Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Market markalarının gücü

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Dünyanın ve ülkemizin en önemli araştırma şirketlerinden Ipsos, yine ses getirecek bir araştırmaya imza attı.

Ulusal zincirler ve indirim marketleri dışında tüm satış kanallarında ve ana ürün gruplarında alışveriş sıklığının azaldığı bu araştırmanın en önemli sonucudur.

Acaba neden?

Sürekli tekrarladığımız üzere; tüketici tarafından market markaları güçlü olan perakendecilere doğru bir yöneliş olduğu anlaşılıyor.

Araştırmada, bir ay önceki “Private Label enflasyondan korur” başlıklı yazımda ortaya koyduğum tespitlere paralel rakamsal sonuçları görmek beni mutlu etti. Demek ki yanılmamışım ve tüketici de bunu farkettiğini rakamlara yansıtmış.

Ayrıntılı sonuçlarla devam edelim:

  • 2022’de hanelerin Hızlı Tüketim Ürünleri (HTÜ) harcamaları geçen yıla kıyasla yüzde 80 artış göstermiş.
  • Ortalama bir hane yaklaşık olarak 2 günde 1 kez HTÜ alışverişi yapmış ve bir alışveriş sepetine 85 TL ödemiş.
  • Geçen yıla kıyasla alışveriş sıklığı azalmış.
  • Haneler Ocak-Kasım 2022 döneminde 204 kez alışverişe gitmişler.
  • Market markalı ürünlerin payı artmış.
  • Her hane ortalama 100 TL’lik harcamasının yaklaşık 54 TL’sini markalı, 24 TL’sini açık, 22 TL’sini ise market markalı ürünlere ayırmış.
  • Geçtiğimiz yıla göre indirim marketleri daha çok tercih edilmiş. Bu tercihle, özellikle et, peynir, sıvı yağ gibi genel gıda ürünlerinde market markalı ürünlerin harcama payı artmış.
  • Market markalı ürünlerin ulusal zincirlerdeki payı da kademeli olarak artmaya devam etmiş. Bu tercihle de özellikle yumurta, toz şeker, makarna, un gibi genel gıda ürünlerinde, kişisel bakım ve temizlik ürünlerinde ulusal zincirlerdeki market markalarına yönelim artmış.

Bundan ne sonuç çıkarmalıyız?

Şube sayısı yeterli olan yerel perakendecilerimizin de özel marka uygulamalarına gecikmeden başlamalarının şart olduğunu anlamalıyız.

Veya yakın şehirlerde yer alan yerel perakendecilerimizin organize olarak ortak private label çalışmaları başlatmalarının uygun olduğunu görmeliyiz.

Veya bazı yerel üreticilerin markalarını münhasıran böyle yerel organizasyonlara tahsis etmelerinin muhtemel ticari sonuçlarını değerlendirmeliyiz.

Ipsos araştırmasına göre; 2022’de hanelerin yüzde 76’sı hızlı tüketim ürünleri alışverişlerinde küçük boy alışveriş sepeti (1-3 farklı ürün), yüzde 15’i orta boy sepet (4-6 farklı ürün), yüzde 9’u da büyük alışveriş arabası (7 ve daha fazla ürün) kullanmışlar.

Bu neyi gösteriyor?

Müşteri profilinin ağırlıkla hangi gelir gruplarına ait olduğunu ve bu grupların da alım gücünü hızlı şekilde kaybettiklerini çok açık ifade ediyor.

Geçen haftaki “Asgari ücret ve alım gücü” başlıklı yazım bu amaçla yazılmıştır. Tüketici çoğunluğunun memur, emekli ve asgari ücretli çalışanlar olduğu bilindiğine göre, bu vatandaşların alım gücü kayıpları görmezden gelinemezdi. Ayrıca işin insani boyutu yanında ticareti olumsuz etkileyecek yanını da gözden kaçırmamak gerekir ki; şirketlerin sağlığı için alınacak tedbirlerde eksiklik yaşanmasın…

Ipsos araştırmasına göre; 2022’de ortalama bir hane her 100 TL’sinin yüzde 84’ünü gıda ve içecek, yüzde 9’unu kişisel bakım, yüzde 7’sini ise ev bakım ürünleri için harcadı. Geçen yılla kıyaslandığında gıda ve içeceklerin payı artmış.

Peki bunu nasıl yorumlayabiliriz?

Alım gücü düştükçe gıdanın harcamalar içindeki payı artar. İşte bunun için yıllardır alt gelir grubunun gıda payı, ‘TÜİK sepetindeki gıda ağırlığının yaklaşık 2 katıdır’ diyoruz. Bu grubun enflasyonu daha yüksek hissetmesi bundandır ve yukardaki araştırma sonucu da bunu teyit etmektedir.

Ipsos araştırmasına göre; 2022’nin öne çıkan perakende satış kanalları, indirim marketleri ve e-ticaret şirketleridir.

  • Hanelerin hesaplı ürün arayışı indirim marketlerinin büyüme hızını artırmış.
  • Genel olarak haneye giren ürün sayısındaki azalmaya rağmen indirim marketlerinden alınan ürün sayısı artmış (%4).
  • Böylece indirim marketlerinin hane harcamalarındaki payı belirgin artış göstermiş.
  • E-ticaretin büyüme hızını korumasında da daha fazla indirim ve fiyat avantajı öne çıkmış.

Bundan ne anlıyoruz?

Üzülerek söylemeliyim ki; zorunlu olarak fiyat avantajı arayışı önceliği almış, kalite arayışı ise geri planda kalmıştır. Yukarda belirtilen 2 kanal belli bir kalite seviyesini korusa da gidişatı dışardan izleyen bazı çevrelerin sırf fiyat düşüklüğü sayesinde standart dışı üretim için tolerans görebileceklerine dair ümitleri artmıştır. İşte en önemli risk budur…

Sonuç olarak; bu araştırma sonuçlarını destekleyen, piyasanın barometresi durumundaki semt pazarlarında daha sert miktarsal düşüşler yaşandığını bizzat ilk ağızdan duyuyoruz. Esnafla konuşuyorum; artık herhangi bir ürünü 3-5 kg alan müşterinin kalmadığı, ortalama alış miktarının yarım kg civarında olduğu, adetle alınan meyve çeşitlerinin de arttığı belirtiliyor. Satışa açık sunulan salçanın kaşıkla, sıvı yağın bardakla satışı yeni ölçü birimi olmuştur. Elbette esnaf sadece tüketici adına değil, kendisi için de endişe ediyor. Bu sebeple çarkı döndürebilmek adına boş dolaşan değil, alım gücü yeterli olan müşteri istiyor.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Et fiyatlarının önlenemeyen yükselişi

Ercüment Tunçalp

Et fiyatlarının önlenemeyen yükselişi

Sanki fiyatlar yatay seyrediyormuş gibi şimdiki merak konusu da “Ramazan öncesi fiyatlar artacak mı?” sorusudur. Elbette artacak, zira hiç durmadı ki…

2022 yılının Kasım ayında, “Kırmızı et sorunu ne olacak?” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. O tarihteki tabloda hem karkas hem de parça et fiyatlarını euro bazında Almanya ile de kıyaslamıştım. O köprünün altından çok sular geçti ve bizim cephede o günleri de aratacak bir hayli değişiklik oldu. Gıda fiyatları bütün dünyada düşerken bizde bütün hızıyla artmaya devam etti. Şimdiki konumuz kırmızı et olduğuna göre o alan içinde kalmaya çalışalım. Et fiyatları da o günden bugüne kadar (15 ayda) hem enflasyonun hem de kur farkının fersah fersah üstünde artışını sürdürdü.

Kısa bir özet yapalım: 

Ürün cinsi Kasım 2022 (TL/kg) Şubat 2024 (TL/kg) Artış %
Dana bıçak yağsız (UKON)

103,17

307,66

198

Kuzu bıçak yağsız (UKON)

  93,64

342,29

265

Dana kıyma (ortalama)

176,00

510,00

190

Dana antrikot (ortalama)

285,00

743,00

161

Kuzu kuşbaşı (ortalama)

275,00 725,00

164

  • Yukardaki tablonun son sütunu 15 ay sonunda geldiğimiz durumu gösteriyor. İlk 2 satırdaki karkas fiyatlar Ulusal Kırmızı Et Konseyi (UKON) sayfasından alındı, parça et fiyatları da marketlerden alınan ortalama fiyatlardır. Elbette yukardaki fiyatların da aşıldığı birçok satış noktası vardır.
  • Yukardaki perakende fiyatların karkas fiyatlardan az artış göstermesi birçok satış yerinde ithal et ile birlikte paçal kullanımdan kaynaklanmaktadır. Kuzuda da esas para kazandıran pirzolanın fiyatı bazı satış noktalarında 1000 TL’yi geçmiştir. Böylece brüt kâr marjı ortalama yüzde 26’dan aşağı değildir. Bunu da güncel ortalama karkas fiyatlardan hareket ederek; bir danadan çıkacak istatistiki ortalama parça ağırlıklarını esas alarak, kemik ve parçalama firesini düşerek, toplanacak sanal hasılat üzerinden hesapladım. Canlı kesim yapan veya karkası daha ucuza mal eden ve/veya satış fiyatları daha yüksek olan satıcıların kârları bunun da üzerindedir. Yukardaki yüzde 26’yı normal görebilecekler için bunun halk dilindeki karşılığının, maliyet üzerine yüzde 35 kâr ilavesi olduğunu da eklemeliyim.
  • Bu fiyatlar bizim tüketicimizin 4-5 katı gelire sahip müşteriye satış yapılan ülkelerdeki fiyatlardan da euro bazında pahalıdır. Örneğin yukarda görüldüğü gibi bizde 9,2 euro olan dana karkas fiyatı Almanya’da en fazla 5,5 euro dur. Bizde 15,32 euro olan dana kıyma fiyatı Almanya’da 7,99 euro dur. Bizde 22 euro olan dana antrikot fiyatı Almanya’da 16 euro dur. Bizde 22 euro olan kuzu kuşbaşı fiyatı Almanya’da 17 euro dur.
  • Bu gerçeklerin altını çizdikten sonra yüksek fiyatların daha anlaşılabilir olması bakımından kendimiz için bir deneme test sorusu hazırlayalım…

Soru: Son senelerde kırmızı et fiyatlarındaki aşırı yüksekliğin sebebi aşağıdakilerden hangisidir?

a) Yem ve diğer girdi fiyatlarının yüksekliği,

b) Hayvan sayısının azalması,

c) Yapısal sorunlar,

d) Açgözlü fiyatlandırma girişimleri,

e) İthalat politikası,

f) Rekabetçi olmayan iç pazar,

g) Ukrayna-Rusya savaşı,

h) Hepsi.

Bana göre sorunun cevabı (h) şıkkıdır. Piyasada ise yukardaki şıkların hepsini doğru bulan sayısı oldukça azdır. Durulan yere göre bakış açısı oluşturmak bu önemli problemin çözümü önündeki en önemli engeldir.

Yemin yüzde 45’inin ithal olduğu belirtiliyor. Ben yemin ve bütün girdilerin yüzde 100’ünün ithal olduğunu varsayıyorum. Bu bizim hem karkas hem de parça olarak fiyatlarımızın küresel anlamda ve döviz bazında en pahalı olmasının mazereti sayılabilir mi?

Kaldı ki bu fiyatlar da yeterli bulunmuyor ve aynı hızdaki artışların devamı savunulabiliyor.

Sektör içinden aldığımız duyumlar; bazı besicilerin aralarında, “Fiyatlar artacak, hayvanları kesmeyelim” dedikleri yönündedir. Fiyatlardaki hızlı artışın bir sebebi de bu olabilir mi mesela?

Sonuç olarak; burada tek mağdur olan tüketicidir ve bu da büyük bir haksızlıktır. Elbette üreticinin de korunması ve kollanması gerekir. Örneğin süte verilecek destek üreticinin besiye devam etmesini teşvik edebilir.

Perakendeciler için yüksek enflasyon dönemlerinde mücadelenin lokomotifi et kategorisidir. Benzer koşulların yaşandığı eski yıllarda etin brüt kâr marjını yüzde 14-15 seviyelerinde tutardık. Bu kategori para kazandırmaz şöhret kazandırırdı ama sonuçta toplam ciroyu ve kârlılığı olumlu etkilerdi. Şimdiki yüzde 26-27’lik brüt kâr marjı uygulamalarını yüksek bulduğumu ifade etmeliyim. Bu kategoride çok sık kampanyalar düzenleyen ve kârın 5-6 puanını buraya harcayan bazı perakendecileri de belirtmemiz gerekir. Ancak göstermelik kampanyaları da hangi fiyattan indirim yapıldığına göre elemek şartıyla…

Elbette hükümetin de yapması gereken işler var. Ancak kenarda durup beklemek yerine diğer paydaşların sunacakları katkılara da ihtiyaç duyuluyor.

AB, Türkiye’ye göre ette 1.5, sütte ise 3.4 kat daha yüksek verimlilik düzeyine sahiptir. Bu bakımdan ithalatın canlı hayvan stokunu güçlendirecek ve verimi artıracak şekilde planlanması daha uygun olacaktır.

Küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinin bize daha uygun gelmesine rağmen neden ikinci plana itildiği de üzerinde düşünülmesi gereken bir başka önemli konudur.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

AVM’lerde bitmeyen kira sorunu

Ercüment Tunçalp

AVM’lerin yıllardır süren kronik sorunlarının başında; plansız yatırımlar ve dövize endeksli kiralar geliyordu. Bu konularda 15 yıldır görüş belirten bir kişiyim. O gün neredeysem bu gün de oradayım. “Yan yana bakkal açılamazken, bitişik nizam AVM’ler nasıl açılabiliyor?” diye defalarca sormuş ve yine en başından beri “Gün gelecek dövize endeksli kiralar ödenemeyecek” demişim.

Dolayısıyla, yatırımcı tarafında da, markalar tarafında da, hatta hükümetin aldığı bazı gecikmiş kararlarda da müşterek yapılmış hataların payı vardır.

Özetleyecek olursak;

  • AVM yatırımcıları Avrupa’da göremedikleri serbestliği burada görünce; şehirlerin merkezlerine 4-5 tane AVM’yi yan yana kondurmaktan çekinmediler.
  • Bir gün doyuma ulaşılacağını düşünmedikleri gibi satın alma gücü bizden 4-5 kat fazla olan müşteriye sahip Avrupalının satış alanı ile bizimkini kıyasladılar ve “daha gidilecek çok yol olduğu” sonucuna vardılar.
  • Yatırımcılar, o gün sıraya giren markalardan alacakları dövize endeksli kiralara güvenerek, bankalardan döviz kredileri aldılar. TL geliri olan kiracının bir gün kurdaki ani değişimlerle döviz borcunu ödeyemeyeceğini göremediler, yanıldılar ve risk aldılar. Kuru sabitlemeleri bile ilaç olmadı!
  • Markalar, her yerde bulunmak ve rakibe de yer bırakmamak uğruna istenen dövize endeksli yüksek kiraların sözleşmeye yazılmasına hiç itiraz etmediler.
  • “Gelir hangi para cinsinden ise borç o para cinsinden olmalıdır” temel kuralını hiçe saydılar ve o gün nispeten yatay seyreden kura güvenerek onlar da risk aldılar.
  • 2018’e kadar dövize endeksli kiraları dikkate almayan hükümet o gün maç oynanırken kuralı değiştirdi ve kiralar TL’ye dönüştürüldü. Elbette baştan beri doğrusu buydu ama çok geç kalınmıştı…

Bugüne gelindiğinde ise; yatırımcı açısından kur artışı ile eriyen kiralar karşısında, AVM yönetimi ile perakendeciler arasındaki kira krizinin yeniden alevlenmesi de beklenen bir şeydi ama artık bunun geriye dönüşü yoktu.

Bu anlamda; Alışveriş Merkezleri ve Yatırımcıları Derneği (AYD) Başkanı Nuri Şapkacı’nın, “Bazı perakende STK temsilcilerinin basından takip ettiğimiz negatif söylemlerinin, yakın zamanda yapılacak yatırımlara ve perakende sektörünün bu süreçteki planlarına zarar vereceğini düşünüyorum” beyanını flu görüyorum. Daha net açıklama yapmasını beklerdim.

Örneğin, BMD Başkanı Sinan Öncel’in bahsettiği, “10 uzama yılını dolduran kontratlarda 6-7 kata varan kira artış talepleri” negatif yaklaşım mı oluyor?

Kira, perakendecinin en büyük maliyet kalemidir ve ciro içindeki payının üst sınırı bellidir. Ve bu sebeple ya ciro artışı ile paralel gitmelidir ya da dükkan boşaltılmalıdır.

Nitekim buraya kadar ki görüşlerimi teyit eden sektör içinden kıymetli görüşler ve bilgiler de gelmektedir. Örneğin, AVM’lerde ortalama doluluk oranının yüzde 85 olduğu; 14 milyon metrekarelik kiralanabilir alanın 2 milyon metrekaresinin boş olduğu bildiriliyor. (Kaynak: Murat İzci)

Bu oran ortalama olduğuna göre birçok AVM’de yüzde 20’nin üzerinde boşluk olduğunu da kabul etmek gerekir. Ve bu durumda da en azından mevcut kiracıyı elde tutmak için biraz daha uzlaşmacı yaklaşım gerektiği çok açıktır…

Bir diğer görüş, Kurun Alışveriş Merkezleri Danışmanlık ve Proje Yönetimi Başkanı Hakan Kurun’dan geliyor. “Gayrimenkulün bu kadar değerlendiği ülkemizde; şehrin en kıymetli alanında geliştirilen bu yatırımların beklenen getiriyi sürdürülebilir olarak perakendecilerden elde etmesi mümkün değildir. Perakende sektörü dünyadaki konjenktürden kaynaklanan ve bölgemizdeki gelişmeler sebebiyle beklediği kârlılık ve ciro oranlarını yakalayamamaktadır. AVM yatırımcılarının hızla proaktif kararlar alıp dönüşüm planlarını yapmaları gerekmektedir. Perakendeciler bu getiriyi sağlayabilecek durumda değiller ve olamayacaklardır” diyor. O kadar doğru bir teşhis ki…

Alışveriş Merkezi Danışmanı Avi Alkaş’ın ise biraz farklı tespitleri var…

Yasal müdahalelerle kira artışlarının frenlendiği, kira artışları olmadığı için AVM yatırımlarının cazibesini yitirdiğini” söylüyor. Hemen arkasından da, “Şimdi bu durumda tekrar AVM yatırımları başlayacak. Yavaşlayan, yarım kalan işlerin hızlanarak tamamlandığını göreceğiz” diye de devam ediyor…

Burada kendisine sormam gereken birkaç soru bulunuyor…

  • AVM yatırımları sadece kira artışları frenlendiği için mi cazibesini yitirdi?
  • Plansız yatırımların veya şu anda boş olan şehirler hariç, bazı bölgelere aşırı yoğunlaşmanın yavaşlamada hiç etkisi olmadı mı?
  • AVM yatırımları cazibesini yitirdiyse tekrar nasıl başlayacak?
  • AVM yatırımcısı mutlu değilse bu yatırım iştahı nasıl oluşacak?
  • Bahsedilen düşük kiralara rağmen boş olan 2 milyon metrekarelik satış alanının neden dolmadığı üzerinde hiç durulmayacak mı?

Sonuç olarak; tarafların özeleştiri ve empati yapmadan gerçek iş ortaklığını tesis etmesi oldukça zordur. Bizim ülkemizin şartlarını dikkate almadan da batı ülkeleri ile yapılan kıyaslamaların sonuç vermeyeceğini görmek gerekiyor. Halk arasında sık kullanılan “nalıncı keseri” tek taraflı yontma işlemi yapar. Yani ticaretin bir tarafın arzusuna göre şekillendiği durumdur. Ve sürdürülebilme şansı olmadığı için bundan kaçınmak gerekir. Nitekim 90’lı yılların başlarından itibaren bu ticaretin daha kazançlı olan tek tarafı vardı ve hakem geç de olsa duruma el koydu.

Bu da dengeyi sağlayamadığına göre çözüm; hâlâ döviz kredi borcu olan yatırımcılar varsa TL’ye dönme imkanını zorlamalılar, hatta bu konuda siyasi otoriteden de destek görmelidirler.

Diğer kalıcı çözüm ise; gerçek iş ortağı gibi ciro üzerinden pay almaktır ki, bugünün kriz ortamında taşın altına elini koymayan kimse kalmasın…

Elbette bütün bunlara rağmen son çare de bazı yatırımlar için daha fazla gecikmeden dönüşüm kararı almaktır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Fiyatlar genel seviyesini artıran davranışlar

Ercüment Tunçalp

Perakende sektöründe yıllardır onlarca yazıda yer verdiğim, enflasyona katkısı olan eylemleri, değerli Mahfi Eğilmez Hoca küresel kabul görmüş orijinal adları ile sınıflandırmaya başlayınca, çoğunluk tarafından yeni ortaya çıkmış gibi algılandı. Öncelikle hocaya bu önemli konuya dikkat çektiği için teşekkür etmek, sonra da bu hilelerin geçmişinden biraz bahsetmek lazım…

  • Skimpflasyon: İçeriği değiştirerek (taklit tağşiş) enflasyona etki etmek anlamı taşır. Bu konu hakkında sadece 2017 yılından bu yana tam 30 adet yazı kaleme almış, sonuncusunu da “Gıda denetim sonuçları açıklanmalı” başlığı ile aktarmıştım.
  • Shrinkflasyon: Miktarı azaltarak (fiyat ve ambalajı değiştirmeden) enflasyona etki etmek anlamındadır. En az 30 seneden beri süren bu etik dışı davranışa birçok yazımın içinde yer vermekle birlikte müstakil bir yazı halinde de 3 yıl önce “Shrinkflasyon tehdidi” başlığı ile sunmuştum.
  • Greedflasyon: Zaten yüksek olan enflasyonun da üzerinde açgözlü fiyatlandırma yaparak mevcut ortamdan faydalanmayı tarif eder. Eski yıllarda ürünü saklayarak oluşturulan karaborsa fiyatları saymazsak, bu eylem yüksek enflasyon yaşadığımız son senelerin hastalığı olarak öne çıkar. Böyle dönemlerde makul kârın üstüne çıkarak fahiş fiyat yapanın ve bir de stoğu artırarak kazancı katlayanın kendine göre geçerli bir sebebi vardır. “Malı sattığım fiyata yerine koyamam” bahanesi en yaygın olanıdır. Bu konuda da 9 adet yazımın sonuncusunu 2 yıl önce “Fahiş fiyatın ölçüsü nedir?” başlığı ile sektöre aktarmıştım.

Yukardaki üç eylemin de ortak sonucu haksız kazançtır. Sağlıkla ilgili olumsuz yönleri vardır, gayriahlaki boyutu vardır, enflasyona yaptığı katkı ise hiç inkar edilemez. Dolayısıyla çok geniş haliyle ele almak gerekir. Dünyada literatüre girmiş olsa da bizim direkt hayatımıza girmiş bulunmaktadır.

Zira dünyada bu kadar yüksek enflasyon olmadığından kötü niyetliler için en uygun hazır alt yapı sadece bizde bulunmaktadır. Bu konudaki yaratıcı ve cesaretli girişimci örnekleri de hayli fazladır. Nasıl olsa “Kavgada yumruk sayılmaz”, “Bizim de bu çorbada tuzumuz olsun” diyerek enflasyona katkıdan geri kalmazlar. Elbette kendi paylarını ayırmayı da ihmal etmezler.

Cezalar ödenir ve aynı şekilde yola devam edilir. İfşa mekanizması son 2 yıldır devre dışı bırakıldığı için biz bir kısım kabahatleri ancak yurt dışındaki kaynaklardan, en fazla da RASFF (Gıda ve yem için hızlı uyarı sistemi) bildirimlerinden öğreniyoruz. Oysa hile yapanı ifşa etmek tek çözümdür.

İki ülkede iki alışveriş” yazı dizimizde onlarca ülke ile fiyat kıyaslamaları yaptım. Bizde döviz bazında bile pahalı olan birçok ürüne dikkat çektim. Daha fenası kişi başı geliri bizden en az 3-4 kat fazla olan ülkelerdeki ithal muz fiyatının bizim yerli muz fiyatından ucuz olduğunu ortaya koydum.

Et fiyatlarının hem karkas hem de kg olarak en uçuk fiyatlarla yine döviz bazında bizim bazı satış noktalarında satılmasının ne mazot ne de yem maliyetiyle izah edilemeyeceğini örneklerle ve matematik olarak, “Kırmızı et sorunu ne olacak?” başlıklı yazımda açıklamaya çalıştım.

O günler geçti ve fırsatçılık bütün hızıyla devam ediyor. Asla genelleme yapmıyorum. Her meslek grubu içindeki bir kısım azınlığın açgözlü fiyatlandırma yapmasından ve piyasayı bozmasından bahsediyorum.

Ve de bütün tüketicilere soruyorum;

  • Restoran ve kafe işletmecileri arasında böyle örnekler yok mu?
  • İthal markalarda diğer ithalatçı ülkelerden daha yüksek dövize endeksli etiketlere rastlamıyor muyuz?
  • Bazı özel okul fiyatlarında enflasyonu kat be kat aşan fahiş fiyat artışlarına tanık olmuyor muyuz?

Cevaplar belli olduğuna göre bu tuzaklardan korunacak dikkati göstermeye mecburuz.

Sonuç olarak; market raflarında rastlanan en yaygın hile kalitesi ile oynanan ürünlerdir. Şu anda zeytinyağı, bal, süt ürünleri, et ürünleri, atıştırmalıklar rekor kıran kategorilerdir. Gözünü iyice karartanlar arasından; üzerine salep yazdıkları ambalajın içine salep koymayanlar, limonata yazdıkları ambalajın içine limon suyu ilave etmeyenler, bal kavanozuna arı ile temas etmemiş yapay bal koyanlar ilk akla gelenlerdir. Bu örnekleri artırmaya kalkarsak sayfalar yetmez. Tüketicinin içerikleri dikkatle incelemesinden başka çaresi yoktur. Alışverişe giderken yanlarında büyüteç taşımalarını tavsiye ederim.

Fiyat ve ambalajı değiştirilmeden miktarı azaltılan ürünler için de tüketiciler dikkatli olmak zorundalar. Yoksa 250 gr tereyağı aldım zannederek 225 gr tereyağı ile eve dönebilirler. Veya 500 gr yerine 450 gr ile yetinmek zorunda kalabilirler. Aynı teşebbüsler karton meyve sularında, kare çikolatalarda ve şampuanlarda da geçerlidir. Havlu ve tuvalet kağıtlarında ruloların kısalması da aynı fasıldandır. Burada da kategori bazlı gramaj standardı tek çözümdür.

Ne üretim eksikliği ne de üretim maliyeti sebeplerine dayandırılamayacak kadar fahiş fiyatlandırmalar vardır. En canlı örnek; üretim fazlamız olan ve bazı bölgelerde bahçede kalan narenciye (portakal, mandalina, greyfurt, limon) çeşitlerimizin, ithalatçı ülkelerle eşitlenen fiyatları fırsatçılık değil midir?

Artık teknoloji yardımıyla dünyanın her yerindeki raf fiyatlarına ulaşmak beş dakikamızı alıyor. İşte bizde üreticide 4 TL olan ama bazı tezgahlarda 35-45 TL arasında satılan Washington portakalın, İngiltere marketlerinde 1-1.20 sterlin (38-45 TL) olması normal karşılanabilir mi?

Ülke genelinde aynı kalibrajdaki mandalina murcott bazı market zincirlerinde 16 TL’ye, bazı market zincirlerinde ise 35 TL’ye satılabiliyor. Böyle bir fiyat aralığı olabilir mi? 16 liraya satan da para kazanmıyor mu?

Ahlaki sorumluluk; bireyin veya kurumun eylemleri esnasında, topluma karşı kendini zorunlu hissettiği yükümlülüklerdir. Bir kere terkedildiğinde tekrar kazanılması zor olduğundan, sadece enflasyon için değil her türlü riske karşı da mücadeleyi zorlaştırır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER