Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

İthalat geçici çözümdür

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Sorunun ne olduğunu geçen hafta anlattık ama hâlâ fahiş fiyatları normal gösterme çabaları kısmen devam ediyor. Geçmiş yıllardaki kırmızı et fiyat artışlarının enflasyonun altında kaldığı, bunun için birikimli artışların söz konusu olduğu seslendiriliyor. Bu gerçek değildir.

Bunu söyleyenlerin aklında kalan tablo, pandemi döneminde yiyecek-içecek yerleri kapanınca, et taleplerindeki düşüş ile birlikte fiyat artışlarının bir müddet hız kesmesiydi. Daha sonraki artışlar o yatay seyri fazlasıyla telafi etmiştir. Enflasyonun düşük gerçekleştiği bu kısa zaman dilimini ele alıp genelleme yapmak, bu coğrafyada elde veri olmadan rahat konuşma alışkanlığından ileri gelmektedir. Şimdi ben resmî kaynaklardan elde ettiğim rakamlarla bu hesabı aşağıya çıkartıyorum.

2019 yılındaki 100 liralık etin 4 yıl sonunda hangi fiyata ulaştığını UKON kaynaklarından faydalanarak hesapladım. Yanına da yine 2019 yılında cepteki 100 liranın enflasyon payları ilavesiyle 4 yıl sonunda hangi seviyeye gelmesi gerektiğini TÜİK kaynaklarından faydalanarak ilave ettim.

Görüleceği gibi cepteki 100 lira en fazla 325 TL’ye ulaşırken, 100 TL tutarındaki etin 4 yıl sonraki fiş tutarı 610 TL’ye ulaşmış oluyor.

Şimdi detaylara bakalım:

  • 19.03.2020 (2019-20) yıllık fiyat artışı % 27.2 sonrası et tutarı 127.20 TL, Mart 2020 yıllık enflasyonu %11.86 sonrası cepteki yeni para 111.90 TL,
  • 18.03.2021 (2020-21) yıllık fiyat artışı %7.1 sonrası et tutarı 136.20 TL, Mart 2021 yıllık enflasyonu %16.19 sonrası cepteki yeni para 130.02 TL,
  • 17.03.2022 (2021-22) yıllık fiyat artışı %117.7 sonrası et tutarı 296.50 TL, Mart 2022 yıllık enflasyonu %61.14 sonrası cepteki yeni para 209.51 TL,
  • 16.03.2023 (2022-23) yıllık fiyat artışı %105.7 sonrası et tutarı 609.90 TL, Şubat 2023 yıllık enflasyonu %55.18 sonrası cepteki yeni para 325.11 TL olmuştur.

Tüketici satın alma gücünün yarı yarıya düştüğü bu kadar açıkken, aşağıda da ithal edilen etin ne kadar düşük fiyata satılabileceğini göreceğiz.

Spekülatif fiyat artışlarının önüne geçmek üzere Et ve Süt Kurumu (ESK) ile Tarım Kredi Market zincirleri arasında protokol imzalandı. ESK Genel Müdürü Mustafa Kayhan’ın açıklamasına göre fiyatlar şöyle belirlendi;

  • ESK satış noktalarında kıyma 119 lira, kuşbaşı 129 lira
  • Tarım Kredi Marketlerde kıyma 140 lira, kuşbaşı 150 lira
  • İstanbul’da faaliyet gösteren, kasap reyonu bulunan market zincirlerine verilecek 2 bin 400 ton karkas et karşılığında da bu satış noktalarında kıymanın kilosu 190 liradan, kuşbaşı 210 liradan satılacak.

Bu şekilde; ESK, piyasadaki yerli etin yarı fiyatı altında ithal et satışı yapmış olacak. TK Marketler ise kıymayı yerli ete göre yüzde 48, kuşbaşını yüzde 50 eksiğine satacak. İthal eti satacak olan diğer market zincirlerinde bile kıyma yüzde 30, kuşbaşı yüzde 37 ucuz kalmış olacak.

Sosyal medyadan takip ediyorum; bir meslek örgütünün başındaki çiftlik sahibi ithalatçılara yağdırıyor. Fiyatların afaki artışına açıklama getirmeden, bu noktaya neden gelindiğine dair özeleştiri yapmadan, daha önce de olduğu gibi ithalatçıların zenginleşeceğinden bahsediyor. Geçmişte 4 dolara alınıp 8 dolara satılan etten elde edilen haksız kazançtan bahsediyor. Güya benzerlik kuruyor.

Hangi tarafını düzelteyim?

  • Şu anda tek ithalatçı ESK…
  • Bu arkadaşın hiç merak etmediği bir konu daha var. 4 dolara et ithal edildiği söylenen ülkelerin çiftçisi ve tüccarı hiç para kazanmıyor mu acaba?
  • Bizim kasaplarda 13 dolara satılan eti sorgulamayanlar, o ülkelerdeki düşük fiyata kulp takmanın peşindeler…
  • İthal ete ait perakende satış fiyatlarını yukarda belirttim. İthal etin TK Marketlerdeki ortalama perakende satış fiyatı 7.5 dolardır. ESK Marketlerindeki ortalama perakende satış fiyatı 6.5 dolardır. Diğer marketlere verdikleri toptan fiyat ise bu rakamların altındadır. Bu durumda 4 dolara ithal edip, 8 dolara toptan satma imkanı var mıdır?
  • Ben diyorum ki; eğer sizin yetiştiriciliğini yaptığınız etin yarı fiyatına bu memlekette et sattırarak zengin olma imkanı bulan varsa da bırakın olsun!

Üstelik vatandaşta bu sayede et yiyebilsin…

Sonuç olarak; yerli besiye göre yüzde 50 ucuza satış imkanı olan ithal etin maliyet kalemleri içinde de pahalı yem ve enerji gideri bulunmaktadır.

Yıllardır tarım sektörüne dair yazılar yazan, beğendiğim bir gazeteci Et ve Süt Kurumu’nun bir açıklamasına takılmış. ESK açıklamasında deniyor ki; “Kurumumuz piyasa regülasyonu amacıyla yurt dışı karkas et alımlarını, 4734 sayılı yasanın 3. maddesi kapsamında üretici firmalardan yapmaktadır.”

Yazar da buna itiraz ediyor, “ESK yurt dışındaki üreticileri desteklemek için mi kuruldu? Neden kendi üreticinizden almıyorsunuz?” diye soruyor. Artık sözün bittiği yerdeyiz. Yani ESK yurt dışında yarı fiyata satın alma imkanı bulduğu eti bırakacak, tüketicinin alım gücünü aşan fahiş fiyatlı etin talebini daha da yükseltecek şekilde yerli üreticiye hizmet edecek!

Peki o zaman aynı kurumun tüketiciye karşı sorumluluğu ne olacak?

Bu kurum; üreticiyi koruma fonksiyonunun yanında, tüketicinin kaliteli ve uygun fiyatlı ürünlere ulaşmasını da hedefliyor. Geçici çözümün sebebi bu…

Son 2,5 ayda gelen yüzde 50 fiyat artışının hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Aksini iddia edenlerin bu kısa süre içinde hangi maliyet kalemlerinin arttığını ortaya koymaları gerekir. Döviz kurunda son 2 hafta hariç önemli bir artış olmamış, ocak aylık enflasyon yüzde 6.65, şubat aylık enflasyon yüzde 3.15 olmuş. Hepsi bu kadar. Bizim ülkemizde tok açın halinden anlamıyor. İşte bir başka sorun da budur. Ülkenin en büyük banknotu ile 1 kg et alınamıyor ama hâlâ buna karşı tedbir de alınsın istenmiyor…

Fırsatçılık kronik bir hastalıktır ve kesin çözüm olan ‘hayvancılığın daha çok desteklenmesi ve üretimin artırılması’ konusundan bağımsız ele alınmalıdır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Gıdadaki gizli tehdit: pestisit

Ercüment Tunçalp

İnsan hayatında tehlikelere karşı korunmanın önceliği vardır. Farkında olduğunuz risklere karşı önlem alırsınız. Ya göremedikleriniz?

İşte bunların en başında gelen pestisit, tarımda ürün verimini artırmak amacıyla kullanılan kimyasallardır. Böcek, mantar, kemirgen öldürücüdür. Başka?

Kontrolsüz kullanımı uzun vadede insan hayatını da tehdit eder. Kronik hastalıklara ve kanser oluşumuna kapı aralar…

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın pestisit denetimi yaptığını, ancak analiz sonuçlarını açıklamadığını duyuyorum. Olumsuz analiz sonuçlarındaki oranın yüksek olduğunu da tahmin ediyorum. Bu tahminimi oluşturan husus; ihracata hazırlanan ürünlerin daha hassas denetime tabi olmasına rağmen, AB’nin Gıda ve Yem için Hızlı Uyarı Sistemi (RASFF) tarafından duyurulan bize ait olumsuzlukların fazlalığıdır. Peki bu bizi nereye götürür?

Yurt dışına gönderilen ürünlerde bu risk göze alınıyorsa, iç pazarı tahmin etmenin hiç de zor olmadığına…

Tarım ve Orman Bakanlığı’nın, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu (KVKK) gerekçesi ile “verilerin ticari sır” veya “iç/dış ticarette olumsuz etki yaratabileceği” endişesiyle sonuç açıklamadığını duyuyoruz. Oysa bu durumda hiç değilse problemin boyutunu bilmek ve zararlı ürünün imha oranını öğrenmek, en doğal tüketici hakkıdır.

Elbette dünyada pestisit analiz sonuçlarını açıklamayan ülkeler vardır. Bunlar denetim mekanizmaları zayıf ülkelerdir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) ise düzenli şekilde bu sonuçları açıklamaktadır. Benim görüşüm; ürününe güvenen ile güvenmeyen arasındaki farktır bu…

Bize gelince; Avrupa’ya ihraç ettiğimiz ürünlerin olumsuz sonuçlarını zaten dış kaynaklardan öğreniyoruz. Ve bu şekilde 2025 yılında en çok bildirim (uyarı) alan ilk 2 ülke arasında olduğumuzu da biliyoruz. Uyarı sistemi sayesinde bizden ithalat yapmayan ülkeler bile bu kötü şöhretimizi öğreniyorlar. Dolayısıyla ilgili Bakanlığın açıklama yapmaması yurt dışına yönelik bir tedbir olamaz. İç piyasada ise açıklama yapılması durumunda arz problemi yaşanması güçlü ihtimaldir.

İki yıl önce bu konuyu, “Gıda güvencesi ile gıda güvenliği ayrışıyor” başlıklı makalemde konu etmiştim. Burada bir özetini takdim edeyim…

Önce ‘karın doyurmak için bulduğunla yetineceksin (Gıda güvencesi), sonra imkanların geliştikçe sağlıklı beslenmeyi düşüneceksin (Gıda güvenliği)’ şeklinde bir ifadeyi kolay anlaşılabilir olması bakımından tercih ediyorum. İşte bazı gelişmekte olan ülkelerde ikincisine sıra gelememesini de buna bağlıyorum.

Bunun için sadece pestisit konusu değil, taklit tağşiş sonuçlarının açıklanması da zaman zaman ihmale uğramıştı. Nitekim Tarım ve Orman Bakanlığı 1 Mart 2022 tarihinden itibaren tam 31 ay müddetle analiz sonuçlarının duyurusuna ara vermişti. 2 Ekim 2024 tarihinde uygulama tekrar devreye girince, bu gelişmeyi 7 Ekim 2024 tarihli, “Tağşiş yapan firmaların keyfi kaçtı” başlıklı yazımda değerlendirmiştim. Ara verilen 31 aylık zaman dilimindeki diğer yazılarımın linklerini de bu yazının sonuna ekliyorum…

Eğer amaç gerçekten üzüm yemek ise, taklit tağşiş olaylarından daha fazla bu konuda yönlendirici ve ısrarcı olmak durumundayız. Zira taklit tağşiş ile pestisit arasında benzerlik olsa da ikincisinde riskler çok daha fazladır.

Her ikisi de insan sağlığı için önemli tehdittir. Her ikisi de tüketiciyi aldatmaktır.

Her ikisini gerçekleştiren de kendi çıkarını tüketici sağlığına tercih etmektedir.

“Taklit tağşiş bilerek, ilaç kalıntısında limit aşımı ise hatadan kaynaklanmaktadır” görüşünün benim açımdan geçerliliği yoktur. Zira hileyi yapan da hata olduğunu söylemektedir. Ayrıca pestisit limit aşımında; tarımsal üretimin artırılması, ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken sürenin ticari amaçla beklenmemesi, bilerek yapıldığının kanıtıdır. Daha ucuza mal etmek için ruhsatsız veya o üründe kullanımı yasaklanmış ilaç kullanmanın da masum görülebilmesi mümkün değildir.

Çoğunlukla pestisitin sonuçları taklit tağşişten daha ağırdır. Zira insan sağlığına zarar vermeyen hile vardır (yağ oranının düşük olması, dana eti yerine kanatlı kullanımı gibi) ama limit aşımında pestisitin kanserojen etkisi, hormonal bozukluklar, nörolojik hastalıklar yaratabileceği bilimsel gerçektir.

Gıda kategorilerinin çoğunda güvenli markaları seçerek korunmak mümkünken; meyve-sebzede marka olmaması ve pestisitin görünmez bir tehlike olması tüketiciyi savunmasız bırakmaktadır.

Pestisitin insan sağlığı dışında çevreye verdiği zararın sınırı yoktur. Havaya, suya, toprağa karışması; arılar, kuşlar ve birçok canlı için tehdit oluşturuyor.

Büyük perakende zincirlerin hepsinde Kalite Kontrol Departmanı vardır. Denetimi yapsalar ve sorunlu ürünleri geri çevirseler bile (ben hiç duymadım), üretici ismini açıklamazlar. Bu konuda Bakanlık ile ters düşmeyi göze alamazlar. Bunun için de perakendeciyi eleştiremeyiz. Ancak bu marketlerin merkez deposundan veya şubesinden alınacak numunelerin olumsuz sonuç vermesi onları da sorumlu tutar.

Sonuç olarak; pestisitten korunmak o kadar kolay değildir. Her çeşit meyve sebzeyi karbonatlı /sirkeli suda bekletmek, yıkamak veya fırçalamak hem pratik değildir hem de kesin çözümü garanti etmez. Zira ürünün çeşidine, kalıntının türüne göre ayrı işlem gerekir ki; örneğin çekirdeğe kadar nüfuz eden pestisiti arındıracak bir yöntem henüz bulunmamıştır.

Çözüm; çiftçilerin hızlandırılmış eğitimden geçirilmesi ve yönlendirici rolü üstlenecek uzmanların (Ziraat Müh. / Gıda Müh.) yetki ve sorumluluklarının artırılmasıdır.

Mevcut şartlarda bir diğer çözüm, sivil toplum kuruluşlarının marketlerden alacakları numuneleri analiz ettirerek sonuçları kamuoyuyla paylaşmalarıdır. Halk sağlığı açısından bundan daha büyük hizmet olamaz…

Sorunlu ürünün kaynağına ulaşmak zor olmayacağından, halk sağlığını tehdit edenin ortaya çıkarılması, diğer girişimler için caydırıcı olabilir.

 

Konuyla ilgili diğer makalelerim:

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Beklenti ve fırsat zamları!

Ercüment Tunçalp

Bundan bir ay önce savaş başlarken bir hareketlenme oldu. “İğneden ipliğe her şeye zam gelecek” diyen felaket tellalları düğmeye bastı. O günlerde savaşın bahane edildiğini, motorine gelecek 10 liralık artışın, Antalya-İstanbul arası nakliyede yakıt maliyetini kilogram başına 11 kuruş artıracağını belirtmiştim. Eşel mobil sisteminin devreye girmesiyle de uluslararası enerji fiyat gelişmelerinin enflasyona yansıması sınırlandı. Kaldı ki eşel mobil sistemi devre dışı kalsa ve motorinde 30 lira fiyat artışı baz alınsa bile (henüz o seviyeye ulaşmadı), ürüne yansıması 50 kuruşu geçmez.

  • Dolayısıyla uzun vadede savaşın olumsuz etkileri olabilir ama bu acele nedir?
  • Savaşın başladığı 28 Şubat 2026 tarihindeki motorin fiyatı 60,35 TL, bir ay sonra 31 Mart 2026 tarihindeki fiyatı 74,87 TL. Yani bütün koparılan fırtına bu artış üzerine. Eğer bizim gibi savaştan dolaylı etkilenen AB ülkelerinde de ürün fiyatlarına yansıma aynı olursa bütün söylediklerimi geri alacağım.

Elbette bu kıyaslamayı da 3 ay sonra yaparız. Hem de euro bazında

  • İşte TCMB blog sayfasında yer alan konuyla ilgili en taze bilgi…

“Brend petrol fiyatında yüzde 10’luk bir artışın tüketici enflasyonunu 12 ay sonunda (hemen değil), doğrudan ve dolaylı etkiler (yani gübre ve etkilediği bütün ürünler dahil) kanalıyla nihai olarak 1 puan artırdığına” işaret ediliyor. Toplam etki ise 24 ay içerisinde yaklaşık 1,2 puan olarak hesaplanıyor.

  • Bu kadar da değil, Mart 2026 – Şubat 2027 arasında Brend petrol fiyatının 70 ila 90 ABD doları arasında değiştiği alternatif senaryo da ele alınmış.

“Ortalama Brend petrol fiyatının 70 ABD doları olduğu ve eşel mobil sisteminin olmadığı durumda, ürün fiyatlarına geçişkenlik yıllık enflasyon tahminini 1,9 puan yukarı yönlü etkiler. Eşel mobil uygulanması durumunda ise enflasyondaki doğrudan ve dolaylı artışların 1,3 puan daha düşük, yani bir başka ifadeyle yüzde 0,6 olarak gerçekleşmesini sağlar” deniyor. Bizim gibi enflasyonu yüzde 30’lar seviyesinde yaşayan ülkede iki puanın sözü mü olur?

Elbette beklentileri bozan haklı nedenler de var ama bunların ekseriyetinin savaşla ilgisi olmayıp, piyasa bu beklentileri önceden satın almıştı zaten…

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in gördükleri ile bizim gördüklerimiz arasında fark vardır. Şimşek diyor ki; “Türkiye krizleri fırsata çevirecek, dezenflasyon ve yapısal reformlar önceliğimiz olacak.”

Ben de diyorum ki; hangi dezenflasyon? Dokuz aydır yüzde 31-33’lerde takılı kalan yıllık TÜFE’ye rağmen vitrine konan dezenflasyon mu?

Yapısal reformlarla tanışacağımız günleri ise sabırsızlıkla bekliyoruz…

Gelelim daha önemli sorunlara…

Esas tehdit kur riskinin artmasıdır. Türkiye’nin dış borç stoku 520 milyar dolara ulaşmıştır. Bu borç ödemeleri için dövize ihtiyaç vardır. Yeni olan gelişme, ihracatın gerilemesi ve ithalatın artmasıdır. Bu da dış ticaret açığını, dövize ihtiyacı ve kurları artıracaktır.

Ticari kredi ve mevduat faizlerinin yükseldiğini izliyoruz. TCMB’nin politika faizini yüzde 37’de sabit tuttuktan sonra örtülü artırım yapması da 22 Nisan’da faiz artırımına gideceğine işarettir.

Kredi risk primi (CDS) 200 baz puana düşmüşken, tekrar 300 baz puanı görmüştür. Bu da borçlanma maliyetini artıracaktır. Yani görüldüğü gibi fiyatları tırmandırırken(!) gerekçe boldur ama henüz yansımalarını görmeden hareketlenmek için erkendir. İtirazımız da bunadır…

Yoksa gıda fiyatları dünyada düşerken bizde artmasına; döviz kuru yatay seyrederken ithal girdi maliyetinden şikayet edilmesine alışkınız.

Sonuçta; biz savaşa girmesek bile savaşa girenlerden fazla etkilenmiş oluyoruz. Nedeni gayet açıktır, Gıda fiyat denetimleri hem sayıca hem de ceza tutarı olarak yetersizdir. Örneğin Türkiye Gazetesi’nin haberinde; “Bir zincir marketin, sadece bir ay önce kilosunu 40 TL’den aldığı domatesi tam 5 katı fiyata, 199 TL’ye sattığı tespit edildiği için skandalın adresi olan markete 1,8 milyon TL ceza kesildi” deniyor. Şimdi “rekor” olarak duyurulan bu cezanın ne kadar yetersiz kaldığına bakalım…

Market, bir zincirin halkası olduğuna göre olay tek şube ile sınırlı kalamaz. Ayrıca domates perakendecilerin en çok sattığı birinci üründür. Miktarı alt sınırdan 20 ton olarak dikkate alalım. ‘159 TL (kâr)X20.000 kg= 3.180.000 TL’ hesabıyla; bir seferlik ve tek üründeki bu kazancın yarısı cezaya gidiyor. Böyle bir para cezası fahiş fiyata ilaç olamaz, prim gibi gelir…

Ürünlerin hal çıkış ve market fiyatları herkese açıktır. Yani brüt kâr marjlarını hesaplamak hiç de zor değildir. Bazı reyonlarda rastladığım fahiş fiyatlar tüm zamanların en yüksek kârını sağlıyor. Ve dünya ile farkımızı da açıklamış oluyor. Dolayısıyla tüketicilere şimdi daha fazla sorumluluk düşüyor. Yapacakları şey, aşırı artış gördükleri etiketlerin fotoğrafını çekerek Ticaret Bakanlığı’na iletmektir. Yoksa, vatandaşların temel ihtiyaçlara erişimini zorlaştırarak güven duygusunu zedeleyen bu durumun kapsama alanı giderek genişleyecektir.

Görüleceği üzere dar bir pencereden bakmıyoruz. Yapışkan hale gelen enflasyonu da, içinde barındırdığı fırsatçı enflasyonunu da birbirinden ayırarak inceliyoruz. Yoksa bir ülkede küçük bir azınlık kendi tedbirini alırken, elinde bu imkanı olmayan sabit gelirli çoğunluğun yükü daha da artacaktır.

Reis Gıda Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Reis’in Bloomberg HT’ye yaptığı açıklamanın özeti: “Enflasyonla mücadele sadece hükümetin değil, aynı zamanda iş insanının da asli görevidir. Bu ülkede hep birlikte var oluyoruz ve bu ülke de para kazanıyoruz.”

İşte bizim söylediğimiz de budur…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (34) Portekiz

Ercüment Tunçalp

Kıta Avrupası’nın en batısında yer alan Portekiz, kuzeyinde ve doğusunda AB içerisindeki en uzun ve kesintisiz kara sınırını paylaştığı İspanya ile komşudur. Güneyinde ve batısında Kuzey Atlantik Okyanusu yer alır. Başkenti Lizbon olup, ikinci büyük şehri Porto’dur.

Akdeniz iklimine sahiptir. Yıllık ortalama sıcaklık 17 derecedir. Turizm en önemli geçim kaynağıdır. Portekiz şarapları dünya çapında pazarlanmaktadır.

Portekiz’de; pirinç, buğday, mısır, patates, incir, badem, portakal, üzüm, çavdar ve zeytin yetiştirilir. Ülkede malların çoğu ithal edilmekle birlikte, meyve sebze çeşitleri de özellikle Güney Amerika ülkelerinden gelmektedir.

Portakal Anadolu’ya Portekiz’den geldi. Bu nedenle “Portugal meyvesi” olarak adlandırılırken, zamanla yalınlaşarak portakala dönüşmüştür.

Portekiz, ABD ve birçok AB ülkesine göre daha ucuz bir yaşam sunan ülkedir. İşte bunun için listede görüldüğü üzere, aramızdaki fiyat farkı daha büyüktür. Ülkemizdekinden çok daha kaliteli etin, çok daha ucuza bulunduğu bir ülkedir. Meyve sebze çeşitlerinde de aynı durum geçerlidir.

Portekiz Avrupa’nın gelire göre yaşam maliyeti en uygun ülkesidir. Yirmi yıl önce bizzat şahit olduğum durum, bize göre daha pahalı kaldıklarıydı.

Gayrimenkul fiyatlarına gelince; örneğin Lizbon merkezinde üç odalı bir dairenin ortalama fiyatı 340 bin euro’dur (17,4 milyon TL). Merkez dışında benzer büyüklükte bir dairenin ortalama fiyatı 180 bin euro’dur (9,2 milyon TL).

Ortalama aylık kiralar merkeze yakın 900-1000 euro (46 bin-51 bin TL), dış bölgelerde ise 750 euro (38 bin TL) civarındadır. Yani 20 yıl önce bizim lehimize olan büyük fark, bugün hemen hemen eşitlenmiştir.

Ulaşım aylık 2.000 TL civarındadır. Lizbon veya Porto’da aylık kart 40 euro olup; otobüs, tramvay ve metro hatlarında sınırsız seyahat imkanı sağlar.

Portekiz’de büyük market zincirleri; Continente, Pingo Doce, Lidl, Aldi, Auchan, Mercadona, Minipreço ve Intermarche’dir. Görüleceği üzere 10 milyon nüfusa rağmen kıran kırana rekabet yaşandığı ortadadır.

Fiyat kıyaslamalarına başlayalım…

  • 39 ürünlük listede Portekiz fiyatları Lidl sitesinden 23 Mart 2026 tarihinde, Türkiye fiyatları da aynı gün iki ulusal zincirimizden alınmıştır.
  • Sanal alışveriş tarihindeki kur, 1 Euro= 51,28 TL’dir.
  • Portekiz nüfusu 10,4 milyondur.
  • Kişi başı geliri 31.415 dolar (2025) olup, bizim kişi başı gelirin (18.198 dolar) yüzde 73 fazlasıdır.
  • Yıllık enflasyon oranları yüzde 1,9, işsizlik oranları yüzde 5,6’dır.
  • Portekiz’de 2026 yılı brüt asgari ücreti 1.073 euro (920X14/12) olup, net asgari ücret 800 euro’dur. Bizim net asgari ücret ise 547 euro karşılığıdır.
  • Portekiz alışverişi 203,40 euro tutarken, Türkiye alışverişi 17.378 TL (338,83 euro) çıkmıştır. Görüldüğü gibi euro bazında yüzde 67 pahalıyız. 39 ürünün sadece 6’sında biz ucuzuz. Bizim alışveriş tutarını şişiren ürünler hiç sürpriz değildir. Zaten normal olmadığını devamlı yazıyoruz. Ayçiçeği yağında yüzde 119, kuzu pirzolada yüzde 193, kuzu kuşbaşında yüzde 127, kuzu butta yüzde 78, muzda (ithal) yüzde 195, dana bonfilede yüzde 136, viskide yüzde 72, tereyağında yüzde 45, elmada yüzde 87, kaşar peynirde yüzde 79 pahalıyız.
  • Bu şekliyle; Portekiz tüketicisi yüzde 46 daha fazla gelir elde ederken, bizim tüketicimizin harcaması da yüzde 67 fazladır ve böylece iki türlü kayıptadır.
  • Portekiz vatandaşı bu alışverişi bir aylık geliri ile 4 defa yapabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ay içinde 1,6 defa yapabilmektedir.

Başka bir ifadeyle, Portekizli tüketici gelirinin yüzde 25’i ile bu alışverişi yapabilirken bizim tüketicimiz aynı alışverişi gelirinin yüzde 62’si ile yapabilmektedir.

Sonuç olarak; bizim tüketicimizin gelirine göre harcaması çok yüksektir ve benzer duruma başka bir ülkede kolay kolay rastlayamıyoruz. Geliri bizden düşük ülkeler vardır ama harcamaları daha da düşüktür. Örneğin Arnavutluk tüketicisinden yüzde 20 daha fazla gelire sahip olmamıza rağmen, harcamamız yüzde 51 daha fazladır. Görüldüğü gibi Arnavutluk’tan bile daha düşük satın alma gücüne sahibiz. Birçok Avrupa ülkesiyle yaptığımız kıyaslamalarda; Portekiz örneğinde olduğu gibi hem gelirimiz farklı şekilde düşüktür hem de harcamamız farklı şekilde yüksektir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER