Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (12)

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Bu yazımızın konusu İsviçre’dir.

Amacımız da Avrupa’nın en pahalı ülkesinde yaşamak mı daha zor, en ucuz ülkesinde yaşamak mı, onu anlayabilmek…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 yılına ilişkin hane halkı nihai tüketim harcamalarına göre satın alma gücü paritesi sonuçlarını açıkladı.

Avrupa’da tüketim mal ve hizmetlerine ilişkin fiyat düzeyi endeksi en yüksek ülke 167 ile İsviçre, en düşük ülke ise 40 ile Türkiye oldu.

Bu neyi gösteriyor?

27 Avrupa Birliği (AB) ülkesi genelinde 100 euro karşılığı satın alınan aynı mal ve hizmet sepetinin, Türkiye’de 40 euro karşılığı TL ile satın alınabileceğini gösteriyor. Elbette İsviçre’de de 167 euro karşılığı ile…

Peki bu ne ifade ediyor?

Sadece ülkelerin fiyat seviyelerini…

Başka?

Başka da bir şey ifade etmiyor!

Daha açık şekilde; bir ülkenin fiyat düzeyi endeksi 100’den büyük ise bu ülke karşılaştırıldığı ülke grubu ortalamasına göre “pahalı”, 100’den küçük ise “ucuz” olarak ifade ediliyor. Bu kadar…

Satın alma gücünü, gelir seviyesini dikkate almadan sadece fiyat seviyesi üzerinden hesaplamanın inandırıcılığı olamaz. İşte biz o eksik kalan kısmı tamamlıyoruz.

Sayın Volkan Baysal’ın, 27 Ağustos 2022 tarihli, İsviçre’de 1 saatlik asgari ücretle neler alınabilir?” konulu alışveriş videosundan faydalandık. Kendisine bu çalışma için teşekkür ediyorum.

Şimdi yukarıdaki liste üzerinden kıyaslamalara başlayalım…

  • Adı geçen arkadaşımızdan, İsviçre’de yıllık brüt asgari ücretin 56.000 frank, aylık brüt asgari ücretin 4.665 frank ve net asgari ücretin 3.200 frank olduğunu öğrendik. Haftalık 40 saat çalışma esası üzerinden de 3200 / 160 = 20 frank saatlik ücrete ulaştık.
  • Lidl marketten yapılan alışverişin toplamı 1 saatlik asgari ücrete denk getirilerek 20,31 frank tuttu. Aynı alışverişin karşılığı olarak Carrefoursa sisteminden aldığımız benzer ürünlerin fiyatları da 299,60 TL tuttu.
  • 1 İsviçre frangı, 19,09 TL karşılığıdır. 1 İsviçre frangı, 1,05 euro karşılığıdır. 1 euro, 18,24 TL karşılığıdır.
  • İsviçre’de net asgari ücret 3.200 frank (3.360 euro), Türkiye’de net asgari ücret 5.500 TL’dir (302 euro). İsviçre asgari ücreti 61.088 TL karşılığıdır.
  • Bir İsviçre vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 158 defa yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz 18 defa yapabilmektedir.
  • Veya İsviçre vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 0,6’sı ile yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz gelirinin yüzde 5’i ile yapabilmektedir.
  • Listede görüleceği üzere Avrupa’nın en pahalı ülkesi ithal muzu euro bazında bizim yerli muzdan daha ucuza satıyor. Bu konu da aynen yumurta gibi özel ilgiyi hak ediyor!
  • İki taraftaki alışverişi de euro bazında gösterirsek; İsviçre deki alışveriş tutarı 21.32 euro, Türkiye alışverişi 16.43 euro karşılığıdır.

Türkiye alışverişi euro bazında İsviçre alışverişinin yüzde 77’si seviyesinde iken, Türk tüketicinin euro bazında geliri İsviçreli tüketici gelirinin yüzde 9’u seviyesindedir.

  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da bir birim üzerinden karşılaştırırsak; geliri 1.7 kat fazla çıkan ülkemiz vatandaşının harcaması 14.7 kat fazla çıkar. Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi bizdeki alışverişin tutarı 299,60 TL yerine sadece 34,65 TL çıkmalıydı. Veya 299,60 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 47.555 TL olmalıydı. Evet aradaki fark bu kadar büyük olunca böyle inanılması güç rakamlar ortaya çıkıyor ama gerçek budur. Yoksa en kolayı, ülkeleri fiyat seviyelerine bakarak sıralamaktır ki buradan doğru sonuç çıkmaz.

Sonuç olarak; kişi başı milli gelirde oluşan büyük fark satın alma gücünün hangi tarafta açık ara önde olduğunu çok net ortaya koyuyor zaten. Ancak küresel bazı kurumların (Dünya Bankası, IMF gibi) icadı olan ve yapay olarak yaratılan “satın alma gücü paritesine göre gelir” şu anda küresel ortamda en çok tartışılan konu olmaya devam ediyor.

Yazının başında belirttiğim, TÜİK tarafından çıkartılmış fiyat düzeyi endeksinde 167- 40 değerlerinin nasıl bulunduğunu bilmiyorum. Ancak iki ülke arasında euro bazında alışverişte bu kadar fark olmadığını çok iyi biliyorum. Zira devamlı kıyaslıyorum. Son alışverişte olduğu gibi yüzde 79 seviyesinde veya 2 sene önce tespit ettiğimiz gibi yüzde 46 seviyesinde kalan fiyat düzeyimiz yanına elbette gelir düzeyleri arasındaki farkı da ilave ediyorum.

Matematiği bir tarafa bıraksak bile, dünyanın değişik yerlerinde sadece süpermarket otoparklarındaki alışveriş arabalarının yüküne ve içeriğine bakarak da satın alma gücünün hangi tarafta ağır bastığı kolayca tespit edilebilir.

87.087 dolarlık kişi başı geliri (bu da bütün nüfusun ortalaması) bizden 9 kat fazla olan İsviçreli tüketici de pahalı bir ülkede yaşadığını biliyor. Ve hatta aylık süpermarket alışverişi için Fransa veya Almanya’ya geçenler de oluyor. Bu durum satın alma gücü düşüklüğünden değil, hesabını iyi yapan ve ne tasarruf ettiğini hesaplayabilen bilinçli tüketicinin davranışı olarak öne çıkıyor.

Darısı bizim başımıza…

Devamını Oku
1 Yorum

1 Yorum

  1. Avatar

    m.serdengeçti

    20 Eylül 2022 saat: 21:04

    fiyat karşılaştırma işleminde düzeltilmesi gereken bir husus var.Lidl PL satar ve isviçredeki markalara endeksi yüzde 50 civarındadır.
    Ya Türkiyeden PL fiyatlarını alın veya İsviçredeki markalı mal fiyatlarını alın analiziniz çok değişecektir.
    Tşk

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Saadet zinciri gibi carry trade işlemi

Ercüment Tunçalp

Carry trade işlemi bugünün şartlarında bir saadet zinciri görüntüsü veriyor.

Bu yazıda o görüntünün nasıl oluştuğunu ve muhtemel sonuçlarını konu edeceğim. Faiz oranı düşük olan para cinsinden borç (kredi) alıp, faizi yüksek oranlı para birimine çevirerek yerel ülke tahvillerinden almak veya mevduat yapmak şeklinde gelişir. Muhtemel risk, belli süre sonunda borç alınan para cinsine dönüleceği zaman kurun hangi seviyede bulunabileceğidir. İşte saadet zincirine benzeyen tarafı da burasıdır. Sisteme ilk dahil olanlar kur istikrarı bozulmadığı sürece büyük kârlar elde ederler, trenden inmekte gecikenler ise değişik oranlarda zarar ederler. Çünkü o kuru baskılayarak uzun süre aynı seviyelerde tutmak mümkün olmaz. Zira öyle bir güç olsaydı enflasyon aşırı seviyelere çıkmazdı zaten…

İki para birimi arasındaki faiz oranları farkından faydalanmak; yani düşük faizle borçlanıp, yüksek faizli yatırımın getirisiyle kolay yoldan kazanç elde etmek “Yağma Hasan’ın böreği” gibidir. Ah bir de kur endişesi olmasa!

Buna rağmen bu evdeki hesaptır. Çarşıya gidince hesabın ne kadar değişeceği ise şansa bağlı olacaktır. Kur farkı faiz farkını geçerse o da karaların bağlanacağı zamandır.

Geçenlerde bir konferansta aynen şöyle söyledim; “Yıllar önce döviz kurunun yatay seyrettiği dönemlerde bile ‘sakın döviz kredisi ile borçlanmayın’ diyerek özellikle AVM yatırımcılarını uyarmıştım. Neticeleri bakımından maalesef haklı çıktım. Şimdi de kurlar sabit durumda olmasına rağmen aynı uyarıyı tekrarlıyorum. Sebebi, kur 3 ay sabit kalsa bile 1-2 günde bunu telafi edebilir” demiştim. Çünkü bir ülkede yüksek faiz oranları varsa, aynı zamanda ekonomisi de sorunludur. Bu durumda her an parası değer kaybına uğrayabilir. O zaman da o masadan ne kadar kayıpla kalkılacağı belli olmaz.

Türk vatandaşının döviz hesabını bozdurarak TL mevduata dönmesi ile yabancı fonların ülkemizdeki mevduata veya tahvillere yönelmesi arasında benzerlik olsa da sonuçları oldukça farklıdır. Çünkü onlar kaçış zamanını bir şekilde bilirler, bir başka özellikleri de yumurtaları ayrı sepetlere koymalarıdır.

Görülebileceği gibi carry trade yatırımları yüksek kâr potansiyeline sahiptir ama aynı zamanda ocak söndürecek büyüklükte zararlara kapı aralama potansiyeli de vardır.

Evet eskiye göre son aylarda Türkiye ekonomisine yabancı güveninin artmaya başladığını söyleyebiliriz. Bu sayede eksilen MB rezervlerini takviye etmek doğrudur.

Ülkeye dolar girince, yerine TL veriliyor. Bu sefer de likidite fazlalığı sebebiyle faizler geriliyor. Örneğin politika faizi yüzde 50’de sabit bırakılmasına rağmen gecelik faiz Mayıs’ın son haftasında yüzde 47’ye kadar inmiştir. İşte hassas nokta burasıdır ve TCMB, eksi reel faize rağmen mevduat faizlerinde de düşüşe yol açan likidite fazlasını önlemek üzere bazı adımlar attı. Bu kapsamda zorunlu karşılık ve döviz kredisine sınırlama getirildi. Amaç, zorunlu karşılık oranlarını artırarak piyasadan likidite fazlasını çekmektir. Bu durumda bankaların daha fazla mevduatı Merkez Bankasında tutma mecburiyeti kredi verme kapasitelerini azaltır ve neticede yükselen kredi maliyetleri büyümeyi de olumsuz etkiler. Bu zincirleme etki ilacın yan tesiridir.

Buna rağmen eğer yukardaki duruma zamanında tedbir alınmasaydı dolara doğru yönelişin hızlanması kaçınılmazdı. Tahmin edileceği gibi de devamı kur ve enflasyon artışı olurdu. Halen de o tehlike geçmiş değildir. Şu anda kur baskılanıyor ve hareketsiz kalıyor, TL’de değerli. Peki bize gelir lazım değil mi?

Doları baskıladığınız sürece ithalatı coşturursunuz. Hani cari açığı azaltmak için ithalatı kısacaktık? Tersine ihracat yavaşlayacağı için gelirimiz azalmaz mı?

Demek ki eninde sonunda doların dizginleri bırakılmak zorundadır. Yine geldik mi artan kur ve enflasyon kavşağına?

Sonuç olarak; yabancı sermaye girişi ardından kur seviyesinde kayda değer dalgalanmaların olmayacağı yönünde beklenti oluşan ekonomilerde carry trade yatırımları artabilir. Tersi durumda, yatırım yapılan para birimindeki sert hareketler ise bu işlemin avantajını yok ettiği gibi yüksek risk algısıyla piyasadan hızlı çıkışlara sebep olur. Zamanında kaçamayan yatırımcılar ise büyük zararlara uğrarlar. Bu çok rastlanan bir durumdur!

Yaz aylarındaki geçici düşüşü enflasyonda kalıcı düşüş gibi göstermek temelden yanlıştır. Bunu “Baz etkisi geçince ne olur?” başlıklı yazımda anlatmıştım. Yapısal sorunlar ve mülteci meselesi çözülmeden, kısa vadeli geçici parayla enflasyonda kalıcı düşüş sağlanamaz. Doları 32 lirada uzun süre baskılamak enerji biriktirir ve olası patlamanın şiddetini artırır. Zira dövizin gelmesi iyi bir şeydir ve sevindirir ama Türkiye’ye gelenler uzun vadeli kalmıyorlar ki…

Kârı alıp, doları kapıp gidecekler. Şimdi geliş zamanıdır ve bunlar güzel günlerimiz, peki dönerlerken ne olacağını düşünüyor muyuz? Yine döviz kıtlığına hazırlıklı mıyız?

Ülke ekonomisi açısından baktığımızda; içerde KKM’yi çözmek, dışardan sıcak para çekmek üzerine kurgulanmış strateji başarılı görünse bile kalıcılığı yoktur ve feraha çıkartmaz. Eğer bütün bunların üzerine önümüzdeki aylarda siyasetin olası etkisiyle politika faizi düşürülürse o şartlarda da dolar kuru alır başını gider. Kaçış başlayınca da bu saadet zinciri kopar.

Ülkemizi seviyoruz, bunun için de “aman geçici rüzgarlara kapılmayalım” diyerek hava tahmininde bulunuyoruz.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Tasarruf paketi kime yük getiriyor?

Ercüment Tunçalp

Adı ‘Kamuda Tasarruf ve Verimlilik Paketi’olan ve duyana moral vermesi beklenen bir tedbirler manzumesi…

Okudum ve ilgili açıklamaları da dinledim ama sonuca nasıl ulaşılacağını, kimler tarafından denetleneceğini, uymayana yaptırımın ne olacağını net olarak anlayamadım. Aceleye geldiği belli olan, dilek ve temenni kıvamındaki bu paketi yeterli bulmak mümkün değil.

Çünkü;

  • Paket niyet olarak olumludur. Ancak boşluk yaratan hususların başında gelen; hangi kurumların ne kadar tasarruf sağlayacağı ve uymayanlar için cezai yaptırımlarda kapsamın ne olacağı açık ve net görülemiyor. Yani ortada rakam yok.
  • 2024 yılında beklenen bütçe açığı 2,7 trilyon liradır. Paket ile hedeflenen toplam tasarruf ise 100 milyar lira civarında tahmin ediliyor. Böyle bakılınca; bütçe açığının yüzde 3,7’si yetersiz tasarruf anlamına geliyor. Bunun bize gösterdiği; ‘paketin vatandaşı ilgilendiren büyük kısmı arkadan gelecek’ mesajıdır. Elbette bu da yeni vergiler demektir.
  • Yapılacaklarla ilgili “3 yıl” diye bir sınırlama var ki; bunu anlamak kolay değil. Zira tasarruf alışkanlığına zaman sınırlaması konabilir mi?

Bakınız ‘alışkanlık’ diyorum, bunun yaşam boyu sürüp gitmesi gerekmez mi?

  • Ayrıca zaten taşıt hacmi hem değer olarak hem de miktar olarak yeterince şişmiş durumda. Sadece 3 yıl boyunca envantere hiç ekleme yapılmasa bile kullanıcıların konforunda olumsuz bir etkilenme söz konusu olabilir mi? Olmadığı zaman da buna tasarruf denilebilir mi?
  • Mevcut taşıtların satışı yeterince pakete yansımamış. “İhtiyaç fazlası olan taşıtlar tasfiye edilmek veya ihtiyacı olan kamu kurumlarına devredilmek üzere Hazine ve Maliye Bakalığı’na bildirilecek” deniyor.

Peki bugüne kadar bildirilmeyen ihtiyaç fazlası şimdi bildirilir mi?

İhtiyaç fazlasını kurum dışından kim ölçecek ve hangi yaptırımla bildirim yapmayanı zorlayacak? Yani bugüne kadar işlemeyen bir mekanizmayı işler hale kim getirecek?

  • “Hizmet aracı olarak kullanılan taşıtlar, resmi hizmetlerin yerine getirilmesi amacıyla aynı kurumun birimleri arasında ayrım yapılmaksızın ve mümkün olduğu ölçüde güzergah birleştirmesi yapılarak kullanılacak” kararı da boşlukta kalmıyor mu? Yani “mümkün olduğu ölçüde” subjektif değerlendirmesi hangi makamın kontrolünde olacak?

Örneğin, “Güzergah birleştirmesi” yerine kolayca alternatif olarak sunulacak “güzergah uyumsuzluğu var” seçeneğini kim boşa çıkartacak?

  • “Mevcut kiralık taşıt sözleşmelerinin yenilenmesinin izne tabi olması” tedbir sayılır mı? O izni pratikte almak o kadar zor mudur?

İşte güvensizlik böyle bir şeydir. Bir kere ipin ucu kaçtığında adil hakem bulmakta da güçlük yaşanır.

  • Şimdi en garanti uygulama imkanı olan karara geldik. “Savunma ve güvenlik hariç kamuda personel servisi hizmetinin, toplu taşıma olan yerlerde kaldırılması” en somut karardır. Zira her zamanki gibi itiraz hakkı olmayan ücretli kesimden sağlanacak tasarrufun getirisi en kolay hesaplanacak gider kalemi olarak öne çıkıyor.
  • Kamuda yeni personel alımı üç yıl boyunca emekli olan kişi sayısıyla sınırlandırılacak” kararı da çok pratik sonuç alınabilecek hususlardan biridir. Zira bu faturayı da başta atama bekleyen öğretmenler olmak üzere işe girmeyi bekleyen gençler ile kadro bekleyen taşeron işçiler ödeyecektir.
  • Deprem riski olanlar hariç, yeni hizmet binası alımının ve yapımının 3 yıl süreyle durdurulması” kararı da belirsizlik yaratmıyor mu?

Bütün ülke genelinde deprem riski olduğuna göre gerekçe oluşturmak o kadar zor mudur? Üst makamlarca alınacak yatırım kararına kim itiraz edebilecek veya o gerekçeyi kim geçersiz kılabilecek?

Sonuç olarak; paketin en olumlu tarafı, yıllardır süren israfın samimi itirafıdır. Bu kadarı bile kazanç hanesine yazılabilir. Paket ve sonrasındaki tasarruflara ait yükün hangi gelir gruplarının sırtında olacağı; sermaye kesimi temsilcilerinin paket için verdikleri olumlu mesajlarına bakarak bile kolayca anlaşılabilir.

Tasarrufun nasıl ölçüldüğü, yıllık 100 milyar TL’ye nasıl ulaşılacağı, ulaşılsa bile bunun hangi açığı kapatabileceği bana göre boşlukta kalıyor.

Üstelik musluğu açık bıraktıktan sonra hangi tasarrufla kaybedileni yerine koyabilirsiniz?

Daha kolay anlaşılabilir olması açısından verebileceğim en isabetli örnek Kütahya havalimanıdır. Kütahya Zafer Havalimanı için müteahhide verilen yıllık yolcu garantisi 1.300.000 kişi olmasına rağmen, oradan 45.000 kişi geçiyor. Yüzde 96,5 yanılma payıyla ilk kapatılması gereken musluk burasıdır. Bu olağanüstü yanılmadan ders çıkartılsaydı; 86 bin nüfuslu Bayburt ile 160 bin nüfuslu Gümüşhane’ye hizmet verecek olan havalimanı için yolcu sayısının çok düşük kalacağı öngörülebilirdi.

Ülkemizde 2022 yılı verilerine göre kişi başı geliri 6 bin doların altında kalan 22 ilimiz var (Ekonomi Gazetesi). Gümüşhane ve Bayburt bunlardan ikisidir. Demek ki nüfus seviyesi dışında dikkate alınması gereken bir başka bilgi de gelir seviyesi olmalıdır. Yani fizibilite raporu içinde yer alması gereken en önemli bilgi; ‘uçak bileti almaya yetecek kadar geliri olanların sayısı’dır. Başka bir ifade ile batı illerindeki 200 bin nüfus ile bu bölgedeki 200 bin nüfus aynı sayıda yolcu üretemez. Bayburt Havalimanı yolcu garantisinin yıllık 2 milyon olduğu söylense de resmi kaynaklar tarafından doğrulanmıyor.

Ancak yarısı kadar olsa ne fark eder?

Yine de abartılı tahmin ve israf sınıfına girer ki; Kütahya Zafer Havalimanı’nı da aratacak kadar olumsuz bir tablo sunar.

Durum böyleyken tasarruftan söz edilmesi biraz fantezi gibi kalıyor. Geçilmeyen köprüler için fazladan yapılan harcamaları saymıyorum bile…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Gıda güvencesi ile gıda güvenliği ayrışıyor

Ercüment Tunçalp

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından gıda güvencesi, “İnsanların güvenilir, sürdürülebilir uygun fiyatta, kaliteli, sağlıklı beslenme alışkanlığını geliştirecek besinleri satın alma ve tüketme hakkına sahip olma” şeklinde tanımlanmaktadır.

Yani bu tarife göre gıda güvencesi, gıda güvenliği kavramını da içine almaktadır. Arzu edilen ve kayıt altına alınan bu olmasına rağmen uygulamada böyle olmadığına dair sayısız örnek bulunmaktadır.

Şu anda dünyada gıda güvencesinin önceliği vardır. Bunu gıda güvenliği ile desteklemenin ve kaliteden taviz vermemenin arz sorunu yaratma ihtimali fazladır. İşte bu sebeple özellikle gelişmekte olan ülkelerde standartların ve denetimlerin gevşetilmesi bu düşünceden kaynaklanmaktadır.

Dolayısıyla bana göre bu fiili durumun tüketiciye mesajı şöyle oluyor:

Gıda güvencesi: Önce karın doyurmak için bulduğunla yetineceksin.

Gıda güvenliği: Sonra imkanların geliştikçe sağlıklı beslenmeyi düşüneceksin.

Elbette böyle bir görüş kolay kabul görmeyebilir ve itirazlar gelebilir. Çünkü; WHO kuralına göre insanların sadece karnını doyurabilmesine yetecek kadar gelire sahip olması gıda güvencesi sağlamaz. Ancak dengeli ve sağlıklı beslenmenin önünü açacak şekilde yoksulluk ve açlık sınırının aşılması, gıda güvencesi ile gıda güvenliğini birlikte ulaşılan hedefler haline getirebilir…

Uygulamada bunu sağlamak ve yukardaki algıyı değiştirmek dünyanın birçok bölgesinde bugün için kolay değildir. Kaldı ki; ülkemizde diğer gelişmekte olan ülkelerden farklı olarak yaşadığımız yüksek enflasyon, asgari ücretli ve emeklilerden oluşan tüketici grubunu hayli yıpratıyor. Gıdaya erişimleri her geçen gün zorlaştığından ilk aşamada gıda güvencesi tehlikeye girmiş oluyor. Et, süt, yağ, bakliyat, şeker gibi temel gıdalar lüks tüketim malı haline geliyor. İkinci aşamada ise gıda güvenliği riski oluşuyor. Daha ucuz olduğu için merdiven altı üretim artıyor, ne koşulda üretildiği belli olmayan ürünler satış imkanı buluyor ve sağlık riski oluşturuyor. Et ve süt ürünleri, sıvı yağlar, baharat, enerji içecekleri ve arıcılık ürünleri taklit ve tağşişin rekor kırdığı kategoriler olarak öne çıkıyor ve bu girişimlerle mücadele yetersiz kalıyor.

Ülkemizde tarım alanları amaç dışı kullanım sebebiyle büyük risk altındadır. Sanayileşmek adına tarım arazilerinin kullanılması en yanlış tercihlerin başında gelmektedir. Oysa ülkemizde ot bitmeyen araziler boş dururken bu sınırlı kaynağı korumak o kadar da zor olmamalıdır.

Türkiye Gıda ve İçecek Sanayi Dernekleri Federasyonu (TGDF) gıda güvencesinin 4 ilkesini şöyle sıralamaktadır:

  • Sağlanabilirlik: Bölgesel, küresel ve ülke çapında herkese yetecek gıdanın sağlanması,
  • Yeterlik ve erişebilirlik: İhtiyacı olan herkesin yeterli gıdaya adil olarak erişebilmesi,
  • Kabul edilebilirlik: Gıdanın sağlıklı, temiz ve güvenilir olması,
  • Sürdürülebilirlik: Gıda üretimlerinin gelecek nesillerin de ihtiyaçlarının karşılanmasını engellemeyecek şekilde sağlanması.

Yukardaki 4 ilkeden sadece 1 tanesi gıda güvenliği ile ilgilidir. O da “Sağlıklı, temiz ve güvenilir” olması gerektiğini dilek ve temenni kıvamında kayıt altında tutmaktadır. Çünkü ülkemizde çarşıda, pazarda; rafları ve tezgahları dolduran birçok gıda ürününün sağlık riski yarattığını biliyoruz ama aksi ispat edilmedikçe güvenilir olduğunu kabul ediyoruz. Ancak sosyal medyada ürün şikayetlerinden ve eleştirel değerlendirmelerden geçilmiyor.

İhraç ettiğimiz gıda ürünlerimizin ise daha titiz bir hazırlık döneminden geçmesi gerekirken, bir kısmının gittikleri ülkelerin kalite denetiminden geçer not alamayıp iade edildiğini üzülerek dış kaynaklardan öğreniyoruz.

Sonuç olarak; ülkemizde gıda güvenliği açısından mevzuatta önemli gelişmeler sağlanmasına rağmen uygulamada sorunlar olduğu bir gerçektir. Üstelik gıda fiyatlarındaki aşırı artışlar tüketicilerin satın alma gücünü azaltarak kaliteden taviz vermelerini sağlamaktadır. Bu şekilde de gıda güvencesi, diğer ayağı olan gıda güvenliğinden ayrışmakta ve bu da sağlık sorunlarına yol açacak riskleri artırmaktadır.

Gıda güvenliği açısından büyük sorun; piyasada oldukça fazla rastlanan taklit ve tağşişli ürün için para cezalarının caydırıcı olamamasıdır. En büyük ceza olan ifşa mekanizması ise iki senedir devre dışı kalmıştır.

Şimdi bu gerçeklerin ve uygulama imkanlarının sınırları içinde tanımları sadeleştirelim…

Gıda güvencesi; gıdaya ekonomik fiyatlarla ve fiziken kolay erişilmesi,

Gıda güvenliği ise; erişilen gıdanın tarladan, bahçeden veya fabrikadan sofraya kadar sağlığa uygunluğunun garanti edilmesidir.

Böylece ayrışmanın nasıl ve ne şartlar altında gerçekleştiği çok açık olduğundan; bundan fazlası için kendimizi kandırmayalım!

Eğer enflasyonla mücadele kazanılsaydı gıda güvencesi diye bir sorunumuz olmazdı. Eğer taklit ve tağşiş ile mücadele gerçekten arzu edilseydi ve sahtekarlar teşhir edilseydi gıda güvenliği problemimiz de bu kadar büyümezdi.

Gerek fahiş fiyatla gerekse taklit ve tağşişle mücadele için yeni getirilecek yüksek para cezaları çözüm olamaz. Aksine maliyete ekleneceğinden satış fiyatlarını artırarak tüketicin omuzundaki enflasyon yükünü daha da ağırlaştırır.

Tek çözüm hilekarların teşhir edilmesidir. Bunun neden ihmale uğradığı da anlaşılır gibi değildir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER