Ercüment Tunçalp
Osmaniye Yalçın Market
Yalçın Marketler Zinciri, Osmaniye’de 9 şubeli mütevazi bir yerel perakende işletmesidir. Bundan tam 2.5 yıl önce iş insanı Mustafa Yalçın beni arayarak destek isteyince, teşekkür ederek kendimi emekliye ayırdığımı iletmiştim.
Ancak isterse mesleki gelişimlerine senelerdir katkı yaptığım genç arkadaşlarımı yönlendirebileceğimi de belirtmiştim.
Tek şart olarak da söylenenlerin uygulanması gerektiğini, aksaması durumunda sürecin yarım kalacağını hatırlatmıştım. Kabul gördü ve çalışmalar 2 yıl önce başladı. Bugün bu marketlerin görülmesini tavsiye ederim.
Yeni şubeler açmak yerine mevcutlar için yenileşme çalışmaları gerçekleştirilmiş; bütün yerleşim planları değiştirilip, dış görsellerde yeni bir yüze kavuşturulmuştur. Bu sayede üzerinde çok durduğumuz ve öncelik verdiğimiz verimlilik artışı sağlanmıştır.
Bu değişime ve aşağıda anlatacaklarıma imkan sağlayan işletme sahibine de değinmeden geçemeyeceğim. Ülkemizde çok yaygın olan; danışmanla çalıştığı halde kendi bildiğini uygulayan iş insanlarından değil Sayın Mustafa Yalçın…
Verimlilik artışını gördükçe yenileşmeye imkan tanıyan ve bu şekilde bulunduğu yerde büyüyen bir yatırımcıdır kendisi. Yani az bulunur olduğu için örnek teşkil etmesi ve güvendiği taraftan gelen teklifler için de risk almayı bilmesi bundandır…
Geliyoruz bugüne kadar savunduğum ama yerel perakendeciler tarafından fazla kabul görmeyen ‘Private Label’ gerçeğine. Sektörde yaygın olan; “Binlerce şubesi bulunan büyüklerin bu uygulamalarını bizler yetersiz hacmimizle gerçekleştiremeyiz” yanlış inanışı ilk defa bu işletmede boşa çıkartılmış oldu.
Bir perakende zincir için özgürlüğün ve verimliliğin yolunu açan bu kulvarda; kalite-fiyat dengesi iyi kurulunca ve hacim yaratılınca 9 şubenin yeterli olabileceğine, tedarikçi baskısına boyun eğip kendi özel markasına rafta ayrım yapamayanlar için ise 100 şubenin yetersiz kalacağına bu işletme örnektir.
Gerçek verilerle açıklıyorum…
- Yoğurt kategorisinde Yalçın marka yüzde 75 pay ile kategori lideridir. Kalan pay ise piyasanın en fazla tanınan 3 markasına aittir. Bu yüksek oran yukarda da söylediğim gibi kalite-fiyat dengesi ile sağlanmıştır.
- Baharat kategorisinde Yalçın marka yüzde 65 payla kategori lideridir. Kalan pay ülkemizin lider markasına aittir.
- Sucuk alt kategorisinde Yalçın marka yüzde 52 pay ile kategori lideridir.
- Kuruyemiş (paketli) kategorisinde Yalçın marka yüzde 96 pay ile kategori lideridir.
- Beyaz peynir alt kategorisinde Yalçın marka yüzde 44 pay ile kategori lideridir.
- Kaşar peynir alt kategorisinde Yalçın marka yüzde 27 pay ile kategori lideridir ama çok fazla marka bulunması sebebiyle mümkün olan bu durumun kalıcı olabilmesi şüphelidir. Bunu sağlamak için yıl sonunda gereken elemeler yapılarak diğer kategorilerdeki verimlilik sağlanacaktır.
- Kasım ayında Yalçın marka un, bakliyat ve bal devreye girecektir.
Insert uygulamalarının sürekliliği ulusal perakendecilerin hiç aksatmadan yürüttüğü çalışmalar olmasına rağmen yerel zincirlerde benim hiç anlayamadığım şekilde; en az 2 gün, bazen 15 gün ara verilen, bazen de daha uzun süreler unutulan çalışmalar olarak sürüp gitmektedir. En yaygın gerekçe, “bir insert döneminin bittiği gün ertesi günkü insert dönemine mağazanın hazırlanamadığı” şeklindedir. Bu görüşler temelden yanlıştır. Kanıtı da ülkemizdeki ve dünyadaki bu uygulamaların belli bir iş disipliniyle hiç aksamadan sürmekte olmasıdır. Elbette çalışanlara sorulduğunda alınacak cevap bellidir ama yönetenlerin de bencmarking (kıyaslama) sorumluluğu bulunmaktadır.
Yalçın Market bu konuya da uyum sağlamıştır. Ancak duyurusu konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Basılı insert kullanmadan ve web sitesinde 6 ay önceki inserti tutarak, güncel olanı için instagrama yönlendirmek, kulağı tersten göstermek gibidir. Düzeldiği an kampanyalara ilgi artacaktır. Zira deprem geçirmiş bir bölgede, imkanları azalmış ve dikkati dağılmış her yaştaki tüketicinin akıllı telefon üzerinden sosyal medyada sörf yaptığını varsaymak aşırı iyimserliktir…
Osmaniyeli tüketiciyi tanıma konusunda, yerel perakendeci ulusal zincirlerden daha fazla bilgiye sahip olma avantajını mutlaka sahaya yansıtmalıydı. Bu hem ürün portföyü üzerinde hem de yerleşim düzeninde kendini göstermiştir.
Sonuç olarak; bu perakendecinin private label uygulamasında, üreticilerinin tamamı yerel işletmelerdir. İşte yıllardır ‘yerel market- yerel üretici iş birliği’ dediğim de budur. Bunun uygulanabilir olduğunu gösteren arkadaşlarıma da teşekkür ederim.
Aynı şey boşluk bırakmadan yapılan insert uygulamaları için de geçerlidir. Bu neticeyi mümkün kılanları da aynı şekilde kutluyorum. Ticari getirisi yanında yerel rakiplere göre fark yarattıkları da ortadadır.
Halk arasında çok kullanılan bir söz vardır; “Terzi kendi söküğünü dikemez” diye…
Benim görüşüm de “Kendi söküğünü dikemeyene terzi denemez”. Örneğin, kendi özel alışverişinde hatalar yapan bir satın almacı, şirketi için yaptığı tedarik süreçlerini kusursuz yönetemez. Bir öğretmen de bir işin nasıl yapıldığını anlatıp geçemez, uygulamalı olarak göstermesi de gerekir. İşte yapılan budur…
Yerel zincirler içinde başarılı örnekler olduğunu her zaman isim vermeden belirtiyorum. Ancak ölçek olarak bu kadar mütevazi bir imkanın nasıl değerlendirildiğini de; depremde bir mağazasını kaybetmiş, diğer şubelerindeki hasarları için de kısmi onarım görmüş bir perakende şirketi ilk defa adres vererek sunuyorum.
Umarım teşvik edici olur…
Ercüment Tunçalp
Ölçek ekonomisi
Ölçek ekonomisi, üretim hacmi büyüdükçe birim maliyetlerin düşürülmesi ve bunun sonucunda da rekabetçi fiyatlara ulaşarak verimliliğin artırılmasıdır.
Biraz daha açalım…
Sabit maliyetlerin, 1.000 ürün yerine 10.000 ürüne bölünmesi ile ölçek ekonomisinin avantajı görülebilir. Demek ki, buna yön veren birinci unsur sabit maliyetlerdir. Yani üretim hacmi ne olursa olsun (örneğin makine ve ekipman giderleri, ofis kirası, fabrika yatırımı veya kirası) sabit kalan maliyetlerdir. Değişken maliyetler ise üretim miktarı artışına paralel olarak artan (hammadde, işçilik gibi) maliyetlerdir. Buradaki en hassas nokta; sabit maliyetler payı yüksek olan işletmelerin birim maliyetlerini daha hızlı düşürebilme ve rekabette öne çıkabilme imkanları vardır. Bunun için şirketler yukardaki örnekte olduğu gibi üretim veya satış rakamlarını sürekli büyüterek bu avantajı sürdürmek isterler. Bu konuda hem ülkemiz hem de dünya şirketleri arasında büyük bir yarış vardır.
Ancak “büyük balığın küçük balığı kolay yiyeceği” tablo da ihtimal dahilindedir. Belki bu tanım biraz acımasız gelebilir ama gözde canlandırmak daha kolay olabileceği için tercih edilmiştir. Bu durum sadece büyük üreticiye değil, onun müşterisi durumundaki büyük perakendeciye de aynı avantajı sağlar. Örneğin Walmart ve Apple bileği kolay bükülemeyecek büyük balıklardan sadece ikisidir.
Kârlılığın artması ve işletmenin pazarda güçlü konuma ulaşması kısa vadede sonuç vermez. Zira sadece üretmek yetmez, bunu satışlara da yansıtmak uzun süreler alabilir. Kaldı ki bir şirket çok büyüdüğünde ve sadece ölçek ekonomisine sırtını dayayıp iş ortaklarına karşı daha agresif ve zorlayıcı olmaya başladığında ölçek ekonomisinin nimetlerinden tam olarak faydalanamaz. Yani büyümeyi sürdürürken ancak uzun ve orta vadede kârlı hale gelmek mümkündür. Tüketiciyi de fazla önemsemeden brüt kâr marjını artırmak aynı fasıldandır. Bu durumda sürecin getireceği sonuçla yetinmek yerine aceleci kâr hırsı ile büyüme de kesintiye uğrayabilir. Nitekim ülkemizde son yıllarda açtığı yeni şubelerden fazlasını kapatma kararı alan perakendeciler vardır.
Yönetimsel açıdan ölçek ekonomisinin hakkını verebilmek ve de karşılığını alabilmek; daha deneyimli ve daha yetenekli yöneticileri işe almakla mümkün olabilir. Yani her işletme benzer hacimlerde benzer sonuçlara ulaşamayabilirler.
Örneğin, yönetim kademesini garantiye aldıktan sonra verimli üretim tekniklerini kullanan; otomasyona, AR-GE’ye ağırlık veren, daha uygun hammadde tedariği yapan ve en önemlisi çalışan başına verimliliği artıran işletmeler birkaç adım öne geçerler. Bu şekilde üretim arttıkça maliyetleri daha hızlı azaltarak avantaj sağlarlar. Bunun adı pozitif ölçek ekonomisidir.
Yukarda da bahsettiğim gibi bir başka işletme ise aşırı büyümeye ayak uyduramaz; yönetim zorlukları, bozulan iletişim veya üretim hataları (fireler) ile maliyetlerin tekrar yükselmesine sebep olabilir. Buna da negatif ölçek ekonomisi diyoruz.
Ölçek ekonomisinde bir başka ayrım; içsel veya dışsal olması ile ilgilidir. İçsel ölçek ekonomisinde işletme kendi üretim hacmini artırdığında birim maliyeti düşer. Dışsal ölçek ekonomisinde ise işletme, içinde bulunduğu sektör veya kategoride satış payını artırdığında birim maliyeti düşer.
Büyük perakendeciler büyük kapasiteli satın almalarla ürünleri daha düşük fiyatlarla temin ederler. Bu avantajın bir kısmını tüketiciye sunar, bir kısmını da yeni yatırımlar için rezerv tutarlar. Böylece büyüme kesintiye uğramaz.
Yukarda da belirttiğim gibi kâr artışını ilk sıraya alan işletmeler ise fiyat rekabetinde geriye düşerler. Yani bu avantajı uzun sürelere yayamazlar…
Yıllar önce en büyük perakendeci için satın alma yaparken, bir transfer teklifi ile 1/3 kapasiteli başka bir perakendecide aynı işi üstlenmek durumunda kalmıştım.
Her iki tarafın da alım şartlarını bilmem sebebiyle tedarikçiler tarafında endişe hakim olmuştu. Oysa endişeye gerek yoktu, zira finansal gücü yüksek patronumuz şube sayısını hızla artırma kararı vermişti.
Ben de buna güvenerek tedarikçilerden normal iskontoların dışında, artacak değişik satış hedeflerine uygun oranlarda dönem primlerini sözleşme altına aldırmıştım. O hedeflerin tutulması hem tedarikçi hem de bizim kadrolara dinamizm getirdi ve çeşitli aktivitelerle imkanlarımızı geliştirmiş olduk.
Patronumuz bir İzmir merkezli zinciri de almaya karar verince, ön inceleme yapmak üzere üçüncü şirketin satın alma koşulları da önüme gelmişti. Gerçi ticaretin gizliliği kalmamıştı ama çıkarılacak çok ders olduğu tartışılmazdı.
Zira en iyi şartlarda alım yapan bu şirket, ölçek ekonomisinin hakkını veremeyen daha büyük perakendecileri, nakitin ve rekabetçi fiyatların gücü ile alım şartlarında geride bırakmıştı. Piyasada büyük perakendeciler üretim hacimlerine güvenerek ödeme sürelerini tek taraflı geciktirirken; bu şirket nakit ödemeyi artırarak büyük hacimlere ulaşmayı hedeflemişti. Netice de almıştı. Bu takdir edilmesi ve ders alınması gereken tüccarca bir yaklaşımdı…
Sonuç olarak; ticaretin birçok unsuru vardır. Tedarikçinin bozulan nakit akışı ile ilgilenmeyen, sadece kâra odaklanan işletmelerin kötü sürprizlerle karşılaşması ve günün birinde negatif ölçek ekonomisinin mağduru olması kaçınılmazdır. O günden sonra hem perakendecinin hem de tedarikçinin nakit akışını en başa almamın sebebi bu tecrübedir…
Büyümek elbette fırsatlar yaratabilir. Ancak yanlış yönetildiğinde tehditler oluşabilir. Yukarda da belirttiğim gibi fırsatlara hızlı tepki verip kararlar almak hatadır. Uzun vadede işletme sağlığının sürdürülebilmesi en önemlisidir.
Ercüment Tunçalp
Enflasyon sepeti ve akla takılan sorular
TÜİK her yılın başında fiyat derlenen yerleşim ve işyerleri ile her sene sayısı değişen sepetteki ürünleri ve grup ağırlıklarını güncelliyor. Açıklanmadığı için fiyatları ve fiyat alınan satış noktalarını ise göremiyoruz.
Öğrenebildiklerimiz; sepette bu yıl 428 madde ve 972 madde çeşidi bulunduğu ve aşağıda fikir yürüteceğimiz ağırlıklardır. Hepsi bu kadar…
Üzerinde en fazla konuşulan konuya hemen yazının başında açıklık getireyim.
Herkesin enflasyonu farklıdır ve her tüketici kendi enflasyonunu en doğru şekilde ölçebilir. Harcamasını en yoğun yaptığı kategorilerin payını yüksek tutarak…
Alışkanlık olduğu üzere her ay hesapladığım kendi enflasyonumla hem TÜİK sepeti ağırlıklarının hem de çıkan sonuçların benzerliği olmadığını rahatça söyleyebilirim. Peki gelir seviyesi daha düşük vatandaşlar için durum nedir?
Haliyle benden daha da fazla resmi enflasyondan uzak düşme ihtimalleri vardır. Oysa açıklanan sonuçların her kesim için bir ortak noktası olmalıdır.
- Detaya girecek olursak; orta ve alt gelir grubunun harcamaları içindeki gıdanın ağırlığı yüzde 50’nin altında değildir. Peki o zaman enflasyon sepeti içindeki ‘gıda ve alkolsüz içecekler’ ağırlığının artırılması gerekmez miydi?
Mevcut haliyle bile bırakılmadı; yüzde 24,96’dan, yüzde 24,44’e indirildi.
Gıda grubunun lokomotifi olan kırmızı etin son 5 yıldaki fiyat artış oranı yüzde 1.400’dür (2021 Şubat/2026 Şubat UKON). Buna rağmen 2021 yılında gıdanın ağırlığı yüzde 25,94 iken, 2026 yılında yüzde 24,44’e düşmüştür. Elbette 1,5 puanlık düşüş anlaşılır gibi değildir. Ve bu sürekli düşüş nereye kadar devam edecektir?
- Otomatik zam gören, ‘Konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar’ harcama grubu ağırlığının yüzde 15,21’den yüzde 11,40’a düşürülmesi de önemli sorulardan biridir. Zira bir ürün grubu istisnasız nüfusun tamamını ilgilendiriyor ve gelir seviyesi düştükçe de harcamalar içindeki payı artıyorsa, o grup ağırlığının düşürülmesi (hem de 4 puan) şaşırtıcı olmaz mı?
- Vergi güncellemeleri sebebiyle fiyatı en hızlı artan ‘Alkollü içecekler, tütün ve tütün ürünleri’ grubuna ait ağırlığın da yüzde 3,52’den yüzde 2,75’e düşürülmesi bir başka akla takılan sorudur.
- Vatandaşın “önce sağlık” inanışı da buradaki değişiklik ile boşa çıkmış görünüyor. Sağlık ağırlığı yüzde 4,09’dan yüzde 2,79’a düşürülmüş. Oysa vatandaş bu ihtiyacı için para yetiştiremediğinden (sigortalı olanlar da dahil) şikayetçidir. Acaba bu sebepten olabilir mi?
Peki ağırlığı artırılan gruplar hangileri?
- Nüfusumuzun en az yüzde 70’inin unuttuğu ‘Lokantalar ve konaklama hizmetleri’ ağırlığı yüzde 8,31’den yüzde 11,13’e çıkarılmış. Evet dışarda yeme içme, konaklama maliyeti yükseldi ama sadece buna bakarak; nüfus çoğunluğu için yok hükmünde olan bir harcama kaleminin (en azından emekli ve asgari ücretli için) payını artırmak isabetli sayılabilir mi?
- Aynı şekilde ‘Eğlence, dinlence, spor ve kültür’ grubu için de rüzgar tersten esmiş. Haliyle yukardaki nedenlerden ötürü düşürülmesi gereken ağırlığın yüzde 3,36’dan yüzde 4,34’e çıkarılmış olmasının da bir izahı olmalı…
- ‘Giyim ve ayakkabı’ grubunun iki tarafı da mutsuzdur. Satıcı satışların düşmesinden, tüketici ise bu gruba bütçesinde yer ayıramamaktan şikayetçi…
Gıda dışı gruplarda daralma yaşanırken ve sektör temsilcilerinin sıkıntıları ortadayken, bu grupta ne gibi bir itici güç ağırlığı yüzde 7,16’dan yüzde 7,90’a yükseltmiş olabilir?
- Sepetten çıkan ve yerlerine giren bazı ürünlere de bakalım. Beni en fazla şaşırtan maddeyi en başa alayım. Halkın temel besin kaynağı olan simitin ilk kez listeye girebilmesi normal mi?
- Önemli bir kesimin her gün kullandığı banliyö tren bileti listeden çıkartılmış.
- Yine yaygın kullanımı olan tıraş malzemeleri çıkartılırken, termos sepete alınmış. Oysa hangisinin diğerinin onlarca katı olarak kullanıldığını söylemeye gerek var mı?
- Listeye yeni giren banyo paspası sürekli alınan bir ürün değildir. Her sene 1 tane alınsa evlerde koyacak yer kalmaz.
Listeden çıkarılan gazete ve derginin yıllık toplam tirajı (360 milyon) eskiye göre düşüş gösterse de hem sürekliliği olması hem de her haneye (3 kişilik) yılda ortalama 13-14 adet girmesi kalıcı olmasını sağlamaz mıydı?
- Bebe elbisesi listeye girmiş, çocuk elbisesi çıkmış. Doğumdan sonraki 2 yıl bebeklik, 3-11 yaş arası da çocukluk dönemi olarak kabul edilir. Yani 2 yıllık ihtiyaç sepete giriyor, 9 yıllık ihtiyaç listeden çıkıyor. Hani “bebe ve çocuk” tek sayılsa kimsenin itirazı olamaz. Ancak tercih şaşırtıcıdır…
Sonuç olarak; zaten hissedilen enflasyon ile açıklanan enflasyon arasındaki fark ortadayken, bir de vatandaş kendi gerçeklerine uymayan bu değişiklikleri gördükçe enflasyonun düşeceğine dair inancını kaybediyor. Dolayısıyla hane halkına göre 12 ay sonrası için enflasyon beklentisinin yüzde 52,08 çıkmasını (MB anketi) haksız gösterecek bir başka neden bulunmuyor. Zira vatandaş sepet değişirse, çıkacak enflasyon oranının da hangi yönde değişeceğini iyi biliyor.
Kaldı ki; Amerika, Avrupa ve Asya’daki farklı ülkelerde araştırma ve ekonomik analiz alanında bir referans noktası olan BBVA Research, “TÜFE sepetindeki yeni ağırlıkların enflasyon ataletini güçlendirebileceği, yani fiyat artışlarını daha kalıcı hale getirebileceği” uyarısında bulunuyor.
Dolayısıyla şeffaflık güven verir, yokluğu bilgi kirliliği üretir.

Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (30) Almanya
Almanya Federal Cumhuriyeti 16 eyaletten oluşur. Nüfusu 84,7 milyondur. Avrupa Birliği’nde en yüksek nüfusa sahip olması yanında, dünyanın en çok ihracat gerçekleştiren ikinci ülkesidir. Bu özelliği ile de dünyanın en büyük dördüncü ekonomisi olmayı başarmıştır. ABD, Japonya ve Çin’in ardından…
Almanya’da yüksek öğrenim herkes için ücretsizdir (yabancı öğrenciler için bile). Dünyada tatil için en çok bütçe ayıran millettir Almanlar. Bunun sonucu olarak da bu ülkeden 2024 yılında 95 milyon defa (nüfusundan %12 fazla) yurt dışı seyahat yapılmış. TÜİK verilerine göre 2024’te Türkiye’den yurt dışına çıkış sayısı 11 milyon 391 bin oldu. Nüfusları hemen hemen aynı olan iki ülke arasında yurt dışı seyahatlerdeki fark 8 kattır.
Kişi başı geliri 59.925 dolar olup, Türkiye’nin 15.463 dolardır. Fark 3,8 katıdır. 2026 yılında Almanya’da asgari ücret saatlik 13,90 euro olup, haftada ortalama 40 saat çalışanın aylık brüt geliri 13,90X160= 2.224 Euro’dur. Net asgari ücret ise yaklaşık 1.845 euro olmaktadır. Türkiye asgari ücreti net 28.075 TL ve karşılığı ise 557 euro dur. Buradaki fark da 3,3 katıdır. Ancak bizim asgari ücret neredeyse ortalama ücrettir. Asgari ücretli çalışan oranı sadece yüzde 6,6 olan Almanya’nın ise ortalama ücreti 4.334 Euro’dur. Buna rağmen biz yine de usulü bozmuyor ve net asgari ücretler üzerinden devam ediyoruz. Ancak gerçek fark gösterdiğimizden daha fazladır.
- Almanya’da fiyatlar LIDL’dan, “De Almanya Günlüğüm” adlı YouTuber tarafından 3 Ocak 2026 tarihinde, Türkiye fiyatları ise iki ulusal marketimizden alınmıştır. Alışveriş tarihindeki güncel euro kuru 50,38 TL
- İlişikteki listenin birinci sütununda Almanya fiyatları euro cinsinden, üçüncü sütundaki Türkiye fiyatları TL cinsinden, orta sütunda ise kolay kıyaslanabilmesi için Türkiye fiyatları euro cinsinden gösterilmiştir.
- Aynı alışverişe Almanya’da 50 euro, Türkiye’de 68,99 euro ödenmiştir.
- Listede görüleceği üzere 32 ürünlük aynı alışverişe, euro bazında ülkemizde yüzde 38 daha fazla ödenmiştir. 26 üründe biz pahalıyız, 6 üründe ise daha ucuzuz. Üstelik pahalı olduğumuz ton balık ve ayçiçeği yağı bizde market markasıdır (diğer markalar daha pahalı). Ucuz olduğumuz havuç Almanya’da organiktir. Dana kıyma ve çikolatada 2 katı aşan fiyatlarımız dikkat çekicidir. Pahalı kaldığımız muz, Almanya’da ithal, Türkiye’de yerli üründür.
- Bir Alman tüketici bu alışverişi 1.845 Euro’luk geliri ile bir ay içinde 37 defa tekrarlayabilirken, ülkemiz tüketicisi 557 euro karşılığı olan geliri ile aynı alışverişi 8 defa tekrarlayabiliyor.
- Eğer her iki tarafın da gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi, bizdeki alışverişin tutarı 3.476,87 TL yerine 760 TL olmalıydı. Veya 3.476 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 128.612 TL olmalıydı.
- Almanya’da yıllık enflasyon yüzde 2,2 seviyesindedir. Bizde ise sadece ocak ayı enflasyonu bile bu oranın iki katından fazladır (yüzde 4,84).
Yukardaki tablo sadece bizim yaptığımız market kıyaslamalarında ortaya çıkmıyor. TCMB eski Baş ekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara’nın ‘Big Mag Endeksi’ üzerinden yaptığı değerlendirmede; 2022 başından bu yana dünyada dolar bazında yüzde 25 artan ürün fiyatlarının Türkiye’de yine dolar bazında yüzde 224 oranında yükseldiğine dikkat çekiliyor. Yani ülkemizdeki artış dünya ortalamasının 9 katı oluyor.
Sonuç olarak; Almanya’nın daha yüksek satın alma gücü ve daha yüksek yaşam standartları yanında, bizim oldukça düşük satın alma gücümüz ve düşük yaşam koşullarımız (en üst %20’lik dilim hariç) iki ülke arasındaki uçurumu ortaya koyuyor. Almanya’daki çalışan zorunlu harcamalarını yaptıktan sonra maaşının yaklaşık yüzde 25’ini biriktirme imkanına sahipken, bizim ülkemizde ise gelirlerin tamamı temel ihtiyaçlar için harcanarak tasarruf imkanı bulunmuyor.

Not: İstanbul PERDER Başkanı Rahmi Kartal’ın dergimize verdiği bir röportaj sonrası bir konuda bilgilendirme ihtiyacı hasıl olmuştur. Kendisine öncelikle yeni görevinde başarılar diler, şahsım için söylediği güzel sözler için teşekkür ederim. Sayın Başkan, benim “Fiyatlamada davranış bozukluğu” görüşüme itirazla ÇAYKUR çaylarındaki fiyat istikrarından bahsetmiştir. Ancak bu örnek isabetli değildir. Zira bu kurum bir iktisadi devlet kuruluşudur ve elbette ürünlerinde fiyat esnekliği düşüktür. Yaptığımız işin esası, Sayın Başkan’ın da belirttiği şekilde; marka, çeşit ve gramaj bakımından ürünlerin tıpatıp aynı olmasını sağlamaktır. Tek istisnası, yurt dışı raflarda bulunamayan yerli ürünlerin zorunlu olarak o ülkelerdeki benzer ürünlerle kıyaslanmasıdır. Küresel markalarda ise (Coca-Cola, Pepsi Cola, Nestle, Milka, Red bull, Nutella gibi) dışarda ve içerde birebir aynı ürünleri karşılaştırıyoruz.
Kaldı ki geçen yıl ABD’de bulunan bir Türk market ile de yerli markalarımızda birebir kıyaslama imkanı bulduk. Şaka gibi ama ek lojistik maliyete rağmen aynı sanal alışveriş döviz bazında yine bizde yüzde 15 pahalı çıktı.
Şimdi aşağıda 8 güncel örnek daha vereceğim:
- Fiskobirlik fındık ezme 180 gr ulusal markette 227,90 TL, Mopaş’ta 89,90 TL.
- Marmarabirlik kuru sele zeytin 400 gr (3xs yeşil kutu) ulusal markette 184,90 TL, Mopaş’ta 109,95 TL, Boldy’de 99,90 TL.
- Sütaş tereyağı yayık 225 gr ulusal markette 200,95 TL (Birim fiyat 893 TL), Şok’ta 350 gr 215 TL (Birim fiyat 614 TL).
- Sütaş tereyağı 750 gr yerel bir markette 632,45 TL (Birim fiyat 847,26 TL), Boldy’de 449,90 TL (Birim fiyat 599,86 TL).
- Milka çilekli-yoğurtlu çikolata 100 gr tablet, yerel bir markette 164,95 TL, Çağrı’da 89,95 TL, Boldy’de 79,90 TL.
- Palmolive aroma sensations 500 gr ulusal markette 330 TL, Watsons’ta 129 TL.
- Solo 6’lı havlu, yerel bir markette 132,20 TL, Özkuruşlar’da 59,95 TL.
- Canped Mesane pedi (L) 10’lu, yerel bir markette 204,65 TL, Hakmar Eksperes’te 115,00 TL.
Neticede, aynı üründe 2 katı aşan fiyatlara küresel genişlikte rastlamak o kadar kolay değildir. Fiyatlamada sorun olduğu inkar edilemez bir ülke gerçeğidir. Bunu yukarıda da belirttiğim üzere benim dışımda da araştıran ve açıklayan birçok akademisyen vardır. En sonuncusunu 2 ay önce ele aldığım bu sorunu TCMB 23 Ocak 2026 tarihinde adeta teyit etmiştir. Yapılan açıklamada; “Yüksek enflasyon dönemlerinde kârlılığın kaybedileceği korkusu firmalarda baskın bir duygu haline gelmekte ve fiyatlama davranışını bozabilmektedir” deniyor. Sanıyorum, artık bu konuyu tartışmak boşa zaman kaybı olacaktır.

Mehmet Tayfun Ataman
31 Ekim 2023 saat: 11:39
her iki tarafı da tebrik ederim
Ercüment Tunçalp
31 Ekim 2023 saat: 14:16
Değerli Başkan, ben de size ve Trabzon esnafına selam ve sevgilerimi iletiyorum.