Ercüment Tunçalp
Özel sektörün dış borcu herkesi ilgilendirir
Zannedildiği gibi hükümetin sorumluluk alanı, sadece kamunun ve Merkez Bankası’nın borcu ile sınırlı değildir. Zira özel sektör borcu da bu ekonominin borcudur. Ödenmediği zaman muhatap yine kamudur.
Ayrıca borçlu şirketlerin döviz ihtiyacı dövize talebi artırdığı için artan kurların maliyetini de dolaylı olarak ülkenin vatandaşları üstlenir.
Türkiye’nin mevcut dış borç stoku 459 milyar dolardır ve ne kadarının özel sektöre ne kadarının kamu sektörüne ait olduğunun fazla bir önemi yoktur. Zira borcun vadesi geldiğinde öncelikle döviz bulmak gerekmektedir.
Nereden?
Bankadan veya serbest piyasadan…
Son zamanlarda Kapalıçarşı’da doların, resmi kurun 1 TL üzerinde işlem gördüğünü izliyoruz. Buraya kadarı sadece borcun kur üzerindeki baskısını ve bunun da enflasyona olumsuz etkisini anlatıyor bizlere…
Daha geniş açıdan baktığımızda; gelişmiş ülkeler büyümeden çok ekonomik dengenin sağlanmasına ve korunmasına öncelik verirlerken, gelişmekte olan ülkelerin önceliği büyüme ve kalkınmanın sağlanması oluyor. Ve bunun için yatırımların artırılması gerekirken, bunun doğal sonucunda da finansmana ihtiyaç duyuluyor. İşte bu ihtiyaç da kamu+özel sektör iş birliğini gerekli kılıyor. Dolayısıyla özel sektörün dış borcu olarak gözüken borç tutarının önemli bir kısmı örtülü kamu borcudur. Yani hükümetin büyüme stratejisi ve birçok alandaki politikalarının zorlamasıyla gerçekleşen yatırımlardan oluşan borçlardır bunlar…
Ve elbette bu tür borçlara hükümetlerin desteği de sürecin en doğal sonucudur.
Ayrıca işin en dikkat çekici tarafı; dış borçlanmanın ülke ekonomisi üzerinde milli geliri artırıcı etki yapmasıdır. Yani “Borç yiğidin kamçısıdır” sözü burada tam karşılığını buluyor. Ancak borcun vadesi gelip ödemeler başlayınca, bu sefer de milli gelirde azalış gerçekleşiyor. Bu sefer de “İki ileri bir geri” tablosunda borcun kime ait olduğunun pek önemi kalmıyor…
Tekrar etmekte yarar var, özel sektör dış borçları da alındıkları dönem itibariyle ülke milli gelirini artırırken, aynı dış borçların ana para ve faiz ödemeleri sırasında milli gelirde azalışa da etkileri oluyor. Hele bir de artış yönündeki kur değişimleri gündemseyse ülke ekonomisi daha da fazla zarar görüyor.
Bu arada ülke risk ve güvenirliğini etkileyen en önemli oran;
Toplam Dış Borç Stoku/GSYH olup, ülke ekonomisinin kredibilitesi hakkında bilgi vermektedir. Risk ve borç yükü incelemesi yapabilmek için bu rasyo çok önemlidir ve IMF ile Dünya Bankası’nın birinci değerlendirme ölçütüdür. Bu iki kuruma göre; Toplam Dış Borç Stoku/GSYH oranının 30-50 arasında çıkması durumu ‘orta borçlu ülke’ olarak, 50’nin üzerinde çıkması durumu ise ‘çok borçlu ülke’ olarak tanımlanmaktadır. Ülkemizin 2000 yılında yüzde 43.4 çıkan oranı; 2020’de yüzde 60.4, 2021’de yüzde 54.9, 2022’de yüzde 50.7 çıkmıştır.
Görüldüğü gibi geçerli olan toplam dış borçtur ve sadece kamu borcuna bakıp, milli gelire oranının düşük olması ile teselli bulmanın imkanı yoktur. Dış borçların büyük bölümünün özel sektöre ait olması hükümetleri sorumluluktan kurtarmaz. Zira özel sektörün dış borcu ‘hazine garantili’ olduğu için hükümet bu borçların kefilidir. Ülkemizdeki şirketlere borç veren yabancılar, tahsilatı yapamadıkları an kefile başvuracaklardır, yani hazineye…
Çünkü vadesi geldiğinde ödenemeyen özel sektör borcu, bu aşamadan sonra artık kamu borcu haline geliyor.
Gelişmekte olan ülkelerin ortak özelliği, borçların ödenmesi esnasında hayli zorlanmalarıdır. Ödeme zorluğunu aşmak için de borcu borçla kapatmak gibi bir alışkanlık hasıl olmuştur. Daha fenası borç ana para tutarlarına yakın faiz ödemeleri de zorunlu hale gelmektedir. Burada da borcun kime ait olduğundan çok ekonomiye binen toplam yükün hesabı öncelik kazanmaktadır.
Bize özel durum ise; Merkez Bankası’nın politika faizi düştükçe, piyasa faizleri yükseliyor. Geçtiğimiz haftalarda, “Düşük olan hangi faiz?” başlıklı yazımda konuyu ayrıntılı olarak ele almıştım. İçerden borçlanmaya gidemeyip, krediyi dışardan arayan şirketlerin bir sebebi de budur.
Ancak artık dışardaki şartlar da o kadar uygun değildir. Zira CDS primi yüksek olan ülkeler için kredi maliyeti de yüksek oluyor. CDS primi hesaplanırken her 100 puan yüzde 1 kredi maliyeti olarak yansır. Şu anda risk primimiz aşırı riskli kabul edilen 550 puan seviyelerindedir ve dış borçlanma faizini de dolar bazında çift haneli seviyelere taşıdığından yüksek maliyetli borçlanma kaderimiz olmaya bir müddet daha devam edecektir.
Sonuç olarak; Türkiye ekonomisinde kamu gelirlerinin sürekli olarak kamu harcamalarından az olması; aradaki farkın, yani finansman açığının karşılanması ihtiyacı borçlanmayı zorunlu kılmaktadır. Kamuda gereksiz, plansız harcamaların ve savurganlığın her dönemde büyük boyutlara ulaştığı bir gerçektir. Kaldı ki; ülkemizde gerek tasarruf açığı (eksi reel faizin de etkisiyle) gerekse dış ticaret açığı sürekli dış kaynak ihtiyacını tetikliyor…
Kamu harcamalarının temel finansman kaynağı bireylerden toplanan vergilerdir. O zaman hazineden çıkan her kuruş hepimizi ilgilendirir. Gerisi teferruattır…
Bütün bu gerçekler ortadayken, karşımıza çıkan her büyük problemi çözmek yerine önemsiz gibi göstermenin faydası yoktur. Ve de dertleri büyütmekten başka da bir sonucu olamaz!
Ercüment Tunçalp
Satın alma gücü paritesinin çelişkileri
Bu konuda yıllardır SAGP’nin tüketici satın alma gücünü yansıtmadığını örneklerle açıklıyorum. Tamamının görülebilmesi için de yazının sonuna diğer yazılarımın linklerini ilave ediyorum…
OECD’nin “Vergi ücretleri 2026” raporuna göre, yıllık ortalama maaşlar Türkiye’de 18.590 Euro ile İsviçre’de 107.487 Euro arasında değişiyor. 22’si Avrupa Birliği (AB) üyesi olan toplam 27 Avrupa ülkesini kapsayan verilerde; İsviçre’nin arkasında İzlanda 85.950 Euro, Lüksemburg 77.844 Euro, Danimarka 71.961 Euro, Hollanda 69.028 Euro, Norveç 68.420 Euro, Almanya 66.700 Euro, İngiltere 65.340 Euro şeklinde sıralanıyorlar. Slovakya, 19.590 Euro ile AB içindeki en düşük yıllık maaşa sahip ülke konumunda…
Türkiye nominal bazda sonuncu sıradayken, nasıl oluyorsa SAGP devreye girdiğinde 54.700 dolara yükselen (yaklaşık 3 kat) yıllık brüt ücretle 9 basamak birden yükselerek 18. sıraya yerleşiyor. Yani satın alma gücümüz artıyor!
Peki dolar ve euro bazında en yüksek raf fiyatları bizdeyken, en düşük ücretlerin de bizde olduğu açıklanmışken; SAGP bizi hangi araçla uçuruyor acaba?
İşte çelişki tam da burada oluşuyor. Belki de bizdeki fiyatların yarısını alıyorlar.
Elbette bu işin şaka tarafı ama inanın mantıklı bir açıklamasını bulamıyorum.
Şimdi en güncel ve canlı örneği veriyorum…
Önce yukardaki raporda yer alan; ortalama yıllık maaşın İngiltere’de 65.340 Euro, Türkiye’de 18.590 Euro olduğunu kenara not edelim. Yani biri diğerinin 3,5 katıdır. Ancak SAGP’nin sihirli eli değince, İngiltere ortalama yıllık maaşı 63.690 euro’ya inerken, Türkiye’deki yıllık ortalama maaş 54.700 euro’ya çıkıyor. Yani biz İngiltere’yi satın alma gücü olarak neredeyse yakalıyoruz!
Bunca zaman harcayarak, fiyat seviyelerimizi dolar ve euro bazında diğer ülkelerle kıyaslamışken (şimdilik 38 ülke), tam kendimden şüpheye düşecekken; geçen ay içinde Türkiye’de yaşayan bir İngiliz gazeteci de İngiltere–Türkiye arasında market fiyatlarını kıyaslamış. Sonuç, sterlin bazında Türkiye fiyatları yüzde 63 fazla çıkmış. Tam 6 yıl önce benim yaptığım kıyaslamada ise bizdeki alışveriş yüzde 48 fazla çıkmıştı. Yani bu durumun istikrar kazandığı bellidir. O zaman sormak hakkımız değil mi;“Bu fiyatları nereden alıyorsunuz ?” diye…
Denebilir ki; “Sen sadece gıda başta olmak üzere temel ihtiyaç maddelerini kıyaslıyorsun. Oysa SAGP hesabında daha geniş bir liste var.”
Evet, doğrudur ama ben ağırlıkları en fazla olan ürünleri esas aldığım için oranlar en çok 1-2 puan değişir, fiyatlar genel seviyesindeki şaşırtan durum değişmez.
Kaldı ki, yaptığım kıyaslamalarda satın alma gücümüz sadece Moldova’dan yüksek çıkmıştır. Fiyatlardaki yüksekliğimiz devam etse de, gelir farkından durum lehimize dönmüştür.
Neticede, yukardaki örnekte; bizim vatandaşımızın geliri İngiliz tüketiciye göre yüzde 71 daha az, harcaması da yüzde 63 daha fazlayken, SAGP mucitlerinin (IMF, Dünya Bankası gibi) hesabına göre satın alma gücünün eşitlenmesine yüzde 15 fark kalmıştır. Ne kadar inandırıcı değil mi?
Bitmedi, şimdi daha ilginç kısma geliyoruz…
Güya Türkiye, ‘satın alma gücü paritesi’ne göre yıllık brüt ücrette 54.700 dolar seviyesine yükselince; Polonya’yı, Yunanistan’ı, Macaristan’ı ve Portekiz’i satın alma gücü olarak geride bırakmış oluyor!
Şimdi kendi araştırma sonuçlarımı açıklıyorum…
- Polonya vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 12 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 5,5 defa yapabilmektedir.
- Yunanistan vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 13 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 5 defa yapabilmektedir.
- Macaristan vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 10 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 3 defa yapabilmektedir.
- Portekiz vatandaşı bir market alışverişini 1 ayda 4 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi 1 ayda 1,6 defa yapabilmektedir.
Görüldüğü gibi geride bıraktığımız söylenen ülkelerle aramızda 2-3 katı aşan, bizim aleyhimize satın alma gücü farkı vardır. Nasıl ölçerseniz ölçün; bu farkın kısa zamanda kapanması ve bizim öne geçmemiz hiç mümkün değildir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilan ettiği üzere; yurt dışında kesilen kurbanlık hayvan başına talep edilen para 7.000 TL iken, yurt içinde talep edilen para 18.000 TL’dir (Onur Çanakçı). Bu şekilde, bir resmi kurum tarafından yurt dışında 7.000 TL olan etin, Türkiye’deki karşılığının 18.000 TL olduğu tescil edilmiş oluyor. Bizim et spekülatörleri ise hâlâ gayretlerini sürdürüyor…
Yaklaşık 1.300 dolarlık kişi başı gelire sahip Tanzanya’da, sadece Türkiye’den gelen emekli maaşı ile yaşayan vatandaşımız (bi belgeselci), “Burada asgari ücret 100 dolar. Türkiye’deki 500 doların 2.000 dolar olması gerekiyor ki, buradaki rahatlıkta bir geçim mümkün olabilsin” diyor.
“Sığır ve kuzu eti 150 lira, Tanzanya halkı et yiyor, bana bile gına geldi et yemekten, burada ekmek yenmiyor” diye de devam ediyor.
“Gelirken arabamı (Dacia marka) 600 bin liraya sattım, buradaki arabamı (4×4 Toyoto) 5.000 dolara (225 bin TL) aldım. Oturduğum bahçe içindeki 200 metrekare evin aylık kirası 150 dolar (6.750 TL) “ diye bitiriyor.
İşte bu da hayatın içinden…
Sonuç olarak; kişi başı gelirde 10 katına sahip olmamıza rağmen, bizdeki gelir dağılımı eşitsizliği bu fakir Afrika ülkesini bile bizim emeklimiz için daha cazip hale getiriyor…
Daha ne olsun?
Ekler:
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (38) İspanya
İspanya Avrupa’nın güney batısında yer alan ve Kuzey Afrika’da bazı topraklara sahip olan bir ülkedir. Sınır komşuları, kuzeyde Fransa ve Andorra, doğu ve güneyde Akdeniz ve Cebelitarık, batıda ise Portekiz ve Atlas Okyanusu’dur. Başkenti ve en büyük şehri Madrid’dir.
Yüzölçümü 506.030 kilometre karedir. Nüfusu 48 milyondur.
IMF verilerine göre İspanya, 2025 yılı itibariyle tahmini olarak 1,9 trilyon dolarlık GSYİH’si ile 190 ülke arasında dünyanın 12. büyük ekonomisidir.
38.040 dolarlık kişi başı geliri ile de 34. sırada yer almaktadır.
- Turizm geleneksel olarak ülkenin en önemli sektörlerinden biridir. İspanya, Dünya’da Fransa’dan sonra en fazla ziyaret edilen ikinci ülkedir. 2025 yılında 97 milyon turist ağırlamıştır. Turizm geliri 135 milyar Euro’dur (159 milyar dolar).
Türkiye’nin ağırladığı turist sayısı 64 milyon olup, turizm geliri 65 milyar dolardır. Yani turist sayısı bizden yüzde 52 fazla iken, turizm geliri yüzde 145 fazladır. Nedeni, İspanya turizm sektörü, nicelik (miktar) üzerine değil, nitelik (kalite) üzerine yoğunlaşmıştır.
- İspanya’da maaşlar genellikle 12 ay değil, 14 taksit (yaz ve noel dönemlerinde çift maaş) şeklinde ödenir. 14 aylık tutarın 12 aya bölünmesi ile bulunan asgari ücretin brütü yaklaşık 1.400 euro ve neti yaklaşık 1.125 euro’dur. Bizim asgari ücretimiz de 538 euro…
Ancak daha önemli fark; İspanya’da asgari ücretle çalışan oranının, toplam çalışanlar içinde yaklaşık yüzde 5 seviyesinde olmasıdır. AB içindeki en düşük oranlar arasında yer alır. Biz ise yüzde 48 oranımızla Avrupa ülkeleri arasında asgari ücretle çalışma oranı en yüksek ülke konumundayız. Yani yüzde 5 ile yüzde 48’i kıyaslayacağız. Bunun da dikkate alınması iyi olur.
- Yıllık tüketici enflasyonu 2025 yılında yüzde 2,4 çıkmıştır.
- İspanya’nın market zincirleri; Mercadona (lider ve orta fiyat seviyesi), Carrefour, Lidl (discount), Aldi (discount), Dia (discount), El Corte Ingles (lüks), Eroski, Esclat, Alkompo, Mas’tır (bakkal zinciri).
Şimdi de alışveriş kıyaslamamıza geçelim…
- Alışverişin tarihi: 10 Nisan 2026.
- Alışverişi yapan Mert Filizoğlu ve eşine teşekkürler…
- Alışverişin yapıldığı yer bir semt marketidir (tahminen Eroski). Bizdeki fiyatlar ise iki büyük zincirimizden alınmıştır.
- Güncel euro kuru 52,16 TL’dir.
- İspanya alışverişi 154,07 euro tutmuştur. Aynı alışveriş ülkemizde 198,49 euro (10.356 TL) çıkmıştır. Bu şekilde bizdeki alışverişin toplamı döviz bazında yüzde 29 daha fazladır.
- 45 ürünlük listenin 21 çeşidinde biz ucuzuz. Ancak bunların 13’ü meyve sebze çeşidi olup; pahalı olan ürünlerdeki farkımız bizdeki alışveriş tutarını şişirmiştir.
Bira (%136), yumuşatıcı (%71), pirinç (%107), ton balığı (%213), Antep fıstığı (%198), beyaz peynir (%173), yoğurt (%84), hamburger köfte (%124), dana eti (%55), yeşil biber (%65), muz (%155) bizde daha pahalı olan ürünlerdir.
- İspanya vatandaşının geliri yüzde 109 fazlayken, bizim vatandaşımızın harcaması da yüzde 29 daha fazladır. Satın alma gücünde iki tarafı birbirinden uzaklaştıran bu sonuçtur.
- İspanya vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ayda 7,3 defa yapabilirken, bizim vatandaşımız aylık geliri ile aynı alışverişi 1 ayda 2,7 defa tekrarlayabilmektedir. Başka bir ifade ile İspanya vatandaşı gelirinin yüzde 14’ünü bu alışverişe harcarken, bizim vatandaşımız aynı alışverişe gelirinin yüzde 37’sini ayırmak zorundadır.
Sonuç olarak; SAGP ile kişi başı gelirlerin birbirine yaklaşması aldatıcıdır. Zira gerçek gelir ile fiyat seviyesi yan yana gelmeden satın alma gücü anlaşılamaz.
NOT: “Batı ülkelerinde 1 saatlik net asgari ücret ile neler alınabilir ve aynı ürünler bizim ülkemizde kaç saatlik çalışmayla elde edilebilir” kıyaslamalarına devam ediyoruz. Bu defa İsviçre’yi konu edeceğiz. İsviçre Avrupa’nın en pahalı ülkesidir ama herhalde bizden sonra!
Bu ülkede federal asgari ücret bulunmaz. Ücretler genellikle sendikalar arasında müzakere edilen sözleşmelerle belirlenir. Minimum saatlik ücretten giderek 25 Fr x 160 saat= 4.000 Fr aylık ücret 2026 için dikkate alınabilir.
İsviçre’de 1 saatlik ücret ile 15 çeşit ürün alınmış ve alışveriş tutarı 24,54 Fr çıkmıştır. Bu ürünler: muz 2 adet 0,40 Fr, üzüm 500 gr 1,75 Fr, çilek 250 gr 2,39 Fr, enerji içeceği 250 ml 0,39 Fr, piliç kanat 550 gr 2,75 Fr, cips 193 gr 1,00 Fr, bio yoğurt 1 kg 1,29 Fr, çikolatalı puding 500 gr 1,75 Fr, makarna 500 gr 1,19 Fr, meyveli çay 50’li 0,95 Fr, ekmek büyük adet 2,00 Fr, kruvasan adet 1,25 Fr, ton balık 140 gr 1,95 Fr, buzlu çay 1,5 lt 0,59 Fr, İsviçre peyniri 400 gr 4,89 Fr tutmuştur (ismailleisviçre hesabından). Güncel kur 1 Fr= 58,45 TL’dir.
Bizdeki aynı alışveriş 1.812 TL (31 Fr) tutmuştur. Muz 43 TL, üzüm 290 TL, çilek 90 TL, enerji içeceği (Redbull) 70 TL, kanat (Gedik) 172 TL, cips (Ruffles) 75 TL, yoğurt (Sütaş) 102 TL, puding (Eker) 104 TL, makarna (Pastavilla) 46 TL, meyveli çay (Lipton) 150 TL, ekmek büyük 60 TL, kruvasan 60 TL, ton balığı (Dardanel) 150 TL, buzlu çay (Fuse tea) 70 TL, kaşar peynir taze (Tahsildaroğlu) 330 TL’dir. Türkiye’de 2026 yılı aylık net asgari ücret 28.075 TL(480 Fr) olup, aylık 160 saat hesabıyla saatlik ücret olarak 175,5 TL’yi dikkate aldık. Bunun da karşılığı 3 Fr’dir. Bizim asgari ücretle çalışanımız 1 saatlik ücreti ile sadece 1,4 kg muz alabilir. Üstelik muz kg fiyatı ülkemizde 2.20 Fr (129 TL) iken, İsviçre’de 1,19 Frank’tır.
Sonuçta, İsviçre’de 1 saatlik gelir ile yapılan alışveriş, Türkiye’de 10 saatlik gelir ile yapılabilmektedir. Bunun da nedeni; geliri 8 kat fazla olan İsviçrelinin, harcamasının da yüzde 21 daha az olmasıdır.

Ercüment Tunçalp
Meyve sebzede market-pazar farkı
Baştan hatırlatmakta yarar var; bu yazıda sadece meyve sebze pazar esnafı konu edilmiştir. “Yöresel Ürün Pazarı” adıyla her türlü et ve süt ürününün hijyen kuralları hiçe sayılarak açıkta satıldığı bazı yerler konumuz dışındadır.
Önce nereden nereye geldiğimize bakalım…
- 70’li yılların sonuna doğru semt pazarları oldukça ucuzdu. Ancak mostra (göstermelik teşhir) uygulaması ile hangi kaliteyi satın aldığınızı ancak eve gidince anlardınız.
- Sokaklar seyyar satıcıdan geçilmezdi. Ve marketlerin en önemli rakipleri bunlardı. Market önlerine gelirler ve aşırı fiyat farkları ile müşteriye geçit vermezlerdi. Mostra düzenleme burada da geçerliydi. Teşhirin ön yüzünü görür, kararınızı verirdiniz. Oysa satıcı mostraya dokunmaz, arkadan doldururdu…
- Marketler, kendileri için pek de uygun olmayan bu ortama çare bulmak zorundalardı. Türkiye’de ilk defa ‘SEÇ-AL’ kampanyasını 1977 yılında Migros başlatmıştır. İtiraf edeyim, bu kampanyaya ben karşıydım. Nedeni de satın aldığım ürünlerde artacak fire korkusuydu. Pazarlama toplantısından oy çokluğu çıkmasa da, sert mizacıyla tanınan üst amirimiz kararını vermişti bile…
Afişler hazırlandı ve uygun yerlere asıldı. Bu karar devrim niteliğindeydi, çünkü o güne kadar tüketicinin ürüne dokunması mümkün değildi. Elbette uygulamanın ilk günlerinde mostra erbabından oldukça fazla tehditler aldık.
- Ancak onların da ürünü seçtirememesinin haklı sebepleri vardı. Zira şehir hallerinde standart ürün yoktu. Sandıkların üstüne gösterişli mallar, altına da elde kalan ne varsa doldurulurdu. Dolayısıyla bu durum, hal komisyoncuları tarafında da şaşkınlık yaratmıştı.
- Migros ise direkt tarladan-bahçeden alım yaptığı ve Mersin, Antalya, İzmir, Bursa bölge depolarında ürünü standart hale getirerek büyük şehre sevk ettiği için müşteri tarafından seçilmesini risk olarak görmüyordu.
Ürünü, 1. kalite, 2. kalite, 3. kalite olarak ayırıyor, sandıklara bu etiketleri yapıştırıyorduk. Bu sadece kalite tarafıydı ve bir de kalibraj tarafı vardı. Onu da A,B,C şeklinde ayırıyor ve kalite etiketlerinin yanına ekliyorduk.
Örneğin elma Eğirdir’den geliyorsa, en büyük boy olanlar 1-A etiketine sahip oluyordu. Eğirdir’den gelen daha küçük boylar ise 1-B ve 1-C şeklinde etiketleniyordu. Ve soğuk hava deposundan da bu sıra ile çekiliyordu. Bu bölgenin ürününü farklı yapan rengi ve tadıydı. Eğer portakal Finike’den geliyorsa aynı şekilde sınıflamaya tabi tutuluyordu. Tadı ve suyu bu seviyede olmayan bir başka bölge ürünü ise 2-A / 2-B / 2-C şeklinde işaretleniyordu.
- Bu titiz çalışmanın devamında, satışa sunulan ürün tezgaha boca edilmiyor, gün içinde takviyesi yapılıyordu. Elbette buna rağmen fire bir miktar artıyordu ama ona da ikinci satış olarak çare bulunuyordu. Satışlar ilk 6 ayda bile ikiye katlanmıştı. Ve daha sonra da mevsimin ana kalem malları (kışın portakal, yazın çilek ve şeftali), trafiğe müsait yerlerdeki şubelerin her birinde günde birer kamyon (kamyon üzerinden) satılmaya başlamıştı.
- SEÇ-AL fiyatla da destekleniyor, üreticiden direkt alımın avantajı müşteri ile paylaşılıyordu.
Seneler geçip bu günlere geldiğimizde birçok şey değişti…
- En olumlu gelişme, ülke genelinde çoğunlukla standartlaşmadaki iyileşmedir.
- Bugün çok hassas ürünler hariç bütün marketlerde ürünü seçmek serbesttir.
- Pazarlarda seçtiren tezgahlar azınlıkta, seçtirmeyen tezgahlar hâlâ çoğunluktadır. Ancak pazardaki kalite marketi geçmiştir. Fiyatlar düşüktür ama esas kalite farkı ‘seçtirme avantajı’na galip gelmiştir.
Şimdi fiyat demişken 6 çeşit ürünün ulusal market-pazar kıyaslamasını yapalım. 18 Mayıs pazartesi günü Göztepe semt pazarında; markette 420 TL olan kiraz 200 TL, markette 103 TL olan yerli muz 80 TL, markette 90 TL olan kayısı 75 TL, markette 206 TL olan malta eriği 100 TL, markette 69 TL olan soyulmuş enginar 50 TL’idi. Ayrıca, zengin müşteriye hizmet veren bir zincirden oldukça pahalıya aldığım pembe domatesin içi kısmen beyaz çıkarken; o fiyata yakın pazardan aldığım ve seçemediğim domatesin görüntüsü, iç rengi ve tadı fark yaratıyordu. Buraya kadarı pembe domatesin gerçeği ile ilgilidir. Bir de bir çok market tezgahında ‘pembe domates’ adıyla satılan yerli ürünler var ki, o ürünler pembe domates değildir. 70-80 lira daha ucuza satılması, ne fiyat ne de kalite olarak dikkate alınmasını gerektirmiyor.
- Son yılların en olumsuz gelişmesi; bazı perakendecilerin, aracıları kaldırıp en kısa yoldan tedariği sağlamaları gerekirken, kendi aracı kuruluşlarını devreye sokarak “bir koyundan iki post çıkarmayı” amaçlamalarıdır. Bu durum fiyatların iyice şişmesine sebep oluyor.
Sonuç olarak; benim tavsiyem, bilhassa pazarlara yakın şubesi olan marketlerin önce aynı kaliteyi sağlamalarıdır. Yoksa semt pazarı kurulan günlerde yapılan indirimlerle sonuç almak kolay değildir. Üzülerek söylemeliyim ki, bazı ulusal perakendecilerin tezgahlarında alınacak mal yoktur. Örneğin karnabaharlar içinden lekesiz olanını bulmak mümkün olamamaktadır. Kuru soğan, patates ve bazı yeşillikleri seçerek almanıza rağmen evdeki ömrü 2 gün sürmektedir. Avrupa’da tezgahlarda en yüksek 1,5 euroya gördüğümüz ithal muzlar yerine, bizim bazı market tezgahlarındaki kararmış yerli muzlar hem 110- 120 TL’ye (2,3 euroya) satılmakta hem de hiçbir indirim uygulanmadan gün bitiminde çöpe gitmektedir.
Ülke genelinde, “geleneksel perakendecilerin hâlâ hakim durumda olduğu” söylemi doğru olabilir ama bu büyük şehirler için geçerli değildir. İstanbul’da, birer bakkal, manav ve kasabın bulunduğu bir semtte 7-8 tane market zincirine ait şube yer almaktadır. Kaldı ki, eski senelerdeki seyyar satıcı rekabeti de neredeyse yok gibidir. Yani organize perakende zincirler bugün büyük şehirlere hakim vaziyetteler. Belki de günümüzdeki aşırı rahatlık bundan kaynaklanıyor olabilir ama sürdürülebilir değildir.
