde görmek mümkün müdür? Tağşişli ürünü bile raftan kaldırmayan perakendeci, küçülen ambalajı mı duyuracak? ABD’den ithal edilen kabuklu cevizi (2023 mahsulü) etiketinde “Menşei Türkiye” olarak, Çin’den ithal edilen sarımsağı etiketinde yerli malı olarak gösteren bir anlayıştan daha fazlasını mı bekleyeceğiz?

Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (39) Finlandiya
Finlandiya Cumhuriyeti; doğuda Rusya, kuzeyde Norveç, batıda İsveç ile komşudur. Yüzölçümü 338.455 kilometrekare olup, nüfusu 5,6 milyondur.
- Başkenti Helsinki’dir. Bu şehrin nüfusu 675.000’dir (Ankara’nın Mamak ilçesi kadar). Diğer şehirleri 200-300 bin arası nüfusa sahiptir.
- Yüzölçümü Türkiye’nin yarısı iken, nüfusu Ankara’dan azdır.
- Dünyanın en mutlu ülkesidir (World Happiness Report 2025).
- Kişi başına düşen milli geliri 54.163 dolardır.
- Tüketici enflasyonu (yıllık) yüzde 2’dir.
- İşsizlik oranı yüzde 8,1’dir.
- Finlandiya’da ulusal asgari ücret yoktur. Maaşlar sektör / toplu sözleşmelere göre belirleniyor. En düşük net ücret 1.600 euro civarındadır. Örneğin perakende sektörü çalışanları için en düşük brüt saatlik ücret hesabıyla 13 euro x 160 saat= 2.080 euro’dur. Bizdeki asgari ücret 28.075 TL’dir (530 Euro).
Bu ülkede asgari ücret bulunmadığı ve çalışanın aldığı en düşük ücret ise çok kısa bir zaman dilimini kapsadığı için daha gerçekçi olan ortalama ücrete de bakmak gerekiyor. Finlandiya’da vergi kesintisinden sonra çalışanların eline geçen net ortalama ücret yaklaşık 3.000 Euro seviyesindedir. Kıyaslamada biz bu ücretin hemen hemen yarısını dikkate alıyoruz ama bu gerçeğin de bilinmesini istedim.
- Helsinki’de kiralar yaklaşık 1+1 için 800-1.500 euro, Tampere/Turku’da 650- 1.000 euro’dur.
- Ulaşım kartı için aylık 70-80 euro, market ve temel giderler için kişi başı 250-300 euro ödenmektedir.
1950’lere kadar bir tarım ülkesi olarak kalan Finlandiya, 2. Dünya Savaşı’nın ardından bir yandan hızla sanayileşerek gelişmiş, bir yandan da İsveç modelini örnek alan bir refah devleti inşa etmiştir. Sonuçta refah tabana yayılmış ve ülke yüksek bir kişi başı gelire sahip olmuştur. Finlandiya, eğitim, ekonomik rekabet, sivil özgürlükler, yaşam kalitesi ve insani gelişme gibi birçok uluslararası değerlendirmede lider konumundadır. Cumhurbaşkanı’nın siyasi yetkileri 2000 yılında kabul edilen yeni Anayasa ile azaltılmıştır.
Ülkenin büyük kısmı ova ve ormanlarla kaplıdır. Tatlı su kaynakları bakımından hayli zengindir. Doğu Finlandiya Bölgesi’nin çoğu göllerden oluşmaktadır. Coğrafi durumu sebebiyle soğuk bir iklime sahiptir.
İhracatı, yurt içi milli hasılanın yaklaşık yüzde 40’ına tekabül etmektedir. Yaygın ihraç ürünleri; orman endüstrisi ürünleri (kağıt, karton), teknoloji (elektronik, makine, telekominikasyon) ürünleri, kimya endüstrisi ürünleri, metal ve metal ürünleri ve taşıtlardır.
Şimdi fiyat kıyaslamalarına geçebiliriz…
- Fiyatlar 19 Mayıs 2026 tarihinde Finlandiya’da S-Kaupat’dan, Türkiye’de ise iki büyük perakendecimizden alınmıştır. S- Kaupat, Finlandiya’nın en büyük perakende kooperatiflerinden S-Grup’a ait bir online alışveriş platformudur.
- Güncel euro kuru 52,95 TL
- 45 ürünlük listede; Finlandiya sanal alışverişi 234,53 Euro, Türkiye alışverişi 288,78 Euro (15.295 TL) tutmuştur. Ülkemizdeki alışveriş yüzde 23 daha pahalı çıkmıştır. Yani Finlandiyalının geliri yüzde 202 fazla olmasına rağmen, döviz bazında bizim harcamamız daha fazladır.
- Euro bazında çoğunlukla kronik olarak pahalı kaldığımız ürünler ve fark oranları: Muz (%30), tereyağı (%128), makarna (%136), ayçiçek yağı (%66), bira (%54), filtre kahve (%104), fındıklı çikolata (%57), dondurulmuş patates (%62), dana kıyma (%24), dana karaciğer (%65)…
Burada en ilginç olan iki ürün ayçiçek yağı ve çikolatadır. Bu aşırılığın en küçük bir haklılığı yoktur. Ham yağın fiyatı bellidir. Yurt içinde bile 100 liradan 200 liraya kadar farklı fiyatlar vardır. Bu kadar büyük fark dünyanın hiçbir yerinde bir markaya %100 artı değer (ayrıcalık) veremez.
Üstelik çikolata fiyatlarında, Türkiye’de esas aldığımız fiyat 40 gram da eksiktir. Yani 200 gr yerine %20 eksik olan 2×80 gr =160 gr esas alınmıştır. Dünyada kakao fiyatlarında dolar bazında yüzde 60’a varan düşüş varken, zaten pahalı olan üründe hâlâ fiyat artışları devam etmektedir.
Dolayısıyla bu yüksek enflasyonu sadece ekonomi yönetiminin hatalarına bağlamak doğru olmaz. Ülkemizde bunu avantaja çevirmek isteyen çevrelerin varlığını da artık kabul etmek zorundayız. Bunlarla mücadele edilmeden enflasyonla mücadele kazanılamaz…
- Bu alışverişi Finlandiya tüketicisi aylık geliri ile 1 ayda 7 defa yapabilirken, Türk tüketici aynı alışverişi 1 ayda 2 defa yapabilmektedir. Başka bir ifadeyle, Finlandiyalı bu alışverişi gelirinin yüzde 14,6’sı ile yapabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişe gelirinin yüzde 54,5’ini ayırmak zorundadır.
Sonuç olarak; şimdiye kadar kıyaslama yaptığımız 39 ülke içinde satın alma gücü bizden düşük sadece 4 ülke (İran, Rusya, Azerbaycan, Moldova) bulunmaktadır.
Diğer ülkelerle aramızdaki büyük farkı görmezden gelen ve SAGP masalıyla satın alma gücümüzü gelişmiş ülkelere yaklaştıran dış güçlerin neyi amaçladıkları belli olmuyor mu?

Ercüment Tunçalp
Yüksek enflasyonun kazananları…
Yüksek enflasyondan ek kâr sağlayanları sık sık gündeme getiriyoruz ve istatistiki verilerle de bunu destekliyoruz. Bu arada gelirini reel olarak enflasyon kadar artıramayan kesimin kaybını da Gini katsayılarını takip ederek kıyaslamalı şekilde aktarıyoruz. Sabit gelirlinin enflasyondan nasıl korunacağına dair de fikirler üretmeye çalışıyoruz. Kısaca, en az beş yıldır enflasyon hız kesmediği için servet dağılımındaki bozulmanın daha da artacağından bahsetmekteyiz. Dolayısıyla yüksek enflasyonun kaybedenleri bellidir…
Buradan hareketle geçen bu sürede nereden nereye geldiğimizi; dışardan bakan bir kuruluşun raporundan daha iyi anlama imkanı bulabiliriz.
Araştırmayı yapan Knight Frank, 1896 yılında kurulan ve merkezi Londra’da bulunan, 70’den fazla ülkede faaliyeti olan 130 yıllık bir gayrimenkul danışmanlık grubudur.
“Knight Frank 2026 Servet Raporu”na göre, Türkiye ultra zengin artış hızında Avrupa ikincisi çıkmış. Yani enflasyon oranında Avrupa birincisi, zengin yaratmada Avrupa ikincisi olmuşuz. Esasında bu iki özellik yan yana geldikten sonra başka bir söze gerek kalmasa da raporun bize ait kısmına göz atalım…
Raporda, Türkiye’nin 30 milyon dolar üzeri serveti olanların sayısında son beş yılda en hızlı artışın gerçekleştiği birkaç ülke arasına girdiği açıklanıyor.
Euronews’in haberinde, rapordaki en dikkat çekici verilerden biri Türkiye’ye ait 2021-2026 yılları arasındaki beş yıllık süreci kapsayan verilere göre; Türkiye yüzde 94’lük zengin artış hızıyla Polonya’nın (yüzde 109) ardından Avrupa’da ultra zengin nüfusu en hızlı büyüyen ikinci ülke olmuş. Bu dönemde Türkiye’de asgari net serveti 30 milyon dolar olanlar grubuna 2 bin 34 kişi daha katılmış. Dolayısıyla bana “enflasyonun kazananı mı olur?” şeklinde eleştirel soru yöneltenlere bu tabloyu ithaf ediyorum…
Esasında bunu anlamak için iktisatçı olmaya da gerek yoktur. Zira basit bir mantık yürütmeyle kazanan da kaybeden de apaçık ortadadır. Yüksek enflasyon her ay fiyatlar genel seviyesini artırırken, 12 ay boyunca asgari ücreti değişmeyen (diğer sabit gelirliler de öyle), yani harcaması artarken geliri sabit kalan vatandaş kaybeden taraftadır…
Diğer tarafta ise;
- Kendi ürününe fiyat belirleme özgürlüğü olanlar ve kâr marjını artırma imkanı bulanlar,
- Yüksek mevduat hesabından faiz geliri sağlayanlar,
- Kur Korumalı Mevduat (KKM) sayesinde, enflasyon ortamında kaybetme ihtimali bulunmayan ama kazanma ihtimali daha yüksek olanlar,
- Genellikle enflasyon üzerinde değer kazanan; gayrimenkul, altın ve benzeri fiziksel varlıklara sahip olanlar,
- Ürünü veya hammaddeyi eski fiyattan stoklayıp, enflasyon desteği ile yüksek fiyattan satanlar,
- Sabit faizle borç alıp (örneğin konut kredisi) enflasyonun erittiği para değeri sayesinde borcunu azaltanlar…
Yukarda belirttiğim kazançlar, piyasa şartlarının sağladığı avantajlardır.
Bir de bu kadarıyla yetinmeyip, fırsatçı enflasyonu yaratanlar, kayıt dışına kayarak kendilerine vergi tasarrufu (!) sağlayanları da görmek mümkündür.
“Konkordato sayıları yıldan yıla bu kadar hızlı artarken, bu tespitler biraz iddialı olmuyor mu?” denebilir. Benim sorum da “Konkordato ilan eden veya şirketi iflas eden bir iş adamının lüks konutunu ve pahalı arabasını terk ettiğini hiç gördünüz mü?” olur. Cevap bellidir; fakir şirketin zengin patronu safrayı attıktan sonra yaşam kalitesinde kayıp yaşamadığı gibi neşesi de hiç eksilmez.
Batı ülkelerinde ise, konkordato talebi kabul gören iş adamının ilk etapta mal varlığına el konur ve borçlarını devlet üstlenir. Şirket sahibi de asgari ücretle maaşa bağlanır. Süreç sonunda borçlar kapanmışsa el konan mallar iade edilir.
Böylece bizdeki gibi her konkordato ilan edenin onlarca mağdur alacaklısı da olmaz. Burada adil olmayan bir husus yok herhalde…
Sonuç olarak; dar gelirli vatandaş yüksek enflasyonu yaratmadığı halde bunun faturasını ödüyor. Fiyatını kendi belirleyen de hem enflasyon yaratıyor hem de bunun üzerinden ek kazanç sağlayabiliyor.
Elbette topluma karşı sorumluluk sahibi iş insanlarının sayısı da az değildir. Sadece kâr elde etmeyi değil, çevreye, çalışanlara ve topluma değer katmayı hedefleyenleri de bu bakımdan tenzih ediyorum.
Onların da hayat pahalılığının sürekli arttığını (hem de döviz bazında) ve büyük halk kesiminin hayat standardını düşürdüğünü kabul ettiklerini biliyorum.
Satın alma gücü paritesi hesaplamalarında küresel standart ve referans ülkesi olan ABD’de, aynı perakendeciden (Costco) iki yıl ara ile yapılan iki alışveriş (2019-2021) tutarının değişmediğini gösterdik. Bununla da yetinmedik, yerli markalarımızın bile ABD’de dolar bazında ülkemizden daha ucuza satıldığını yerinden aktardık. Dolayısıyla ABD tüketicisinin artan geliri ve değişmeyen harcaması ile refahını sürekli artırdığı gerçekken; onu sabit bir nirengi noktası yapıp, bizi de sanal olarak ona yaklaştırmaları yanlışını da göstermiş olduk.
Bu durum sürdülebilir değildir. Vatanını milletini seven herkesin enflasyonla mücadeleye destek olması gerekir.
Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün referans alacağımız iki önemli sözü ile bitirelim; “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” ve “Hiçbir millet yoktur ki, ahlâk esaslarına dayanmadan yükselebilsin.”
Not: Savaş nedeniyle son aylarda artan petrol fiyatları konumuzun dışındadır.
Ercüment Tunçalp
Satın alma gücü paritesinin çelişkileri
Bu konuda yıllardır SAGP’nin tüketici satın alma gücünü yansıtmadığını örneklerle açıklıyorum. Tamamının görülebilmesi için de yazının sonuna diğer yazılarımın linklerini ilave ediyorum…
OECD’nin “Vergi ücretleri 2026” raporuna göre, yıllık ortalama maaşlar Türkiye’de 18.590 Euro ile İsviçre’de 107.487 Euro arasında değişiyor. 22’si Avrupa Birliği (AB) üyesi olan toplam 27 Avrupa ülkesini kapsayan verilerde; İsviçre’nin arkasında İzlanda 85.950 Euro, Lüksemburg 77.844 Euro, Danimarka 71.961 Euro, Hollanda 69.028 Euro, Norveç 68.420 Euro, Almanya 66.700 Euro, İngiltere 65.340 Euro şeklinde sıralanıyorlar. Slovakya, 19.590 Euro ile AB içindeki en düşük yıllık maaşa sahip ülke konumunda…
Türkiye nominal bazda sonuncu sıradayken, nasıl oluyorsa SAGP devreye girdiğinde 54.700 dolara yükselen (yaklaşık 3 kat) yıllık brüt ücretle 9 basamak birden yükselerek 18. sıraya yerleşiyor. Yani satın alma gücümüz artıyor!
Peki dolar ve euro bazında en yüksek raf fiyatları bizdeyken, en düşük ücretlerin de bizde olduğu açıklanmışken; SAGP bizi hangi araçla uçuruyor acaba?
İşte çelişki tam da burada oluşuyor. Belki de bizdeki fiyatların yarısını alıyorlar.
Elbette bu işin şaka tarafı ama inanın mantıklı bir açıklamasını bulamıyorum.
Şimdi en güncel ve canlı örneği veriyorum…
Önce yukardaki raporda yer alan; ortalama yıllık maaşın İngiltere’de 65.340 Euro, Türkiye’de 18.590 Euro olduğunu kenara not edelim. Yani biri diğerinin 3,5 katıdır. Ancak SAGP’nin sihirli eli değince, İngiltere ortalama yıllık maaşı 63.690 euro’ya inerken, Türkiye’deki yıllık ortalama maaş 54.700 euro’ya çıkıyor. Yani biz İngiltere’yi satın alma gücü olarak neredeyse yakalıyoruz!
Bunca zaman harcayarak, fiyat seviyelerimizi dolar ve euro bazında diğer ülkelerle kıyaslamışken (şimdilik 38 ülke), tam kendimden şüpheye düşecekken; geçen ay içinde Türkiye’de yaşayan bir İngiliz gazeteci de İngiltere–Türkiye arasında market fiyatlarını kıyaslamış. Sonuç, sterlin bazında Türkiye fiyatları yüzde 63 fazla çıkmış. Tam 6 yıl önce benim yaptığım kıyaslamada ise bizdeki alışveriş yüzde 48 fazla çıkmıştı. Yani bu durumun istikrar kazandığı bellidir. O zaman sormak hakkımız değil mi;“Bu fiyatları nereden alıyorsunuz ?” diye…
Denebilir ki; “Sen sadece gıda başta olmak üzere temel ihtiyaç maddelerini kıyaslıyorsun. Oysa SAGP hesabında daha geniş bir liste var.”
Evet, doğrudur ama ben ağırlıkları en fazla olan ürünleri esas aldığım için oranlar en çok 1-2 puan değişir, fiyatlar genel seviyesindeki şaşırtan durum değişmez.
Kaldı ki, yaptığım kıyaslamalarda satın alma gücümüz sadece Moldova’dan yüksek çıkmıştır. Fiyatlardaki yüksekliğimiz devam etse de, gelir farkından durum lehimize dönmüştür.
Neticede, yukardaki örnekte; bizim vatandaşımızın geliri İngiliz tüketiciye göre yüzde 71 daha az, harcaması da yüzde 63 daha fazlayken, SAGP mucitlerinin (IMF, Dünya Bankası gibi) hesabına göre satın alma gücünün eşitlenmesine yüzde 15 fark kalmıştır. Ne kadar inandırıcı değil mi?
Bitmedi, şimdi daha ilginç kısma geliyoruz…
Güya Türkiye, ‘satın alma gücü paritesi’ne göre yıllık brüt ücrette 54.700 dolar seviyesine yükselince; Polonya’yı, Yunanistan’ı, Macaristan’ı ve Portekiz’i satın alma gücü olarak geride bırakmış oluyor!
Şimdi kendi araştırma sonuçlarımı açıklıyorum…
- Polonya vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 12 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 5,5 defa yapabilmektedir.
- Yunanistan vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 13 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 5 defa yapabilmektedir.
- Macaristan vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 10 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 3 defa yapabilmektedir.
- Portekiz vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 4 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 1,6 defa yapabilmektedir.
Görüldüğü gibi geride bıraktığımız söylenen ülkelerle aramızda 2-3 katı aşan, bizim aleyhimize satın alma gücü farkı vardır. Nasıl ölçerseniz ölçün; bu farkın kısa zamanda kapanması ve bizim öne geçmemiz hiç mümkün değildir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilan ettiği üzere; yurt dışında kesilen kurbanlık hayvan başına talep edilen para 7.000 TL iken, yurt içinde talep edilen para 18.000 TL’dir (Onur Çanakçı). Bu şekilde, bir resmi kurum tarafından yurt dışında 7.000 TL olan etin, Türkiye’deki karşılığının 18.000 TL olduğu tescil edilmiş oluyor. Bizim et spekülatörleri ise hâlâ gayretlerini sürdürüyor…
Yaklaşık 1.300 dolarlık kişi başı gelire sahip Tanzanya’da, sadece Türkiye’den gelen emekli maaşı ile yaşayan vatandaşımız (bi belgeselci), “Burada asgari ücret 100 dolar. Türkiye’deki 500 doların 2.000 dolar olması gerekiyor ki, buradaki rahatlıkta bir geçim mümkün olabilsin” diyor.
“Sığır ve kuzu eti 150 lira, Tanzanya halkı et yiyor, bana bile gına geldi et yemekten, burada ekmek yenmiyor” diye de devam ediyor.
“Gelirken arabamı (Dacia marka) 600 bin liraya sattım, buradaki arabamı (4×4 Toyoto) 5.000 dolara (225 bin TL) aldım. Oturduğum bahçe içindeki 200 metrekare evin aylık kirası 150 dolar (6.750 TL) “ diye bitiriyor.
İşte bu da hayatın içinden…
Sonuç olarak; kişi başı gelirde 10 katına sahip olmamıza rağmen, bizdeki gelir dağılımı eşitsizliği bu fakir Afrika ülkesini bile bizim emeklimiz için daha cazip hale getiriyor…
Daha ne olsun?
Ekler:

Alim Kucukpehlivan
5 Kasım 2024 saat: 15:29
Ercüment Bey bu yazınızı büyüme moduna giren her perakendeciye zorla okutmak lazım!
Milli servet israfı da büyük bir boyutu işin.
“Site Selection” Yer Seçimi konusunda hizmet veriyoruz, yüzlerce şubesi olup, yer seçimi konseptinden haberdar olmayan perakendeciler var gerçekten. Yabancı bir fast food zincirinin 25 yıl önce bizden aldığı hizmetin ne olduğunu bilmeyen “sözde” rakipleri var.
Ercüment Tunçalp
18 Kasım 2024 saat: 15:06
Alim bey işiniz çok zor, Allah kolaylık versin. Bunun bir uzmanlık konusu olduğunu önce kabul ettirmek gerekiyor. O da gerçekten inandırarak…
Yoksa cadde üstünü, köşe de yer almayı herkes biliyor, devamı olmadığı için de acı tecrübeler yaşanıyor. Oysa kapatılan şubelerde oluşan zararı hesaplayıp, alacakları hizmete ödeyecekleri bedeli yan yana koysalar doğruyu bulmaları çok kolay olacak.
Saygılar.