Ercüment Tunçalp
Lidl modelinin ülkemizde tam karşılığı yok!
Son zamanlarda Lidl’ın Türkiye’ye geleceğine dair söylentiler var. Bugün için emin değilim, zira ortada öyle bir kanıt yok. Ancak benchmarking ve empati yapmayı severim. Bu bakımdan aşağıda özet bir kıyaslama sundum; gelecekteki planlarının ne olabileceğine dair yorumu sizlere bırakıyorum…
Lidl mağaza formatı, operasyonel verimliliği ilk sıraya alan ve bunun sayesinde maliyetleri düşürmeyi hedefleyen “hard-discount” modeline dayanır. Ancak sadece bu tarife bakarak, bu modelin tüm uygulayıcıları aynı şemsiye altında toplanamaz. Zira Lidl, bizim aynı formatın temsilcileri (BİM, A-101, Şok) ile birçok konuda ayrışmaktadır. Aldi ile aralarında da bariz farklılıklar vardır. Örneğin Lidl’ın taze sebze meyve, et ve fırınları Aldi’de o kadar güçlü değildir.
Şimdi de bizim ulusal discount zincirlerle olan farklarına bakalım…
- Bir kere satış alanı büyüklüğünde bizdeki gibi sınırlama yoktur. Genellikle yaygın olan 900 ila 2.000 metrekare arasında değişen satış alanlarıdır. Otoparklı şubeleri oldukça fazladır. Ancak daha geniş ve daha dar mağaza konseptleri de mevcuttur. Son yıllarda şehir merkezlerindeki “Lidl Exspres” ve “Lidl Mini” konseptleri ile ABD’de mevcut 3.500 metrekarelik formatı yanında, yaklaşık 25.000 metrekarelik mağazalarla büyüme planları da vardır. Bunun anlamı; yeni gidecekleri bir ülkede şirket satın alırken, seçici davranmalarına veya zorlanmalarına ihtiyaç yoktur.
- Alan yönetimi tamamen farklıdır. En önemli özellikleri koridorları geniş tutmalarıdır. Getirisi, rahat alışveriş sağlayan müşteri memnuniyetidir. Bizde sadece hard discount formatında değil, süpermarketlerde bile koridorlar daha dardır ve birçoğu da rafa çıkmayı bekleyen kolili ürünlerle doludur.
90’lı yıllarda bu şirketin Avrupa’nın değişik ülkelerindeki faaliyetlerini yirmi gün süreyle inceleyen ve rapor hazırlayan ekibin bir üyesi olarak; satış alanı verimliliğinin daha fazla doldurarak değil, çoğu zaman da boşaltarak sağlanacağına ikna olmuştum.
- Amaç “müşteriye sadece istediği ürünü uygun fiyatla satmak” değil, alışveriş zevki de yaşatmaktır. Örneğin tertemiz müşteri tuvaletleri bir başka önemli özellikleridir. Otoparklarında elektrikli araç şarj istasyonları bulunmaktadır.
- Bizde yeterli ilgi görmeyen meyve sebze reyonları, çeşit, kalite ve fiyat açısından mağaza girişinde yer verdikleri en iddialı bölümleridir. Aynı uygulama farkı sonraki unlu mamuller ve fırın ürünleri bölümleri için de geçerlidir.
- Lidl ürünlerinin yaklaşık yüzde 80’i özel markalı ürünlerdir ve kaliteleri de oldukça yüksektir. Kuruluş yıllarında (70’li yıllar) Lidl’da 500-700 arası ürün çeşidi yer alırken, bu gün 2.000-4.000 civarında temel ürün bulunmakta, her ana kategoride kendi özel markası yanında sadece kategorinin en çok satan lider markasına yer verilmektedir.
- Şimdi de en önemli ayrıntıya dikkat çekmeliyim. Ülkemizde Migros dışında içki satışı (alkollü) yapan perakendeci kalmamıştır. Bu tek şirketin cirosuna ek artış getirecek demektir. Aynı durum yabancı yatırımcı için de cesaret artırıcıdır. Zira içki kategorisinin tetiklediği onlarca kategori düşünülürse bu gün Migros’a, yarın da yeni aday bir zincire büyük avantaj sağlar. İçki kategorisi tüketim alışkanlığı gereği, tamamlayıcı ürünleri de beraberinde sattırır (çapraz satış). Örneğin, meze ve hazır yemek, bazı et ürünleri (salam, sosis, pastırma, füme et), balık ve diğer deniz ürünleri (karides, kalamar, lakerda gibi), bazı peynir çeşitleri (cheddar, rokfor gibi), kuruyemiş ve diğer atıştırmalıklar (cips,kraker), gazlı içecekler (tonik, gazoz, enerji içeceği), meyve suları (şalgam suyu ve diğer), dondurulmuş pizza ve patates, hatta bazı cam ve metal eşyalar bu kategorinin tamamlayıcılarıdır. Bu fark da bir not olarak kenarda dursun…
İşte Lidl’ın en güçlü olduğu ilk üç kategoriden biri de budur. Fransa, İtalya, ve İspanya gibi ülkelerden ithal ettiği çok ucuz ama kaliteli şaraplarda rakipsizler. Dünyaca ünlü içkilerin muadillerini kendi özel markaları ile çok daha ucuza satabiliyorlar. Yani şimdilik bu kategoride de rakipsizler…
- En önemli farkı sona bıraktım. 2026 yılı itibariyle 32 ülkede faaliyet gösteriyorlar. Rekabetin az olduğu ama nüfusun da yetersiz kaldığı Bosna Hersek (3 milyon), Litvanya (2,8 milyon), Güney Kıbrıs (1 milyon) ve Malta (550 bin) gibi ülkelere de cesaretle girmişlerdir. Daha da önemlisi, Walmart rekabetini göze alan bir şirket için yer yüzünde çekineceği daha caydırıcı bir güç olabilir mi? Kaldı ki, Lidl 2017 yılında ABD’ye girdikten sonra Walmart’tan kaçmak yerine, doğrudan onun yakınında şubeler açma stratejisini seçti. Zira hedef Walmart müşteri trafiğinden pay çalmaktı. Özgüvene bakar mısınız?
- Şimdi de gelelim ülkemize giriş ihtimaline. Türkiye’de son 30 yılda Migros, Carrefour, Şok, A101, Gima, Tansaş el değiştirdiler. Buna bakarak bile yeni bir yatırımcının şirket satın alarak sisteme dahil olması ihtimal dışı tutulabilir mi?
Sonuç olarak; Dışardan bakan bir yatırımcı gözü ile komşularımıza kadar gelip, 86 milyon nüfuslu ve euro bazında yüzde 35 daha yüksek fiyat seviyesine sahip bir ülkeye (yüksek kâr imkanı) en azından ilgi duymamaları mümkün müdür?
Kaldı ki ülkemizden oldukça fazla ürün tedariği yapan bir perakendeciden bahsediyoruz. Bu ürünler, kuru meyve ve kuruyemiş, zeytin ve zeytinyağı, hazır hamur işleri, konserve ve meze, çay ve baharatlar, pamuklu ev tekstili, giyim ürünleri, plastik ve ambalaj ürünleridir.
Lidl yetkililerinin, “mevcut durumda Türkiye’ye yönelik bir genişleme planlarının bulunmadığı” beyanlarına göre de bir fikre sahip olamayız. Zira “mevcut durum”un anlamı, “bu günkü şartlarda” veya “hali hazırda” ifadesini yansıtır. Bir futbolcuyla transfer görüşmeniz medyaya sızmışsa, ona imzayı attırana kadar ilişkiyi reddedersiniz. Çünkü rekabet bunu gerektirir.
Yukarda belirttiğim avantajlarına rağmen ülkemizdeki rekabet ortamı Lidl’a korku mu yoksa cesaret mi verir? Bunun kararını sizlere bırakıyorum…
Ercüment Tunçalp
Açgözlülük ve fırsatçılık bulaşıcıdır!
Fırsatçılık kesinlikle bulaşıcı bir toplumsal davranıştır. Bir toplumda, bir kişinin etik sınırları çiğneyerek haksız kazanç sağladığı ve bunun yanına kâr kaldığı görüldüğünde, bu durum dalga dalga yayılma eğilimi gösterir (taklit-tağşiş ve son fon olaylarında izlendiği gibi).
“Herkes yapıyor” psikolojisi ile “Başkaları zengin olurken ben neden dürüst kalıp kaybedeyim?” düşüncesi hakim olur. Fırsatçılık yayıldıkça, toplumdaki genel güven duygusu zedelenir. Cezai yaptırımların yetersiz kaldığı durumda da genel bir yozlaşma yaşanır. Ve “Gemisini kurtaran kaptan” durumu öne çıkar…
Birkaç gün önce medyada izlendiği üzere; deniz ürünleri ile ilgili bir üretici birliği, denizlerde yaşanan palamut bolluğu ve buna bağlı olarak düşen balık fiyatları gerekçesi ile bir duyuru yayımladı. Yapılan açıklamada; “Fiyatların daha fazla düşmesini engellemek ve piyasa dengesini yeniden sağlamak amacıyla palamut avcılığına geçici ara verilmesi” çağrısında bulunuldu.
Büyük tepkilerin ardından geri adım atılması, “Niyet”in sorgulanmasını engellemez. Kaldı ki gelen tepkiden çok bunun ağır suç olduğu anlaşılmıştır.
Geçmişte bazı kırmızı et spekülatörleri tarafından, “Hayvanlarınızı kesime göndermeyin, yakında fiyatlar artacak” çağrısının bu derneğe ilham kaynağı olduğu anlaşılıyor. Ancak onların fısıltı şeklinde üreticiye verdikleri mesaj burada apaçık yazılı duyuru haline getirilmiş. Özgüvene bakar mısınız?
Bunun ekonomi ve hukuk terminolojisindeki adı “Piyasa Kartelleşmesi” veya “Arzın Yapay Olarak Sınırlandırılması”dır. Bir derneğin bir malı piyasadan saklayarak fiyatı yapay şekilde yukarıda tutma çabası, Türkiye’deki 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’a göre suçtur. Yani hukuken Rekabet Kurulu’nun müdahale etmesini ve ceza uygulamasını gerektiren bir ihlaldir.
- Bu hamle, dar gelirli vatandaşın ucuz gıdaya ulaşacağı bolluğu sabote ederek ekonomik rantı tüketici zararına (refah kaybı) ve tamamen aracı ve üretici lehine oluşturma çabasıdır. Dolayısıyla enflasyonla mücadeleye de zarar verebilecek bir arz daralması arzulandığı görülmektedir.
- Bunun klasik ‘spekülatif stokçuluk’tan farkı yoktur. Zira depoda tutmak ile denizde stoklamak aynı şeydir…
- Bu yönlendirme, arz-talep dengesine vurulmuş bir darbedir. Zira serbest piyasa ekonomisinin temel kuralı; Bir malın arzı (piyasadaki miktarı) artarsa ve talep sabit kalırsa o malın fiyatı düşer. Bu işleyişe engel olunmak istenmiştir. Zira fiyatlar yüksekken serbest piyasa koşullarından (arz talep dengesinden) sonuna kadar faydalanıp, fiyatlar düştüğünde ise aynı serbest piyasa koşullarına itiraz ederek müdahale talep etmek serbest piyasa çelişkisidir.
- Bu çağrı masum bir esnaf dayanışması olamaz. Yukarıda belirttiğim kurala aykırı şekilde; rakip olması gereken balıkçılara ortak fiyat oluşturma çağrısıdır.
- Devletler veya uluslararası kurumlar, deniz yaşamını korumak ve sürdürülebilirliği sağlamak için resmi olarak av kotası (sınırı) koyabilir. Buna “Yasal Koruma Kotaları” denir. Yani bu kararı dernekler kendi kârları için aldığında suç (kartel) olurken, devlet bilimsel verilere dayanarak kamu yararı gözettiği için yasal düzenleme (regülasyon) sayılır.
Dünyanın çeşitli bölgelerinde de bizdekine benzer girişimler olmaktadır. Ancak cezalar o kadar yüksektir ki; bir kere bu tarz girişimde bulunanlar ömür boyu tövbe etmek zorunda kalır. Örneğin ABD’de Florida deniz ürünü toptancıları, arzı kontrol etmek için aralarında anlaştığında (İstakoz ve Yengeç Davası), şirket yöneticileri suçlu bulunarak 10 yıla kadar hapis ve milyonlarca dolar kişisel para cezası istemiyle yargılandı. Yine ABD Batı Kıyısı’ndaki büyük alıcı ve birlikler aynı şekilde arzı kısıtladıkları gerekçesi ile 789 milyon dolarlık dev bir tazminat davası ile karşı karşıya kaldılar. (US Department of Justice)
Sonuç olarak; ekonomide fiyatların yükselmesi çok hızlı, düşmesi ise çok yavaştır (fiyat yapışkanlığı). Yani tüketici bir kez palamudu yüksek fiyattan almaya alıştığında veya aracılar bu yüksek marjı benimsediğinde, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bolluk geri gelse bile fiyatlar yapay olarak yukarıda kalma eğilimi gösterirdi. Ancak bu sene daha da bereketli olunca o mekanizma işlemedi. O günlerde fiyat düşürmekte direnenlerin bugün aşırı bolluktan şikayete hakları yoktur. Bu bakımdan başlıktaki ifade sadece bugüne ait olmayıp geçmiş yıllar ile birlikte değerlendirilmelidir.
Ülkemizdeki balıkçılık sektörü de aynen meyve sebze kategorisinde olduğu gibi aracılık sistemi (kabzımallar ve hal esnafı) üzerine kuruludur. Pek çok tekne sahibi, daha sezona başlamadan önce mazot, ağ ve tayfa masraflarını karşılayabilmek için haldeki büyük kabzımallardan avans (borç) alır. Borçlanan balıkçı, tuttuğu balığı serbest piyasada dilediği tezgaha veya sanayiye satamaz, borçlu olduğu aracıya teslim etmek zorundadır. Kâr marjını ve fiyatı bu aracılar belirler. Diğer taraftan ülkemizin gıda ve hayvancılık sektörü, yapısal reformları (soğuk zincir lojistiği, kooperatifleşme, lisanslı depoculuk) tamamlayamadığı için serbest piyasa oluşumu tam olarak sağlanamamaktadır.
Dünyada hem üretici hem de tüketici lehine olan küresel çözümler vardır. Türkiye’de palamut ve hamsi gibi balıklar ağırlıklı olarak “taze tüketim” odaklı satılır. Batı ülkelerinde ve Japonya’da ise avlanan balığın çok büyük bir kısmı anında sanayiye aktarılır. Limanlara yakın bölgelerde kurulu konserve, balık yağı, balık unu veya dondurulmuş fileto fabrikaları denizden çıkan fazla ürünü doğrudan satın alır. Tezgahtaki arz anında dengelenir. Balıkçı ürettiği her kilo balığa alıcı bulacağını bilir. Ülke ekonomisi de ihraç edilebilir konserve satarak katma değer kazanır.
NOT: Ticaret Bakanlığı tarafından paylaşılan 2026 yılının ilk 9 aylık verilerine göre yaklaşık 360 bin firma ve 44 milyon ürün denetlenerek toplamda 2,6 milyar TL idari para cezası kesilmiş. Konumuzla ilgili olan kısmı ayıracak olursak; “stokçuluk ve fahiş fiyat” gerekçesi ile aykırı fillerde bulunan 6.072 gerçek ve tüzel kişiye 724,7 milyon TL idari para cezası kesildiğini görürüz. Aykırılık başına, ortalama 120 bin TL gibi kimseyi üzmeyecek bir ceza olduğu anlaşılıyor.
Yani bazı trafik cezalarından bile daha düşük seviyede. İşte yıllardır “Bizdeki cezalar caydırıcı değil, bunun için aynı kişiler tarafından suç tekrar tekrar işlenebiliyor” diyorum. Haksız mıyım?
Ercüment Tunçalp
TÜİK ile ENAG arasındaki farkın nedenleri…
Her ikisinin ilan ettiği oran da ülkedeki ortalama enflasyonu temsil eder.
TÜİK oranı ile (%29,73) ENAG oranının (%46,61) bu kadar farklı olmasını bir an için unutalım. Zira hangi kurum tarafından çıkarılırsa çıkarılsın; ülke genelinde açıklanan tek bir enflasyon rakamı ile bütün gelir gruplarına uygun ve herkes için %100 doğru bir netice almak matematiksel ve sosyolojik olarak mümkün değildir. Türkiye’de hem resmi kurum olan TÜİK hem de ENAG tek bir endeks açıklar, gelir gruplarına göre aylık bir enflasyon serisi yayınlamazlar. Oysa örneğin İngiltere Ulusal İstatistik Ofisi (ONS), hane halklarının gelir düzeylerine göre en düşük %20’den en yüksek %20’ye kadar 5 farklı gelir grubuna ayırarak değişik enflasyon oranlarını düzenli olarak yayımlar. Hatta “emekli hane halkları” ve “çocuklu aileler” gibi kırılımlar da sunar (National Library of Medicine). Eurostat, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkelerde de son yıllarda aynı şekilde dağıtımsal enflasyon analizlerini resmi rapor olarak yayımlamaya başlamıştır. (Wiley Online Library)
Bizde ise; DİSK-AR gibi bağımsız kuruluşlar, mevcut durumu eleştirerek gelir gruplarına göre farklılaşan “dar gelirlinin enflasyonu” sonuçlarını yayınlar.
- TÜİK, verileri ekseriyetle sahadan ve zincir marketlerden doğrudan toplar. ENAG ise tamamen internet üzerinden otomatik veri kazıma yöntemini kullanır.
- TÜİK ayın belirli günlerinde ve saatlerinde veri toplar. ENAG ise saatlik ve günlük olarak sürekli (dinamik model) veri toplar.
- TÜİK aylık yaklaşık 600 bin veri işlerken, ENAG aylık 7 milyondan fazla veri işler. TÜİK uluslararası standarttaki 428 temel maddeyi esas alırken, ENAG’da buna uyarak aynı sepeti baz alır.
- TÜİK, devlet tarafından fiyatı kontrol edilen, dondurulan ürünlerden etkilenirken, ENAG tamamen serbest piyasada anlık değişen e-ticaret ve online fiyat hareketlerini doğrudan yansıtır. Devlet belirli aylarda bu kalemlerde fiyatları dondurduğunda, TÜİK enflasyonu sert şekilde düşebilir. Ancak vatandaşın her gün harcama yaptığı; gıda, giyim, temizlik kategorilerindeki ürünler zamlanmaya devam eder. ENAG daha çok bu serbest piyasayı ölçtüğü için iki veri arasındaki fark açılır (Bianet).
- TÜİK, istatistik bilimindeki klasik “örnekleme” yöntemini kullanır. Yani belirli şehirlerde seçilen belirli marketlerde ürün fiyatlarını takip eder. ENAG ise örnekleme yapmaz, internette her ürüne ait satışta olan tüm fiyatları tarar. Bu da ENAG’ın TÜİK’ten yaklaşık 12 kat daha fazla veri işlemesini sağlar (BBC).
Giriş kısmında da belirttiğim gibi iktisat literatüründe “mutlak ve kusursuz gerçek enflasyon” oranı yoktur. Zira tüketim alışkanlıkları kişiden kişiye değişir. Belki, “bu kadar farkla mı değişir?” sorusu akla gelebilir.
Dar ve orta gelirli vatandaşın maaşının neredeyse %75’i sadece gıda, kira ve faturalara gitmesine rağmen bu ağırlığın TÜİK sepetine yansımaması, resmi rakamın sokak tarafından düşük bulunmasının en büyük nedenidir. Bunun kanıtı yine TÜİK Gelir Dağılımı İstatistikleri’nden görülebilir. Türkiye’de en yüksek gelire sahip %20’lik nüfus grubu, toplam gelirin %48’ini alırken; en alttaki %20’lik kesim ise pastadan sadece %6,4 pay alabilmektedir. İşte bu da küçük pay sahiplerinin enflasyonu resmi oranın çok üzerinde hissetmelerine neden olur.
Sonuç olarak; yaşanan enflasyonda, TÜİK’i alt sınır, ENAG’ı da üst sınır olarak dikkate alırsak, aradaki geniş gri alanda her gelir grubuna ait değişik oranların sıralandığını varsayabiliriz. Eğer asgari ücretli, kirada oturan ve gelirinin tamamını gıda/temel ihtiyaçlara harcayan biriyseniz; sizin kişisel gerçeğiniz üst sınıra daha yakındır. Ama kendi evinde oturan, borcu olmayan, teknoloji, giyim veya seyahat gibi farklı kalemlere de bütçe ayırabilen üst gelir grubundan biriyseniz, sizin kişisel enflasyonunuz alt sınıra daha yakın çıkabilir.
Türkiye nüfusunun gelir profili (dar/sabit), demografik yerleşimi (kent yoğun) ve tüketim mecburiyetleri (gıda-kira ağırlıklı) bir araya getirildiğinde, sokağın gerçeği net bir şekilde hissedileni üst sınıra yaklaştırmaktadır. En fenası yapısal olarak dar gelirliden zengin kesime doğru bir servet transferi yaşanmaktadır ki, bu sosyal sorunun daha fazla gecikmeden çözülmesi en büyük ihtiyaçtır.
Kaynağını göremeden, ortaya çıkan hiçbir enflasyon oranı için peşinen doğru veya yanlış diyemeyiz. Ağırlıklar değişince enflasyon oranının nasıl değiştiğini birkaç hafta önce örnek tablo üzerinden açıkladım. Ancak TÜİK, 428 maddenin ağırlıklarını açıklıyor ama Haziran 22’den itibaren enflasyon hesaplamasında temel aldığı “ortalama madde fiyatlarını”, “satış noktalarını” ve “markaları” açıklamıyor. Evet Eurostat (Avrupa İstatistik Ofisi) standartları da doğrudan bu verilerin açıklanmasını zorunlu tutmuyor ama bizim şartlarımız o kadar farklı ki.
AB’de yıllık enflasyon ortalamasının yükselmiş hali %3,8’dir. Aradaki yaklaşık 8 kat fark bizi onlardan ayırmaktadır. Kaldı ki buna rağmen Fransa, Almanya ve Avusturya gibi birçok Avrupa ülkesinde, temel gıda maddelerinin ve enerjinin ortalama fiyatları ve değişim grafikleri şeffaf araçlarla halka sunuluyor.
Şimdi yukardaki üç bilinmeyene neden ihtiyaç duyulduğunu ve tabloyu ne kadar değiştirebileceğini canlı bir örnekle sunuyorum…
Türkiye’nin lider ve güçlü bir tereyağı markasına ait 1 kg’lık ambalajın, yine büyük market zincirlerinde 1.049 TL’ye satıldığı yer de var, 700 TL’ye satıldığı yer de mevcut (şu anda canlı görüntüdür). Bilhassa lider markayı örnek verdim ki; en az fiyat dalgalanması böyle bir üründe gerçekleşebilir. Dolayısıyla geriye kalan binlerce üründeki fiyat farklarını gözde canlandırmak daha kolay olsun diye…
İşte TÜİK veya ENAG’ın hangi marketi, hangi markayı ve hangi fiyatı baz aldığı bilinmediği için bir kanaate ulaşılamıyor ve reel geliri azalan vatandaşta artık enflasyonla ilgilenmek yerine kendi yaşam maliyetinin yüksekliğine bakıyor.
Ercüment Tunçalp
AB 2024 / 835 sayılı komisyon uygulama tüzüğü üzerine…
Avrupa Birliği’nin (AB) 2024/835 sayılı Komisyon Uygulama Tüzüğü, “Yeşil Dönüşümde Tüketicilerin Güçlendirilmesi” direktifi, tüketicileri yanıltıcı çevresel iddialara (yeşil aklama/greenwashing) ve erken eskitme uygulamalarına karşı korumayı amaçlamaktadır. Gümrük Birliği ve AB mevzuat uyum süreçleri nedeniyle bu düzenleme Türk hukuku ve ihracatçı firmalar üzerinde doğrudan bağlayıcı etkilere sahiptir. (European Commission)
Türkiye, bu direktife tamamen paralel şekilde; şirketlerin somut, bilimsel ve doğrulanabilir bir kanıt sunmadan ürünlerine “çevre dostu”, “eko”, “karbon nötr” veya “yeşil” yazmasını engeller. Direktifin getirdiği yasaklar 27 Eylül 2026 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir. Çok olumlu bir gelişmedir.
Ancak AB bünyesinde; “önce can güvenliği (doğrudan riskler), sonra çevre bilinci (dolaylı riskler)” ilkesi esastır. Onlar birinci adımın (sahtecilik ve pestisit) çözüldüğünü varsaydığı için bu ikinci adıma (gezegenin korunması) geçmiştir.
Bizde ise henüz “taklit-tağşiş” olaylarına verilen cezalar caydırıcı olamadığı gibi daha da artış göstermiştir. Zira ilk ihlalde, firmanın yıllık gayrisafi gelirinin %1’i oranında ceza kesilmesi ve tekrarında cezanın 2 kata çıkarılması, hileden gelen ek kazancın çok küçük bir kısmını kapsar. Kaldı ki bu suçu alışkanlık haline getirenlerin defalarca Bakanlık listelerinde yer almaları da bunun kanıtıdır.
Pestisit konusunda da, “son satış noktasında pestisitin tespiti, engellenmesi ve kusurlu malın üreticiye iadesi neredeyse mümkün değildir” diye sürekli yazıyorum. Nitekim bunu başardığını iddia eden satış noktalarında, Bakanlık kontrolünde pestisit bulunması ve ceza uygulanması beni teyit etmektedir.
Yine AB’nin yıllar önce engellediği “DOĞAL” ifadesinin de yasaklanması gerekir.
Zira sık sık belirttiğim gibi; 135-150 derece yüksek ısıya tabi tutulan ve oda sıcaklığında 5-6 ay bozulmayan süt ‘doğal’ sayılamaz. Çünkü doğal kelimesi “tabiatta bulunduğu şekilde” ifadesinin karşılığıdır. Sadece bu da değil, şu anda raflar “yarım yağlı”, “az yağlı” ama yine de “doğal” tanımlı ambalajlarla doludur. Gerçi yeni bir düzenlemeyle 31 Mart 2027 tarihine kadar bir geçiş süreci vardır ama yeni değişiklikle yağlı sütün de (%3) doğal sayılması bana göre yetersizdir. Zira bir ineğin memesinden sağılan çiğ sütün yağ oranı %3,5-%3,7 civarındadır ve haliyle tam yağlıdır.
Tarım ve Orman Bakanlığı açıklamasına göre “doğal” kabul edilme şartları “tek bileşenden oluşuyorsa, katkı maddesi ve aroma içermiyorsa, sadece fiziksel, enzimatik veya mikrobiyolojik işlemlerden geçmişse ve doğal yapısını değiştirecek işlem görmemişse” şeklinde açıklanıyor. Ancak doğal yapısını değiştirecek işlem görmüş UHT süt doğal sayılıyor. Ve bu konuda AB ile aramızda anlayış farkı bulunuyor.
İçme sütlerine koruyucu madde eklenmemesi onu doğal yapmaz. Benim bu görüşüme katılmayanların iddiası; “Evimize aldığımız çiğ sütü de tüketmeden önce ocakta kaynatırız. Isıya tabi tutulması, nasıl onun doğallığını bozmuyorsa, UHT işlemi de evdeki kaynatmanın endüstriyel versiyonu olduğuna göre doğal sayılabilir” olmaktadır. Elbette bu görüş ve uygulama bana göre hatalıdır ve aşağıda belirteceğim küresel anlayış da benimle aynı doğrultudadır.
Kaldı ki günlük hayatta UHT sütün üzerinde kaymak oluşmaması ve yoğurt yapılamaması da doğallığın kaybolduğuna işarettir ama biz devam edelim…
- Evde ısıtmada, sütü tencereye koyup ocağı açarsınız. Süt yavaş yavaş ısınır, 100 dereceye ulaşır ve genellikle 5-10 dakika kaynatılır. Bu süreçte sütün içindeki bakterilerin büyük kısmı ölür. Ancak bakterilerin “spor” adı verilen, ısıya dayanıklı “uyku halindeki tohumları” 100 derecede ölmez. Ocağı kapattığınız an bu sporlar uyanır ve sütü 3 gün içinde bozar.
- Fabrikadaki UHT işleminde ise süt, kapalı boruların içinde boru hatlarından geçerken 2 ila 5 saniye gibi çok kısa bir süre içinde 135-150 dereceye çıkarılır ve anında soğutulur. Bu çok yüksek ani sıcaklık evde ölmeyen o dirençli bakterileri ve sporları da ticari sterilizasyon ile tamamen yok eder (BBC). İçinde bakteri kalmadığı için sütün bozulma ihtimali yoktur. Ambalajlama teknolojisindeki gelişmeler takdire değerdir ama sporların ölmesi sütün oda sıcaklığında 5-6 ay bozulmadan kalması için yeterli bilimsel nedendir. İşte bunun için AB, ambalajlar üzerinde en çok suistimal edilen kelimelerden biri olan “doğal” ifadesini kontrol altına almak için çok daha katı filtreler ve denetim mekanizmaları uygulamaktadır. (Safe Food Advocacy Europe)
- AB’de birçok ülkede, endüstriyel olarak aşırı işlenmiş, yüksek ısıya maruz kalmış veya homojenize edilmiş bir ürüne tek başına “DOĞAL” yazılması, “tüketiciyi yanıltıcı reklam” kapsamına sokulur. Avrupa’da gıda otoriteleri (örneğin Birleşik Krallık Gıda Standartları Ajansı- FSA veya Almanya’daki tüketici örgütleri) yüksek ısıl süreçlerle yapısı değişen gıdaların ambalajına “Doğal süt” yazmak yerine, en fazla “Doğal bileşenlerden üretilmiştir” veya “Saf sütten üretilmiştir” gibi daha spesifik açıklamaları zorunlu kılar. (Ky Wright)
Fransa’da gıda ambalajına “Doğal” yazmak, Almanya’dan da sert ve bürokratik kurallara tabidir. Fransız gıda mevzuatına göre ürünün adı ve ambalajı sadece ürünü objektif olarak tanımlamalı, onu övmemelidir. UHT gibi endüstriyel işlem görmüş ürünlerde ancak “doğal kökenli” veya “İçeriğinde doğal bileşenler kullanılmıştır” gibi kelimeyi hafifleten ifadelerin kullanılmasına izin verilir. (USDA Foreign Agricultural Servise)
Sonuç olarak; Türkiye’de mevzuat “içerikte koruyucu yoksa doğaldır” mantığıyla ısıl işlemlere esneklik tanırken; AB pazarında hem içerik kalitesine hem de ürünün ne kadar endüstriyel işlem gördüğüne bakılıyor. Bu nedenle AB ülkelerine ihracat yapmayı düşünen bir üreticimizin yukardaki esaslara uyması, toplatılma veya ceza riskini azaltır. İşte bunun için de başlıkta belirttiğim direktiften önce bu konularda AB’ye uyum sağlamak daha isabetli olur…
