Ercüment Tunçalp
Ortaklıktan çıkma veya çıkarılma
Küresel anlamda güçlerin birleştirilmesi ile daha varlıklı şirketler yaratmak hedefken, bizim coğrafyada ise “küçük olsun, benim olsun” anlayışı ile ortaklıktan çıkma ya da güçlü olanın diğerini dışarda bırakma arzusu daha yaygındır. Örnekler vermeye kalksam; yüzlercesini burada sıralamak mümkündür. Ancak gerek üretici firmalar arasında, gerekse perakendeci işletmeler arasında izlenen bu ayrılıkları sektör içindeki herkes kolayca sayabilir zaten…
En son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim; bu gidilen yol, yol değildir!
Çok iyi biliyoruz ki; bizim ülkemizde yeterli finansal imkanlar bir havuzda toplanabiliyorsa, ortak seçimine o kadar önem verilmiyor. Hatta akrabalar ve kardeşler arasında bile kişiler birbirlerini çok iyi tanımalarına rağmen, ‘süreç boyunca’ oluşacak fikir ayrılıklarının tahribatı hesaplanamıyor.
Önce ortaklar arasındaki huzursuzluğun hukuki sonuçlarına bakalım…
Birden fazla ortaklı yapıda hissedarlardan biri ayrılmak isterse, payını diğer ortaklara veya başka bir üçüncü kişiye devredebiliyor. Eğer bu konuyla ilgili önceden imzalanmış herhangi bir sözleşme veya karar yoksa ortak kendi payını istediği kişiye satıp ortaklıktan ayrılabiliyor. Pay devir bedeli taraflar arasındaki anlaşmaya bağlı olarak belirlenebiliyor.(Kaynak: Av. Murad Güdücü)
Buraya kadarı bile şirkette kalanları dışardan gelebilecek tanımadıkları bir ortak ile yürümek zorunda bırakabiliyor. Ayrıca ortaklardan biri şirket içerisinde sorun yaratma veya haklı bir sebebin varlığı dolayısıyla şirketten çıkarılmak istenirse, mahkemeye müraacat edip ihraç işlemini talep etmekten başka çare yoktur. Zira haklı sebeplerin neler olduğu açık değildir ve bu husus sadece mahkemenin takdirine bırakılmıştır.
Yazımızın amacı, bu ayrılıkların hukuki boyutundan çok ticari istikrarı bozucu tarafını ele almaktır. Ancak ilkinin de kolaylıklar sunmadığını zorunlu olarak yukarda belirtmek istedim. Örneğin sadece perakende sektöründe bile yüzlerce şubesi ile tırmanışa geçmiş olan bazı başarılı şirketlerimiz bölünmek zorunda kaldılar ve halen de benzer teşebbüslerin sürdüğünü izliyoruz.
Peki bölünmenin ne gibi ticari sonuçları olmaktadır?
- Ticari hacimdeki bölünme ile negatif değişim tedarikçi imkanlarının kısılmasına neden olur. Oysa şartları sürekli geliştirmek hedef olmalıdır.
- Bölünen şirketler aynı tabela adını kullanıyorlarsa, içlerinden birinin zayıf kalması diğerlerini de yıpratır (Denizli ve İzmir örnekleri).
- Kendi aralarındaki rekabet; tedarikçi, hizmet sağlayıcı ve işleticiler arasında da huzursuzluk yaratır.
- Bir taraftan mevcut imkanlar azalırken, diğer taraftan yeni yatırım ihtiyacı gerekebilir (Depo ve diğer ek alt yapı yatırımları gibi).
Şirket sahipleri işletmeyi (veya hisselerini) satmak istediklerinde, beklentilerini karşılayacak tutarı kolayca alabileceklerini düşünürler. Ancak çoğu zaman satış anı geldiğinde, daha düşük değerde teklif geldiğini görürler.
Bunun sebebi; düşüncede olan ama hazırlığı olmayan bir süreç sonunda kimsenin kimseye yüksek teklif verecek şekilde hazır beklemediğidir.
Bu durumda öncelikle satışı düşünen tarafın hazır hale gelmesi gerekir.
- Önce gündelik işlerden kurtulmak ve liyakat sahibi yöneticiye sorumlulukları devretmek uygun olur. Yani bir ortaktan kurtulmayı düşünmeden önce kaliteli bir iş ortağı edinmek hedef olmalıdır.
- Brüt kâr marjı ile net kâr marjı birbirinden bağımsız ele alınmalıdır. Bazı şirketlerin sağlamcı bir tavırla fiyatlandırma yaparken, ölçüsüz oranda yüksek brüt kâr marjı uygulamalarının sonu müşteri kaybıdır. Faaliyet giderlerini kontrol altına almadan brüt kâr marjını düşürmek ise kârsız kalmak demektir. Diyelim ki; faaliyet kârı tatminkar ama plansız yatırım ve/veya hesapsız borçlanma durumu varsa yine kârsız kalınabilir. Bazı perakendecilerde yıllarca net kâr marjının eksi çıkması bundandır. Demek ki şirketi satmanın veya ortaktan kurtulmanın hayalinden önce şirket matematiğini sağlama almanın önceliği olmalıdır.
Bunun için hangi yol izlenmelidir?
- IT sisteminin sağlıklı ve işler halde bulunması şirket değerini artıran en önemli verimlilik unsurudur.
- Profesyonel kadroların yüksek niteliği başarının sürdürülebilir olmasını sağlar. Yani şirket değerini bu entelektüel sermaye belirler. Buradan tasarruf düşüncesi yerine ‘kazan-kazan’ sistemi üzerine kurulu, tatminkar maaş ve prim alt yapısının da önceliği olmalıdır.
- Finansal okuryazarlığı olmayan işletme sahipleri; muhasebe ve finans departmanlarından tasarrufu akıllarından çıkartmalı, mesleki beceriyi ve güvenilirliği değerlendirmelidirler. Yoksa şirketlerin hem güncel durumunu görmek hem de her an vitrinde bunu canlı olarak göstermek mümkün olamaz. Yıllar önce yabancı ortak bulmamı isteyen bir yerel perakendecimiz, bulduğum yatırımcının önüne makul sürede şeffaf finansal tabloyu koyamadığı için ayağına kadar gelen fırsatı kaçırmıştı.
- Hatalı işletme sermayesi yönetimi ülkemizde çok sık rastlanan olaylardandır. Bu da nakit akışını olumsuz etkileyen bir sorundur. Bana göre net kârdan önce bakılması gereken bir husustur. Alıcı adayları için de öyle…
Sonuç olarak; yukardaki çalışmaları yapmadan, iyi bir işletme geleceği beklemek nafiledir. Üstüne bir de ortaklar arasında maraza çıkarmak toplu intihardır. İşte bunun için Borsa İstanbul’da işlem gören işletmeler, sermaye piyasası disiplini içerisinde mali ve diğer önemli bilgilerini kamuya duyurarak, düzenli ve zamanında raporlamalar yaparak yatırımcıların ve ortakların ilgisini çekmektedirler. Yine Borsa İstanbul’un kurumsal ifadesi ile “Halka arz, şirketlere öncelikle organize, şeffaf, düzenli çalışan, güvenilir bir piyasa üzerinden sermaye elde etme imkanı sunmaktadır. Diğer bir finans kaynağı olan borçlanma yöntemine göre ise halka arz şirketin nakit akışını zorlayacak anapara ve faiz benzeri geri ödeme zorunlulukları olmayan bir kaynaktır.”
Dolayısıyla; kafada sürekli bölünmeyi içeren bir hayali barındırmak yerine, şirketi güçlendirmenin rüyasını görmek daha hayırlıdır. Sürdürülebilir ortaklıklar kurmak için; “Ortaklar, birbirlerinden ne kazanacaklarına değil, işlerinden ne kazanacaklarına odaklanmalıdırlar.”
Ercüment Tunçalp
Lidl modelinin ülkemizde tam karşılığı yok!
Son zamanlarda Lidl’ın Türkiye’ye geleceğine dair söylentiler var. Bugün için emin değilim, zira ortada öyle bir kanıt yok. Ancak benchmarking ve empati yapmayı severim. Bu bakımdan aşağıda özet bir kıyaslama sundum; gelecekteki planlarının ne olabileceğine dair yorumu sizlere bırakıyorum…
Lidl mağaza formatı, operasyonel verimliliği ilk sıraya alan ve bunun sayesinde maliyetleri düşürmeyi hedefleyen “hard-discount” modeline dayanır. Ancak sadece bu tarife bakarak, bu modelin tüm uygulayıcıları aynı şemsiye altında toplanamaz. Zira Lidl, bizim aynı formatın temsilcileri (BİM, A-101, Şok) ile birçok konuda ayrışmaktadır. Aldi ile aralarında da bariz farklılıklar vardır. Örneğin Lidl’ın taze sebze meyve, et ve fırınları Aldi’de o kadar güçlü değildir.
Şimdi de bizim ulusal discount zincirlerle olan farklarına bakalım…
- Bir kere satış alanı büyüklüğünde bizdeki gibi sınırlama yoktur. Genellikle yaygın olan 900 ila 2.000 metrekare arasında değişen satış alanlarıdır. Otoparklı şubeleri oldukça fazladır. Ancak daha geniş ve daha dar mağaza konseptleri de mevcuttur. Son yıllarda şehir merkezlerindeki “Lidl Exspres” ve “Lidl Mini” konseptleri ile ABD’de mevcut 3.500 metrekarelik formatı yanında, yaklaşık 25.000 metrekarelik mağazalarla büyüme planları da vardır. Bunun anlamı; yeni gidecekleri bir ülkede şirket satın alırken, seçici davranmalarına veya zorlanmalarına ihtiyaç yoktur.
- Alan yönetimi tamamen farklıdır. En önemli özellikleri koridorları geniş tutmalarıdır. Getirisi, rahat alışveriş sağlayan müşteri memnuniyetidir. Bizde sadece hard discount formatında değil, süpermarketlerde bile koridorlar daha dardır ve birçoğu da rafa çıkmayı bekleyen kolili ürünlerle doludur.
90’lı yıllarda bu şirketin Avrupa’nın değişik ülkelerindeki faaliyetlerini yirmi gün süreyle inceleyen ve rapor hazırlayan ekibin bir üyesi olarak; satış alanı verimliliğinin daha fazla doldurarak değil, çoğu zaman da boşaltarak sağlanacağına ikna olmuştum.
- Amaç “müşteriye sadece istediği ürünü uygun fiyatla satmak” değil, alışveriş zevki de yaşatmaktır. Örneğin tertemiz müşteri tuvaletleri bir başka önemli özellikleridir. Otoparklarında elektrikli araç şarj istasyonları bulunmaktadır.
- Bizde yeterli ilgi görmeyen meyve sebze reyonları, çeşit, kalite ve fiyat açısından mağaza girişinde yer verdikleri en iddialı bölümleridir. Aynı uygulama farkı sonraki unlu mamuller ve fırın ürünleri bölümleri için de geçerlidir.
- Lidl ürünlerinin yaklaşık yüzde 80’i özel markalı ürünlerdir ve kaliteleri de oldukça yüksektir. Kuruluş yıllarında (70’li yıllar) Lidl’da 500-700 arası ürün çeşidi yer alırken, bu gün 2.000-4.000 civarında temel ürün bulunmakta, her ana kategoride kendi özel markası yanında sadece kategorinin en çok satan lider markasına yer verilmektedir.
- Şimdi de en önemli ayrıntıya dikkat çekmeliyim. Ülkemizde Migros dışında içki satışı (alkollü) yapan perakendeci kalmamıştır. Bu tek şirketin cirosuna ek artış getirecek demektir. Aynı durum yabancı yatırımcı için de cesaret artırıcıdır. Zira içki kategorisinin tetiklediği onlarca kategori düşünülürse bu gün Migros’a, yarın da yeni aday bir zincire büyük avantaj sağlar. İçki kategorisi tüketim alışkanlığı gereği, tamamlayıcı ürünleri de beraberinde sattırır (çapraz satış). Örneğin, meze ve hazır yemek, bazı et ürünleri (salam, sosis, pastırma, füme et), balık ve diğer deniz ürünleri (karides, kalamar, lakerda gibi), bazı peynir çeşitleri (cheddar, rokfor gibi), kuruyemiş ve diğer atıştırmalıklar (cips,kraker), gazlı içecekler (tonik, gazoz, enerji içeceği), meyve suları (şalgam suyu ve diğer), dondurulmuş pizza ve patates, hatta bazı cam ve metal eşyalar bu kategorinin tamamlayıcılarıdır. Bu fark da bir not olarak kenarda dursun…
İşte Lidl’ın en güçlü olduğu ilk üç kategoriden biri de budur. Fransa, İtalya, ve İspanya gibi ülkelerden ithal ettiği çok ucuz ama kaliteli şaraplarda rakipsizler. Dünyaca ünlü içkilerin muadillerini kendi özel markaları ile çok daha ucuza satabiliyorlar. Yani şimdilik bu kategoride de rakipsizler…
- En önemli farkı sona bıraktım. 2026 yılı itibariyle 32 ülkede faaliyet gösteriyorlar. Rekabetin az olduğu ama nüfusun da yetersiz kaldığı Bosna Hersek (3 milyon), Litvanya (2,8 milyon), Güney Kıbrıs (1 milyon) ve Malta (550 bin) gibi ülkelere de cesaretle girmişlerdir. Daha da önemlisi, Walmart rekabetini göze alan bir şirket için yer yüzünde çekineceği daha caydırıcı bir güç olabilir mi? Kaldı ki, Lidl 2017 yılında ABD’ye girdikten sonra Walmart’tan kaçmak yerine, doğrudan onun yakınında şubeler açma stratejisini seçti. Zira hedef Walmart müşteri trafiğinden pay çalmaktı. Özgüvene bakar mısınız?
- Şimdi de gelelim ülkemize giriş ihtimaline. Türkiye’de son 30 yılda Migros, Carrefour, Şok, A101, Gima, Tansaş el değiştirdiler. Buna bakarak bile yeni bir yatırımcının şirket satın alarak sisteme dahil olması ihtimal dışı tutulabilir mi?
Sonuç olarak; Dışardan bakan bir yatırımcı gözü ile komşularımıza kadar gelip, 86 milyon nüfuslu ve euro bazında yüzde 35 daha yüksek fiyat seviyesine sahip bir ülkeye (yüksek kâr imkanı) en azından ilgi duymamaları mümkün müdür?
Kaldı ki ülkemizden oldukça fazla ürün tedariği yapan bir perakendeciden bahsediyoruz. Bu ürünler, kuru meyve ve kuruyemiş, zeytin ve zeytinyağı, hazır hamur işleri, konserve ve meze, çay ve baharatlar, pamuklu ev tekstili, giyim ürünleri, plastik ve ambalaj ürünleridir.
Lidl yetkililerinin, “mevcut durumda Türkiye’ye yönelik bir genişleme planlarının bulunmadığı” beyanlarına göre de bir fikre sahip olamayız. Zira “mevcut durum”un anlamı, “bu günkü şartlarda” veya “hali hazırda” ifadesini yansıtır. Bir futbolcuyla transfer görüşmeniz medyaya sızmışsa, ona imzayı attırana kadar ilişkiyi reddedersiniz. Çünkü rekabet bunu gerektirir.
Yukarda belirttiğim avantajlarına rağmen ülkemizdeki rekabet ortamı Lidl’a korku mu yoksa cesaret mi verir? Bunun kararını sizlere bırakıyorum…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (46) Karadağ
Karadağ (Montenegro), Avrupa’nın güneydoğusunda, Balkanların Adriyatik kıyısında bir ülkedir. Komşuları Bosna Hersek, Sırbistan, Kosova, Arnavutluk ve Hırvatistan’dır. Başkenti ve en büyük şehri Podgorica’nın nüfusu 179.505’dir. (Fatih ilçesi kadar)
Oldukça küçük bir ülke olan Karadağ’ın ekonomik yapısı, turizm de dahil olmak üzere hizmet sektörü ağırlıklıdır. Karadağ her sene nüfusunun iki katı turist ağırlamaktadır. Ülke hemen hemen her şeyi ithal etmektedir.
Bu kıyaslamada en dikkat çekici nokta; et ve süt hariç neredeyse bütün gıda çeşitlerini ithal etmelerine rağmen alışverişin bizden ucuz olabilmesidir.
Karadağ, 1999 yılında yüksek enflasyonla mücadele etmek için Yugoslav Dinarı yerine Alman Markı kullanmaya başladı. Almanya 2002 yılında Euro’ya geçince, Karadağ’da halkın elindeki Markları Euro ile değiştirerek doğrudan Euro kullanımına geçti. AB üyesi değildir, ancak resmi olarak AB adayı ülke statüsündedir. Karadağ, AB entegrasyon süreci, sürdürülebilir kalkınma ve basın özgürlüğü alanlarında güçlü yükseliş ve istikrar kaydetmiştir. Ülke, Balkanlar bölgesinde yapısal reformları en hızlı hayata geçirmesiyle ünlenmiştir.
- Nüfusu 624.000 (Etimesgut ilçesi kadar);
- Yüzölçümü 13.888 kilometrekare (Eskişehir kadar);
- Kişi başı milli geliri 16.377 Dolar (bizimki 18.040 Dolar);
- Tüketici enflasyonu %3,2 (bizimki %1,75 Dolar);
- Net asgari ücret 600 Euro’dur (bizimki 510 Euro).
- Konut durumuna bakacak olursak; lokasyona göre değişmekle birlikte 2 odalı denize yakın ev fiyatları 110.00 Euro (6 milyon lira) ile 180.000 Euro (10 milyon lira) arasında seyretmektedir. Aynı evlerin aylık kiraları ise 700 ile 1.200 Euro arasında değişmektedir.
Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
- Ülkede bulunan market zincirleri; Voli (orta segment), HDL (Hard Discount Lokoviz), İdea (Hırvatistan ve Sırbistan kökenli), Megapromet (sahil bölgelerinde) öne çıkanlarıdır.
- Alışveriş tarihi: 6 Ağustos 2026.
- Alışveriş yerleri: Voli ve bizim tarafta da iki büyük ulusal zincir…
- Güncel kur 1 Euro= 55,07 TL.
- 58 ürünlük listede biz yüzde 28,5 daha pahalıyız. Bu ürünlerden 39’unda bizdeki fiyat daha yüksek…
- Tavuk fiyatlarına dikkatinizi çekerim. Tavuk bütün ile parça fiyatlarının bu kadar ayrıştığı bizden başka bir ülkeye rastlamıyoruz. Son çarpıcı örnek aşağıdaki listede görülebilir.
- Kırmızı et fiyatlarında benzerlik yoktur. Euro bazında bile fark büyüktür.
- Tamamı ithal olan meyve çeşitlerinde, limon ve üzüm hariç pahalıyız.
- Birebir aynı markalı ürünlerde; St Dalfour reçel, Milka ve Tobleron çikolata, Snickers, Mars ve Twigs, Nescafe Gold, Jacobs Gold, bizde oldukça pahalıdır ve de bu konu hayli düşündürücüdür.
- Sadece yabancı markalar mı; bir yerli markamızın 8’li çikolatalı gofreti Almanya’daki Türk marketinde 0,99 cente satılıyor.
Türkiye fiyatı ise 17,90 TLX8= 143,20 TL’dir. Karşılığı 2,60 Euro’dur.
Soru 1: Eğer bu indirimli bir fiyatsa böyle indirim olur mu?
Soru 2: Eğer bu oranda indirim normal görülüyorsa, Türkiye yerine Almanya tercihi doğru mu?
Soru 3: Yurt dışında bu örneklerden yüzlerce var. Geliri daha düşük olan bizim tüketicimize reva görülmesi haklı bir uygulama mıdır?
- Vatandaşın alışverişe yetmeyen geliri için “ancak soğan-ekmek yemeğe yeter” ifadesi çok eski yıllarda kaldı. Aşağıdaki listede görüleceği üzere ekmek %44, kuru soğan %120 daha pahalıdır bizde…
- Satın alma gücüne bakacak olursak; Karadağ vatandaşının geliri %18 fazlayken, bizim de alışveriş tutarımız %28,5 daha fazladır.
Karadağ vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi bir ay içinde 3 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi aylık geliri ile 2 defa tekrarlayabilmektedir. Başka bir ifade ile Karadağ vatandaşı gelirinin %33’ünü bu alışverişe ayırırken, bizim vatandaşımız gelirinin %50’sini bu alışverişe ayırmak zorundadır.
Sonuç olarak; yaptığımız bütün kıyaslamalarda pahalı çıkmamız ve zaman geçtikçe farkın daha da açılması hiç sürpriz değildir. Zira gıda fiyatları bizde büyük oranda artarken, birçok ülkede gerilemeye devam etmektedir.
İşte son durum:
Euro Bölgesi’nde yıllık gıda enflasyonu %1,2 seviyesindedir. Ancak gıda enflasyonunun olmadığı, hatta 1 yıl sonra fiyatların gerilediği 14 ülke vardır. Yıllık ve Temmuz ayı itibariyle; Bosna- Hersek (%-0,5), Çekya (%-3,1), Danimarka (%-1,6), Estonya (%-1,6), Macaristan (%-4,4), Letonya (%-3,1), Litvanya (%-0,3), Hollanda (%-0,4), Polonya (%-0,4), Sırbistan (%-6,1), Slovakya (%-2,1), Slovenya (%0,4), İsveç (%-7,2), İsviçre (%-1,3).
(Kaynak: Trading Economics)
Dünyada da %37,53’lük gıda enflasyonumuz ile en yüksek üçüncü ülke (Venezuela ve İran’ın arkasından) durumundayız. Dolayısıyla bundan daha önemli bir derdimiz olamaz…

Ercüment Tunçalp
Perakendecinin enflasyon hesaplama yöntemi
Önceki bir yazımda, “Dar gelirlinin enflasyonu nasıl değişir?” sorusunun cevabını, sadece kategori ağırlıklarını değiştirerek anlatmaya çalışmıştım. Zira TÜİK fiyatlarını bilmediğimiz için ancak bu kadarı mümkün olabilmişti.
Bu yazımda ise ilk aşamadan başlamak üzere “Laspeyres Endeks formülü” yardımıyla hesaplamanın nasıl yapılacağını anlatmaya çalışacağım.
Laspeyres Fiyat Endeksi; belirli bir baz dönem ağırlıklarına göre bir mal ve hizmet sepetinin fiyatlarındaki değişimi ölçmek için kullanılan bir tüketici fiyat endeksidir. Hesaplamalarda hep baz yıla ait sepet ağırlıkları dikkate alınır.
Aşağıda bir perakendecinin sadece 8 çeşit ürün sattığını varsayarak, güncel fiyatlar üzerinden hesap yapacağız. Oysa perakendeci aynı hesabı bilgi sistemi üzerinden 50 bin çeşit ürün için gerçek ağırlıklarla yapabilir ve sıfır hata ile kendi enflasyonunu bulabilir.
O zaman başlayalım…
| Ürün |
Po |
Pı | Qo | Pı x Qo | Po x Qo |
Lı |
|
2025 |
2026 | 2025 |
|
(%) | ||
| Dana kıyma TL/Kg |
600 |
1.099 | %22 | 241,78 | 132,00 |
%83,16 |
| Domates TL/Kg |
44 |
60 | %15 | 9,00 | 6,60 |
%36,36 |
| Ayçiçek yağı TL/lt |
138 |
200 | %12 | 24,00 | 16,56 |
%44,92 |
| Pastörize süt TL/lt |
63 |
115 | %12 | 13,80 | 7,56 |
%82,53 |
| Makarna TL/500 gr |
28 |
47 | %7 | 3,29 | 1,96 |
%67,85 |
| Coca Cola TL/lt |
40 |
60 | %9 | 5,40 | 3,60 |
%50,00 |
| Yumurta 10’lu |
72 |
100 | %8 | 8,00 | 5,76 |
%38,88 |
| Tavuk kanat TL/Kg |
300 |
430 | %15 | 64,50 | 45,00 | %43,33 |
| %100 | 369,77 | 219,04 | %68,81 |
Formül: Lı= E (Pı x Qo)/E (Po x Qo)X100
Lı: Cari dönemdeki fiyat endeksi
Pı: Cari dönemdeki (mevcut) ürün fiyatları
Po: Baz dönemindeki ürün fiyatları
Qo: Baz dönemindeki ürün miktarları (sepet ağırlıkları)
E: Toplam sembolü yerine
Yukardaki örnekte; perakendeci enflasyonunu %68,80 olarak bulduk. Eğer ağırlıkları dikkate almadan (veya ağırlıkların birbirine eşit olduğunu varsayarak) 8 ürünün ortalamasını alsaydık, oran %55,87 çıkardı ama gerçeğe ulaşamazdık.
Şirket içinde her türlü bilgi el altında olduğu için (güncel fiyatlar ve gerçek satış miktarlarına dayanan ürün ağırlıkları) şeffaflık ilkesi ile kimsenin itiraz edemeyeceği bir sonuca ulaşmak mümkündür. Oysa TÜFE hesabında fiyatları görmüyoruz, kaynakları bilmiyoruz. Sadece ağırlıklar (satış payları) hakkında fikrimiz var. Bu bakımdan hiç tartışmadan (zaten buna imkan da yok) aynen alıp resmi enflasyon olarak kabulleniyoruz. Ancak her gelir grubunun kendi gerçeğine uygun ağırlıklar alınınca muhtemel değişimin hangi yönde olabileceğini de görebiliyoruz. Daha önceki yazımın konusuydu…
Yukarda da perakende şirketlerin tahmini değil, gerçek enflasyon oranlarına ulaşılabileceği küresel uygulamayı aktarmaya çalıştım…
Her perakendecinin kendi enflasyonunu bulması ve buna göre planlarını yapmasının sayısız faydaları vardır.
İşte stratejik ve finansal kazançlar:
- Performans ölçümünü kolaylaştırır ve daha adaletli yönetim imkanı sağlar. Mağaza ve personel hedefleri reel başarıya göre değerlendirilmiş olur.
- Etkin stok yönetimi sağlar, sermaye erimesinin önüne geçilir.
- Gerçek büyüme analizini kolaylaştırır. Ciro artışının satış hacminden kaynaklanıp kaynaklanmadığı görülür.
- Nakit akışını koruyacak fiyatlamaya yardımcı olur.
- Brüt kâr marjlarına olumlu ya da olumsuz etkisi olan kategoriler ve içindeki çeşitler görülebilir.
- Maliyet yönetimini, TÜFE yerine şirket enflasyonu üzerinden gerçekleştirenler daha gerçekçi ve faydalı sonuçlar elde edebilirler.
Sonuç olarak; bir perakendecinin sadece yıllık TÜFE’ye bakarak bütçe yapması veya işini planlaması risklidir. Kendi enflasyonunu bularak, maliyet artışlarının (kira ve personel giderleri başta olmak üzere) ne derecede etkisi altında kalınacağı daha sağlıklı görülebilir. TÜFE’ye bakarak belki ülke gerçeğini görebilirsiniz ama kendi şirketinizin gerçek resmini ve katetmeniz gereken yolu net olarak göremezsiniz.
Çünkü TÜİK enflasyon sepetinde 428 madde ve 972 madde çeşidi dikkate alınır. Perakendeci sepetinde ise tüm ürünler (50 bin çeşit olsa bile) yer alır. Her kategoriyi ve her şubeyi de farklı görme ve çözüm üretme imkanı vardır. Her perakendecinin enflasyonu farklı olduğu gibi tek perakendecinin değişik şubeleri arasında da farklar vardır. Zira ürün ağırlıkları (satış payları) semtlere göre değişiklik gösterir. Örneğin bir perakendecinin Bayrampaşa şubesi ile Teşvikiye şubesi arasında ürün ağırlıkları ve dolayısıyla enflasyonları bakımından oldukça büyük fark çıkar.

Nuri
18 Nisan 2023 saat: 23:02
Teorik olarak doğru yazdıklarınız ama bizim ülkemizi in geçersiz. Çünkü sevgili is adamlarımız borsa İstanbul uzerinden edindikleri sermayeyi kar ve yeni ortakları da kaz olarak görüyor.ayni ofiste birlikte çalıştığı ortağına dediğiniz şekilde davranan sadece para yatırarak ortak olduğunu sanan hayali ortağına neler yapmaz😊 şirketin %90 ini borsada satar ve %100 sahibiymis gibi kimseye zırnık koparmamak için de 50 takla atar. Sonra şirketin icini bosalttiktan sonra da bedelli sermaye hikayesiyle aynı düzeni devam ettirir gider…
Ercüment Tunçalp
19 Nisan 2023 saat: 12:10
Haklısınız. Elbette o da var. Şirketi halka açınca sadece finansal raporlar standart hale geliyor ve şeffaflaşıyor. Bu iyi tarafı…
Bir de riskli tarafı var. Şirkete para girince, ortaklara bakış açısı da değişmeyince bu söylediğiniz falsolar başlayabiliyor. Yani önce niyet önemli…
Yıllar önce borsaya girmek isteyen bir şirkete bu işin uzmanı olan bir arkadaşımı götürdüm. Henüz sunum başlamadan önce şirket sahibinin oğlu bir soru sordu. “Gelen parayı biz istediğimiz gibi kullanabilir miyiz ?” diye. Ve sunum başlamadan bitti. İşte anlatmak istediğim; kafalar böyle çalıştığı sürece şifa bulmanın zor olduğudur…