Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Marketlerde azalan iş disiplini

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

İş disiplini, belli bir program dahilinde ve kurallara uygun şekilde iş akışı sağlar. Çalışanların çoğu bu şekilde çalışmayı zahmetli bulabilirler. Oysa bu kurallar bütünü aşağıda örneklerini vereceğim aksaklıkları önlediği gibi çalışanların haklarını da koruyan (başta fazla çalışma sorunu) bir düzen sunar.

Yani sadece patrona çalışmaz, çalışana da güvenli bir ortam sağlar. Tersi ise verimlilikten uzak, iki tarafın da karşısındakinden fedakarlık beklediği ama hiçbir zaman sonuç alamadığı arızalı bir düzen yaratır.

Son zamanlarda büyük süpermarket zincirlerinden başlamak üzere görünen manzara; genel temizlikteki eksikler, mağaza içi dağınıklık, raflardaki karışıklık, etiketlemedeki özensizlik, malzeme eksikliğindeki umursamazlık, hizmet reyonlarındaki ilgisizlik şeklindedir. Kısaca iş disiplini can çekişiyor.

Sebebini sorduğumda aldığım cevap; “çalışan sayısındaki yetersizlik” oluyor. Kesinlikle mutabık olmadığımı ifade etmeliyim. Sık sık ziyaret ettiğim onlarca markette yeteri kadar çalışana rastlıyorum. Hem de depo bölgesinde olanları tam göremediğim halde…

Mağaza çevresinde, mağaza içinde bir köşede sohbet ederken gördüklerimin sayısı aktif durumda olanlardan hiç eksik kalmıyor. Elbette çalışanların dinlenme saatleri vardır. Ancak aynı anda ekibin yarısına mola verdiren bir sistem olamaz. Hadi mağaza müdürü bu ayarlamayı yapamıyor veya kıdemli çalışanlara sözünü geçiremiyor, peki bölge satış müdürü ne için var?

Her gün en az 4-5 markete giren bir kişi olarak, bu yöneticilere hiç tesadüf edememem normal sayılabilir mi?

Dolayısıyla;

  • Mağazalar yeterli sıklıkta ziyaret edilmiyor.
  • Satış alanında nasıl denetim yapılacağı bilinmiyor.
  • Bilenler tarafından ise en önemli konuların üzerinde durulmuyor.
  • Reyonlarda ana kalem ürünlerdeki eksiklikler bile fark edilemiyor.
  • Kampanyalı ürüne (indirimdeki) sipariş vermeyen mağaza yöneticileri de, ilk dağıtımı yapmayan kategori yöneticileri de, bunu kontrol etmeyen satış yöneticileri de ayrı ayrı zafiyet yaratıyorlar.
  • Mağaza dışında ve güneşin altında süt teşhiri, tavuk satışı yapılıyor; mağaza içinde ve palet üzerinde tencere tava teşhirine benzer yoğurt teşhiri yapılıyor.
  • Kasa yanında tereyağı, et ürünü satılıyor ve hiçbir yönetici bunu görmüyor.
  • Etiket ürün eşleşmesi tamamen bitmiştir. Etiketi olmayan ürünler, fiyatı indirildiği halde değişmeyen etiketler hiçbir yetkilinin dikkatini çekmiyor.
  • Haftanın en yoğun satış gününde ve saatinde rafa konmayı bekleyen ürün yığınlarının tıkadığı girilemeyen koridorlar kimseyi rahatsız etmiyor.
  • Son kullanım tarihi gelmiş süt dolaptan kaldırılmıyor, hatta “Bugün akşama kadar daha zamanı var” açıklaması yapılabiliyor.
  • Personel kıyafetleri neredeyse serbest kıyafet halini almış olup, standart aranmıyor.
  • Takım oyunu yanlış değerlendiriliyor ve uyumlu olmak adına işin kavgası verilmiyor.
  • Bölge Satış Müdürü’nü takip edecek bir sistem bulunmuyor.

Teknolojideki gelişmeler görsel düzenlemedeki insan faktörünü yok edemez. Bazı yükleri azaltsa da artan iş hacmi ile gelen yoğun müşteri ilişkilerini yüz yüze çözmeyi zorunlu kılar. Yetersizliğin ana nedeni bu hatalı bakış açısıdır.

Mağazalarda topu merkeze atmak gibi bir alışkanlık oluşmuştur. Ürün kalitesi hakkında bir şikayet olduğunda; “Merkezimize bildirin, ilgileneceklerdir” şeklinde şablon yönlendirme yaygındır. Oysa ürünü müşteriden alıp, raftaki kalanını da depoya kaldırıp; merkez kadrolara müşteri şikayetini bildirmek mağazanın görevidir. Ulusal zincirlerin çoğunda bizzat yaptığım bu şikayetler başarısızlıkla sonuçlanmış ve cevapsız kalmıştır. Örneğin tağşişli olduğu çok belli olan bir balın raftan kaldırılmasını sağlayamadım. Hem de beni tanımalarına ve bu işteki uzmanlığımı bilmelerine rağmen…

Çok şubeli market zincirlerinde merkezi yönetimin önemi büyüktür. Ancak masadan yönetim tercih edildiği gibi bilgiyi toplamada da sorunlar vardır.

Pandemi dönemi bu sektöre çok zarar vermiştir. Evden çalışma alışkanlığı yönetici kadrolarda geriye dönülmez bir rehavet yaratmıştır.

  • Şubelerden gelen şikayetlerin merkezde buharlaşması en kötüsüdür.
  • Fiyatlandırma sadece maliyete bakılarak yapılmakta, rekabet şartları hiç dikkate alınmamaktadır. Rakipte tanınmış markanın normal kg raf fiyatı 288 TL olan (indirimde değil) tereyağına 370 TL fiyat koymak veya indirimde 325 TL’ye satmak; rakipte tanınmış markanın 400 gramı 75 TL olan (indirimde değil) kuru sele zeytinine 105 TL fiyat koymak gibi…

Böyle yüzlerce üründen oluşan kıyaslamalı fiyat listelerini oluşturmak çok kolaydır. Görevi olduğu halde bunu ihmal edenleri artık yadırgamıyorum da tepe yöneticilerin bunu fark etmemesine çok şaşırıyorum. Tavsiyem, konuya hiç olmazsa müşteri gibi yaklaşmalarıdır.

  • Rutin kalite kontrolden vazgeçtim; uyarıları bile dikkate alıp örnekleri laboratuvara gönderme zahmetinde bulunmayan kategori yöneticileri görevlerini eksik yapıyorlar.

Sonuç olarak; bir mağazaya giren yöneticinin elinde 200’e yakın önemli konuya odaklanmasını sağlayacak kontrol listesi (checklist) bulunmak zorundadır. Her defasında tamamına bakması gerekmez. Çok aksayan konular belli olduğuna göre, öncelik verilecek veya sıraya konulacak maddeler belirlenerek denetimlere pratiklik kazandırılabilir. Yoksa kahve molası şeklinde geçen göstermelik denetimlerden hiçbir faydalı sonuç çıkmaz.

Yabancı ortaklı bir ulusal zincirin kasiyeri madeni 5 TL’nin tedavüle çıktığını ilk defa benim elimden aldığında fark ediyor ve dakikalarca inceliyor. Oysa prosedüre göre çok önceden paranın bütün kasiyerlere tanıtılması gerekirdi.

Perakendecilik uzaktan bakınca zor ve karmaşık bir yapıya sahip gibi görünebilir. Oysa bütün iş akışı ve departmanlar arası ilişki prosedürlere bağlanmıştır ve çalışanlarda bunun el kitapçığı bulunmalıdır.

Ayrıca sistemin ahenkli işleyip işlemediği denetim altında tutulmalı ve o çok arzu edilen verimlilik sonucuna mutlaka ulaşılmalıdır.

Devamını Oku
6 Yorum

6 Yorum

  1. Feyzi

    9 Ocak 2024 saat: 21:39

    Ercüment hocam kalemine sağlık
    Çok isabetli tespitler olmuş

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    10 Ocak 2024 saat: 11:19

    Feyzi bey teşekkürler…

  3. İlkay

    20 Ocak 2024 saat: 15:05

    Ercüment hocam, bölge satış müdürü dediğimiz insanların mesai saatleri genellikle toplantı ile geçiyor. Toplanıyoruz her şeyi çözüyoruz.

  4. Hakan

    22 Ocak 2024 saat: 01:01

    Ercüment Bey,
    Sektörün en güncel ve sonuçları çok kısa süre içinde çok yıkıcı olabilecek sorununu çok güzel yakalamış ve çok net ifade etmişsiniz. Tespitleriniz tamamen doğru . Tebrik ediyorum. Eski bir sektör çalışanı ve tüketici olarak son dönemde benim de rahatsızlık duyduğum konular bunlar.
    Fiyat değişikliklerinde son dönemde yaşanan müthiş hız ve buna bağlı mecburi etiket yenileme sistem güncelleme vs. işlemlerindeki yoğun tempo hemen hemen her çalışanın günlük rutin iş yükünün çoğunluğunu kapsıyor. Bunun etkilerinin de azımsanmayacak kadar olduğunu düşünüyorum. Çok değerli tespitlerinize ben de naçizane bu katkıyı yapmak istedim.
    Saygılarımla

  5. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    22 Ocak 2024 saat: 13:50

    İlkay bey zaten sorun da burada ya. En fazla zaman sahaya ayrılmalıdır. İlginiz için teşekkürler…

  6. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    22 Ocak 2024 saat: 13:52

    Hakan bey çok kıymetli ilaveler yapmışsınız. Teşekkür ederim.

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (44) Yeni Zelanda

Ercüment Tunçalp

Yeni Zelanda, güney pasifik okyanusunda Avustralya’nın güney batısında yer alan ve iki ana ada ile birçok küçük adadan oluşan bir ada ülkesidir.

En yakın komşusu olan Avustralya’ya yaklaşık 2.200 km mesafededir.

Yeni Zelanda, ünlü “Yüzüklerin Efendisi” filminin çekildiği ülkedir. Zira yemyeşil ormanlardan, engebeli dağlara kadar uzanan çeşitli manzaraları dünyanın dikkatini çekecek şekilde çarpıcı bir fon oluşturmaktadır.

İngiliz Uluslar Topluluğu’na mensup olan Yeni Zelanda’nın yönetim biçimi İngiliz türü parlamenter demokrasiye sahip anayasal monarşidir. Devlet Başkanı, İngiltere Kralı III. Charles olup, Yeni Zelanda Başbakanı’nın teklifi üzerine genellikle beş yıllık sürelerle atadığı Genel Vali tarafından temsil edilmektedir. Kral ve Genel Vali tarafsız ve simgesel konumdadırlar.

Başkenti Wellington’dur. Yüzölçümü 268.838 kilometrekare (ülkemizin üçte biri kadar), nüfusu 5,4 milyondur (Ankara’dan az).

  • Kişi başı geliri 46.126 dolar olarak, bizimkinin (18.040 dolar) 2,5 katıdır.
  • Yıllık enflasyon %2, işsizlik oranı %5,3’tür.
  • Ülkenin para birimi Yeni Zelanda doları’dır (NZD).
  • Yeni Zelanda sülfür, demir cevheri, titanyum, altın ve gümüş gibi bol mineral rezervlerine sahiptir. Ülke petrol ve petrol gazları açısından da zengindir. Ekonomisinde tarım, balıkçılık ve orman ürünleri de önemli yer tutmaktadır.
  • Yeni Zelanda’nın süt üretiminin %90’ından fazlası ihraç edilmekte ve bu durum ülkeye premium süt ürünleri konusunda küresel bir itibar sağlamaktadır.

Yeni Zelanda’nın yıllık süt üretimi 22,4 milyon tondur. Bizim 16 kat nüfusla süt üretimimizin ancak 21,4 milyon ton olduğunu düşünürsek; büyük ihracat oranları daha iyi anlaşılır.

  • Aylık net asgari ücretleri 3.360 NZD (haftalık 840X4) olup, 1.942 ABD Doları karşılığıdır. Bizimki de (28.075) 598 ABD Doları olduğuna göre aradaki fark 3,2 katıdır.
  • 2022 yılı İnsani Gelişme Endeksi’ne göre dünyada 193 ülke arasında 16. sıradadır (İsviçre 1. – Türkiye 45. sırada).
  • 2024 yılı Ekonomik Serbestlik Endeksi’ne göre ise Yeni Zelanda dünyada 176 ülke arasında 8. sıradadır (Singapur 1.- Türkiye 102. sırada).
  • Yeni Zelanda, yeni bir iş kurma sıralamasında 190 ülke arasında 1. sırada yer almakta olup, ülkede yarım günde bir şirket kurulabilmektedir.
  • Nüfusun %95’i internet kullanır, nüfusun %70’i de e-ticaret kullanıcısıdır.

Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…

Ülkenin en büyük perakende zincirleri; Woolworths (en yaygın perakendeci), PAK’nSAVE (en uygun fiyatlı indirim marketi) ve New World (üst segment) şeklindedir.

  • Sanal alışveriş yeri Woolworths Süper markettir.
  • Alışveriş tarihi 11 Temmuz 2026’dır.
  • Güncel kurlar; 1 NZD= 27,09 TL, 1 Dolar= 1,73 NZD, 1 Dolar= 46,98 TL şeklindedir.
  • 57 ürünün yer aldığı listede, Yeni Zelanda alışverişi 205,91 Dolar, Türkiye alışverişi 261,56 Dolar tutmuştur. Yani bizdeki tutar %27 fazla çıkmıştır.

37 ürün bizde daha pahalıdır. Kırmızı et, pirinç, bal, bira, diş macunu, sıvı sabun fiyatları ortalamanın da üstünde pahalıdır.

  • Dünyaca en ünlü Manuka balı bu ülkeye aittir. Çok çiçekli (multifloral) çeşit fiyatları alt sınıra yakınken, yüksek MGO değerine sahip monofloral ballar daha pahalıdır. Manuka ağacından elde edilen, antibakteriyel özellikleri (MGO değeri) nedeniyle küresel ticarette en yüksek düzenli piyasa fiyatına sahip ticari baldır. MGO değeri arttıkça fiyat yükselir. Çok nadir bulunan ve en yüksek etken maddeye sahip özel seri ürünleri hariç tutarsak, kilo fiyatı 30 ila 300 ABD Doları arasında değişmektedir. Nitekim Woolworths markette 250 gramı 19 NZD (11 ABD Doları) olan balın kilogram fiyatı 44 ABD Doları’dır. Bizde karşılığını bulamadığım için listeye dahil edemediğim Manuka balının yanında, ancak 300 gram çiçek balının (Tulliana) 951,50 TL olan kg fiyatını (67,50 ABD Doları) verebiliyorum…

108 ABD Dolar kg fiyatı olan kestane balımızı (Eğriçayır) saymıyorum bile…

“Ne kadar pahalı ise o kadar kalitelidir” imajı yaratmak, sahte balın rekor kırdığı ülkemizde işe yarasa da küresel gerçeklik bu değildir. İşte küresel genişlikte en çok tutulan ürünün fiyatlarını verdim. Karar sizindir…

  • Bu alışverişe bizim vatandaşımız % 27 fazla öderken, alışverişi ucuza getiren Yeni Zelanda vatandaşının geliri 3,2 kat fazladır.
  • Satın alma gücü farkına gelecek olursa; Yeni Zelanda tüketicisi aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 9,4 defa yapabilirken, bizim tüketicimiz aylık geliri ile aynı alışverişi 2,3 defa tekrarlayabilir. Başka bir ifadeyle, Yeni Zelanda tüketicisi aylık gelirinin %10,6’sını bu alışverişe ayırabilirken; bizim tüketicimiz bu alışverişe gelirinin %43,7’sini ayırmak durumundadır.

Sonuç olarak; dünyanın en yüksek fiyatlarına sahip olmamızın yanında, reel gelir artmadığı için satın alma gücü de düşmektedir. Dolayısıyla bu yönden de ara açılmaktadır. Önceki bir yazımda, dar gelirlinin (asgari ücretli ve emekli) TÜFE’ye göre ‘enflasyonu nasıl 4 puan fazla yaşadığını’ (hissetmek değil), örnek ağırlık değişiklikleriyle ortaya koymuştum. Tamamen TÜİK verilerini dikkate alarak ama harcama ağırlıklarını gerçeğe yaklaştırarak tablonun nasıl değiştiğini göstermeye çalışmıştım…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yapay fiyat üzerinden yüksek indirimler

Ercüment Tunçalp

Fiyat, bir mal veya hizmetin serbest piyasada oluşan parasal değeridir. Bir de bize özel ‘yoklama fiyat’ vardır ki, oltanın ucuna takar ve beklersiniz, av gelmeye başlarsa doğru fiyattır. Yok, oltanın başında beklemekten sıkıldıysanız, fiyatı düşürerek alıcının artmasını sağlarsınız. Ancak o yanlış olan ilk fiyata bir daha dönmezsiniz değil mi?

Değil, o hep yerinde durur, indirimli mal ve hizmete alışanların ilk fiyata da alışması beklenir. Olmazsa tekrar tekrar indirim zaten sizin elinizdedir.

Yıllar önce giyim kategorisinde gördüğümüz olağanüstü indirimlerin nedenini tüketici çabuk çözmüştü. Bir keresinde 2.400 TL’nin üzeri çizilerek 1.200 TL’ye indirimde olduğu gösterilen bir takım elbise için tezgahtara sormuştum, “Şimdiye kadar hiç 2.400 TL’ye sattığınız ürün oldu mu?” diye. Aldığım cevap, “Hayır, biz uzun zamandan beri 1.200 TL’ye satıyoruz” olmuştu.

Daha sonra kampanyalar “3 al 1 öde” ye kadar yükseldi.

Yani yüzde 67 indirime denk geldiği için ilk fiyat yok hükmündeydi

Benzer durumu ve fazlasını artık gıda ve temel ihtiyaç kategorilerinde görmeye başladık. Dünyanın her yerinde yaklaşık 2 dolara satılan küresel bir markanın 100 gr çikolatasının ülkemizdeki ilk fiyatı 200 TL’dir (4,25 dolar). Arada sırada bazı zincirlerde fiyat 79 TL’ye kadar inmektedir. Ancak manşette 200 TL hep durmaktadır. Üstelik dünyanın her yerinde çikolata fiyatı düşerken (kakao fiyatı %60 gerilediği için), bizde artışını sürdürmektedir.

“1 alana 1 bedava” kampanyaları %50 indirime denk gelse de verilen imaj farklıdır. Kaldı ki, kampanyadan 1 hafta önce 100 TL olan satış fiyatını 120 TL yaparak “1 alana 1 bedava” verenin gerçek indirimi %50 değil, %40’dır. Biraz daha açalım; tüketici kampanyada adedini 50 TL’ye mal etmesi gereken ürünü 60 TL’ye almakta ve henüz baştan %20 fazla ödemektedir!

Daha garibi de var. “1 alana 1 bedava” kampanyası ile 399 TL’ye satılan bir şampuanın, kampanya olmayan başka bir markette normal raf fiyatı 179 TL olabilmektedir. Hediye verirken bile müşteriye 20 TL fazla ödetmenin, kampanya bitince de 220 TL fazla tahsilatın adını sizler koyun!

Geçtiğimiz haftalardaki bir yazımda; birebir aynı sıvı sabunun iki ayrı satış noktasında 415 ve 109 TL fiyatlarla müşteriye sunulduğunu aktarmıştım, daha çok şaşırtacak devamı da geldi. Bir perakendeci inserte koymuş; “Duru sıvı sabun 3 lt 439,95 TL’den, 129,95 TL’ye” diye. İndirim oranı yüzde 70 iyi mi?

İyi ama başka bir sorun daha var. Bu perakendeci, hâlâ 109 TL’ye satan rakibine kızıp fiyatı 20 TL daha indirirse oran yüzde 75’e çıkıyor.

Yukarda giyim sektörü için belirttiğim “3 al 1 öde” kampanyasının (%67 indirime denk geliyor), marketlere henüz gelmediği zannedilmesin; verdiğim bu örnekte daha da fazlasının olduğu görülebilir. Devamı ilerleyen satırlarda…

Tedarikçi en fazla “heyecan olsun diye maliyetine verdim” diyebilir. Perakendeci de en fazla “Benim de çorbada tuzum olsun diye bu ürünü bir süre kârsız satmaya karar verdim” diyebilir. O zaman soru şu; “Kampanyadan bir gün öncesine kadar maliyet fiyatına eklenen yüzde 303 kârı nasıl paylaştınız?” olur.

Elbette soruyu benim sorma yetkim yok. Soracak olanlara katkı yapıyorum!

Tüketici olarak ise direkt soruyorum; hangisi bu ürünün gerçek fiyatıdır?

Süt ve tereyağında sürekli seslendirilen, “maliyetlerin üreticiyi sıkıştırdığı”dır. Peki “10 liralık alışveriş yapanlara Karlıdağ Tereyağının 1 kg’ının 900 TL yerine 450 TL’ye verilmesi” bize ne söylüyor?

Ne söylediğini yazımın sonundaki grafikte görebilirsiniz…

Nivea Sun Koruma & Bronzluk Güneş Spreyi 50 faktör 200 ml fiyatı 2.000 TL’den 600 TL’ye (%70 indirimle) yaz sezonunun başında iner mi?

Ve soruyorum; hangisi gerçek fiyat?

Zira sezonluk ürünlerde (güneş ve sivri sinek ürünleri) sezon başı olan haziran ayından itibaren ilan edilen fiyatlar “indirimli fiyat” sayılabilir mi?

Bu kampanyaların ötesinde de fiyat değişikleri var…

İndirimli satılan bir ürünün, kampanya sonrası %150-250 artışla ulaştığı ilk fiyatın gerçek olması mümkün mü? İndirimli fiyatı maliyet fiyatı olarak kabul etsek bile ilk fiyata dönüşün hangi oranda kâr ilavesini temsil ettiğini gözde canlandırmak zor olabilir. O zaman canlı olarak görelim…

  • Milka çikolatayı indirimde 69 liraya satan market zinciri de olduğuna göre ilk fiyata dönüldüğünde (200 TL) artış %190
  • Nescafe Gold karışım kahve 10’lu, indirim etiketinde gözüken 72,50 TL’den ilk fiyat olan 159,50 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %121
  • Signal White diş macunu 75 ml, indirim etiketinde gözüken 139,95 TL’den ilk fiyat olan 499,95 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %257
  • Urban Care duş jeli çeşitleri 500 ml, indirim etiketinde gözüken 109,95 TL’den ilk fiyat olan 399,95 TL’ye dönüldüğünde artış oranı %264

Örnekleri çoğaltmak mümkündür ama umuyorum konunun anlaşılması bakımından bu kadarı yeterlidir. Yüzümüzü Avrupa’ya çevirdiğimizde de bu tespitimizi teyit eden bize özel tuhaflıkları izliyoruz. Örneğin sadece Malta listesinde; President, Nescafe, Bonne, Milka, Colgate fiyatlarının bire bir karşılaştırılmasında ne kadar büyük farkların olduğu görülebilir.

Sonuç olarak; küresel market fiyatlarını kıyaslıyoruz ve birçok üründe döviz bazında pahalı olduğumuzu görüyor ve sık sık aktarıyoruz.

Avusturya’dan %58, Finlandiya’dan %128 daha yüksek fiyatlara sahip olduğumuz tereyağında dikkate aldığımız fiyat, kategori lideri olan markaya da ait değildir. Yoksa 16,80 Euro olan fiyatımız 19,30 Euro’ya çıkardı ki fark daha da açılırdı.

Avrupa’da düşen tereyağı fiyatları karşısında, son bir yıl içinde euro bazında ne kadar uçuk fiyatlara ulaştığımızı listelerimizden izliyorsunuz. İşte aşağıda Eurostat kaynaklı grafikte de durum ortadadır. Aracı olan İnan Mutlu’ya teşekkürler…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Dar gelirlinin enflasyonu!

Ercüment Tunçalp

Resmi kurumlarca açıklanan enflasyon verileri genel bir ortalamayı yansıtsa da bireylerin harcama alışkanlıkları, gelir düzeyleri ve yaşam tarzları birbirinden farklı olduğu için kişisel enflasyon oranları büyük değişiklik gösterir. Aynı gelire sahip bireylerin enflasyonu da birbirine yakın çıkar. Ancak ülkede enflasyon yüksekse; bunun yanında dar gelirlinin harcamaları içinde büyük yer tutan (ağırlığı fazla olan) kategorilerin enflasyonu da ortalamanın üzerinde ise bu grubun enflasyonu (TÜFE) daha yüksek yaşaması kaçınılmazdır.

Her ay TÜİK tarafından açıklanan TÜFE’yi, sepet ağırlıklarını, grupların yıllık fiyat artış oranlarını ve grupların enflasyona katkısını aynen alalım ve Haziran 2026 ayına ait tablo üzerinden izleyelim.

Harcama Grubu

Sepetteki Ağırlık% Grup Fiyat Artış% Enflasyona Katkı%
Gıda ve alkolsüz içecekler 24,44 35,45 8,66
Konut, su, elektrik, gaz 11,40 45,14 5,15
Ulaştırma 16,62 31,15 5,18
Lokanta ve oteller 11,13 31,61 3,52
Mobilya, ev aletleri 7,92 22,32 1,77
Giyim ve ayakkabı 7,90 14,18 1,12
Çeşitli mal ve hizmetler 4,49 22,71 1,02
Eğlence ve kültür 4,34 25,39 1,10
Sağlık 2,79 33,62 0,94
Haberleşme 3,10 25,57 0,79
Eğitim 2,02 46,10 0,93
Alkollü içecekler 2,75 34,15 0,94
Sigorta ve finansal hizmetler 1,07 28,07 0,30
100,00 TÜFE 32,11
  • Bu tablo üzerinde, harcama gruplarının TÜFE’ye etkisinin (enflasyona katkısının) nasıl hesaplandığını görelim…

Grup etkisi= Ağırlık X Yıllık fiyat artış oranı / 100

Burada, Haziran ayı Ulaştırma harcama grubunu örnek alalım ve formüle yerleştirelim.

Grup etkisi= 16,62 X 31,15 / 100= 5,18

Tüm grupların katkıları bu şekilde bulunduktan sonra toplanır ve o ayın (Haziran) yıllık enflasyonuna ulaşılır.

Buraya kadarı ülkemizin ortalama enflasyonudur (TÜFE). Ancak birçok kişinin seslendirdiği gibi bu oran alt gelir grubunun enflasyonunu yansıtmaz.

Ben diyorum ki; yukardaki gerçek tablo üzerinden Haziran ayının %32,11’lik enflasyonuna etki eden sepet ağırlıklarını değiştirirsek (bilinen gerekçelerle), bu grubun yaşadığı enflasyona yaklaşabiliriz. Şimdi de o uygun bulduğumuz yeni ağırlıkları tespit edelim:

Alt gelir grubunun sepetteki gerçek gıda ağırlığını %24,44 yerine asgari %40,00 alıyoruz. Konut ağırlığını %11,40 değil asgari %25,87, Ulaştırma ağırlığını %16,62 yerine %14,62, Lokanta ve otel ağırlığını %11,13 değil en fazla %1,13, Mobilya ağırlığını %7,92 yerine %2,92, Giyim ağırlığını %7,90 yerine %2,90, Çeşitli mal ve hizmet ağırlığını %4,49 yerine %2,49 alıyoruz. Eğlence ve kültüre bütçe ayırma imkanı hiç olmadığı için bu ağırlığı %4,34 yerine %1,34 alıyoruz, Sağlık ağırlığını %2,79 olarak aynen bırakıyoruz. Haberleşme ağırlığını %3.10 yerine %2,10 alıyor, Eğitim ağırlığını %2,02 olarak aynen bırakıyoruz. Alkol ağırlığını %2,75 yerine %0,75 alıyor, Sigorta ve finansal hizmetler ağırlığını %1,07 olarak aynen bırakıyoruz. Toplamı 100 olan yeni ağırlıkların yukardaki formül yardımıyla tek tek hesaplanması durumunda da değişen enflasyona katkı oranlarını buluyoruz. Son olarak; 13 katkı rakamını toplayarak dar gelirlinin tahmini ortalama enflasyonuna ulaşıyoruz. O zaman aynı sırayla toplayalım…

14,18+11,68+4,55+0,36+0,65+0,41+0,57+0,34+0,94+0,54+0,93+0,26+0,30= 35,71

Ağırlıklar değişince, %32,11 olan yıllık TÜFE’nin, nasıl %35,71’e çıkabildiğini göstermek istedim. Fark 3,6 puandır ve önemsenmelidir. Zira ekonomiyi yönetenlerin, “vatandaşı enflasyona ezdirmedik” sözünün temelinde resmi enflasyon vardır. Ancak enflasyonu farklı yaşayan geniş halk kitlelerinden gelen itirazın temelinde de enflasyondan başka bir şey olan hayat pahalılığı bulunmaktadır. İşte ağırlıklara etki eden gelir seviyelerini işin içine dahil etmemizin sebebi de budur. Eğer benzer çalışmalar yapılmazsa, enflasyon düşürülse bile hayat pahalılığı baki kalır. Üstelik gerçek satın alma gücü de hiçbir zaman ölçülemez. Bu durumda da dış güçlerin (IMF, Dünya Bankası), sadece fiyat seviyelerini esas alarak uydurduğu SAGP (Satın Alma Gücü Paritesi) sıralamasını kabullenmek zorunda kalırız.

Sonuç olarak; düşük gelirli haneler, harcamalarının çok büyük bir kısmını gıda, konut ve temel ihtiyaçları için harcarlar. Eğer bir de gıda ve konut enflasyonu genel enflasyonun (TÜFE) üzerindeyse (%35,45 ve %45,14), alt gelir grubunun yaşadığı enflasyon üst gelir grubuna göre daha yüksek çıkar.

Gelir artmadıkça sinema ve tiyatroya gitmek, dışarda yemek ve tatile çıkmak dar gelirli için hemen hemen yok hükmündedir. Bunun için yukarda bu harcama ağırlıklarını değiştirdim ve hiç de azımsanmayacak fark çıktığını göstermeye çalıştım. Elbette bunlar benim tahminlerimdir ve başka görüşlere göre aşağı ve yukarı bir miktar oynayabilir. Burada anlatmak istediğim; gerçeğe yakın ağırlıklar alındığında tablonun ne kadar değişebileceğidir…

TÜİK, resmi enflasyonu hesaplarken uluslararası standartlara uygun olarak Zincirleme Laspeyres Endeksi formülünü kullanıyor. Ancak TÜFE hesabında fiyatları ve kaynaklarını bilmiyoruz. Bu bakımdan aynen alıp kabul ediyoruz. Ve sadece ağırlıklar üzerinden gerçeğe yaklaştıkça, muhtemel değişimin ne olabileceğini görüyoruz.

Bunun yanında, aynı formülle perakende şirketlerde sıfır hata ile enflasyonun nasıl hesap edilebileceğini birkaç hafta içinde bilgilerinize sunacağım…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER