Ercüment Tunçalp
Kişi başına düşen milli gelir üzerine
Yıllardır kişi başına düşen milli gelirimizi artıramadığımız bilindiği halde buradan yapay bir başarı hikayesi çıkartmak anlamsızdır. Dolayısıyla hangi konuda bu tarz tartışmalar yaşanıyorsa devreye hemen matematik ve istatistik girmeli ki; üzerine söylenecek başka söz kalmasın…
Yetkili bir ağızdan, “Yüksek gelirli ülkeler liginin eşiğindeyiz” sözünün çıkması da gerçeği değiştirmiyor. Zira TDK’ya göre ‘eşik’ kelimesinin anlamı, “Başlangıç noktası veya yakını” demektir. Oysa biz yüksek gelirli ülkeler eşiğinin çok uzağındayız. 13.846 dolar olan başlangıç noktasına ulaşmamız için 10.655 dolarlık gelirimizi yüzde 30 artırmamız gerekiyor. Bunun da en iyi şartlarda bile kaç senelik yol olduğunu aşağıda anlatmaya çalışacağım.
Önce 2022 yılına ait kişi başı gelirimizin 10.655 dolar olduğunun ve küresel ligde ilk 78 ülke arasında bulunmadığımızın altını çizelim. Daha hazin olan kısım ise 15 yıl önceki 11.018 dolarlık gelirin de (2008) gerisinde olduğumuzdur.
Dünya Bankası 1 Temmuz 2023 tarihinde ülkeleri gelirlerine göre gruplara ayırma işlemini güncelledi.
Buna göre;
- 1.135 doların altındaki ülkeler düşük gelirli,
- 1.136 – 4.465 dolar arasındaki ülkeler alt orta gelirli,
- 4.466 – 13.845 dolar arasındaki ülkeler üst orta gelirli,
- 13.846 dolar ve daha yüksek olanlar ise yüksek gelirli ülkeler olarak sınıflandırıldı. Bu son çıtayı (yüksek gelirliler) dünyada geçen 64 ülkenin bulunduğu da açıklandı. Bu ülkeler arasında biz yokuz. Ancak bu 64 ülke dışında, kendi grubumuzdan da önümüzde 14 ülke daha bulunuyor…
IMF Dünya Görünümü veri setine göre, Türkiye 2022 yılında 10.655 dolarlık kişi başı geliriyle dünya 79’unculuğuna gerilemiştir. 2001 ekonomik kriz yılında bile bugünkünden daha iyi bir sırada (78) bulunuyorduk.
Bize ait bir başka olumsuz rekor da 2013 – 2020 yılları arasında tam 7 yıl üst üste kişi başı gelirimizin düşmüş olmasıdır. Bunun 7 yıl boyunca kalıcı ve artan şekilde fakirleşme olduğunu kabul etmemiz lazım. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus daha var. Fakirleşme ortalama anlamda sürerken, herkesin pastadan aldığı pay da küçülmüyor. Bazıları için (yüksek gelir grupları) porsiyonlarını büyütecek bir fırsat da sunuyor aynı tablo. Bunları yüzde 10 veya 20’lik gelir tablolarından ve değişen pay oranlarından görmek mümkündür. Hani halk arasında bir boş muhabbet vardır; “Herkes sıkıntıdan söz ediyor ama bütün restoranlar, kafeler tıka basa doluyor” şeklinde tekrarlanan. Yani nüfusun yüzde 10’u olan 8-9 milyon kişiyi esas alıp, ay sonunu getiremeyen yüzde 90’ın önüne kanıt olarak koyuyorlar…
Bunun da istatistiğine bakalım. TÜİK veri setinde; 2014-2022 dönemleri arasında en üst gelir grubundaki yüzde 10’luk kesimin toplam gelirden aldığı pay 3,8 puan artarken, diğer 9 dilimin payı azalmıştır. En yüksek gelirli yüzde 10’luk nüfus dilimi ile en düşük gelirli yüzde 10’luk dilim arasında; 2014 yılında 11,6 kat olan gelir farkının (%28,9 / %2,5), 2022 yılında 14,2 kata kadar yükseldiği (%32,7 / %2,3) görülüyor. Bu da bir tarafın büyüyen pastadan daha büyük pay alarak zenginleştiğini, diğer tarafın ise azalan payıyla yoksullaştığını gösteriyor.
Dünya Bankası’na göre; bizim ve bize benzeyen ülkelerin sorunu ‘Orta gelir tuzağı’dır. Bu o ekonomilerin, belirli kişi başına gelir seviyesine ulaştıktan sonra ileri gidemeyip aynı seviyede sıkışıp kalmalarıdır. Ülkemiz de maalesef orta gelir tuzağına yakalanmış bu tarz ülkelerden biridir.
Yapısal reformları bir an önce devreye sokmadan, yerli ve yabancı yatırımcıları kendi lehimize harekete geçiremeyiz. Para ve maliye politikaları birbiriyle uyumlu ve kurallara uygun yürütülmelidir. Hukuk, eğitim, teknoloji, tarım alanlarındaki reformlar da kesinlikle ertelenmemelidir.
Araştırmalar, üst orta gelir düzeyinden yüksek gelir düzeyine geçişte zorlanan birçok ülkenin uzun yıllar burada takılı kaldığını göstermektedir. Dolayısıyla bu durum bir ülkenin yeterli ekonomik büyümesinin (nüfus artış oranından fazla) sürdürülebilir olmadığına işarettir. Yine aynı araştırma sonuçları, orta gelir tuzağına takılıp kalmanın nedenleri arasında eğitim sisteminin belli standartların altında kalması, beşeri sermayenin niteliksiz ve yetersiz olması, teknolojiyle ilgili faaliyetlerin geri planda bırakılması, uluslararası piyasada rekabet edebilir düzeyde ve kalitede üretiminin olmaması gösterilmektedir. (Kaynak: Sakarya Üniversitesi)
Sonuç olarak; bu kişi başı gelir ortalama bir değerdir ve yetersiz kalması da tek sorunumuz değildir. Yani yukarda anlattığım üzere bir yılda herkesin cebine 10.655 dolar girmez. Dolayısıyla bu gelirin nasıl dağıtıldığı daha da önemlidir. Refah düzeyinde belirleyici olan bu ikinci aşamadır. Gelir grupları arasındaki fark büyüdükçe gelir dağılımındaki adaletsizliğin boyutu da şekillenir. Ve de bununla asla övünülmez…
Son yıllarda dolar / TL kurunda TL aleyhine yaşanmış olan gelişmelerin, dolar cinsinden kişi başı milli gelirimizi olumsuz etkilediği bir gerçektir. Ancak bu kur etkisi için yönetim hatalarını görmezden gelemeyiz. Nitekim kimin icadı olduğunu bilemediğimiz, ‘Fakirden, zengine servet transferi’ne yol açan Kur Korumalı Mevduat uygulamasının terk edileceği anlaşılıyor. Ancak bu o kadar kolay gerçekleşecek bir değişiklik değildir. Zira KKM hesaplarını TL mevduata dönüştürebilmek için beklenen enflasyon kadar faiz vermek zorundasınız. Aksi halde, dövize artan talep kuru ve enflasyonu uçurur. İşte bugün yanlıştan dönülse bile yolu uzatan son örnek de yıllardır süren negatif reel faiz uygulamasıdır.
Ercüment Tunçalp
Akaryakıt zammını fırsata çevirmek…
Önemli bir maliyet kalemi olan akaryakıt fiyatları savaş nedeni ile yükselirse ne olur? Bütün mal ve hizmetlerin fiyatı gerekenden fazla artar. Peki savaş bitip petrol fiyatları geri gelirse ne olur? Hiçbir şey olmaz, fiyatlar çıktığı yerde kalır. Çünkü o artık kazanılmış haktır!
Belki bana kızanlar oluyordur, fırsatçı enflasyonunu gündeme getirip, fazla üzerinde durduğum için. Ancak aynı çevreler bu nedenle fiyat seviyelerinde dünyadan koptuğumuzu göz ardı ederler. Örneğin kakao fiyatları yüzde 70 düşünce, çikolata fiyatları bizim ülkemizde düşer mi? Geçici indirimler hariç aynı yerde kalır. Fiyatını artıranlar bile olur…
Geçmişte rekolte düşüklüğü nedeniyle haklı olarak artan ayçiçeği yağ fiyatları, rekolte normale dönünce düşer mi? Hayır. Üstelik şaşırtan savunma, “ihtiyacımızın yarısını ithal ediyoruz” olur. Biz de “İyi ya o zaman ithalat yapılan ülkelerin raf fiyatlarına yaklaşsanıza” deriz…
Kırmızı et spekülatörleri, “hayvan sayısı azalıyor, fiyatlar bunun için yükseliyor” derken, devletin resmi kaynakları tam tersine, artışa işaret ediyordu.
Bu sefer de gündeme “girdi maliyetleri” geliyordu. Öyle ki sanki dünyada girdi maliyeti döviz bazında sadece bizi hırpalıyordu…
Dolayısıyla akaryakıttaki fiyat artışını da tüketici fazlasıyla ödeyecek. Zira enflasyon herkesi üzmez, sevindirdikleri de vardır. Yani mücadelesi zordur.
Mehmet Şimşek demiş ki; “Petrol fiyatlarındaki artışın kalıcı olması beklenmiyor.” Evet bu işin küresel ve sahici tarafıdır…
Peki bu artışı şişirerek maliyet içine yerleştirenler, kalıcı olmayacağını garanti ediyorlar mı? Hayır, yaşadıklarımız bize bu konuda ihtiyatlı olmamızı söylüyor.
Elbette Şimşek’de bu tehlikeyi görmüş olmalı ki, “Vatandaşların, yatırımcıların ve firmaların bu süreci sağduyuyla değerlendirmelerinin önemine” vurgu yapıyor.
Şimdi bazı gerçeklerden hareketle bu dileğin tutma ihtimaline bakalım…
- 28 Şubat 2026, ABD – İran savaşının başladığı tarih…
- 2 Mart 2026, İran’ın Hürmüz Boğazını geçişe kapattığı, geçiş yapmaya çalışacak gemilere müdahale edileceğini açıkladığı ve petrol fiyatlarının sert yükselişe geçerek aynı gün içinde 80,07 dolar seviyesine çıktığı tarih…
- 4 Mart 2026, Eşel Mobil Sisteminin devreye girdiği tarih. Sistem 2 Mart günü baz alınarak, bu tarihten itibaren bazı petrol ürünlerinin fiyatı artarsa, artış tutarının yüzde 75’ine kadar bu ürünlerin ÖTV’sinin indirilmesi şeklinde uygulanıyor. Nitekim eş zamanlı olarak motorine 12 lira 45 kuruş zam gelse de yeni düzenlemeyle 12,45 TL yerine 3,11 TL zam pompaya yansıyor.
- 7 Mart 2026, henüz ortada gıda ürünlerine yansıyacak önemli bir maliyet farkı olmadığı halde, Osmaniye’nin Kadirli ilçesindeki hal esnafı, “Akaryakıt fiyatları arttı, ürünlerin hepsine zam geldi” diyebiliyorlar. (Anka Ajansı)
- 10 Mart 2026, motorine 2 lira 32 kuruş zam gelmesine rağmen, pompa fiyatlarına 58 kuruş olarak yansıyor.
- 12 Mart 2026, motorine 4 lira 58 kuruş indirim gelirken, pompaya 1 lira 15 kuruş olarak yansıyor.
Buraya kadarı sadece söylentiden yola çıkan fırsatçıların icraatlarıdır…
Şimdi ise aşağıda motorine 3-4 lira değil, 10 lira zam gelmesi durumundaki senaryoyu sunuyorum…
Örneğimizde, nakliyenin yapılacağı güzergah olarak Antalya-İstanbul arasını dikkate aldım. Mesafe yaklaşık 750 kilometredir. Taşıdığı ürün meyve sebze olan bir kamyon yaklaşık 20 ton yük taşır. Şartlara göre değişmekle beraber bir kamyon ortalama 100 kilometrede 30 litre mazot tüketir. Bu şekilde de toplamda harcadığı yakıt 750×30/100= 225 litredir.
Diyelim ki; mazot fiyatı 65 liradan 75 liraya çıkmış olsun. Fiyat 65 TL iken, 65 TLx225 litre= 14.625 TL mazot için harcanırken; fiyat 75 TL olunca, 75 TLx225 litre= 16,875 TL harcanır. Maliyet farkı 2.250 TL olup, taşınan yük miktarına bölündüğünde, 2.250 TL/20 ton= 11 kuruş çıkar. Bu durumda fırsatçı fiyatını 11 kuruş mu artırır? Rahatlıkla en az 3-4 lira artırmak ister. Ve gerekçesi de “mazota 10 lira zam geldi ya…” olur. Bu olay sadece bugüne ait olmayıp, 30 yıl önce de aynı kapı aralanmaya çalışılırdı. Bugün ise yüksek enflasyonun itici gücü sayesinde biraz daha kolaylaşmıştır.
Elbette yukardaki hesap, sadece nakliyeciye ait olan toplam yakıt maliyetinin ve tedarikçiye ait olan birim başına düşen maliyet artışının ifadesidir. Nakliyecinin bu artışı faturasına yansıtması kadar normal bir şey olamaz. Ancak aynı hesabı yapan ürün sahibi daha fazlasını nakliyeciye ödemeyeceğine göre tüketiciye de daha fazlasını ödetmemelidir. Ancak sözü bile edilmemesi gereken birim maliyet artışının; bahane yaratmaya elverişli olması, nihai tüketici fiyatının kartopu gibi şişmesini kaçınılmaz kılmaktadır.
Hepsi bu kadar mı? Savaş bitip petrol fiyatları düşmeye başlayınca ürün fiyatları da gerileyecek mi?
Bu sorunun cevabı yazımın başındaki yaşanmış örnekler de gizlidir.
Sonuç olarak; Osmanlıca bir deyim olan “Şüyuu vukuundan beter” sözü konumuzla çok ilgilidir ve boşuna söylenmemiştir. Anlamı; “Bir olayın söylentisinin dilden dile aktarılması, onun gerçekleşmesinden çok daha kötü sonuçlar doğurabilir.
Bunun için muhalif olmak bile, “iğneden ipliğe zam” diye başlayarak kenarda hazır bekleyen fırsatçının ateşini körüklemeyi gerektirmez.
Ercüment Tunçalp
İleriye dönük endeksleme
İleriye dönük endekslemenin amacı; fiyatların, maaş, kira veya sözleşmelerin geçmiş enflasyon yerine, TCMB gibi kurumlarca hedeflenen gelecek enflasyon oranlarına göre artırılmasıdır. Bu sistemi tartışmalı yapan ise, çoğu zaman olduğu gibi hedefler tutmadığı için çalışanların alım gücünü düşürmesidir.
Zira fiyatları ve ücretleri “geriye değil, ileriye doğru endeksleme” yöntemi tek şartla olumlu sonuç verebilir. O şart, ileriye dönük tahminin az sapmalı gerçekleşebilmesidir…
Bizde öyle mi?
Yukarda da belirttiğim şekilde; tahminle gerçekleşen arasındaki fark büyük olduğundan ücret artışları yetersiz kalmaktadır. Üstelik inandırıcılığı da kaybolduğundan, fiyatlama gücünü elinde bulunduranlar, kendi tahminlerine göre “tedbir” almakta, bu da fiyatlama davranışlarını bozmaktadır. Yani sabit gelirli iki defa kayba uğramaktadır.
Bu kadar mı?
“Dezenflasyon sürecindeyiz” ifadelerine karşı, böyle bir süreç yaşanmadığı resmi rakamlarla sabittir. Evet geçmişe endeksli artışların enflasyonu beslediği doğrudur. Ancak bunun yerine geçecek uygulamanın daha olumlu netice üretmesi beklenmez mi?
Üstelik bir taraftan çalışana “seni enflasyona ezdirmeyeceğiz” sözü verilirken, hatta üzerine “refah payı” ilavesinden bahsedilirken, gerçek yaşamda bunların görülememesi geleceğe dair beklentileri de bozar. Ve bu da enflasyona olumsuz katkı yapar. İşte bundan dolayı başta asgari ücretliler olmak üzere, emekliler ve daha sonra da çalışanlar için yoksullaşma ve gelir dağılımı eşitsizliğinin artışı kaçınılmaz olur.
Emek sömürüsünün çok geniş anlamı vardır. Örneğin kayıt dışı işçi çalıştırmak, asgari ücretin altında ücret ödemek dar kapsamlı olanıdır. Ancak sebep ne olursa olsun emeğin karşılığını eksik ödemek ise hepsini kapsayan en geniş anlamıdır. Öyle ya ücretler reel olarak artmıyorsa bunun bir adı olmalıdır.
Ücretler, işletmeler için en temel gider ve maliyet kalemidir. Devlet açısından da; özellikle kriz dönemlerinde, enflasyonu kontrol altında tutmak amacıyla ücretlerin baskılanması şeklinde ortaya çıkar. Geçici fiyat istikrarı hedeflense de uzun vadede alım gücünü azaltır, sermaye lehine bölüşüm adaletsizliğini artırır.
Geçtiğimiz yıl içinde enflasyon hedeflerini sürekli yukarıya doğru revize eden TCMB’nin Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay tarafından yapılan açıklamayı hatırlayalım…
Akçay, “Bir noktada ileriye dönük endekslemeye geçmek zorundayız. Geriye doğru endekslemeler aslında sürekli kendi kendini yaratan bir süreç doğuruyor. Bir noktada ileriye dönük endeksleme, hem kamuda hem özel sektörde devreye girmek zorunda. Ben bu konjonktürün bunun için uygun olduğu kanaatindeyim” diyordu…
Bunun anlamı; kamu ve özel sektör kendi tedbirlerini alabildiğine ve hatta bu durum enflasyon yaratan ek katkı yapabildiğine göre yükü omuzlamak da sabit gelirliye ve emekliye kalıyor.
Benim itirazım; eğer hedefin üzerinde kalan kısım için daha sonra telafi edici ek zam gerçekleşecekse, bu sistemin öncekinden pek farkı olmayacağıdır. İşte resmi enflasyonu tartışılır hale getiren de budur. Zira TCMB’nin uygun bulduğu sistem, TÜİK verileri ile de destekleniyorsa ücret artışlarına müdahil olmadıkları söylenebilir mi?
Üstelik bundan fazlası da var. Örneğin emekli bayram ikramiyesi, uygulamanın başladığı 2018 yılından bu güne kadar asgari ücret kadar artırılsaydı, 2026 yılında 17.517 TL olmalıydı. Yani yeterli olmadığı söylenen asgari ücret karşısında bile yıllık kayıp 13.517 TL x 2= 27.034 TL’dir.
Hata payını azaltmak üzere herkes için sabit olan asgari ücretle bayram ikramiyesini kıyasladım. Eğer bu iki grubun harcamalar içindeki ağırlığı en fazla olan (ortalamanın çok üzerinde) gıda kategorisine göre kıyaslama yapsaydım, fark daha da açılırdı ama tartışmaya da açık hale gelirdi. Yine de fikir vermesi açısından bazı temel gıda ürünlerinde aynı dönemdeki fiyat artış oranlarına da bakalım. Ayçiçek yağı %3.118, Türk kahvesi %2.013, süt %1.937, kaşar peynir %2.299, tereyağı %2.391, yoğurt %3.900, kıyma %2.039, muz %2.581. 21 ürünlük listenin toplamdaki artış oranı ise %1.953’e ulaşmıştır.
(Kaynak: Mahfi Eğilmez)
Sonuç olarak; TCMB’nin yüzde 16’lık yılsonu hedefi yanında, yine aynı kurumun Hanehalkı Beklenti Anketi’nde 3 katı aşan (%48,8) 12 ay sonrası için beklenti her şeyi anlatıyor zaten…
Bu uygulama; reel gelirlerin erimesi ve yaşam koşullarının zorlaşması sebebiyle toplumdan destek bulamaz. Bunun sonucu da enflasyon beklentilerinin yönetilemeyeceği (halen görmekte olduğumuz gibi) ve programdan istenen neticenin alınamayacağı yönündedir.
İşte küresel bir kurumdan gelen önemli uyarı…
ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü), makul bir yaşam standardı sağlayacak ücret düzeyi hesaplanırken; “sağlam verilere ve güvenilir metodolojiye dayalı” yaklaşımların benimsenmesini öneriyor. Bu genel bir kural olmakla beraber her ülkede aynı önceliğe sahip olmayabilir. Zira, yıllık enflasyonu yüzde 3-4 seviyelerinde yaşayan ülkelerde yarım puanlık sapma fazla önemli değilken, bizim gibi yüksek enflasyona sahip ülkelerde 10 puan üzerindeki sapmaların ücretlerdeki reel gelir kaybını önlemesi mümkün değildir.
Burada unutulan bir şey var; kısa dönemde maliyet tasarrufu sağlayan bu durumun, uzun vadede düşecek talep nedeniyle reel sektörü de sıkıntıya sokacağıdır. Yani en önemlisi emek ve sermaye arasındaki dengedir…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (32) Sırbistan
Güneydoğu Avrupa’da yer alan Sırbistan’ın komşuları Macaristan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ, K. Makedonya, Romanya ve Bulgaristan’dır.
Sırbistan 6,6 milyon nüfusa sahip olup, başkenti ve en büyük şehri Belgrad’dır.
420 yıl Osmanlı toprağı olarak kalmıştır. Eski Yugoslavya’nın iki parçasından Karadağ 2006 yılında düzenlenen referandum sonucunda birlikten ayrılmıştır.
Sırbistan bu vesileyle denizle irtibatı kalmadığı için donanmasını satışa çıkarmıştır.
Sırbistan üst-orta gelirli bir ekonomiye sahiptir. İnsani Gelişme Endeksi’nde 64. sıradadır. BM tarafından yayınlanan aynı listede Türkiye de 51. sıradadır.
Sırbistan üniter bir cumhuriyettir ve parlamenter sistemle yönetilir.
Ülkede yer alan süpermarket zincirleri, Maxi, Univerexport, Lidl, İdea Süper, DIS, MERE’dir.
Bu kısa tanıtımdan sonra alışveriş kıyaslamasına geçebiliriz…
- Sırbistan’ın resmi para birimi Sırp Dinarı’dır (RSD). Yazının devamında bu kısaltmayı kullanacağız.
- Önce her iki ülkenin 2025 yılı kişi başı milli gelirine bakalım. Sırbistan’ın 15.322 $, Türkiye’nin 18.198 $ seviyelerindedir.
- Kıyaslamalarda dikkate alacağımız net asgari ücret Sırbistan’da saatlik 371 RSD x 174 saat= 64.554 RSD’dir. Karşılığı 550 Euro’dur.
Türkiye’nin net asgari ücreti 28.074 TL ve karşılığı 543 Euro’dur.
Demek ki iki ülkedeki asgari ücret hemen hemen aynı olduğuna göre geriye harcamaların kıyaslanması kalıyor. Sonra da satın alma gücü hakkında bir kanaate ihtiyaç duyuluyor.
- Yıllık enflasyonları yüzde 4 çıkmış olup, bizimkinin yedide biridir.
- İşsizlik oranı yüzde 8,5 olup, hemen hemen bizimkine (yüzde 8,2) eşittir ama aramızdaki önemli fark; onlar bunu dert edinip çareler ararken, biz çok normal karşılayabiliyoruz…
- Alışveriş Belgrad’da Maxi Market’ten, “Gezgin UFO” adını kullanan bir youtuber tarafından yapılmıştır. Bizdeki fiyatlar ise her zaman olduğu gibi 2 büyük ulusal market zincirinden alınmıştır.
- Güncel kur olarak 29 Şubat 2026’da geçerli olan 1TL= 2,27 RSD, 1 Euro= 117,42 RSD, 1 Euro= 51,73 TL dikkate alınmıştır.
- Listede, yazarken ve okurken gözü yormaması için kuruşlar yuvarlanmıştır.
- Listede 35 ürün yer alırken, Sırbistan alışverişi 13.738 RSD (117 Euro), karşılığı 6.053 TL (117 Euro), Türkiye alışverişi 9.311 TL (180 Euro) tutmuştur.
- Gelirleri aynı olan iki ülke tüketicisinden bizim vatandaşımız market alışverişine euro bazında yüzde 54 daha fazla harcıyor.
- Listedeki 35 ürünün sadece 5’inde ucuz olduğumuz görülüyor.
- Dana etinde yüzde 32, kasap köftede yüzde 128, tavuk kanatta yüzde 93 pahalıyız.
- Beyaz peynirde yüzde 100, ayçiçek yağında yüzde 126 pahalıyız. En şaşırtıcı birinci ürün budur. Zira dünya rekoru kırmak başka bir şey, bunu açık ara başarmak ise daha başka bir şeydir…
- Bira fiyatlarında ortalama yüzde 120 pahalıyız ama sebebini biliyoruz. Farkın önemli kısmı vergi payının olağanüstü yüksek olmasından kaynaklanıyor.
- Alkol fiyatlarındaki farklar merak konusu olduğu için listenin altında ayrı bir bölüm olarak yer verilmiştir. Bu kategori olmadan da (ara toplamda görülebilir) yüzde 48 daha pahalı çıkmaktayız.
- Şimdi de satın alma güçleri arasındaki farkı daha iyi anlayalım. Sırp tüketici aylık geliri ile aynı alışverişi bir ay içinde 4.7 defa tekrarlayabilirken, Türk tüketici aylık geliri ile aynı alışverişi bir ay içinde 3 defa tekrarlayabiliyor.
Başka bir ifade ile Sırp tüketici gelirinin yüzde 21,2’sini bu alışverişe ayırırken, bizim tüketici aynı alışverişe gelirinin yüzde 33,2’sini ayırmak zorunda kalıyor.
Sonuç olarak; gelir aynıyken harcama fazla ise buna bile şükretmek gerekiyor. Zira daha önceki kıyaslamaların çoğunda hem gelirimiz az hem de harcamamız fazla çıkıyordu.

