Ercüment Tunçalp
Kişi başına düşen milli gelir üzerine
Yıllardır kişi başına düşen milli gelirimizi artıramadığımız bilindiği halde buradan yapay bir başarı hikayesi çıkartmak anlamsızdır. Dolayısıyla hangi konuda bu tarz tartışmalar yaşanıyorsa devreye hemen matematik ve istatistik girmeli ki; üzerine söylenecek başka söz kalmasın…
Yetkili bir ağızdan, “Yüksek gelirli ülkeler liginin eşiğindeyiz” sözünün çıkması da gerçeği değiştirmiyor. Zira TDK’ya göre ‘eşik’ kelimesinin anlamı, “Başlangıç noktası veya yakını” demektir. Oysa biz yüksek gelirli ülkeler eşiğinin çok uzağındayız. 13.846 dolar olan başlangıç noktasına ulaşmamız için 10.655 dolarlık gelirimizi yüzde 30 artırmamız gerekiyor. Bunun da en iyi şartlarda bile kaç senelik yol olduğunu aşağıda anlatmaya çalışacağım.
Önce 2022 yılına ait kişi başı gelirimizin 10.655 dolar olduğunun ve küresel ligde ilk 78 ülke arasında bulunmadığımızın altını çizelim. Daha hazin olan kısım ise 15 yıl önceki 11.018 dolarlık gelirin de (2008) gerisinde olduğumuzdur.
Dünya Bankası 1 Temmuz 2023 tarihinde ülkeleri gelirlerine göre gruplara ayırma işlemini güncelledi.
Buna göre;
- 1.135 doların altındaki ülkeler düşük gelirli,
- 1.136 – 4.465 dolar arasındaki ülkeler alt orta gelirli,
- 4.466 – 13.845 dolar arasındaki ülkeler üst orta gelirli,
- 13.846 dolar ve daha yüksek olanlar ise yüksek gelirli ülkeler olarak sınıflandırıldı. Bu son çıtayı (yüksek gelirliler) dünyada geçen 64 ülkenin bulunduğu da açıklandı. Bu ülkeler arasında biz yokuz. Ancak bu 64 ülke dışında, kendi grubumuzdan da önümüzde 14 ülke daha bulunuyor…
IMF Dünya Görünümü veri setine göre, Türkiye 2022 yılında 10.655 dolarlık kişi başı geliriyle dünya 79’unculuğuna gerilemiştir. 2001 ekonomik kriz yılında bile bugünkünden daha iyi bir sırada (78) bulunuyorduk.
Bize ait bir başka olumsuz rekor da 2013 – 2020 yılları arasında tam 7 yıl üst üste kişi başı gelirimizin düşmüş olmasıdır. Bunun 7 yıl boyunca kalıcı ve artan şekilde fakirleşme olduğunu kabul etmemiz lazım. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir başka husus daha var. Fakirleşme ortalama anlamda sürerken, herkesin pastadan aldığı pay da küçülmüyor. Bazıları için (yüksek gelir grupları) porsiyonlarını büyütecek bir fırsat da sunuyor aynı tablo. Bunları yüzde 10 veya 20’lik gelir tablolarından ve değişen pay oranlarından görmek mümkündür. Hani halk arasında bir boş muhabbet vardır; “Herkes sıkıntıdan söz ediyor ama bütün restoranlar, kafeler tıka basa doluyor” şeklinde tekrarlanan. Yani nüfusun yüzde 10’u olan 8-9 milyon kişiyi esas alıp, ay sonunu getiremeyen yüzde 90’ın önüne kanıt olarak koyuyorlar…
Bunun da istatistiğine bakalım. TÜİK veri setinde; 2014-2022 dönemleri arasında en üst gelir grubundaki yüzde 10’luk kesimin toplam gelirden aldığı pay 3,8 puan artarken, diğer 9 dilimin payı azalmıştır. En yüksek gelirli yüzde 10’luk nüfus dilimi ile en düşük gelirli yüzde 10’luk dilim arasında; 2014 yılında 11,6 kat olan gelir farkının (%28,9 / %2,5), 2022 yılında 14,2 kata kadar yükseldiği (%32,7 / %2,3) görülüyor. Bu da bir tarafın büyüyen pastadan daha büyük pay alarak zenginleştiğini, diğer tarafın ise azalan payıyla yoksullaştığını gösteriyor.
Dünya Bankası’na göre; bizim ve bize benzeyen ülkelerin sorunu ‘Orta gelir tuzağı’dır. Bu o ekonomilerin, belirli kişi başına gelir seviyesine ulaştıktan sonra ileri gidemeyip aynı seviyede sıkışıp kalmalarıdır. Ülkemiz de maalesef orta gelir tuzağına yakalanmış bu tarz ülkelerden biridir.
Yapısal reformları bir an önce devreye sokmadan, yerli ve yabancı yatırımcıları kendi lehimize harekete geçiremeyiz. Para ve maliye politikaları birbiriyle uyumlu ve kurallara uygun yürütülmelidir. Hukuk, eğitim, teknoloji, tarım alanlarındaki reformlar da kesinlikle ertelenmemelidir.
Araştırmalar, üst orta gelir düzeyinden yüksek gelir düzeyine geçişte zorlanan birçok ülkenin uzun yıllar burada takılı kaldığını göstermektedir. Dolayısıyla bu durum bir ülkenin yeterli ekonomik büyümesinin (nüfus artış oranından fazla) sürdürülebilir olmadığına işarettir. Yine aynı araştırma sonuçları, orta gelir tuzağına takılıp kalmanın nedenleri arasında eğitim sisteminin belli standartların altında kalması, beşeri sermayenin niteliksiz ve yetersiz olması, teknolojiyle ilgili faaliyetlerin geri planda bırakılması, uluslararası piyasada rekabet edebilir düzeyde ve kalitede üretiminin olmaması gösterilmektedir. (Kaynak: Sakarya Üniversitesi)
Sonuç olarak; bu kişi başı gelir ortalama bir değerdir ve yetersiz kalması da tek sorunumuz değildir. Yani yukarda anlattığım üzere bir yılda herkesin cebine 10.655 dolar girmez. Dolayısıyla bu gelirin nasıl dağıtıldığı daha da önemlidir. Refah düzeyinde belirleyici olan bu ikinci aşamadır. Gelir grupları arasındaki fark büyüdükçe gelir dağılımındaki adaletsizliğin boyutu da şekillenir. Ve de bununla asla övünülmez…
Son yıllarda dolar / TL kurunda TL aleyhine yaşanmış olan gelişmelerin, dolar cinsinden kişi başı milli gelirimizi olumsuz etkilediği bir gerçektir. Ancak bu kur etkisi için yönetim hatalarını görmezden gelemeyiz. Nitekim kimin icadı olduğunu bilemediğimiz, ‘Fakirden, zengine servet transferi’ne yol açan Kur Korumalı Mevduat uygulamasının terk edileceği anlaşılıyor. Ancak bu o kadar kolay gerçekleşecek bir değişiklik değildir. Zira KKM hesaplarını TL mevduata dönüştürebilmek için beklenen enflasyon kadar faiz vermek zorundasınız. Aksi halde, dövize artan talep kuru ve enflasyonu uçurur. İşte bugün yanlıştan dönülse bile yolu uzatan son örnek de yıllardır süren negatif reel faiz uygulamasıdır.
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (45) Malezya
Malezya Güney Asya’da yer almakta olup, kuzeyinde Tayland, Güney Çin Denizi ve Brunei, doğusunda Selebes Denizi, güneyinde Endonezya ve Singapur, batısında Malakka Boğazı ile çevrilidir. Brunei ile 381 km, Tayland ile 506 km, Endonezya ile 1782 km, sınırı vardır.
Malezya anayasal monarşi altında parlamenter demokrasi ile yönetilmektedir.
Doğal kaynaklar bakımından zengin bir ülkedir. Petrol, doğalgaz, kömür, boksit, bakır, altın, gümüş ve demir cevheri çıkarılmaktadır.
Ülke petrol ihtiyacının yüzde 80’inden fazlasını kendisi karşılayabilmektedir. Enerji ihtiyacının yüzde 96’sını da fosil yakıtlardan elde etmektedir. Doğal gaz yüzde 44, petrol ürünleri yüzde 28, kömür yüzde 24 olmak üzere…
Malezya, yarı iletkenlerin, otomotiv ve bilgisayar parçalarının ve diğer ana girdilerin imalatında ve montajında rekabet avantajlarına sahip bir ülkedir.
Başkenti Kuala Lumpur, nüfusu 34,2 milyon, yüzölçümü 330.252 kilometrekaredir.
- Kişi başı geliri 15.085 Dolar’dır (Bizimki 18.040 Dolar) ve bizden düşüktür.
- Tüketici fiyat enflasyonu %1,9, işsizlik oranı %3’tür.
- Malezya para birimi Ringgit’dir (RM).
- Net asgari ücreti 1.700 Ringgit’dir (416 Dolar) ve bizimki 28.075 TL (594 Dolar) olduğu için bu da bizden düşüktür. Satın alma gücündeki durumu ise sonuç kısmında göreceğiz.
- Kiralar, Kuala Lumpur merkezde 600-2.000 RM arasında, merkezin dışında 1.100-1.400 RM arasındadır.
- Satılık konut fiyatları uygundur. Kuala Lumpur’da ortalama 190 bin Dolar, Selengor ve Saravak’da ortalama 105-115 bin dolar arasındadır. Kelantan eyaletinde ortalama 48 bin dolardır.
- 2023 İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre dünyada 193 ülke arasında Malezya 67. sıradadır (İzlanda 1./Türkiye 51.).
- 2026 yılı Ekonomik Serbestlik Endeksi’ne göre dünyada 176 ülke arasında 45. sıradadır (Singapur 1./Türkiye 117.).
- Küresel rekabetçilik açısından 2025 verilerine göre dünyada 141 ülke arasında 27. sıradadır (Singapur 1./Türkiye 61.).
Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
- Ülkedeki market zincirleri: Village Grocer (lüks, gurme), 99 Speedmart, Lotus’s, Mydin (yerel), Aeon (Japon), KK Super Mart, 7- Eleven…
- Alışveriş tarihi: 23.07.2026.
- Alışveriş yeri Mydin olup, meyve sebze ve et kategorileri için Village Grocer (Bites Shop) kaynak olarak seçilmiştir.
- Güncel kurlar; 1RM= 11,55 TL, 1 Dolar= 4,09 RM, 1 Dolar= 47,23 TL’dir.
- 67 ürünün yer aldığı listeye ait Malezya alışveriş tutarı 304,04 Dolar, Türkiye alışveriş tutarı 418,44 Dolar çıkmıştır. Yüzde 38 daha pahalıyız…
- 49 ürün bizde pahalıdır.
- Yeni Zelanda örneğinde de gördüğümüz gibi bizde bal fiyatları ikiye katlanmaktadır. İçme suyu ve sıvı sabun da bizde 2 katıdır.
- Onlarda ve bizde birebir aynı olan ürünlerden; Ahmad Tea yüzde 138, Tobleron çikolata yüzde 140, Nescafe Gold yüzde 80, Coca Cola yüzde 80 bizde daha pahalıdır.
- Satın alma gücü farkına bakacak olursak; gelirimiz yüzde 43 daha yüksekken, harcamamız da yüzde 38 fazladır.
- Malezya vatandaşı bir aylık geliri ile bu alışverişi ay içinde 1,4 defa yapabilirken, bizim vatandaşımız da aynı alışverişi ay içinde 1,4 defa tekrarlayabilmektedir. Bir başka ifade ile her 2 tarafta gelirinin yaklaşık yüzde 70’ini bu alışverişe ayırmak durumundadır.
Sonuç olarak; kişi başı geliri ve asgari ücreti bizden düşük olan bir ülkenin satın alma gücü bizimkine ulaşabilir, hatta başka örneklerde gördüğümüz gibi bizimkini de aşabilir. Bu da Dolar bazında market fiyatlarımızın yüksekliğinden kaynaklanmaktadır. Kira ve emlak değeri başta olmak üzere toplam yaşam maliyetinin daha düşük olması da bu sonuca katkı yapmaktadır. Yani ne sadece fiyat seviyesinin düşük olması ne de sadece gelir seviyesinin yüksek olması SAGP hesabında olduğu gibi doğru sonuca götürmez. Aynı mal ve hizmet sepetine gelirin ne kadarının yetebileceği veya aynı alışverişin her iki ülkede kaç defa tekrarlanabileceği satın alma gücündeki farkı belli edebilir.
Şimdi işin matematiği buyken, bir gazetemiz habere başlık atmış; “Küresel gıda fiyatları Temmuz’da uçtu, tahılda ve şekerde sert artış” diye…
Acaba bu kadar yakından takip etmemize rağmen gözümüzden kaçan bir şey mi vardı?
Hemen haberi bir solukta okudum. FAO açıklamasında özet olarak; “Temmuz 2026 Gıda Fiyat Endeksi’nin, tahıl, bitkisel yağ ve şeker fiyatlarındaki yükselişin etkisiyle bir önceki aya göre yüzde 0,6, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 1 artış gösterdiği” belirtiliyordu. Devamında da; “bu endeks artışlarının, et ve süt ürünleri fiyatlarındaki düşüşlerle kısmen dengelendiği” ifade ediliyordu. Şimdi soruyorum; bu habere böyle bir başlık atılır mı?
İşte yaptığımız fiyat kıyaslamaları, bizdeki uçuşun yanında, küresel hafif bir kıpırdamanın (ben tüketici olarak 10 katına razıyım), lafı mı olur?
Kaldı ki dünyada 2 yıl boyunca fiyat seviyesi hiç değişmeyen ülkeler de var…
Teşhisi doğru koyamayanın, tedavide başarı sağlaması imkansızdır.

Ercüment Tunçalp
Turizmde işler yolunda mı?
Yetkililerin ağzından dinlerseniz her şey yolunda. İşte bu özeleştirinin yapılmaması sektörün geleceği için en büyük tehdittir.
Oysa gerçek; yurt içindeki yüksek enflasyonun (fırsatçı enflasyonu da dahil), konaklama ve yeme-içme fiyatlarını tırmandırarak, tatilcilerin rotayı yurt dışına kırmasına ve turizm giderlerindeki artış hızının turizm gelirlerini katlamasına neden olmasıdır. 2021 yılından 2025 yılı sonuna kadar olan süreçte, turizm gelirleri yüzde 112,6 oranında artarak 30,3 milyar dolardan 64,4 milyar dolara yükseldi. Buna karşılık, yurt dışını ziyaret eden vatandaşlarımızın harcamalarını kapsayan turizm gideri aynı dönemde yüzde 335,8 oranında sıçrama yaparak 2,2 milyar dolardan 9,6 milyar dolara dayandı.
Turizm sezonunun güçlü bir başlangıç yapması beklenen ikinci çeyrekte (Nisan, Mayıs, Haziran) ise, turizm gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,73 oranında gerileyerek 15 milyar 655 milyon dolara düştü. Buna karşın vatandaşımızın yurt dışı seyahat harcamaları aralıksız artış trendini sürdürdü ve yüzde 7,35 oranında artarak 2 milyar 962 milyon dolara ulaştı. Bu rakam turizm bilançosunda bugüne kadar kaydedilen tüm zamanların en yüksek çeyreksel gider rekoru olarak kayıtlara geçti (Merve Yiğitcan haberi).
Bunun anlamı; turizmden kazanılan her 100 doların yaklaşık 19 dolarının yerli turistler tarafından yurt dışına transfer edildiğidir.
Artık yabancı turistin güvenini kaybetmenin yanında, kendi vatandaşlarımızın da yurt dışındaki tatili daha ucuz bulmaları çok konuşulur hale geldi.
Ankara’daki yeme içme maliyetinin, Bodrum ve Çeşme’de 4’e, 5’e katlanması (Marmaris, Antalya’da dahil), artık kimseyi şaşırtmıyor. Yani bir anlamda bakkalda 20 lira olan suyun sözde plaj tesisinde 200 lira olmasına alıştık.
Geçen yıl bu zamanlarda Yunanistan ile market fiyatlarımızı karşılaştırmış, Euro bazında aynı alışverişin bizde yüzde 29 daha pahalı çıktığını yazmıştım. Bir arkadaşım komşuya ait Ege adalarındaki tatilden yeni döndü ve aradaki farkın daha da açıldığını görmem için bir kıyaslama daha yapmamı istedi.
Yapacaktım ama gerek kalmadı; zira Nefes Gazetesi o çalışmayı yaptı ve arkadaşımın haklılığını tescil etmiş oldu. Evet farkın bu sefer de yüzde 57’ye çıktığını görmüş olduk. Listeyi yazının sonuna ilave ediyorum.
Bir yıl önce yerli turistin, 2-3 günlük gezilerle Yunanistan’a market alışverişi için gittiklerini yazmıştım. Şimdi artık o alışveriş daha da cazip hale gelmiştir.
Yerli turistin düşüncesi bu olduktan sonra yabancıya şaşırmaya ihtiyaç kalmadı.
Bizde yabancı turist için tek garanti, “Her şey dahil” sistem içinde kalmak ve otelden hiç çıkmamaktır. Geriye sadece taksici riski kalıyor ki, onu da havalimanı-otel transferi olarak faturaya dahil ettirmek çözüm olabiliyor.
Kendisi de iyi bir denizci olan gazeteci Fatih Çekirge’den aktarıyorum…
- İşin en acı yanından başlamış. “Denizlerimizi temiz tutamıyoruz. Marmaris körfezinde kano yapan turistler, fotoğraf göndermişler. Körfezin girişine yapılan devasa otelin çamuru, betonu, taşı toprağı denize akıyor” diyor ve devam ediyor:
“Sahillerdeki yoğun kirlenme, restoranların fahiş fiyatları yat turizmini de vurmuş durumda. Bırakın turistlerin gelmesini, tekne sahipleri de komşuya gidiyor. Sık duyulan sohbetlerden biri, ‘Rodos’ta 100 Euro’ya yediğin yemek Bodrum’da 300-500 Euro’ oluyor.” Lezzet, hijyen farkını da ben ilave edeyim.
- Çekirge, bir amatör kaptanın söylediklerini de aktarıyor. “Şu anda Patmos’tayız, limana bağlandık. Bir gece için 9 Euro aldılar (yaklaşık 500 TL). Bizde olsa gecelik 6 bin ile 8 bin lira arasında para istiyorlar. Kos Adası’nın (İstanköy) limanına bağlandım, 13 gün kaldık, 1 Euro bile istemediler. Bizde böyle bir şey düşünülebilir mi?” diye bitiriyor…
Ülkemizi en fazla tercih eden Rus turistler, kendilerinde olmayan deniz, kum, güneş için geliyorlar ve otelden dışarı çıkmayıp görünmeden gidiyorlar. Yani turist yerine tatilciyi tercih ettiğimize göre en azından kıyı turizmi için denizimizi temiz tutmak gerekmez mi?
Turistle empati yapmıyoruz. Bir top dondurmaya 400 TL isteyen esnafa engel olamıyorsak turistin yerlisi de yabancısı da komşuya kaçar.
Temmuz ortasında Çeşme’de doluluk oranının %50 olduğunu duyuyoruz. Peki hemen 8 mil uzaktaki Sakız Adası’nda durum ne? Hafta içi %80, hafta sonu doluluk oranı %95’e ulaşıyor.
Henüz sezon başında (Mayıs), Çeşme Turizm Zirvesi’nde konuşan Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği Başkanı Mehmet İşler’in ağzından da duyalım. İşler, Çeşme ve benzeri destinasyonlarda oluşan “pahalı tatil” algısının (sanki gerçek değilmiş gibi) sektöre zarar verdiğini, Alaçatı ve marina çevresindeki yüksek fiyatların tüm bölgeye mal edilmesinin (Alaçatı’yı Çeşme’ye bağlı saymıyor), yanlış olduğunu” belirtiyor. Ve başkan muhtemel sonucu açıklıyor; “Fiyat politikalarının doğru yönetilmemesi halinde bölgesel rekabetin kaybedileceğini, bunun önüne geçmek için hizmet kalitesinin de korunması gerektiğini” söylüyor. Yani sonunda doğru teşhisi koymuş oluyor!
Sonuç olarak; fiyatlandırmada savaş bahanesini de bir kenara bırakalım artık. Bu nasıl bir savaş ki; Rusya’yı Ukrayna’yı, İran’ı bizdeki kadar etkilemiyor?!
İşte Yunanistan marketlerindeki fiyat avantajını aşağıda görmek mümkündür. Satın alma gücü farkını da yanına ilave edelim…
Yunanistan’da net asgari ücret 797 EuroX14 ay/12 ay= 930 Euro’dur.
Bize ait 522 Euroluk geliri de yanına koyarsak; Yunanistan’da tüketici bu alışverişi (104 €) bir ayda 9 defa yapabilirken, Türk tüketicinin aynı alışverişi (164 €) bir ayda 3,2 defa tekrarlayabileceği görülür.
Ürün bazında baktığımızda ise su (%131 pahalı), tavuk kanat (% 152 pahalı), süt (% 115) fiyatlarımızın uçup gittiğini izliyoruz.
Dolayısıyla bizim gidecek yerimiz yok ama yabancı turist için seçenek çok…
İşte 22 ürünlük o liste:

Ercüment Tunçalp
Depozito iade sistemi üzerine…
Türkiye genelinde 1 Temmuz 2026 itibariyle uygulamaya giren Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) sisteminin ekonomiye ve çevreye katkısı tartışılmaz.
Ancak şu anda yükü taşıyan sadece tüketicidir. Zira devlet sistemin kendi içinde işleyebilmesi için finansal kaynağı üreticiden sağlıyor. Üretici de bunu fazlasıyla fiyatlara yansıtıyor.
Sistemin işleyişi ile başlayalım…
- Tüketiciler tarafından DOA iade noktalarına getirilen boş içecek ambalajları için, önce iade makinesinin ekranında oluşan karekod, cep telefonu kamerasıyla DOA Mobil Uygulaması üzerinden okutuluyor.
- Ambalaj teslim edildikten sonra depozito bedeli Türkiye Emlak Katılım Bankası alt yapısıyla anında dijital cüzdana yansıtılıyor.
- İade bedelleri tüketicinin banka hesabına aktarılabiliyor, EFT ve havale işlemleri de gerçekleştirilebiliyor.
- Üreticiler ambalaj türüne göre devlete ek bir çevre vergisi/katılım payı (GEKAP) ödüyorlar. TÜÇA (Türkiye Çevre Ajansı), üreticilerden havuzda toplanan bu nakit gücünü ve bütçeyi kullanarak DOA makinelerini toplu olarak satın alıyor, belediyelere ve marketlere dağıtıyor.
- Üretici bu parayı cebinden ödüyor gözükse de; ürünün satış fiyatına ekleyerek fazlasıyla toptancı/markete, markette bu bedeli tüketiciye yansıtıyor. Ayrıca birçok semte makine ulaşmadığı için sisteme iade edilemeyen bedeli ödenmiş ambalajlar da eskiden olduğu gibi toplayıcılar kanalıyla toplanıyor. Bu da hiç azımsanmayacak büyüklükte bir fon oluşturuyor.
- Sistemde, ambalaj başına teşvik bedeli 1 TL olarak belirlenmiştir. Şu anda hacmi 0,1 ile 3,0 litre arasındaki tüm kayıtlı plastik, cam ve alüminyum ambalajlar sisteme dahildir.
- Uygulamanın başlaması ile birlikte bu ambalajları kullanan bazı markalar ürünlere 1 TL’nin de üzerinde fiyat artışı yaptılar. Bazıları da 3 litreye kadar olan ambalajlarla da yetinmediler ve yukarda belirtilen hacimlerin dışındaki büyük ambalajlara da eş zamanlı aynı zammı uyguladılar.
Eve gelen tanınmış bir markanın 5 lt’lik ambalajı 80 TL’den 90 TL’ye terfi edince; bu %12,5 oranındaki fiyat artışının sebebini bayiye sorduğumda aldığım cevap “depozito zammı” olmuştur. Yani maliyet artışı gelmediği halde uygulama dışında kalan bu ambalaj da aynı bahane köprüsünden geçmiştir.
Oysa tüketici 1 TL kazandığını zannederken, 3 TL fazla ödediğini görünce, sistemi sürdürecek motivasyonu kalmaz…
- Elbette yeni bir uygulamanın oturması için zamana ihtiyaç vardır ama yeterli sayıda makineye ulaşılamaması, arızaların ana nedeni olarak görülebilir.
- Avrupa ve ABD’nin teknolojide bizden geride olmadıkları halde süreci en basit şekliyle uygulamalarının sebebi vardır. Onların uygulamasında; otomata ambalajı atıyorsunuz, alınan makbuzu da market kasasında nakde çeviriyorsunuz. Perakendeci açısından da müşterinin içeri girmesini garanti ediyorsunuz. Bizde ise böyle bir zorunluluk yok. Üstelik akıllı telefon kullanamayan yaşlı tüketicilere de kullanım kolaylığı sağlanamıyor.
- Avrupa’da market önlerinde bulunan depozito iade otomatları doluluk oranına ulaştığında market personeli tarafından hiç gecikmeden boşaltılıyor. Lisanslı lojistik firmaları tarafından da market depolarından toplanıyor. Bizdeki uygulamada gördüğüm ise, otomatların çabuk dolduğu ve toplayıcıların ortalama 24 saat sonra marketlere gelebildiğidir. İşte bu zaman diliminde elindeki boş ambalaj yükünden kurtulamayan tüketici alışveriş yapamadan evine dönüyor. Böylece tüketici ile perakendeci birlikte kaybediyor.
- Avrupa’da tüketici ürünü alırken depozito bedelini peşin öder (ürün+depozito), ambalajı iade ettiğinde ise bu bedeli geri alır. ABD sistemi de eyaletlere göre değişmekle birlikte Avrupa uygulamasına çok yakındır. İşte bunun için Avrupa ve ABD sistemi daha net anlaşılır ve şeffaf olduğu için de kötü niyetlilere açık kapı bırakmıyor.
- Şimdi de tedarikçinin “yeni maliyet artışımız var” dediği konuya bakalım…
- Yeni olan DEKAB (Depozito Katılım Bedeli) Kasım 2023’den itibaren uygulanan iadeli bir depozito sistemidir. Bir de GEKAP (Geri Kazanım Katılım Payı) vardır ki; bu da 2020 yılından itibaren uygulanan çevre vergisi niteliğindeki kalıcı bir ödemedir. Buradaki ince nokta; DEKAB’a tabi olan ürünler, GEKAP’tan muaf tutuluyor.
Dolayısıyla Ticaret Bakanlığı bu hesabı yaparak denetimleri gerçekleştiriyor. Kaldı ki yapılan fiyat artışlarının bu rakamın çok üzerinde olduğu açıktır.
Sonuç olarak; sürdürülebilirlik odaklı bu sisteme entegre olmak hem üreticinin hem de perakendecinin çevre dostu imajını güçlendirir, marka itibarı ve sadakat yaratır. Perakendeciye de artan müşteri trafiği sağlar.
Atık yönetimini ilgilendiren bir başka konu daha var, bunu bir bütün olarak ele almazsak eksik kalır. Yukardaki olumlu projenin anlam kazanabilmesi için ‘plastik atık ithalatı’nı da birlikte ele almak gerekir. Buradaki çelişkiyi en az 5 yıldır yazıyorum. Eğer geri dönüşüm tesisleri için Avrupa’dan ithal edilen ve en çok da Adana çevresini kirleten bu atıklar kontrol altına alınamazsa mücadele eksik kalacak. Peki neden Adana?
Mersin limanına yakınlığı, kentte çok sayıda plastik dönüşüm tesisi bulunması, geri dönüştürülemeyen atıkların tesisler tarafından gizlice boş arazilere, nehir yataklarına dökülerek yakılması sorunu ağırlaştırıyor. Sıkı denetime ve ağır cezalara ihtiyaç olduğu açıktır. Bunu da bir kenara not etmiş olalım…
