Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Özel markalı ürün zamanıdır

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Güçlü markalar pazara hükmetmek isterler. “Nasıl olsa tüketici talebinde artış var; o zaman hem kârımızı artıralım, hem de rafta istediğimizi yaptıralım” diye düşünebilirler. Belki de kendi açılarından haklıdırlar.

Peki bu görüş perakendeciye uyar mı?

Uymaz!

Üstelik içinde bulunduğumuz hassas dönemde bile bazı markaların yaptıkları aşırı fiyat artışları perakendeci üzerine takılı kalmış, “Pahalı Market” imajına sebep olmuştur. Bu yanılgıyı engellemek gerekmez miydi?

Bunu düzeltmenin yolu sebzeyi zararına satmak değildir. Geçen haftaki yazımda; vatandaş adına sormuştum, “Tanzim satış fiyatlarını mı beklediniz fiyatları düşürmek için?” diye. Yani, ‘tüketici böyle düşünür’ demek istedim. Hiçbir yetkili merci, bir satış noktasını zararına satışa zorlamayacağına göre tutarlı politikalara dikkat çekmek istemiştim. Bazı alınganlıklar olduğunu gördüm. Oysa Market fiyatları başlıklı yazımda perakendeci kârlılığı hakkındaki görüşlerim çok açıktı.

Bu kadar da değil!

Böyle fiyat kıyaslaması olur mu? ve Bu fiyatları kim artırıyor? başlıklı yazılarımda da tarımsal ürünlere ait ayrıntılı maliyet hesabı yaparak aşırı kazançların olmadığını, giderlerin yüksekliğini ortaya koymuştum.

Ancak tarım politikalarının yanlışlığını içeren bu görüşler yanında başka hatalar da oluşuyordu. Kimse kendisine ait yanlışı sahiplenmek istemediği için de top ortada kalıyordu. Bir önceki yazıda bu resme dikkat çekmiştim.

Şimdi son bir durum tespiti daha yapalım ve bu konuyu kapatalım.

  • Tanzim satış uygulaması başlayana kadar işletici firmalara verilmiş olan süpermarket sebze meyve tezgahlarındaki fiyatlar, lüks semt manavlarının seviyesindeydi. Hani aracılar azalacaktı!
  • Semt pazarları ise hâlâ market fiyatlarının üzerindeki etiketlerle hizmet vermeye devam ediyorlar. Peki burada bir anormallik yok mu?

Esas üzerinde durduğum konu ise; yüzde 50’nin üzerinde fiyat artışı yaşanan kategorilerdi. Bunu da ciddi araştırma şirketlerinin verilerine dayandırdım. Enflasyon oranını da, kur artışını da çok aşan bu fiyatların sebebini bana izah edebilecek bir meslektaşım çıkarsa bu köşede aynen yayınlayacağım.

Neyse, şimdi bu günkü konumuza dönelim ve kategori lideri markaların perakendeciye çıkardıkları diğer zorluklara bakalım.

  • Fiyat listesini verirler, satış noktasının gücüne göre özel şartlarını bildirirler. Diğer tedarikçiler ile yaptığınız pazarlık burada fazla işe yaramaz.
  • Ödeme süresinin esnetilmesine izin vermezler, aksama durumunda vade farkı ödemek gerekir.
  • Satacağınız fiyata da karışırlar, izin vermedikleri fiyata satamazsınız.
  • Ürünü koyacağınız rafa da karışırlar, hatta bazı satış noktalarını adeta kendi dükkanları haline getirirler.
  • Kızarlarsa siparişinizi eksik gönderirler.

Yani tam bir “Fazla naz aşık usandırır” durumu vardır ama kolay da ayrılamazsınız. Çünkü ortada tüketici tercihi vardır.

Ancak son bir senedir enflasyonun bunalttığı orta ve alt gelir grubu, bütçelerini daha dikkatli kullanmaya başlamışlardır.

O zaman?

Hazır tüketici de aşırı fiyatlardan şikayetçi iken, o kesimin de desteği ile private label yelkenini iyice açmak lazımdır.

Bu şekilde;

  • Satış fiyatını istediğiniz kadar düşük tutma özgürlüğünüz olacaktır.
  • Aynı zamanda birim başına daha çok para kazanma imkanı doğacaktır.
  • Müşteriniz özel markanızı beğendiyse, başka yerde bulamayacağı için sadakati artacaktır.
  • Müşteri sizin “fırsatçı” olmadığınızı görecek, doğruyu daha kolay bulacaktır.
  • Private label satış payınız arttıkça kârınız artacaktır.
  • Private label satış payınız arttıkça finansal verimliliğiniz yükselecektir.
  • Özel markalarınızın çoğu yerli malı kullanma alışkanlığını da artıracaktır.

Bu işin Avrupa’daki ilk önderi İsviçre Migros’un kurucusu Duttweiler’dir. 1926 yılında ilk mağazasını açtı. İlerleyen zamanda hem sabit şubelerini hem de satış arabalarından oluşan hareketli dükkanlarını artırdı, ürünleri de çeşitlendirdi. Bilinen küresel markalar kâr marjlarını düşük tutan Migros’u boykot ettiler. Kötü komşu insanı ev sahibi yaparmış.

Duttweiler de buna tepki olarak fabrikalar aldı ve bir kısmını da sıfırdan kurdu.

Böylece 30’lu yılların ortasında başlıca ürünleri kendi markalarından oluşan bir Migros ortaya çıktı. Günümüzde birçok ürün kategorisinde İsviçre’nin en çok satılan ürünleri ‘Migros’ markasını taşıyor.

Türkiye’ye özel markalı ürün kavramını ilk getiren de, 1954 yılında Migros Türk’ün kuruluşu sebebiyle İstanbul’a gelen İsviçreli ekiptir.

Gelişmesi ise ölçek ekonomisinin getirdiği düşük maliyetler ile 90’lı yıllardan itibaren sağlanmıştır.

Geliyoruz indirim marketlerine…

Ucuzluk imajı yaratmaya mecbur olan bu format, markalı ürünlerle bunu yapmakta zorlanıyor. Çünkü o ürünlerde ucuz kalamıyor.

Ülkemizdeki ‘hard discount’ temsilcileri yıllardır haklı şöhretlerini kendi markaları ile yapmışlardır. Bu günkü ‘pahalı kalma’ şikayetleri ise aşırı kâr isteği olan markaları hâlâ raflarında bulundurmaları sebebiyle gerçekleşmiştir.

Bu formatın; o markaları, fiyatlarını düşüremediği takdirde raftan indirmekten başka çaresi yoktur.

Normal süpermarketlerin ise haksız suçlamalardan korunmak üzere kendi markalarını genişleterek tanınmış markalardan pay alması ticari olur.

Elbette private label payını artırdıkça bu daraltma işlemi etap etap yapılmalıdır. Yoksa ‘çok satan ürün’ özelliği devam ettikçe defansif hareket yanlış olur.

Market markalarına rafta pozitif ayrımcılık yapmak perakendecinin lehinedir ama bunun sınırını da iyi belirlemek gerekir.

Unutulmamalıdır ki; tedarikçi peşin alım yapana, kendisine risk yaratmayana, satınalma hacmi büyük olana, private label silahı güçlü olana farklı davranır.

O zaman çok şubeli her perakendecinin, özellikle bu yıl bütçesini tasarruflu kullanmaya mecbur olan tüketici adına private label hattını genişletme çalışmalarına hız vermesi isabetli olmalıdır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Plastik poşete hayır, plastik çöpe evet!

Ercüment Tunçalp

1 Ocak 2019’dan itibaren plastik poşetler paralı hale geldi. Amaç plastik kullanımını azaltmaktı. Çevreyi önemsediği için bu girişim alkışı hak ediyordu, ancak çevreci politikalar arasındaki tutarsızlık bunu engelliyordu.

Ve defalarca yazdım; ‘fantaziden ileriye gitmez, neticeye tesir etmez’ diye. Tek sonucu; perakendecinin bir gider kaleminden kurtulması, devletin de yeni bir vergi geliri elde etmesi oldu…

Aradan geçen zaman benim ne kadar haklı olduğumu ortaya koydu. Paralı alışveriş poşeti tüketimi yarı yarıya azalarak devam etti. Bu poşetler eskiden çoğunlukla çöp torbası olarak kullanıldığından, azalan kısım çöp torbası satışlarını artırdı. Marketlerin self servis bölümlerinde ücretsiz verilen şeffaf poşetlerin (ekmek ve manav reyonlarında) tüketimi de 3’e katlandı.

Türkiye’de yılda 3 milyon ton civarında plastik ambalaj kullanılıyor. Bu miktarın sadece yüzde 8’i plastik poşettir. Diyelim ki; alışveriş poşeti, çöp torbası ve şeffaf poşetin toplam miktarı yarı yarıya azalmış olsun (fazla fazla). Problemin ancak yüzde 4’ü çözülmüş olur.

Ancak esas çelişki bu değil!

Bloomberg yazarı Kit Chellel’in, “Bir plastik torbanın 2 bin millik yolculuğu geri dönüşümle ilgili karmaşık gerçeği gösteriyor” başlıklı haberine göre; “İngiltere, 2020 yılında her gün Türkiye’ye ortalama 575 ton plastik çöp gönderdi. İngiltere’nin işlenmesi zor çöplerle uğraşmanın sorumluluğunu daha fakir ülkelere devrederek atık bertaraf alt yapılarını zorladığını” belirten Chellel, “atık dolandırıcılarının çöplerden kurtulmak için yaktıklarını, Türkiye’de geri dönüşüm merkezlerinde, haftada yaklaşık iki şüpheli yangın çıktığını” belirtti.

Bununla da yetinmedi!

İngiltere’nin en büyük süpermarketlerinden Tesco’nun atıklarına yerleştirdiği üç farklı takip cihazının izini sürdü. Chellel’in izini sürdüğü çöplerden biri Londra’da kalırken, ikisi Hollanda ve Polonya üzerinden Türkiye’ye geldi ve Adana’ya ulaştı.

Dünya genelinde gıda güvenliği sorununun tartışıldığı bu günlerde, Türkiye’de tarım politikalarının desteklenmesi bir yana, en verimli arazilerin çöplerle zehirlenmesi dikkat çekti.

Türkiye’nin atıkları geri dönüştürmek amacıyla ithal etmediğini rakamlar söylüyor zaten. (Kaynak: Koray Doğan Urbarlı)

“2016’da Türkiye’ye 3 bin 616 ton plastik atık gelirken, 2020 yılında 775 bin ton geliyor. Aynı yıl sadece 400 bin tonu işlenebiliyor. Türkiye’de üretilen atığın önemli kısmı ile ithal edilen çöplerin geri kalanı yakılıyor ve doğaya atılıyor. Türkiye kendi ürettiği çöpünü işleyemezken, dünyanın çöpüne talip oluyor.”

Alman devleti de Almanya’ya ait çöpün yüzde 25’inin Türkiye’ye gönderildiğini resmi olarak açıklıyor.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, sorulan bir soruya verdiği cevapta, “2020 yılında 775 bin ton olan plastik atık ithalat rakamının, alınan tedbirler sayesinde 2021 yılında 685 bin tona gerilediğini” söylüyor. Yüzde 12’lik düşüşün başarı gibi takdim edilmesini takdirlerinize sunuyorum.

Şimdi de uzmanından bu ithalatın nasıl gerçekleştiğini öğrenelim…

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Dursun Kahraman’ın ağzından özetleyelim:

“Atık ithalatı özel şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. Atıklar para ödenerek alınmıyor, gönderenden para alınıyor. Bir yere bırakıyorlar, yakıyorlar ya da gömüyorlar. Avrupa ülkeleri ise bunları çevresel zararlarından sakındıkları için satıyorlar” diyor. Dolayısıyla hiç değerlendirilmese bile ithalatçının bir kaybı yok, tersine ‘gönder’ dendiği an hasılatın kasaya girmiş olduğu anlaşılıyor.

Yani “elin taşı ile elin kuşunu vurmak” bu olsa gerek!

Çöp başkasının, dökülen arazi başkasının, zehirlenen toprak, su ve hava hepimizin ama kazancı da bir başkasının…

“Avrupa’nın en büyük çöp yakma tesisinin İstanbul’da açıldığı” müjdesini verenleri alkışlayan bir ülkenin vatandaşıyız. Bunun ne yaman bir çelişki olduğuna da bakalım mı?

  • En büyük tesisi yapma nedenimiz en fazla çöp biriktirmemizden kaynaklanıyor olabilir mi?
  • Çöp yakmanın çok isabetli bir işlem olmadığını görenlerin, bize göndermeyi tercih etmeleri tesadüf olabilir mi?
  • Ortaya çıkacak kül için çare bulamamaları caydırıcı olmuş olabilir mi?
  • Bütün bunlar çevre bilinci arasındaki farktan kaynaklanmış olabilir mi?
  • Yatırım imkanları (zenginlikleri) bizden yetersiz kaldığı için olabilir mi?

Şaka gibi değil mi?

Sonuçta; ülkemizin plastik konusuna bakışı ve uygulamaları “dostlar alışverişte görsün” tarzı yerine öncelikle 85 milyonun sağlığı ile ilgili olmalıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyonun kazananları ve kaybedenleri

Ercüment Tunçalp

Bu yüksek enflasyonun bir kazanan bir de kaybeden tarafı vardır. Önce kaybeden taraftan başlayalım.

Hayatını bir ücret karşılığında sürdürmek zorunda olan geniş halk kitleleri kaybeden taraftır. Çünkü enflasyon bir çeşit ek vergidir. Gelirlerde hiçbir şekilde enflasyon kadar artış sağlanamadığından emekçinin ve emeklinin yükü sürekli artar. Asgari ücrete son zamanların en büyük oranlı artışının (%50) geldiği gün söylediğim gibi, bunun bile yoksullaşmayı engellemesi mümkün değildir. Zira hesap ortadadır, asgari ücretli de fiyat artışlarını çok geriden takip etmek durumunda kalmıştır.

Şimdi kazanan tarafa bakalım…

Bunu benim ağzımdan duymak yerine, ilk çeyreğin finansal sonuçlarından bizzat görmek daha uygun olabilir. Ancak yine de özet olarak sunayım.

2022 yılı ciro artışları yüksek enflasyon sebebiyle önceki senelere göre daha büyük oranlarda gerçekleşmiştir. Fiziki büyümeyi de dikkate alınca (yeni açılan şubeler) bu hasılat artışlarının birebir enflasyonu, özellikle de ana faaliyet alanındaki gıda enflasyonunu karşılaması hâlâ zordur. Ancak iş esas faaliyet kârına gelince durum değişmektedir.

Örneğin, hasılat yüzde 60-65 oranlarında artarken; brüt kârın yüzde 68-78, esas faaliyet kârının ise yüzde 90-105 oranlarında artması oldukça ilginçtir.

Peki bu nasıl gerçekleşiyor?

  • Hızlı fiyat artışları esnasında, ‘eski fiyatlı stoğun bir kısmının yeni fiyatla rafa yansıtılması’ ek kâr sağlıyor. Önceki yazılarımda 2021 yılına ait finansal tablolardaki artan stok gün sayılarından bahsetmiştim. Brüt kâr marjlarını artıran birinci etken budur.
  • Perakende sektöründe en yüksek masraf kalemi ‘personel giderleri’dir. Bu gider kalemi enflasyon oranı kadar artmadığından; faaliyet giderlerindeki artış brüt kâr artışının 6-7 puan gerisinde kalıyor ve bu da esas faaliyet kârı artışında sıçrama yaratıyor. Nitekim bazı perakendecilerde geçen yıl aynı döneme göre faaliyet gider oranı değişmemiş, bazılarında ise düşmüştür. Buna karşılık brüt kâr marjları artmıştır.
  • Sık sık belirttiğim gibi rekabeti engelleyen eylemler sebebiyle kesilen büyük para cezalarını eninde sonunda nihai tüketici ödemektedir. Vergi öncesi kâr artışlarından bu maliyetin de bir şekilde telafi edildiği anlaşılmaktadır.
  • Hizmet reyonlarının olmadığı bir discount zincirdeki brüt kâr marjı, büyük satış alanında hizmet ağırlıklı faaliyet gösteren bir zincire yakın olabilir mi?

Bizim ülkemizde oluyor. Yani şarküteri, pastane, balıkçı, kuruyemişçi gibi bölümlerin tecrübeli ve pahalı eleman ihtiyacı brüt kâr marjında fark yaratmıyor.

O zaman ne oluyor?

Süpermarketin yüzde 2,5 çıkan esas faaliyet kâr marjı, diğer formatta yüzde 5,5-6,5 seviyelerinde çıkıyor. O bakımdan artık raf fiyatlarında avantajlı mağaza zinciri kalmadığını, araştırma yapmadan alışveriş yapan tüketiciyi çok kötü sürprizlerin beklediğini örneklerle açıklıyorum. Ve diyorum ki, rastgele tek yerden alışveriş yapan bir tüketicinin cebinden 1 ayda yüzde 35- 40 arası daha fazla para çıkar. Veya bazı harcamalardan vazgeçmek zorunda kalabilir.

Daha ne olsun?

Neticede enflasyondan bütün kesimler zarar görmez. Yani “hepimiz aynı gemideyiz” söylemi afyondur. Aynı gemide olanlar; işçi, memur, emekli, küçük esnaf ve tarımsal üreticilerdir.

Elbette her perakendeci ve tedarikçi de kazanan tarafta yer almaz. Örneğin İstanbul ve İzmir ağırlıklı faaliyet gösteren halka açık bir yerel perakende şirketimiz; hasılatını yüzde 68 artırırken, rekabetçi fiyat uygulamaları sebebiyle brüt kâr marjı 2 puan düşük çıkmış ve brüt kâr artışı da yüzde 55’de kalmıştır.

Böylece 1 puan artan faaliyet gider oranı ile de esas faaliyet kârı düşmüştür. Kısa vadeli bu dönem kaybının, müşteri tarafından takdir görmesiyle uzun vadede telafi edileceği kesindir. Çünkü, ekonomik krizin şiddeti arttıkça güzelleşen finansal tablolar da kötü günde zorlukların paylaşılması da gizli kalamaz. Nitekim bazı yerel perakendecilerin raf fiyatlarında daha avantajlı olduğuna dair tespitlerimiz finansal raporlarla da doğrulanmaktadır.

Şimdi gelelim inşaat sektörünün kazananlarına, yani ucuz kredinin rüzgarıyla konut fiyatlarını şişiren müteahhitlere…

Kimse ‘maliyetlerden dolayı fiyatlar yükseliyor’ demesin. Zira her artan maliyet (gıdada bile) kolay kolay fiyatlara yansıyamıyor. Ancak bu sektörde, bir senede yüzde 127 (Kaynak: TÜGEM), kredi açıklamasını takiben de son 7 günde yüzde 25- 30 fiyat artışları olduğunu duyuyoruz.

Peki sonuçları nelerdir?

  • Elbette en önemlisi konutu pazarlayan için oluşan haksız kazançtır
  • Kamu bankalarından, “ilk defa konut alacaklara 2 milyon liraya kadar 10 yıl, aylık 0,99 faizle kredi sağlanacağı” açıklandı. Bu krediyi alacakların aylık taksit tutarı 28 bin TL’dir. Bu taksidi ödeyecek olanın aylık geliri ise en az 55 bin lira olması gerekir. Bu ülkede bu tutarın yarısını ödeyebilecek kişi sayısı kaçtır?

Dolayısıyla diğer kazanan kesim de sayıları oldukça sınırlı olan bu yatırımcılardır.

  • Sıra dışı seviyedeki negatif faizin sürmesi konut fiyatlarını artıran bir başka etkendir. Bunun için konut almak daha çok yatırım amaçlıdır.

Nereden anlıyoruz?

TÜİK verilerine göre, 2014 yılında yüzde 61,1 olan konut sahipliği oranı sürekli gerileyerek 2021 yılında yüzde 57,5 düzeyine inmiştir.

  • 2022’de ise orta ve alt gelir grubu için konut edinme imkanı daha da azalacaktır. Bu kadar da değil. Krediler kamu bankalarından çıktığı için bu imkandan yararlanamayan ama yararlananı fonlayan da aynı halk kesimleridir. Devamı daha da bozulacak olan servet dağılımıdır.
  • Evin fiyatı artarsa kiralar yerinde kalır mı?

Bütçeye uygun kiralık ev bulmak daha zor hale gelecektir.

  • Elbette yukardaki taksitlerin kriz dönemlerinde ödenememe riski de artar. Onu da krediyi veren kuruluşlar mutlaka düşünmüş olmalıdırlar.
  • Bu gelişmenin bir kaybedeni de; yüzde 12 faizle 10 yıllık kredi verip, yüzde 22 faizle borçlanan devlettir. Yani yukarda da belirttiğim gibi bunu da üstlenecek olan halktır. Oysa birçok tarımsal ürünü ithal etmek zorunda olan bu ülkede betonu desteklemek yerine tarımı desteklemek daha uygun olurdu.

Sonuç olarak; üretimi artırmadan enflasyonla mücadele kazanılamaz. Kaldı ki, mevcut durumda dar gelirliyi konut sahibi yapmak mümkün olmadığına göre hiç değilse sağlıklı beslenmesi sağlanabilir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Bunlar iyi günlerimiz!

Ercüment Tunçalp

TÜİK tarafından açıklanan rakamlara göre nisan ayında TÜFE aylık bazda yüzde 7,25, bir önceki yılın aynı ayına göre ise yüzde 69,97 artış kaydetti.

Dikkat yüzde 70 değil!

Aynen indirimli fiyat etiketi gibi…

Peki arada eksik olan kısmın karşılığı ne kadar?

%3 (yüzde üç) değil, %0,3 (binde üç) değil, sadece %0,03 (onbinde üç)…

İzninizle arada fark olmadığı için bundan sonraki satırlarda yüzde 70’i kullanacağım.

Geçen ay “Bizdeki enflasyon dünya ile aynı mı?” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. Dünyada bizden yüksek enflasyon oranlarına sahip 6 ülke (Venezuela, Sudan, Lübnan, Suriye, Zimbabwe, Surinam) olduğundan bahsetmiştim. Son bir ay içinde ise Surinam’ı geçtik, Zimbabwe’yi yakaladık. Üzerimizde şimdilik 4 ülke kaldı!

Eksi reel faizde ise rakipsiziz!

Yani eksi yüzde 56 ile…

MB hâlâ faiz artırmama kararlılığını sürdürürse, tırmanış devam edecektir.

Enflasyonun üç hanelere yaklaşacağının bir başka işareti, üretici fiyatlarındaki yıllık artışın yüzde 121,82 olarak gerçekleşmesidir. Üretici fiyatlarındaki fazlalığın tamamı tüketici fiyatlarına yansımasa da aradaki 52 puan farkın en az yarısının yer değiştirmesi beklenir.

İşte sadece bu iki sebep bile şimdilik daha iyi günlerde olduğumuzu gösteriyor.

Ayrıca kendimizi kandırmayalım; bu yaşadıklarımıza Ukrayna- Rusya savaşı ile salgının etkisi oldukça sınırlıdır. Olsa olsa tek haneli küresel enflasyona bu sebeplerin tesiri ne kadarsa bize de o kadardır. Yani yüzde 70’in içinde 5-6 puan kadar…

Yetkililer, “ABD’de enflasyon 41 yılın zirvesinde, Almanya ve Fransa’da da öyle…” diyorlar. Doğrudur ama bu kadarı teselli etmez. Zira ABD’de yıllık enflasyon yüzde 8,5, Almanya’da yüzde 7,3, Fransa’da yüzde 4,5 seviyelerinde. Bizdeki enflasyona benziyor mu?

Aradaki fark 60 puandan fazladır…

Buna rağmen o ülkelerin gündemlerinde faiz artırımı var!

Ancak, bizde politika faizi artırılmadığı gibi hem enflasyonu artırıcı etkisi sürüyor hem de dolaylı yoldan o eksi reel faizin önemli kısmını hükümet ödüyor zaten. Bunun yüksek maliyet getireceği ise kaçınılmazdır. Peki bu ne demek?

Vergiyi ödeyen halkımıza hayat daha da pahalı hale gelecek demektir.

Alt gelir gruplarını en fazla ilgilendiren gıda enflasyonudur. TÜİK verilerine göre nisan ayında gıda enflasyonu yüzde 89,1 olarak gerçekleşmiş. Bu oran ortalama bir değer olup, alt gelir grubunun oranını yansıtmaz. Zira gıdanın dar gelirlilerin harcamaları içindeki payı TÜİK sepetindeki ağırlığın en az 2 katı olduğundan; hissedilen enflasyon üst gelir grubundan çok daha yüksek olur.

Nitekim DİSK-AR’ın TÜİK verilerinden derleyerek farklı gelir gruplarına göre hesapladığı veriler, emeklilerde gıda enflasyonunun yüzde 113,5 olduğunu gösteriyor. En yoksul yüzde 20’lik gelir grubunun gıda enflasyonu ise yüzde 131,6 olarak açıklanıyor.

Dikkat, DİSK-AR kendisine göre bir enflasyon hesabı yapmıyor. Sadece TÜİK enflasyonunu gelir gruplarına göre dağıtıyor. Örneğin, en yüksek gelir grubunun gıda enflasyonu da yüzde 65,5 bulunmuş ve ortalama değerin 24 puan altında kalmıştır.

Bu durumda öncelikle tüketicinin karnını doyurmak gerekir değil mi?

Türkiye’de çiftçi sayısı son 5 yılda yüzde 26, son 10 yılda yüzde 53 azalmış. Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarına göre; 2011 yılında 1 milyon 122 bin olan çiftçi sayısının 2021 yılının eylül ayında 530 bine kadar düştüğü anlaşılıyor. Çiftçi sayısının yarı yarıya azalması tarımda dışa bağımlılığı, bu da gıda enflasyonunda kalıcı durumu gündeme getirir. Çözüm, mazota ve gübreye çalışmaktan bıkmış olan bu insanların problemlerini gidermekten geçer.

Nitekim, sadece meyve sebzeye bakacak olursak; yıllık fiyat değişimi nisan ayında yüzde 104,77 çıktı. Üretim eksikliğinin dışındaki en önemli etken dağıtım kanallarındaki aracıların fazlalığıdır. Bunu iki sene önce “Meyve sebze dağıtım kanalları” başlıklı yazımda geniş şekilde ele almıştım. Gelişmiş ülkelerde en fazla 6-7 olan dağıtım kanalı adedi ülkemizde benim tespitimle 33’tür. Bu sayıyı bizzat o kanalların içinde yer alarak ve tedarik yaparak, yani bizzat yaşayarak çıkarttım. Tarımsal pazarlama kitaplarındaki sayı hâlâ tek hanelidir.

Çarpıcı bir örnekle devam edelim:

Direkt tarladan, bahçeden alım yaptığını söyleyen bir perakendecinin tezgahında yerli muzun kg fiyatı 33,90 TL’dir. Yani güncel kurla 2,3 dolar veya 2,1 euro karşılığıdır. İlginç olan gelişmiş ülkelerin büyük zincirlerinde ithal muzun kg fiyatı 1 dolar veya 1 eurodur. Ve bu ülkelerin hiçbirisi bizim gibi muz üreticisi de değildir. Bunu uç örnek gibi görenler için bir başka perakendecideki 24,95 TL’lik yerli muz fiyatına da dikkat çekerim. Bunu da normal görmek mümkün değildir. Zira bu da 1,7 dolar veya 1,6 euro karşılığıdır.

Yukardaki anormal fiyatların sebebi, bazı seçilmiş şubelerde ‘işletici firma’ çalıştırılmasıdır. O işletici de zengin semtin manavı gibi istediği şekilde rahatça yüksek fiyat uygulayabilmektedir.

Hani aracı sayısı azaltılacaktı?

Bu durum devam ettiği sürece meyve sebze kategorisi de dar gelirli için aynen et ve et ürünleri kategorisinde olduğu gibi seyirlik ürünler haline gelir.

Savaşın tarafları olan Ukrayna ve Rusya’da bile gıda enflasyonu oranları sırasıyla yüzde 14,3 ve yüzde 18’dir. Bizimkini hatırlayalım; yüzde 89,1… Sonuç olarak; sebepleri dışarda arayamayız, tedbir alınmazsa bundan sonrası için bu milletin omuzlarındaki yük sadece yüksek enflasyon da olmaz, yanına düşük büyüme, yüksek cari açık ve yüksek bütçe açığı da ilave gelir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER