Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

IMF reçetesi böyle olmaz!

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Seçimden sonra yapılanları IMF reçetesine benzetenlerin sayısı oldukça arttı. IMF böyle reçete vermez, acı çektiren tarafı vardır ama kesin netice almaya yöneliktir. Sayın Şimşek’ten; “Hedefimiz orta vadede tek haneli enflasyondur” sözünü duyunca kendisine karşı beslediğim umutlar uçup gitti. Zira hedefi söylüyor ama bunu sağlayacak tedavi yöntemini açıklamıyor. Mecburen gördüğümüzle yetineceğiz. Şimdilik aşağıda sayacağım yapılan ve yapılamayan icraatlarla; değil orta vadede, uzun vadede de tek haneli enflasyon hayaldir. İki haneli olanı korunabilirse ne mutlu bize!

Bir IMF reçetesinde “enflasyonu düşürmek” öncelikli hedeftir ama bu formülle değil. Çünkü;

  • Dolaylı vergide artış zam demektir. Sadece akaryakıta bir gecede yapılan tarihin en büyük zammı (ÖTV kaynaklı), iğneden ipliğe her şeyin fiyatını artırır.
  • Para basmak TL’nin değerini düşürür, yükselen kur enflasyonu tırmandırır.
  • Devletin sürekli borçlanması ve borç yükünün artması aynı sonucu doğurur.
  • Sıkı para politikası uygulandığı söyleniyorsa; kamuda yapılan israfın engellenmesi ve Merkez Bankası’nın piyasadaki para arzını kısmaya yönelik adımlar atması beklenir.
  • Asgari ücretli ve emeklinin cebinden çıkan para yaşadığı enflasyona göre, cebine giren para ise resmi enflasyona göre olunca aradaki fark yoksullaşmanın en önemli nedeni olur. Geçen haftaki yazımda görülebilir.
  • Sadece seçim vaadi olarak, en düşük memur maaşının 22 bin TL açıklanması ile EYT’den emekli olanlara ödenecek maaş ödemelerinin bütçeye getirdiği ek yük 700 milyar TL’dir. (Kaynak: Nedim Türkmen)

Oysa IMF buna da asla izin vermezdi…

İşte bütün bunlar için piyasadaki inanışın tersine bu yapılanlar bir IMF reçetesine dayandırılamaz. Zira yapılanlar gaz ve fren pedallarına aynı anda basmak gibidir. Buradan tedaviye dönük bir sonuç çıkmaz. Benim tespitim; Sayın Şimşek’in hükümete yaptırabildikleri ile yaptıramadıklarının aynı havuz içinde toplanmış olmasıdır.

Örneğin,

  • Reçetenin ilk satırlarında devalüasyon olmalıydı, bu yapılmıştır. İki hafta önce aynı başlık altında detaylı olarak açıklamıştım.
  • Bütçe açığının kapatılması için yeni vergiler konmalı ve mevcut vergilerin oranları artırılmalıydı. Bu da yapıldı ama verginin en adaletsiz olanı, yani bütün gelir grupları tarafından eşit olarak ödenen dolaylı vergiler tercih edildi.

Peki yapılamayanları da sayalım mı?

  • Para arzı sınırlandırılmalıydı, bu yapılamadı.
  • Kamu harcamaları azaltılmalıydı, bu da yapılamadı.
  • Kur Korumalı Mevduat sahiplerine yapılan ödemeler ve zarar yazan kredilerin hepsi reçeteye en aykırı politikalardı zaten…
  • Reçeteye göre; büyüme, işsizliği azaltma, altyapı yatırımları rafa kalkmalıydı, bunun yerine önceliği borç ödemesi almalıydı. Gündeme bile gelmedi.
  • Yapısal reformların sözde kalması ve bir türlü hayata geçirilememesi de eksik kalan hususlardandı.

Dolayısıyla bu kadar eksiği olan bir IMF reçetesi (veya benzeri) hedefe ulaştıramaz, çekilen sıkıntıları da boşa çıkarır.

İşin merkezine dolaylı vergilerdeki artışın konması, bütün yükü tüketicinin omuzlarına bırakır ki; hiçbir tedavi amaçlı reçetede kamu tasarrufunu ve zenginin imkanını dışarda tutarak, sıkıştırılmış bir formül netice vermez…

Biraz açayım. Yüzde 8 olarak uygulanmakta olan KDV oranı yüzde 10’a, yüzde 18 olan KDV oranı yüzde 20’ye yükseltildi. İlk bakışta 2 puan önemsenmeyebilir. Ancak kur artışından kaynaklı maliyet enflasyonu ile son gelir artışından kaynaklı talep enflasyonu ve vergi artışı aynı anda devreye girince, ne kadarının vergiden yansıdığını kimse kolay kolay anlayamaz.

Bitmedi, “Kurt puslu havayı sever” söylemi çerçevesinde bu kadar çorba olmuş karışım içinde fırsatçı da payını arar. Fiyat denetimi yapanlar da işin içinden çıkamazlar. Zira sapla samanı birbirinden ayırmaları kolay olmaz.

İlk örnekte; 15 gün önce fiyatı 32,50 TL olan bir sıvı sabunun (750 ml) yeni etiket fiyatı 62,50 TL’dir. Hem de binlerce şubesi olan bir zincirde. Yüzde 92’lik fiyat artışının ne kadarının vergiden ne kadarının kur artışından ve ne kadarının da diğer sebeplerden kaynaklandığını çözebilecek bir merci varsa kutlamak isterim. İkinci örnek; market raflarında, kilosu ortalama 60-70 TL olan seyirlik kirazın (100 lira ve daha üstü de var), üretici tarafından para etmediği için karayoluna dökülmesi ve trafiğin 6 saat engellenmesi ile ilgilidir. Adeta kara mizah gibi; üretici satamıyor, tüketici de alamıyor!

Geliyoruz şimdi uygulamanın en haksız bölümüne. KDV oranı yüzde 8 olarak uygulanırken, yüzde 20’ye çıkarılan sabun, şampuan, deterjan, dezenfektan, ıslak mendil, tuvalet kağıdı, kağıt havlu gibi temel ihtiyaç maddelerindeki fiyat artışları, tüketimi azaltacağından hijyen problemi yaratır.

Ayrıca KDV’si yüzde 20 olan sabun, deterjan ve tuvalet kağıdının, KDV’si yüzde 1 olan pirinç, makarna, süt, şeker gibi gıda kategorilerinden daha önemsiz olduğu söylenemez. Hepsi tüketicinin aynı derecede önceliğe sahip temel ihtiyaç maddeleridir.

Üstelik bu dolaylı vergiler vatandaşın cebinden çıkarken, tamamı da devletin kasasına girmiyor, bir yerlerde takılıyor. Bu da ayrı bir yazının konusudur.

Vergi zamlarının kolay uygulanmasında ve emeklinin yaşadığı enflasyona göre reel gelir kaybına uğramasında, kendi iç sorunlarına öncelik veren ana muhalefet partisinin de katkısı inkar edilemez!

Sonuç olarak; IMF’ye gitmek ve onun getireceği istikrar programını uygulamaktan başka çare gözükmüyor. Ama onun önünde de “seçim ekonomisi” engel olarak duruyor. Tünelin sonunda ışık görünse, her türlü sıkıntı çekilebilir.

Peki ya görünmüyorsa…

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Lidl modelinin ülkemizde tam karşılığı yok!

Ercüment Tunçalp

Son zamanlarda Lidl’ın Türkiye’ye geleceğine dair söylentiler var. Bugün için emin değilim, zira ortada öyle bir kanıt yok. Ancak benchmarking ve empati yapmayı severim. Bu bakımdan aşağıda özet bir kıyaslama sundum; gelecekteki planlarının ne olabileceğine dair yorumu sizlere bırakıyorum…

Lidl mağaza formatı, operasyonel verimliliği ilk sıraya alan ve bunun sayesinde maliyetleri düşürmeyi hedefleyen “hard-discount” modeline dayanır. Ancak sadece bu tarife bakarak, bu modelin tüm uygulayıcıları aynı şemsiye altında toplanamaz. Zira Lidl, bizim aynı formatın temsilcileri (BİM, A-101, Şok) ile birçok konuda ayrışmaktadır. Aldi ile aralarında da bariz farklılıklar vardır. Örneğin Lidl’ın taze sebze meyve, et ve fırınları Aldi’de o kadar güçlü değildir.

Şimdi de bizim ulusal discount zincirlerle olan farklarına bakalım…

  • Bir kere satış alanı büyüklüğünde bizdeki gibi sınırlama yoktur. Genellikle yaygın olan 900 ila 2.000 metrekare arasında değişen satış alanlarıdır. Otoparklı şubeleri oldukça fazladır. Ancak daha geniş ve daha dar mağaza konseptleri de mevcuttur. Son yıllarda şehir merkezlerindeki “Lidl Exspres” ve “Lidl Mini” konseptleri ile ABD’de mevcut 3.500 metrekarelik formatı yanında, yaklaşık 25.000 metrekarelik mağazalarla büyüme planları da vardır. Bunun anlamı; yeni gidecekleri bir ülkede şirket satın alırken, seçici davranmalarına veya zorlanmalarına ihtiyaç yoktur.
  • Alan yönetimi tamamen farklıdır. En önemli özellikleri koridorları geniş tutmalarıdır. Getirisi, rahat alışveriş sağlayan müşteri memnuniyetidir. Bizde sadece hard discount formatında değil, süpermarketlerde bile koridorlar daha dardır ve birçoğu da rafa çıkmayı bekleyen kolili ürünlerle doludur.

90’lı yıllarda bu şirketin Avrupa’nın değişik ülkelerindeki faaliyetlerini yirmi gün süreyle inceleyen ve rapor hazırlayan ekibin bir üyesi olarak; satış alanı verimliliğinin daha fazla doldurarak değil, çoğu zaman da boşaltarak sağlanacağına ikna olmuştum.

  • Amaç “müşteriye sadece istediği ürünü uygun fiyatla satmak” değil, alışveriş zevki de yaşatmaktır. Örneğin tertemiz müşteri tuvaletleri bir başka önemli özellikleridir. Otoparklarında elektrikli araç şarj istasyonları bulunmaktadır.
  • Bizde yeterli ilgi görmeyen meyve sebze reyonları, çeşit, kalite ve fiyat açısından mağaza girişinde yer verdikleri en iddialı bölümleridir. Aynı uygulama farkı sonraki unlu mamuller ve fırın ürünleri bölümleri için de geçerlidir.
  • Lidl ürünlerinin yaklaşık yüzde 80’i özel markalı ürünlerdir ve kaliteleri de oldukça yüksektir. Kuruluş yıllarında (70’li yıllar) Lidl’da 500-700 arası ürün çeşidi yer alırken, bu gün 2.000-4.000 civarında temel ürün bulunmakta, her ana kategoride kendi özel markası yanında sadece kategorinin en çok satan lider markasına yer verilmektedir.
  • Şimdi de en önemli ayrıntıya dikkat çekmeliyim. Ülkemizde Migros dışında içki satışı (alkollü) yapan perakendeci kalmamıştır. Bu tek şirketin cirosuna ek artış getirecek demektir. Aynı durum yabancı yatırımcı için de cesaret artırıcıdır. Zira içki kategorisinin tetiklediği onlarca kategori düşünülürse bu gün Migros’a, yarın da yeni aday bir zincire büyük avantaj sağlar. İçki kategorisi tüketim alışkanlığı gereği, tamamlayıcı ürünleri de beraberinde sattırır (çapraz satış). Örneğin, meze ve hazır yemek, bazı et ürünleri (salam, sosis, pastırma, füme et), balık ve diğer deniz ürünleri (karides, kalamar, lakerda gibi), bazı peynir çeşitleri (cheddar, rokfor gibi), kuruyemiş ve diğer atıştırmalıklar (cips,kraker), gazlı içecekler (tonik, gazoz, enerji içeceği), meyve suları (şalgam suyu ve diğer), dondurulmuş pizza ve patates, hatta bazı cam ve metal eşyalar bu kategorinin tamamlayıcılarıdır. Bu fark da bir not olarak kenarda dursun…

İşte Lidl’ın en güçlü olduğu ilk üç kategoriden biri de budur. Fransa, İtalya, ve İspanya gibi ülkelerden ithal ettiği çok ucuz ama kaliteli şaraplarda rakipsizler. Dünyaca ünlü içkilerin muadillerini kendi özel markaları ile çok daha ucuza satabiliyorlar. Yani şimdilik bu kategoride de rakipsizler…

  • En önemli farkı sona bıraktım. 2026 yılı itibariyle 32 ülkede faaliyet gösteriyorlar. Rekabetin az olduğu ama nüfusun da yetersiz kaldığı Bosna Hersek (3 milyon), Litvanya (2,8 milyon), Güney Kıbrıs (1 milyon) ve Malta (550 bin) gibi ülkelere de cesaretle girmişlerdir. Daha da önemlisi, Walmart rekabetini göze alan bir şirket için yer yüzünde çekineceği daha caydırıcı bir güç olabilir mi? Kaldı ki, Lidl 2017 yılında ABD’ye girdikten sonra Walmart’tan kaçmak yerine, doğrudan onun yakınında şubeler açma stratejisini seçti. Zira hedef Walmart müşteri trafiğinden pay çalmaktı. Özgüvene bakar mısınız?
  • Şimdi de gelelim ülkemize giriş ihtimaline. Türkiye’de son 30 yılda Migros, Carrefour, Şok, A101, Gima, Tansaş el değiştirdiler. Buna bakarak bile yeni bir yatırımcının şirket satın alarak sisteme dahil olması ihtimal dışı tutulabilir mi?

Sonuç olarak; Dışardan bakan bir yatırımcı gözü ile komşularımıza kadar gelip, 86 milyon nüfuslu ve euro bazında yüzde 35 daha yüksek fiyat seviyesine sahip bir ülkeye (yüksek kâr imkanı) en azından ilgi duymamaları mümkün müdür?

Kaldı ki ülkemizden oldukça fazla ürün tedariği yapan bir perakendeciden bahsediyoruz. Bu ürünler, kuru meyve ve kuruyemiş, zeytin ve zeytinyağı, hazır hamur işleri, konserve ve meze, çay ve baharatlar, pamuklu ev tekstili, giyim ürünleri, plastik ve ambalaj ürünleridir.

Lidl yetkililerinin, “mevcut durumda Türkiye’ye yönelik bir genişleme planlarının bulunmadığı” beyanlarına göre de bir fikre sahip olamayız. Zira “mevcut durum”un anlamı, “bu günkü şartlarda” veya “hali hazırda” ifadesini yansıtır. Bir futbolcuyla transfer görüşmeniz medyaya sızmışsa, ona imzayı attırana kadar ilişkiyi reddedersiniz. Çünkü rekabet bunu gerektirir.

Yukarda belirttiğim avantajlarına rağmen ülkemizdeki rekabet ortamı Lidl’a korku mu yoksa cesaret mi verir? Bunun kararını sizlere bırakıyorum…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (46) Karadağ

Ercüment Tunçalp

Karadağ (Montenegro), Avrupa’nın güneydoğusunda, Balkanların Adriyatik kıyısında bir ülkedir. Komşuları Bosna Hersek, Sırbistan, Kosova, Arnavutluk ve Hırvatistan’dır. Başkenti ve en büyük şehri Podgorica’nın nüfusu 179.505’dir. (Fatih ilçesi kadar)

Oldukça küçük bir ülke olan Karadağ’ın ekonomik yapısı, turizm de dahil olmak üzere hizmet sektörü ağırlıklıdır. Karadağ her sene nüfusunun iki katı turist ağırlamaktadır. Ülke hemen hemen her şeyi ithal etmektedir.

Bu kıyaslamada en dikkat çekici nokta; et ve süt hariç neredeyse bütün gıda çeşitlerini ithal etmelerine rağmen alışverişin bizden ucuz olabilmesidir.

Karadağ, 1999 yılında yüksek enflasyonla mücadele etmek için Yugoslav Dinarı yerine Alman Markı kullanmaya başladı. Almanya 2002 yılında Euro’ya geçince, Karadağ’da halkın elindeki Markları Euro ile değiştirerek doğrudan Euro kullanımına geçti. AB üyesi değildir, ancak resmi olarak AB adayı ülke statüsündedir. Karadağ, AB entegrasyon süreci, sürdürülebilir kalkınma ve basın özgürlüğü alanlarında güçlü yükseliş ve istikrar kaydetmiştir. Ülke, Balkanlar bölgesinde yapısal reformları en hızlı hayata geçirmesiyle ünlenmiştir.

  • Nüfusu 624.000 (Etimesgut ilçesi kadar);
  • Yüzölçümü 13.888 kilometrekare (Eskişehir kadar);
  • Kişi başı milli geliri 16.377 Dolar (bizimki 18.040 Dolar);
  • Tüketici enflasyonu %3,2 (bizimki %1,75 Dolar);
  • Net asgari ücret 600 Euro’dur (bizimki 510 Euro).
  • Konut durumuna bakacak olursak; lokasyona göre değişmekle birlikte 2 odalı denize yakın ev fiyatları 110.00 Euro (6 milyon lira) ile 180.000 Euro (10 milyon lira) arasında seyretmektedir. Aynı evlerin aylık kiraları ise 700 ile 1.200 Euro arasında değişmektedir.

Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…

  • Ülkede bulunan market zincirleri; Voli (orta segment), HDL (Hard Discount Lokoviz), İdea (Hırvatistan ve Sırbistan kökenli), Megapromet (sahil bölgelerinde) öne çıkanlarıdır.
  • Alışveriş tarihi: 6 Ağustos 2026.
  • Alışveriş yerleri: Voli ve bizim tarafta da iki büyük ulusal zincir…
  • Güncel kur 1 Euro= 55,07 TL.
  • 58 ürünlük listede biz yüzde 28,5 daha pahalıyız. Bu ürünlerden 39’unda bizdeki fiyat daha yüksek…
  • Tavuk fiyatlarına dikkatinizi çekerim. Tavuk bütün ile parça fiyatlarının bu kadar ayrıştığı bizden başka bir ülkeye rastlamıyoruz. Son çarpıcı örnek aşağıdaki listede görülebilir.
  • Kırmızı et fiyatlarında benzerlik yoktur. Euro bazında bile fark büyüktür.
  • Tamamı ithal olan meyve çeşitlerinde, limon ve üzüm hariç pahalıyız.
  • Birebir aynı markalı ürünlerde; St Dalfour reçel, Milka ve Tobleron çikolata, Snickers, Mars ve Twigs, Nescafe Gold, Jacobs Gold, bizde oldukça pahalıdır ve de bu konu hayli düşündürücüdür.
  • Sadece yabancı markalar mı; bir yerli markamızın 8’li çikolatalı gofreti Almanya’daki Türk marketinde 0,99 cente satılıyor.

Türkiye fiyatı ise 17,90 TLX8= 143,20 TL’dir. Karşılığı 2,60 Euro’dur.

Soru 1: Eğer bu indirimli bir fiyatsa böyle indirim olur mu?

Soru 2: Eğer bu oranda indirim normal görülüyorsa, Türkiye yerine Almanya tercihi doğru mu?

Soru 3: Yurt dışında bu örneklerden yüzlerce var. Geliri daha düşük olan bizim tüketicimize reva görülmesi haklı bir uygulama mıdır?

  • Vatandaşın alışverişe yetmeyen geliri için “ancak soğan-ekmek yemeğe yeter” ifadesi çok eski yıllarda kaldı. Aşağıdaki listede görüleceği üzere ekmek %44, kuru soğan %120 daha pahalıdır bizde…
  • Satın alma gücüne bakacak olursak; Karadağ vatandaşının geliri %18 fazlayken, bizim de alışveriş tutarımız %28,5 daha fazladır.

Karadağ vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi bir ay içinde 3 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi aylık geliri ile 2 defa tekrarlayabilmektedir. Başka bir ifade ile Karadağ vatandaşı gelirinin %33’ünü bu alışverişe ayırırken, bizim vatandaşımız gelirinin %50’sini bu alışverişe ayırmak zorundadır.

Sonuç olarak; yaptığımız bütün kıyaslamalarda pahalı çıkmamız ve zaman geçtikçe farkın daha da açılması hiç sürpriz değildir. Zira gıda fiyatları bizde büyük oranda artarken, birçok ülkede gerilemeye devam etmektedir.

İşte son durum:

Euro Bölgesi’nde yıllık gıda enflasyonu %1,2 seviyesindedir. Ancak gıda enflasyonunun olmadığı, hatta 1 yıl sonra fiyatların gerilediği 14 ülke vardır. Yıllık ve Temmuz ayı itibariyle; Bosna- Hersek (%-0,5), Çekya (%-3,1), Danimarka (%-1,6), Estonya (%-1,6), Macaristan (%-4,4), Letonya (%-3,1), Litvanya (%-0,3), Hollanda (%-0,4), Polonya (%-0,4), Sırbistan (%-6,1), Slovakya (%-2,1), Slovenya (%0,4), İsveç (%-7,2), İsviçre (%-1,3).

(Kaynak: Trading Economics)

Dünyada da %37,53’lük gıda enflasyonumuz ile en yüksek üçüncü ülke (Venezuela ve İran’ın arkasından) durumundayız. Dolayısıyla bundan daha önemli bir derdimiz olamaz…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Perakendecinin enflasyon hesaplama yöntemi

Ercüment Tunçalp

Önceki bir yazımda, “Dar gelirlinin enflasyonu nasıl değişir?” sorusunun cevabını, sadece kategori ağırlıklarını değiştirerek anlatmaya çalışmıştım. Zira TÜİK fiyatlarını bilmediğimiz için ancak bu kadarı mümkün olabilmişti.

Bu yazımda ise ilk aşamadan başlamak üzere “Laspeyres Endeks formülü” yardımıyla hesaplamanın nasıl yapılacağını anlatmaya çalışacağım.

Laspeyres Fiyat Endeksi; belirli bir baz dönem ağırlıklarına göre bir mal ve hizmet sepetinin fiyatlarındaki değişimi ölçmek için kullanılan bir tüketici fiyat endeksidir. Hesaplamalarda hep baz yıla ait sepet ağırlıkları dikkate alınır.

Aşağıda bir perakendecinin sadece 8 çeşit ürün sattığını varsayarak, güncel fiyatlar üzerinden hesap yapacağız. Oysa perakendeci aynı hesabı bilgi sistemi üzerinden 50 bin çeşit ürün için gerçek ağırlıklarla yapabilir ve sıfır hata ile kendi enflasyonunu bulabilir.

O zaman başlayalım…

Ürün

Po

Qo Pı x Qo Po x Qo

 

2025

2026 2025

  (%)
Dana kıyma TL/Kg

600

1.099 %22 241,78 132,00

%83,16

Domates TL/Kg

44

60 %15 9,00 6,60

%36,36

Ayçiçek yağı TL/lt

138

200 %12 24,00 16,56

%44,92

Pastörize süt TL/lt

63

115 %12 13,80 7,56

%82,53

Makarna TL/500 gr

28

47 %7 3,29 1,96

%67,85

Coca Cola TL/lt

40

60 %9 5,40 3,60

%50,00

Yumurta 10’lu

72

100 %8 8,00 5,76

%38,88

Tavuk kanat TL/Kg

300

430 %15 64,50 45,00 %43,33
%100 369,77 219,04 %68,81

Formül: Lı= E (Pı x Qo)/E (Po x Qo)X100

: Cari dönemdeki fiyat endeksi

: Cari dönemdeki (mevcut) ürün fiyatları

Po: Baz dönemindeki ürün fiyatları

Qo: Baz dönemindeki ürün miktarları (sepet ağırlıkları)

E: Toplam sembolü yerine

 

Yukardaki örnekte; perakendeci enflasyonunu %68,80 olarak bulduk. Eğer ağırlıkları dikkate almadan (veya ağırlıkların birbirine eşit olduğunu varsayarak) 8 ürünün ortalamasını alsaydık, oran %55,87 çıkardı ama gerçeğe ulaşamazdık.

Şirket içinde her türlü bilgi el altında olduğu için (güncel fiyatlar ve gerçek satış miktarlarına dayanan ürün ağırlıkları) şeffaflık ilkesi ile kimsenin itiraz edemeyeceği bir sonuca ulaşmak mümkündür. Oysa TÜFE hesabında fiyatları görmüyoruz, kaynakları bilmiyoruz. Sadece ağırlıklar (satış payları) hakkında fikrimiz var. Bu bakımdan hiç tartışmadan (zaten buna imkan da yok) aynen alıp resmi enflasyon olarak kabulleniyoruz. Ancak her gelir grubunun kendi gerçeğine uygun ağırlıklar alınınca muhtemel değişimin hangi yönde olabileceğini de görebiliyoruz. Daha önceki yazımın konusuydu…

Yukarda da perakende şirketlerin tahmini değil, gerçek enflasyon oranlarına ulaşılabileceği küresel uygulamayı aktarmaya çalıştım…

Her perakendecinin kendi enflasyonunu bulması ve buna göre planlarını yapmasının sayısız faydaları vardır.

İşte stratejik ve finansal kazançlar:

  • Performans ölçümünü kolaylaştırır ve daha adaletli yönetim imkanı sağlar. Mağaza ve personel hedefleri reel başarıya göre değerlendirilmiş olur.
  • Etkin stok yönetimi sağlar, sermaye erimesinin önüne geçilir.
  • Gerçek büyüme analizini kolaylaştırır. Ciro artışının satış hacminden kaynaklanıp kaynaklanmadığı görülür.
  • Nakit akışını koruyacak fiyatlamaya yardımcı olur.
  • Brüt kâr marjlarına olumlu ya da olumsuz etkisi olan kategoriler ve içindeki çeşitler görülebilir.
  • Maliyet yönetimini, TÜFE yerine şirket enflasyonu üzerinden gerçekleştirenler daha gerçekçi ve faydalı sonuçlar elde edebilirler.

Sonuç olarak; bir perakendecinin sadece yıllık TÜFE’ye bakarak bütçe yapması veya işini planlaması risklidir. Kendi enflasyonunu bularak, maliyet artışlarının (kira ve personel giderleri başta olmak üzere) ne derecede etkisi altında kalınacağı daha sağlıklı görülebilir. TÜFE’ye bakarak belki ülke gerçeğini görebilirsiniz ama kendi şirketinizin gerçek resmini ve katetmeniz gereken yolu net olarak göremezsiniz.

Çünkü TÜİK enflasyon sepetinde 428 madde ve 972 madde çeşidi dikkate alınır. Perakendeci sepetinde ise tüm ürünler (50 bin çeşit olsa bile) yer alır. Her kategoriyi ve her şubeyi de farklı görme ve çözüm üretme imkanı vardır. Her perakendecinin enflasyonu farklı olduğu gibi tek perakendecinin değişik şubeleri arasında da farklar vardır. Zira ürün ağırlıkları (satış payları) semtlere göre değişiklik gösterir. Örneğin bir perakendecinin Bayrampaşa şubesi ile Teşvikiye şubesi arasında ürün ağırlıkları ve dolayısıyla enflasyonları bakımından oldukça büyük fark çıkar.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER