Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Özel sektörün dış borcu herkesi ilgilendirir

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Zannedildiği gibi hükümetin sorumluluk alanı, sadece kamunun ve Merkez Bankası’nın borcu ile sınırlı değildir. Zira özel sektör borcu da bu ekonominin borcudur. Ödenmediği zaman muhatap yine kamudur.

Ayrıca borçlu şirketlerin döviz ihtiyacı dövize talebi artırdığı için artan kurların maliyetini de dolaylı olarak ülkenin vatandaşları üstlenir.

Türkiye’nin mevcut dış borç stoku 459 milyar dolardır ve ne kadarının özel sektöre ne kadarının kamu sektörüne ait olduğunun fazla bir önemi yoktur. Zira borcun vadesi geldiğinde öncelikle döviz bulmak gerekmektedir.

Nereden?

Bankadan veya serbest piyasadan…

Son zamanlarda Kapalıçarşı’da doların, resmi kurun 1 TL üzerinde işlem gördüğünü izliyoruz. Buraya kadarı sadece borcun kur üzerindeki baskısını ve bunun da enflasyona olumsuz etkisini anlatıyor bizlere…

Daha geniş açıdan baktığımızda; gelişmiş ülkeler büyümeden çok ekonomik dengenin sağlanmasına ve korunmasına öncelik verirlerken, gelişmekte olan ülkelerin önceliği büyüme ve kalkınmanın sağlanması oluyor. Ve bunun için yatırımların artırılması gerekirken, bunun doğal sonucunda da finansmana ihtiyaç duyuluyor. İşte bu ihtiyaç da kamu+özel sektör iş birliğini gerekli kılıyor. Dolayısıyla özel sektörün dış borcu olarak gözüken borç tutarının önemli bir kısmı örtülü kamu borcudur. Yani hükümetin büyüme stratejisi ve birçok alandaki politikalarının zorlamasıyla gerçekleşen yatırımlardan oluşan borçlardır bunlar…

Ve elbette bu tür borçlara hükümetlerin desteği de sürecin en doğal sonucudur.

Ayrıca işin en dikkat çekici tarafı; dış borçlanmanın ülke ekonomisi üzerinde milli geliri artırıcı etki yapmasıdır. Yani “Borç yiğidin kamçısıdır” sözü burada tam karşılığını buluyor. Ancak borcun vadesi gelip ödemeler başlayınca, bu sefer de milli gelirde azalış gerçekleşiyor. Bu sefer de “İki ileri bir geri” tablosunda borcun kime ait olduğunun pek önemi kalmıyor…

Tekrar etmekte yarar var, özel sektör dış borçları da alındıkları dönem itibariyle ülke milli gelirini artırırken, aynı dış borçların ana para ve faiz ödemeleri sırasında milli gelirde azalışa da etkileri oluyor. Hele bir de artış yönündeki kur değişimleri gündemseyse ülke ekonomisi daha da fazla zarar görüyor.

Bu arada ülke risk ve güvenirliğini etkileyen en önemli oran;

Toplam Dış Borç Stoku/GSYH olup, ülke ekonomisinin kredibilitesi hakkında bilgi vermektedir. Risk ve borç yükü incelemesi yapabilmek için bu rasyo çok önemlidir ve IMF ile Dünya Bankası’nın birinci değerlendirme ölçütüdür. Bu iki kuruma göre; Toplam Dış Borç Stoku/GSYH oranının 30-50 arasında çıkması durumu ‘orta borçlu ülke’ olarak, 50’nin üzerinde çıkması durumu ise ‘çok borçlu ülke’ olarak tanımlanmaktadır. Ülkemizin 2000 yılında yüzde 43.4 çıkan oranı; 2020’de yüzde 60.4, 2021’de yüzde 54.9, 2022’de yüzde 50.7 çıkmıştır.

Görüldüğü gibi geçerli olan toplam dış borçtur ve sadece kamu borcuna bakıp, milli gelire oranının düşük olması ile teselli bulmanın imkanı yoktur. Dış borçların büyük bölümünün özel sektöre ait olması hükümetleri sorumluluktan kurtarmaz. Zira özel sektörün dış borcu ‘hazine garantili’ olduğu için hükümet bu borçların kefilidir. Ülkemizdeki şirketlere borç veren yabancılar, tahsilatı yapamadıkları an kefile başvuracaklardır, yani hazineye…

Çünkü vadesi geldiğinde ödenemeyen özel sektör borcu, bu aşamadan sonra artık kamu borcu haline geliyor.

Gelişmekte olan ülkelerin ortak özelliği, borçların ödenmesi esnasında hayli zorlanmalarıdır. Ödeme zorluğunu aşmak için de borcu borçla kapatmak gibi bir alışkanlık hasıl olmuştur. Daha fenası borç ana para tutarlarına yakın faiz ödemeleri de zorunlu hale gelmektedir. Burada da borcun kime ait olduğundan çok ekonomiye binen toplam yükün hesabı öncelik kazanmaktadır.

Bize özel durum ise; Merkez Bankası’nın politika faizi düştükçe, piyasa faizleri yükseliyor. Geçtiğimiz haftalarda, “Düşük olan hangi faiz?” başlıklı yazımda konuyu ayrıntılı olarak ele almıştım. İçerden borçlanmaya gidemeyip, krediyi dışardan arayan şirketlerin bir sebebi de budur.

Ancak artık dışardaki şartlar da o kadar uygun değildir. Zira CDS primi yüksek olan ülkeler için kredi maliyeti de yüksek oluyor. CDS primi hesaplanırken her 100 puan yüzde 1 kredi maliyeti olarak yansır. Şu anda risk primimiz aşırı riskli kabul edilen 550 puan seviyelerindedir ve dış borçlanma faizini de dolar bazında çift haneli seviyelere taşıdığından yüksek maliyetli borçlanma kaderimiz olmaya bir müddet daha devam edecektir.

Sonuç olarak; Türkiye ekonomisinde kamu gelirlerinin sürekli olarak kamu harcamalarından az olması; aradaki farkın, yani finansman açığının karşılanması ihtiyacı borçlanmayı zorunlu kılmaktadır. Kamuda gereksiz, plansız harcamaların ve savurganlığın her dönemde büyük boyutlara ulaştığı bir gerçektir. Kaldı ki; ülkemizde gerek tasarruf açığı (eksi reel faizin de etkisiyle) gerekse dış ticaret açığı sürekli dış kaynak ihtiyacını tetikliyor…

Kamu harcamalarının temel finansman kaynağı bireylerden toplanan vergilerdir. O zaman hazineden çıkan her kuruş hepimizi ilgilendirir. Gerisi teferruattır…

Bütün bu gerçekler ortadayken, karşımıza çıkan her büyük problemi çözmek yerine önemsiz gibi göstermenin faydası yoktur. Ve de dertleri büyütmekten başka da bir sonucu olamaz!

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Yeni bahane mazot fiyatları!

Ercüment Tunçalp

Bütün dünyada olduğu gibi bizde de motorin (mazot) fiyatlarından sürekli ve haklı şikayetleri dinliyoruz. ABD-İran savaşından sonra daha da fazla…

Ancak buna rağmen hâlâ Avrupa’nın euro bazında en düşük mazot fiyatının iki ülke ile birlikte bizde olduğunu biliyor muyuz? Bunun yanında gıda fiyatlarında da Avrupa şampiyonu olduğumuzu izliyor muyuz?

Peki en önemli bir gider kaleminde; maliyeti sizden oldukça fazla olan ülkelerden daha pahalı fiyat seviyelerine ulaşılmasında bir tuhaflık yok mu?

Elbette var, ancak mazot şikayeti aynı zamanda çok da kullanışlı geliyor!

Buradaki tek gerçek, giderin daha düşük ama gelirin daha fazla olmasıdır…

Elbette burada tedarik zinciri içinde mağdur olan halkalar vardır ama zinciri bir bütün olarak ele aldığımızda ise durumun vehameti ortadadır. O zaman doğru teşhisi koymak için, mazota takılmadan önce dağıtım kanallarındaki kalabalığa odaklanmalıdır. Bizim yaptığımız araştırmalarda; üretici hariç bu zincirin her halkasında haksız ilave edilmiş kârlar olduğu görülüyor…

Önce 10 Ağustos 2026 tarihi itibariyle Avrupa mazot fiyatlarını görelim. (Kaynak: Cargopedia)

Türkiye 1,45 €, Arnavutluk 2,16 €, Avusturya 1,97 €, Belarus 0,79 €, Belçika 2,13 €, Bosna Hersek 1,72 €, Bulgaristan 1,74 €, Hırvatistan 1,89 €, Çekya 1,84 €, Danimarka 2,47 €, Estonya 1,73 €, Finlandiya 2,28 €, Fransa 2,17 €, Almanya 2,18 €, Yunanistan 1,99 €, Macaristan 1,82 €, İzlanda 1,72 €, İrlanda 1,85 €, İtalya 2,08 €, Malta 1,21 €, Moldova 1,61 €, Hollanda 2,43 €, Norveç 1,96 €, Polonya 1,88 €, Portekiz 1,97 €, Romanya 2,05 €, İspanya 1,81 €, İsveç 1,81 €, İsviçre 2,32 €, Ukrayna 1,82 €, İngiltere 2,13 €, Sırbistan 1,93 €.

Görüleceği üzere Avrupa’da mazotun en ucuz olduğu 3 ülkeden biriyiz (Malta ve Belarus ile birlikte). Buna rağmen gıda fiyat seviyesi en yüksek ülkeyiz.

Yukarda işaretli 20 ülke ile son 1 yıl içinde yapılan fiyat kıyaslamaları ülke adı üzerine tıklandığında görülebilir.

Şimdi de bu çarpıklığın gerçek nedenlerini biraz daha genişletelim…

  • Türkiye’de tarım arazileri çok parçalıdır. Bu yüzden küçük işletmeler ölçek ekonomisinden Gerçek anlamda kooperatifleşme yetersizdir.
  • Yukarda da belirttiğim üzere tarladan sofraya kadar olan zincir çok uzundur.
  • Arz talep dengesi iyi yönetilememektedir. Planlama olmadığından bir sene ürün fazlası, ertesi yıl ürün kıtlığı yaşanırken, fiyat istikrarı sağlanamamaktadır.
  • Ülkedeki genel yüksek enflasyonist ortam, satıcıların sürekli fiyat artırma eğilimine, yani beklenti enflasyonuna yol açmaktadır.

Fırsatçı enflasyonu ile mücadele kazanılmadan, dağıtım kanalları sadeleştirilmeden nihai tüketici fiyatları istikrara kavuşturulamaz.

Yanlış teşhis, tedaviyi geciktirmesi yanında hastaya da boşuna ümit verir…

İşte bir başka örnek:

Merkez Bankası üçüncü enflasyon raporunda, bu yıl sonuna ait gıda fiyatlarına dair artış tahminini, bir önceki rapora göre 2 puan artırarak yüzde 28,5 olarak revize etti (önceki yüzde 26,3). Buna gerekçe olarak da arz sorunu gösterildi. Bu teşhis yanlıştır. Bunu da devletin bir başka resmi kurumu olan TÜİK tarafından açıklanan “Bitkisel Üretim Birinci Tahmini” raporundan görelim…

2026 kış ve ilkbahar yağışlarının normalin ve geçen yılın üzerinde gerçekleşmesiyle, hububat başta olmak üzere bitkisel üretimde rekor beklentisi güçlendi. Geçen yıla kıyasla tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerde yüzde 12,6, meyveler, içecek ve baharat bitkilerinde yüzde 57,8 artış bekleniyor. Meyve grubunda elmada yıllık yüzde 93,6, şeftalide yüzde 88,6, nektarinde yüzde 107,7, kirazda yüzde 255,7, üzümde yüzde 53 üretim artışı öngörülüyor (AA).

Peki burada arz sorunu görülüyor mu?

Gerçek nedenleri yukarda maddeler halinde belirttim. Bu konulara ilgisizlik sürdükçe, gıda maddelerinde şaşırtan fiyat artışları sürecektir. Hem de Euro Bölgesi’nde yıllık gıda enflasyonu %1,2 seviyesindeyken…

Gıda enflasyonunun olmadığı, hatta 1 yıl sonra fiyatların gerilediği 14 ülkeyi görelim. Yıllık ve Temmuz ayı itibariyle; Bosna Hersek (%-0,5), Çekya (%-3,1), Danimarka (%-1,6), Estonya (%-1,6), Macaristan (%-4,4), Letonya (%-3,1), Litvanya (%-0,3), Hollanda (%-0,4), Polonya ( %-0,4), Sırbistan (%-6,1), Slovakya (%-2,1), Slovenya (%0,4), İsveç (%-7,2), İsviçre (%-1,3).

(Kaynak: Trading Economics)

Dünyada da %37,53’lük gıda enflasyonumuzla en yüksek üçüncü ülke (Venezuela ve İran’ın arkasından) durumunda olduğumuzu hatırlatayım…

Demek ki “Jeopolitik gelişmeler” sadece bizde şiddetli tahribat yapıyor!

Sonuç olarak; evet mazota gelen her zam bütün ürünlere yansır. Ancak halk arasında zannedildiği gibi (veya öyle bilinmesi isteniyor) tamamı yansımaz. Diyelim ki; Ağustos ayı motorin fiyatı %15 artmış olsun (ay bitmediği için tahmin), TÜFE içindeki ağırlığı %1,39 olduğu için enflasyona etkisi sadece 0,21 puandır.

Motorin etkisi= 1,39X15/100= 0,21 çıkar.

Bütün dünyanın bunu bile çok önemsemesi, enflasyonun yarım puan bile artmasını dert edinmelerinden kaynaklanmaktadır. Bizde durum aynı mı?

İşte tüm boyutlarıyla yukarda açıkladım; fahiş fiyatların nedeni mazot fiyatlarındaki artış olabilir mi?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (45) Malezya

Ercüment Tunçalp

Malezya Güney Asya’da yer almakta olup, kuzeyinde Tayland, Güney Çin Denizi ve Brunei, doğusunda Selebes Denizi, güneyinde Endonezya ve Singapur, batısında Malakka Boğazı ile çevrilidir. Brunei ile 381 km, Tayland ile 506 km, Endonezya ile 1782 km, sınırı vardır.

Malezya anayasal monarşi altında parlamenter demokrasi ile yönetilmektedir.

Doğal kaynaklar bakımından zengin bir ülkedir. Petrol, doğalgaz, kömür, boksit, bakır, altın, gümüş ve demir cevheri çıkarılmaktadır.

Ülke petrol ihtiyacının yüzde 80’inden fazlasını kendisi karşılayabilmektedir. Enerji ihtiyacının yüzde 96’sını da fosil yakıtlardan elde etmektedir. Doğal gaz yüzde 44, petrol ürünleri yüzde 28, kömür yüzde 24 olmak üzere…

Malezya, yarı iletkenlerin, otomotiv ve bilgisayar parçalarının ve diğer ana girdilerin imalatında ve montajında rekabet avantajlarına sahip bir ülkedir.

Başkenti Kuala Lumpur, nüfusu 34,2 milyon, yüzölçümü 330.252 kilometrekaredir.

  • Kişi başı geliri 15.085 Dolar’dır (Bizimki 18.040 Dolar) ve bizden düşüktür.
  • Tüketici fiyat enflasyonu %1,9, işsizlik oranı %3’tür.
  • Malezya para birimi Ringgit’dir (RM).
  • Net asgari ücreti 1.700 Ringgit’dir (416 Dolar) ve bizimki 28.075 TL (594 Dolar) olduğu için bu da bizden düşüktür. Satın alma gücündeki durumu ise sonuç kısmında göreceğiz.
  • Kiralar, Kuala Lumpur merkezde 600-2.000 RM arasında, merkezin dışında 1.100-1.400 RM arasındadır.
  • Satılık konut fiyatları uygundur. Kuala Lumpur’da ortalama 190 bin Dolar, Selengor ve Saravak’da ortalama 105-115 bin dolar arasındadır. Kelantan eyaletinde ortalama 48 bin dolardır.
  • 2023 İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre dünyada 193 ülke arasında Malezya 67. sıradadır (İzlanda 1./Türkiye 51.).
  • 2026 yılı Ekonomik Serbestlik Endeksi’ne göre dünyada 176 ülke arasında 45. sıradadır (Singapur 1./Türkiye 117.).
  • Küresel rekabetçilik açısından 2025 verilerine göre dünyada 141 ülke arasında 27. sıradadır (Singapur 1./Türkiye 61.).

Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…

  • Ülkedeki market zincirleri: Village Grocer (lüks, gurme), 99 Speedmart, Lotus’s, Mydin (yerel), Aeon (Japon), KK Super Mart, 7- Eleven…
  • Alışveriş tarihi: 23.07.2026.
  • Alışveriş yeri Mydin olup, meyve sebze ve et kategorileri için Village Grocer (Bites Shop) kaynak olarak seçilmiştir.
  • Güncel kurlar; 1RM= 11,55 TL, 1 Dolar= 4,09 RM, 1 Dolar= 47,23 TL’dir.
  • 67 ürünün yer aldığı listeye ait Malezya alışveriş tutarı 304,04 Dolar, Türkiye alışveriş tutarı 418,44 Dolar çıkmıştır. Yüzde 38 daha pahalıyız…
  • 49 ürün bizde pahalıdır.
  • Yeni Zelanda örneğinde de gördüğümüz gibi bizde bal fiyatları ikiye katlanmaktadır. İçme suyu ve sıvı sabun da bizde 2 katıdır.
  • Onlarda ve bizde birebir aynı olan ürünlerden; Ahmad Tea yüzde 138, Tobleron çikolata yüzde 140, Nescafe Gold yüzde 80, Coca Cola yüzde 80 bizde daha pahalıdır.
  • Satın alma gücü farkına bakacak olursak; gelirimiz yüzde 43 daha yüksekken, harcamamız da yüzde 38 fazladır.
  • Malezya vatandaşı bir aylık geliri ile bu alışverişi ay içinde 1,4 defa yapabilirken, bizim vatandaşımız da aynı alışverişi ay içinde 1,4 defa tekrarlayabilmektedir. Bir başka ifade ile her 2 tarafta gelirinin yaklaşık yüzde 70’ini bu alışverişe ayırmak durumundadır.

Sonuç olarak; kişi başı geliri ve asgari ücreti bizden düşük olan bir ülkenin satın alma gücü bizimkine ulaşabilir, hatta başka örneklerde gördüğümüz gibi bizimkini de aşabilir. Bu da Dolar bazında market fiyatlarımızın yüksekliğinden kaynaklanmaktadır. Kira ve emlak değeri başta olmak üzere toplam yaşam maliyetinin daha düşük olması da bu sonuca katkı yapmaktadır. Yani ne sadece fiyat seviyesinin düşük olması ne de sadece gelir seviyesinin yüksek olması SAGP hesabında olduğu gibi doğru sonuca götürmez. Aynı mal ve hizmet sepetine gelirin ne kadarının yetebileceği veya aynı alışverişin her iki ülkede kaç defa tekrarlanabileceği satın alma gücündeki farkı belli edebilir.

Şimdi işin matematiği buyken, bir gazetemiz habere başlık atmış; “Küresel gıda fiyatları Temmuz’da uçtu, tahılda ve şekerde sert artış” diye…

Acaba bu kadar yakından takip etmemize rağmen gözümüzden kaçan bir şey mi vardı?

Hemen haberi bir solukta okudum. FAO açıklamasında özet olarak; “Temmuz 2026 Gıda Fiyat Endeksi’nin, tahıl, bitkisel yağ ve şeker fiyatlarındaki yükselişin etkisiyle bir önceki aya göre yüzde 0,6, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 1 artış gösterdiği” belirtiliyordu. Devamında da; “bu endeks artışlarının, et ve süt ürünleri fiyatlarındaki düşüşlerle kısmen dengelendiği” ifade ediliyordu. Şimdi soruyorum; bu habere böyle bir başlık atılır mı?

İşte yaptığımız fiyat kıyaslamaları, bizdeki uçuşun yanında, küresel hafif bir kıpırdamanın (ben tüketici olarak 10 katına razıyım), lafı mı olur?

Kaldı ki dünyada 2 yıl boyunca fiyat seviyesi hiç değişmeyen ülkeler de var…

Teşhisi doğru koyamayanın, tedavide başarı sağlaması imkansızdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Turizmde işler yolunda mı?

Ercüment Tunçalp

Yetkililerin ağzından dinlerseniz her şey yolunda. İşte bu özeleştirinin yapılmaması sektörün geleceği için en büyük tehdittir.

Oysa gerçek; yurt içindeki yüksek enflasyonun (fırsatçı enflasyonu da dahil), konaklama ve yeme-içme fiyatlarını tırmandırarak, tatilcilerin rotayı yurt dışına kırmasına ve turizm giderlerindeki artış hızının turizm gelirlerini katlamasına neden olmasıdır. 2021 yılından 2025 yılı sonuna kadar olan süreçte, turizm gelirleri yüzde 112,6 oranında artarak 30,3 milyar dolardan 64,4 milyar dolara yükseldi. Buna karşılık, yurt dışını ziyaret eden vatandaşlarımızın harcamalarını kapsayan turizm gideri aynı dönemde yüzde 335,8 oranında sıçrama yaparak 2,2 milyar dolardan 9,6 milyar dolara dayandı.

Turizm sezonunun güçlü bir başlangıç yapması beklenen ikinci çeyrekte (Nisan, Mayıs, Haziran) ise, turizm gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,73 oranında gerileyerek 15 milyar 655 milyon dolara düştü. Buna karşın vatandaşımızın yurt dışı seyahat harcamaları aralıksız artış trendini sürdürdü ve yüzde 7,35 oranında artarak 2 milyar 962 milyon dolara ulaştı. Bu rakam turizm bilançosunda bugüne kadar kaydedilen tüm zamanların en yüksek çeyreksel gider rekoru olarak kayıtlara geçti (Merve Yiğitcan haberi).

Bunun anlamı; turizmden kazanılan her 100 doların yaklaşık 19 dolarının yerli turistler tarafından yurt dışına transfer edildiğidir.

Artık yabancı turistin güvenini kaybetmenin yanında, kendi vatandaşlarımızın da yurt dışındaki tatili daha ucuz bulmaları çok konuşulur hale geldi.

Ankara’daki yeme içme maliyetinin, Bodrum ve Çeşme’de 4’e, 5’e katlanması (Marmaris, Antalya’da dahil), artık kimseyi şaşırtmıyor. Yani bir anlamda bakkalda 20 lira olan suyun sözde plaj tesisinde 200 lira olmasına alıştık.

Geçen yıl bu zamanlarda Yunanistan ile market fiyatlarımızı karşılaştırmış, Euro bazında aynı alışverişin bizde yüzde 29 daha pahalı çıktığını yazmıştım. Bir arkadaşım komşuya ait Ege adalarındaki tatilden yeni döndü ve aradaki farkın daha da açıldığını görmem için bir kıyaslama daha yapmamı istedi.

Yapacaktım ama gerek kalmadı; zira Nefes Gazetesi o çalışmayı yaptı ve arkadaşımın haklılığını tescil etmiş oldu. Evet farkın bu sefer de yüzde 57’ye çıktığını görmüş olduk. Listeyi yazının sonuna ilave ediyorum.

Bir yıl önce yerli turistin, 2-3 günlük gezilerle Yunanistan’a market alışverişi için gittiklerini yazmıştım. Şimdi artık o alışveriş daha da cazip hale gelmiştir.

Yerli turistin düşüncesi bu olduktan sonra yabancıya şaşırmaya ihtiyaç kalmadı.

Bizde yabancı turist için tek garanti, “Her şey dahil” sistem içinde kalmak ve otelden hiç çıkmamaktır. Geriye sadece taksici riski kalıyor ki, onu da havalimanı-otel transferi olarak faturaya dahil ettirmek çözüm olabiliyor.

Kendisi de iyi bir denizci olan gazeteci Fatih Çekirge’den aktarıyorum…

  • İşin en acı yanından başlamış. “Denizlerimizi temiz tutamıyoruz. Marmaris körfezinde kano yapan turistler, fotoğraf göndermişler. Körfezin girişine yapılan devasa otelin çamuru, betonu, taşı toprağı denize akıyor” diyor ve devam ediyor:

“Sahillerdeki yoğun kirlenme, restoranların fahiş fiyatları yat turizmini de vurmuş durumda. Bırakın turistlerin gelmesini, tekne sahipleri de komşuya gidiyor. Sık duyulan sohbetlerden biri, ‘Rodos’ta 100 Euro’ya yediğin yemek Bodrum’da 300-500 Euro’ oluyor.” Lezzet, hijyen farkını da ben ilave edeyim.

  • Çekirge, bir amatör kaptanın söylediklerini de aktarıyor. “Şu anda Patmos’tayız, limana bağlandık. Bir gece için 9 Euro aldılar (yaklaşık 500 TL). Bizde olsa gecelik 6 bin ile 8 bin lira arasında para istiyorlar. Kos Adası’nın (İstanköy) limanına bağlandım, 13 gün kaldık, 1 Euro bile istemediler. Bizde böyle bir şey düşünülebilir mi?” diye bitiriyor…

Ülkemizi en fazla tercih eden Rus turistler, kendilerinde olmayan deniz, kum, güneş için geliyorlar ve otelden dışarı çıkmayıp görünmeden gidiyorlar. Yani turist yerine tatilciyi tercih ettiğimize göre en azından kıyı turizmi için denizimizi temiz tutmak gerekmez mi?

Turistle empati yapmıyoruz. Bir top dondurmaya 400 TL isteyen esnafa engel olamıyorsak turistin yerlisi de yabancısı da komşuya kaçar.

Temmuz ortasında Çeşme’de doluluk oranının %50 olduğunu duyuyoruz. Peki hemen 8 mil uzaktaki Sakız Adası’nda durum ne? Hafta içi %80, hafta sonu doluluk oranı %95’e ulaşıyor.

Henüz sezon başında (Mayıs), Çeşme Turizm Zirvesi’nde konuşan Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği Başkanı Mehmet İşler’in ağzından da duyalım. İşler, Çeşme ve benzeri destinasyonlarda oluşan “pahalı tatil” algısının (sanki gerçek değilmiş gibi) sektöre zarar verdiğini, Alaçatı ve marina çevresindeki yüksek fiyatların tüm bölgeye mal edilmesinin (Alaçatı’yı Çeşme’ye bağlı saymıyor), yanlış olduğunu” belirtiyor. Ve başkan muhtemel sonucu açıklıyor; “Fiyat politikalarının doğru yönetilmemesi halinde bölgesel rekabetin kaybedileceğini, bunun önüne geçmek için hizmet kalitesinin de korunması gerektiğini” söylüyor. Yani sonunda doğru teşhisi koymuş oluyor!

Sonuç olarak; fiyatlandırmada savaş bahanesini de bir kenara bırakalım artık. Bu nasıl bir savaş ki; Rusya’yı Ukrayna’yı, İran’ı bizdeki kadar etkilemiyor?!

İşte Yunanistan marketlerindeki fiyat avantajını aşağıda görmek mümkündür. Satın alma gücü farkını da yanına ilave edelim…

Yunanistan’da net asgari ücret 797 EuroX14 ay/12 ay= 930 Euro’dur.

Bize ait 522 Euroluk geliri de yanına koyarsak; Yunanistan’da tüketici bu alışverişi (104 €) bir ayda 9 defa yapabilirken, Türk tüketicinin aynı alışverişi (164 €) bir ayda 3,2 defa tekrarlayabileceği görülür.

Ürün bazında baktığımızda ise su (%131 pahalı), tavuk kanat (% 152 pahalı), süt (% 115) fiyatlarımızın uçup gittiğini izliyoruz.

Dolayısıyla bizim gidecek yerimiz yok ama yabancı turist için seçenek çok…

İşte 22 ürünlük o liste:

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER