Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Hileli ürünler listesinin önemi

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından, 2021 yılında hiç yayımlanmayan, 2022 yılında da 10 ay önce bir defa (1 Mart 2022) açıklanan taklit veya tağşiş yapan firmalar listesinin devamı tüketici tarafından merakla beklenmektedir.

Kamuoyuna açıklanmayan denetim sonuçlarının hilekarları rahatlattığı ve hileyi artırdığı bilinen bir gerçektir. Zira para cezaları hileden sağlanan haksız kazancın yanında çok önemsiz kalmaktadır. Bu bakımdan denetimler için büyük gayret sarfeden geniş denetim kadrolarının emekleri de boşa gitmemelidir. Gerçi utanma duygusunu kaybetmiş bazı kötü niyetli işletme sahiplerini teşhir etmenin bile durduramadığını birçok örnekte şimdiye kadar izledik. Hiç olmazsa satışları düşürecek bir sınırlı etki belki caydırıcı olabilir. Ancak kalıcı çözüm hapis cezasıdır.

Yargıtay, gıda sahtekarları hakkında 2020 yılında tarihi bir karara imza atmıştı. Yüksek mahkeme, standartlara aykırı bir şekilde hileli gıda ürünü satanlara nitelikli dolandırıcılık suçundan verilen hapis cezasını onamıştı. Yargıtay’ın bu emsal kararı sonrasında gıda sahtekarlarına 3 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası verilebileceği belli olmuştu. Yargıtay’ın kararına konu olan süreç 2013’de başlamış, Kayseri’de bir dolum tesisinden yağ alan vatandaş, yağın kendisini rahatsız etmesi üzerine durumu Kayseri Tarım Orman Müdürlüğü ekiplerine bildirmişti. Ekipler söz konusu tesise giderek satışa hazır halde bulunan ürünlerden numune almışlardı. Sonuçta zeytinyağının standartlara aykırı olduğu, saf olmadığı ve bazı karışımlar içerdiği tespit edilmişti. Söz konusu ürünlere el koyma, idari para cezası uygulama ve işletme sahibi hakkında suç duyurusunda bulunma işlemlerini takiben, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturma kapsamında işletme sahibi hakkında “dolandırıcılık” suçundan 2 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılmıştı. Mahkeme sanığın “nitelikli dolandırıcılık” suçundan 2 yıl hapsine karar vermiş, temyiz istemini görüşen Yargıtay 15. Ceza Dairesi de yerel mahkemenin kararını onamıştı. (Kaynak: Habertürk)

Bu emsal kararın halk sağlığını tehdit eden bütün gıda sahtekarlarına uygulanabilmesi için öncelikle tağşişin kamuoyuna duyurulması gerekir ki, tüketici elindeki sağlam delil ile hukuki mücadelesini başlatabilsin…

Yoksa, göstermelik çağrı merkezlerine veya şikayet toplayan ve yayımlayan sitelere başvurarak, karşılığında aldıkları şablon cevaplarla tüketici çaresiz kalmaktadır.

Daha önceki listelerde defalarca teşhir edilen kurumsal bir sıvı yağ markasının yüzlerce şikayete verdiği aynı klişe cevap metnini takdim ediyorum.

“Öncelikle markamızı ve ürünlerimizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz. Satın almış olduğunuz ürünümüz ile ilgili böyle bir sorun yaşamanızın bizleri çok üzdüğünü belirtmek isteriz. Kurum olarak tüketici haklarını korumak ve kaliteden ödün vermemek adına siz değerli tüketicilerimizin ürünlerimiz ile ilgili her türlü şikayet ve sorunları ile ilgilenmekteyiz. Konu ile ilgili Müşteri Hizmetlerimiz sizinle iletişime geçmiş olup konu değerlendirmeye alınmıştır. Siz tüketicilerimizin her zaman yanınızda olduğumuzu unutmamanız dileğiyle…”

Bitti, şaka gibi değil mi?

Bu marka 1 gün bile market raflarından inmemiştir. Oysa şikayetler sadece resmi kurumun laboratuvar tetkik sonuçlarına dayanmayıp, tüketicinin görerek, koklayarak ve tadarak yaptığı şikayetleri de kapsamaktadır. Genel rahatlığa bakar mısınız?

Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu (TESK) Başkanı Bendevi Palandöken, bir müddet önce yaptığı yazılı açıklamada, yılbaşı alışverişi öncesi tüketiciyi uyardı. “Vatandaşın uygun fiyatlı ürünlere yönelmesi, özellikle gıda ürünlerinde sahte, hileli, kalitesiz ve tağşiş ürünlerin artmasına neden olurken sahtekarların da ekmeğine yağ sürüyor” dedi.

İşte böylece en tepedeki esnaf temsilcisi de bizimle aynı düşüncede olduğunu ortaya koymuştur. Oysa tüketicinin evinde laboratuvar olmadığına göre onun önüne o sonuçları koymak gerektiği çok açıktır. Yoksa Palandöken’in de belirttiği gibi “sahtekarların cesaretlenmesi” olağan bir durumdur.

Sonuç olarak; yüksek enflasyonun da yaptığı katkı ile iki tür fırsatçılıkta artış yaşanmaktadır. Birincisi kalite ile, ikincisi fiyat ile oynamak suretiyle…

İlkini yukarda yeterince anlattım. İkincisine bugün için tek örnek vereceğim ve yine sektör içinden en yetkili ağızlardan yapılan değerlendirmeleri aktaracağım.

Daha önce “Kırmızı et sorunu ne olacak?” başlıklı yazımda, Türkiye Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Merkez Birliği (TÜDKİYEB) Başkanı Nihat Çelik’in ağzından, “Ette fiyat artışına ihtiyaç yoktur. Ete yüzde 35 zam gerektiğine dair açıklamalar yapanların kimin değirmenine su taşıdıkları araştırılmalıdır” görüşünü aktarmıştım.

Bugün de Ulusal Kırmızı Et Konseyi (UKON) Başkanlığı’na yeniden seçilen Ahmet Hacıince’nin Aralık ayı içinde yaptığı bir sektör değerlendirmesini aktarıyorum. “Son birkaç haftadır sığır karkas eti fiyatlarında artış gözlemlendi, kesim fiyatları kilosu 118-121 lira oldu. Kuzu fiyatları da bu seviyede. Piyasada ‘fiyat artışı sürecek’ algısı korkuya yol açıyor. UKON olarak et fiyatlarının kontrolden çıkacağı algısını yaymaya çalışanlardan uzak durulmasını istiyoruz. Her piyasa arz-talep dengesini kendisi kurar. Piyasa talebi gerilediğinde, fiyatı artırmak veya kontrolden çıkartmak zaten mümkün değildir. Ülkemizde yeterli sayıda hayvan mevcuttur. Toplam büyük baş hayvan sayımız 17.8 milyon, küçük baş hayvan sayımız ise 58.4 milyondur. Türkiye’nin hayvan varlığına baktığımızda kırmızı et ihtiyacımızın kendi dinamiklerimizle karşılanabileceği görülüyor. Sektör üzerinde oluşturulmaya çalışılan olumsuz algıyı destekleyecek bir durum yoktur” şeklinde dikkat çeken bir açıklamada bulunulmuştur. (Kaynak: Osman Arolat)

Neticede, bu fırsatçılarla ancak devlet-millet elele mücadele edilirse sonuç almak mümkündür. Bunun için de her iki taraftan da çift yönlü bilgi akışına ihtiyaç vardır. Devlet aydınlatmalı, vatandaş da geri dönüşü sağlamalıdır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (45) Malezya

Ercüment Tunçalp

Malezya Güney Asya’da yer almakta olup, kuzeyinde Tayland, Güney Çin Denizi ve Brunei, doğusunda Selebes Denizi, güneyinde Endonezya ve Singapur, batısında Malakka Boğazı ile çevrilidir. Brunei ile 381 km, Tayland ile 506 km, Endonezya ile 1782 km, sınırı vardır.

Malezya anayasal monarşi altında parlamenter demokrasi ile yönetilmektedir.

Doğal kaynaklar bakımından zengin bir ülkedir. Petrol, doğalgaz, kömür, boksit, bakır, altın, gümüş ve demir cevheri çıkarılmaktadır.

Ülke petrol ihtiyacının yüzde 80’inden fazlasını kendisi karşılayabilmektedir. Enerji ihtiyacının yüzde 96’sını da fosil yakıtlardan elde etmektedir. Doğal gaz yüzde 44, petrol ürünleri yüzde 28, kömür yüzde 24 olmak üzere…

Malezya, yarı iletkenlerin, otomotiv ve bilgisayar parçalarının ve diğer ana girdilerin imalatında ve montajında rekabet avantajlarına sahip bir ülkedir.

Başkenti Kuala Lumpur, nüfusu 34,2 milyon, yüzölçümü 330.252 kilometrekaredir.

  • Kişi başı geliri 15.085 Dolar’dır (Bizimki 18.040 Dolar) ve bizden düşüktür.
  • Tüketici fiyat enflasyonu %1,9, işsizlik oranı %3’tür.
  • Malezya para birimi Ringgit’dir (RM).
  • Net asgari ücreti 1.700 Ringgit’dir (416 Dolar) ve bizimki 28.075 TL (594 Dolar) olduğu için bu da bizden düşüktür. Satın alma gücündeki durumu ise sonuç kısmında göreceğiz.
  • Kiralar, Kuala Lumpur merkezde 600-2.000 RM arasında, merkezin dışında 1.100-1.400 RM arasındadır.
  • Satılık konut fiyatları uygundur. Kuala Lumpur’da ortalama 190 bin Dolar, Selengor ve Saravak’da ortalama 105-115 bin dolar arasındadır. Kelantan eyaletinde ortalama 48 bin dolardır.
  • 2023 İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre dünyada 193 ülke arasında Malezya 67. sıradadır (İzlanda 1./Türkiye 51.).
  • 2026 yılı Ekonomik Serbestlik Endeksi’ne göre dünyada 176 ülke arasında 45. sıradadır (Singapur 1./Türkiye 117.).
  • Küresel rekabetçilik açısından 2025 verilerine göre dünyada 141 ülke arasında 27. sıradadır (Singapur 1./Türkiye 61.).

Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…

  • Ülkedeki market zincirleri: Village Grocer (lüks, gurme), 99 Speedmart, Lotus’s, Mydin (yerel), Aeon (Japon), KK Super Mart, 7- Eleven…
  • Alışveriş tarihi: 23.07.2026.
  • Alışveriş yeri Mydin olup, meyve sebze ve et kategorileri için Village Grocer (Bites Shop) kaynak olarak seçilmiştir.
  • Güncel kurlar; 1RM= 11,55 TL, 1 Dolar= 4,09 RM, 1 Dolar= 47,23 TL’dir.
  • 67 ürünün yer aldığı listeye ait Malezya alışveriş tutarı 304,04 Dolar, Türkiye alışveriş tutarı 418,44 Dolar çıkmıştır. Yüzde 38 daha pahalıyız…
  • 49 ürün bizde pahalıdır.
  • Yeni Zelanda örneğinde de gördüğümüz gibi bizde bal fiyatları ikiye katlanmaktadır. İçme suyu ve sıvı sabun da bizde 2 katıdır.
  • Onlarda ve bizde birebir aynı olan ürünlerden; Ahmad Tea yüzde 138, Tobleron çikolata yüzde 140, Nescafe Gold yüzde 80, Coca Cola yüzde 80 bizde daha pahalıdır.
  • Satın alma gücü farkına bakacak olursak; gelirimiz yüzde 43 daha yüksekken, harcamamız da yüzde 38 fazladır.
  • Malezya vatandaşı bir aylık geliri ile bu alışverişi ay içinde 1,4 defa yapabilirken, bizim vatandaşımız da aynı alışverişi ay içinde 1,4 defa tekrarlayabilmektedir. Bir başka ifade ile her 2 tarafta gelirinin yaklaşık yüzde 70’ini bu alışverişe ayırmak durumundadır.

Sonuç olarak; kişi başı geliri ve asgari ücreti bizden düşük olan bir ülkenin satın alma gücü bizimkine ulaşabilir, hatta başka örneklerde gördüğümüz gibi bizimkini de aşabilir. Bu da Dolar bazında market fiyatlarımızın yüksekliğinden kaynaklanmaktadır. Kira ve emlak değeri başta olmak üzere toplam yaşam maliyetinin daha düşük olması da bu sonuca katkı yapmaktadır. Yani ne sadece fiyat seviyesinin düşük olması ne de sadece gelir seviyesinin yüksek olması SAGP hesabında olduğu gibi doğru sonuca götürmez. Aynı mal ve hizmet sepetine gelirin ne kadarının yetebileceği veya aynı alışverişin her iki ülkede kaç defa tekrarlanabileceği satın alma gücündeki farkı belli edebilir.

Şimdi işin matematiği buyken, bir gazetemiz habere başlık atmış; “Küresel gıda fiyatları Temmuz’da uçtu, tahılda ve şekerde sert artış” diye…

Acaba bu kadar yakından takip etmemize rağmen gözümüzden kaçan bir şey mi vardı?

Hemen haberi bir solukta okudum. FAO açıklamasında özet olarak; “Temmuz 2026 Gıda Fiyat Endeksi’nin, tahıl, bitkisel yağ ve şeker fiyatlarındaki yükselişin etkisiyle bir önceki aya göre yüzde 0,6, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 1 artış gösterdiği” belirtiliyordu. Devamında da; “bu endeks artışlarının, et ve süt ürünleri fiyatlarındaki düşüşlerle kısmen dengelendiği” ifade ediliyordu. Şimdi soruyorum; bu habere böyle bir başlık atılır mı?

İşte yaptığımız fiyat kıyaslamaları, bizdeki uçuşun yanında, küresel hafif bir kıpırdamanın (ben tüketici olarak 10 katına razıyım), lafı mı olur?

Kaldı ki dünyada 2 yıl boyunca fiyat seviyesi hiç değişmeyen ülkeler de var…

Teşhisi doğru koyamayanın, tedavide başarı sağlaması imkansızdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Turizmde işler yolunda mı?

Ercüment Tunçalp

Yetkililerin ağzından dinlerseniz her şey yolunda. İşte bu özeleştirinin yapılmaması sektörün geleceği için en büyük tehdittir.

Oysa gerçek; yurt içindeki yüksek enflasyonun (fırsatçı enflasyonu da dahil), konaklama ve yeme-içme fiyatlarını tırmandırarak, tatilcilerin rotayı yurt dışına kırmasına ve turizm giderlerindeki artış hızının turizm gelirlerini katlamasına neden olmasıdır. 2021 yılından 2025 yılı sonuna kadar olan süreçte, turizm gelirleri yüzde 112,6 oranında artarak 30,3 milyar dolardan 64,4 milyar dolara yükseldi. Buna karşılık, yurt dışını ziyaret eden vatandaşlarımızın harcamalarını kapsayan turizm gideri aynı dönemde yüzde 335,8 oranında sıçrama yaparak 2,2 milyar dolardan 9,6 milyar dolara dayandı.

Turizm sezonunun güçlü bir başlangıç yapması beklenen ikinci çeyrekte (Nisan, Mayıs, Haziran) ise, turizm gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,73 oranında gerileyerek 15 milyar 655 milyon dolara düştü. Buna karşın vatandaşımızın yurt dışı seyahat harcamaları aralıksız artış trendini sürdürdü ve yüzde 7,35 oranında artarak 2 milyar 962 milyon dolara ulaştı. Bu rakam turizm bilançosunda bugüne kadar kaydedilen tüm zamanların en yüksek çeyreksel gider rekoru olarak kayıtlara geçti (Merve Yiğitcan haberi).

Bunun anlamı; turizmden kazanılan her 100 doların yaklaşık 19 dolarının yerli turistler tarafından yurt dışına transfer edildiğidir.

Artık yabancı turistin güvenini kaybetmenin yanında, kendi vatandaşlarımızın da yurt dışındaki tatili daha ucuz bulmaları çok konuşulur hale geldi.

Ankara’daki yeme içme maliyetinin, Bodrum ve Çeşme’de 4’e, 5’e katlanması (Marmaris, Antalya’da dahil), artık kimseyi şaşırtmıyor. Yani bir anlamda bakkalda 20 lira olan suyun sözde plaj tesisinde 200 lira olmasına alıştık.

Geçen yıl bu zamanlarda Yunanistan ile market fiyatlarımızı karşılaştırmış, Euro bazında aynı alışverişin bizde yüzde 29 daha pahalı çıktığını yazmıştım. Bir arkadaşım komşuya ait Ege adalarındaki tatilden yeni döndü ve aradaki farkın daha da açıldığını görmem için bir kıyaslama daha yapmamı istedi.

Yapacaktım ama gerek kalmadı; zira Nefes Gazetesi o çalışmayı yaptı ve arkadaşımın haklılığını tescil etmiş oldu. Evet farkın bu sefer de yüzde 57’ye çıktığını görmüş olduk. Listeyi yazının sonuna ilave ediyorum.

Bir yıl önce yerli turistin, 2-3 günlük gezilerle Yunanistan’a market alışverişi için gittiklerini yazmıştım. Şimdi artık o alışveriş daha da cazip hale gelmiştir.

Yerli turistin düşüncesi bu olduktan sonra yabancıya şaşırmaya ihtiyaç kalmadı.

Bizde yabancı turist için tek garanti, “Her şey dahil” sistem içinde kalmak ve otelden hiç çıkmamaktır. Geriye sadece taksici riski kalıyor ki, onu da havalimanı-otel transferi olarak faturaya dahil ettirmek çözüm olabiliyor.

Kendisi de iyi bir denizci olan gazeteci Fatih Çekirge’den aktarıyorum…

  • İşin en acı yanından başlamış. “Denizlerimizi temiz tutamıyoruz. Marmaris körfezinde kano yapan turistler, fotoğraf göndermişler. Körfezin girişine yapılan devasa otelin çamuru, betonu, taşı toprağı denize akıyor” diyor ve devam ediyor:

“Sahillerdeki yoğun kirlenme, restoranların fahiş fiyatları yat turizmini de vurmuş durumda. Bırakın turistlerin gelmesini, tekne sahipleri de komşuya gidiyor. Sık duyulan sohbetlerden biri, ‘Rodos’ta 100 Euro’ya yediğin yemek Bodrum’da 300-500 Euro’ oluyor.” Lezzet, hijyen farkını da ben ilave edeyim.

  • Çekirge, bir amatör kaptanın söylediklerini de aktarıyor. “Şu anda Patmos’tayız, limana bağlandık. Bir gece için 9 Euro aldılar (yaklaşık 500 TL). Bizde olsa gecelik 6 bin ile 8 bin lira arasında para istiyorlar. Kos Adası’nın (İstanköy) limanına bağlandım, 13 gün kaldık, 1 Euro bile istemediler. Bizde böyle bir şey düşünülebilir mi?” diye bitiriyor…

Ülkemizi en fazla tercih eden Rus turistler, kendilerinde olmayan deniz, kum, güneş için geliyorlar ve otelden dışarı çıkmayıp görünmeden gidiyorlar. Yani turist yerine tatilciyi tercih ettiğimize göre en azından kıyı turizmi için denizimizi temiz tutmak gerekmez mi?

Turistle empati yapmıyoruz. Bir top dondurmaya 400 TL isteyen esnafa engel olamıyorsak turistin yerlisi de yabancısı da komşuya kaçar.

Temmuz ortasında Çeşme’de doluluk oranının %50 olduğunu duyuyoruz. Peki hemen 8 mil uzaktaki Sakız Adası’nda durum ne? Hafta içi %80, hafta sonu doluluk oranı %95’e ulaşıyor.

Henüz sezon başında (Mayıs), Çeşme Turizm Zirvesi’nde konuşan Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği Başkanı Mehmet İşler’in ağzından da duyalım. İşler, Çeşme ve benzeri destinasyonlarda oluşan “pahalı tatil” algısının (sanki gerçek değilmiş gibi) sektöre zarar verdiğini, Alaçatı ve marina çevresindeki yüksek fiyatların tüm bölgeye mal edilmesinin (Alaçatı’yı Çeşme’ye bağlı saymıyor), yanlış olduğunu” belirtiyor. Ve başkan muhtemel sonucu açıklıyor; “Fiyat politikalarının doğru yönetilmemesi halinde bölgesel rekabetin kaybedileceğini, bunun önüne geçmek için hizmet kalitesinin de korunması gerektiğini” söylüyor. Yani sonunda doğru teşhisi koymuş oluyor!

Sonuç olarak; fiyatlandırmada savaş bahanesini de bir kenara bırakalım artık. Bu nasıl bir savaş ki; Rusya’yı Ukrayna’yı, İran’ı bizdeki kadar etkilemiyor?!

İşte Yunanistan marketlerindeki fiyat avantajını aşağıda görmek mümkündür. Satın alma gücü farkını da yanına ilave edelim…

Yunanistan’da net asgari ücret 797 EuroX14 ay/12 ay= 930 Euro’dur.

Bize ait 522 Euroluk geliri de yanına koyarsak; Yunanistan’da tüketici bu alışverişi (104 €) bir ayda 9 defa yapabilirken, Türk tüketicinin aynı alışverişi (164 €) bir ayda 3,2 defa tekrarlayabileceği görülür.

Ürün bazında baktığımızda ise su (%131 pahalı), tavuk kanat (% 152 pahalı), süt (% 115) fiyatlarımızın uçup gittiğini izliyoruz.

Dolayısıyla bizim gidecek yerimiz yok ama yabancı turist için seçenek çok…

İşte 22 ürünlük o liste:

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Depozito iade sistemi üzerine…

Ercüment Tunçalp

Türkiye genelinde 1 Temmuz 2026 itibariyle uygulamaya giren Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) sisteminin ekonomiye ve çevreye katkısı tartışılmaz.

Ancak şu anda yükü taşıyan sadece tüketicidir. Zira devlet sistemin kendi içinde işleyebilmesi için finansal kaynağı üreticiden sağlıyor. Üretici de bunu fazlasıyla fiyatlara yansıtıyor.

Sistemin işleyişi ile başlayalım…

  • Tüketiciler tarafından DOA iade noktalarına getirilen boş içecek ambalajları için, önce iade makinesinin ekranında oluşan karekod, cep telefonu kamerasıyla DOA Mobil Uygulaması üzerinden okutuluyor.
  • Ambalaj teslim edildikten sonra depozito bedeli Türkiye Emlak Katılım Bankası alt yapısıyla anında dijital cüzdana yansıtılıyor.
  • İade bedelleri tüketicinin banka hesabına aktarılabiliyor, EFT ve havale işlemleri de gerçekleştirilebiliyor.
  • Üreticiler ambalaj türüne göre devlete ek bir çevre vergisi/katılım payı (GEKAP) ödüyorlar. TÜÇA (Türkiye Çevre Ajansı), üreticilerden havuzda toplanan bu nakit gücünü ve bütçeyi kullanarak DOA makinelerini toplu olarak satın alıyor, belediyelere ve marketlere dağıtıyor.
  • Üretici bu parayı cebinden ödüyor gözükse de; ürünün satış fiyatına ekleyerek fazlasıyla toptancı/markete, markette bu bedeli tüketiciye yansıtıyor. Ayrıca birçok semte makine ulaşmadığı için sisteme iade edilemeyen bedeli ödenmiş ambalajlar da eskiden olduğu gibi toplayıcılar kanalıyla toplanıyor. Bu da hiç azımsanmayacak büyüklükte bir fon oluşturuyor.
  • Sistemde, ambalaj başına teşvik bedeli 1 TL olarak belirlenmiştir. Şu anda hacmi 0,1 ile 3,0 litre arasındaki tüm kayıtlı plastik, cam ve alüminyum ambalajlar sisteme dahildir.
  • Uygulamanın başlaması ile birlikte bu ambalajları kullanan bazı markalar ürünlere 1 TL’nin de üzerinde fiyat artışı yaptılar. Bazıları da 3 litreye kadar olan ambalajlarla da yetinmediler ve yukarda belirtilen hacimlerin dışındaki büyük ambalajlara da eş zamanlı aynı zammı uyguladılar.

Eve gelen tanınmış bir markanın 5 lt’lik ambalajı 80 TL’den 90 TL’ye terfi edince; bu %12,5 oranındaki fiyat artışının sebebini bayiye sorduğumda aldığım cevap “depozito zammı” olmuştur. Yani maliyet artışı gelmediği halde uygulama dışında kalan bu ambalaj da aynı bahane köprüsünden geçmiştir.

Oysa tüketici 1 TL kazandığını zannederken, 3 TL fazla ödediğini görünce, sistemi sürdürecek motivasyonu kalmaz…

  • Elbette yeni bir uygulamanın oturması için zamana ihtiyaç vardır ama yeterli sayıda makineye ulaşılamaması, arızaların ana nedeni olarak görülebilir.
  • Avrupa ve ABD’nin teknolojide bizden geride olmadıkları halde süreci en basit şekliyle uygulamalarının sebebi vardır. Onların uygulamasında; otomata ambalajı atıyorsunuz, alınan makbuzu da market kasasında nakde çeviriyorsunuz. Perakendeci açısından da müşterinin içeri girmesini garanti ediyorsunuz. Bizde ise böyle bir zorunluluk yok. Üstelik akıllı telefon kullanamayan yaşlı tüketicilere de kullanım kolaylığı sağlanamıyor.
  • Avrupa’da market önlerinde bulunan depozito iade otomatları doluluk oranına ulaştığında market personeli tarafından hiç gecikmeden boşaltılıyor. Lisanslı lojistik firmaları tarafından da market depolarından toplanıyor. Bizdeki uygulamada gördüğüm ise, otomatların çabuk dolduğu ve toplayıcıların ortalama 24 saat sonra marketlere gelebildiğidir. İşte bu zaman diliminde elindeki boş ambalaj yükünden kurtulamayan tüketici alışveriş yapamadan evine dönüyor. Böylece tüketici ile perakendeci birlikte kaybediyor.
  • Avrupa’da tüketici ürünü alırken depozito bedelini peşin öder (ürün+depozito), ambalajı iade ettiğinde ise bu bedeli geri alır. ABD sistemi de eyaletlere göre değişmekle birlikte Avrupa uygulamasına çok yakındır. İşte bunun için Avrupa ve ABD sistemi daha net anlaşılır ve şeffaf olduğu için de kötü niyetlilere açık kapı bırakmıyor.
  • Şimdi de tedarikçinin “yeni maliyet artışımız var” dediği konuya bakalım…
  • Yeni olan DEKAB (Depozito Katılım Bedeli) Kasım 2023’den itibaren uygulanan iadeli bir depozito sistemidir. Bir de GEKAP (Geri Kazanım Katılım Payı) vardır ki; bu da 2020 yılından itibaren uygulanan çevre vergisi niteliğindeki kalıcı bir ödemedir. Buradaki ince nokta; DEKAB’a tabi olan ürünler, GEKAP’tan muaf tutuluyor.

Dolayısıyla Ticaret Bakanlığı bu hesabı yaparak denetimleri gerçekleştiriyor. Kaldı ki yapılan fiyat artışlarının bu rakamın çok üzerinde olduğu açıktır.

Sonuç olarak; sürdürülebilirlik odaklı bu sisteme entegre olmak hem üreticinin hem de perakendecinin çevre dostu imajını güçlendirir, marka itibarı ve sadakat yaratır. Perakendeciye de artan müşteri trafiği sağlar.

Atık yönetimini ilgilendiren bir başka konu daha var, bunu bir bütün olarak ele almazsak eksik kalır. Yukardaki olumlu projenin anlam kazanabilmesi için ‘plastik atık ithalatı’nı da birlikte ele almak gerekir. Buradaki çelişkiyi en az 5 yıldır yazıyorum. Eğer geri dönüşüm tesisleri için Avrupa’dan ithal edilen ve en çok da Adana çevresini kirleten bu atıklar kontrol altına alınamazsa mücadele eksik kalacak. Peki neden Adana?

Mersin limanına yakınlığı, kentte çok sayıda plastik dönüşüm tesisi bulunması, geri dönüştürülemeyen atıkların tesisler tarafından gizlice boş arazilere, nehir yataklarına dökülerek yakılması sorunu ağırlaştırıyor. Sıkı denetime ve ağır cezalara ihtiyaç olduğu açıktır. Bunu da bir kenara not etmiş olalım…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER