Ercüment Tunçalp
Özel üniversite fiyatları dudak uçuklatıyor!
Yıllardır tüketicinin en temel ihtiyaçlarını kapsayan fiyatlandırma yapılarını bir perakendeci gözüyle değerlendiriyorum. İktisatçı gözlüğü ile de enflasyonla ilişkisini (etkileme ve etkilenme açısından) yorumlamaya çalışıyorum.
Bugün de tüketicinin en temel ihtiyaç ürünleri içinde yer alan eğitim hizmeti konumuz oluyor. “Kardeşim parası olan okusun, herkes üniversite eğitimi alamaz ki” görüşü maalesef bulunduğumuz mekan ve zaman diliminde oldukça geçerlidir. Oysa 8-10 sene önceye kadar hem çalışıp hem tahsilini sürdüren ve önemli mevkilere ulaşan binlerce örnek vardır. Hadi alt gelir grubu için burs kazanmak dışında bir seçenek olmadığını kabul edelim. Orta gelir grubu bile bugün tek çocuğuna yüksek eğitim aldıramayacak noktaya gelmiştir.
Fiyatlar sadece en yüksek enflasyon oranını değil insaf sınırlarını da aşmıştır.
Buna “dur” diyecek bir makam yok mudur?
ÖSYM sonuçları 16 Temmuz 2024 tarihinde açıklandı ve milyonlarca genç YKS puanını öğrendi ve de sıra üniversite tercihine geldi. Ancak eldeki geçici kılavuzun, tercihlerin başladığı 25 Temmuz’da (bu yazının kaleme alındığı saatlerde) hala ÖSYM’nin internet sayfasında kesinleşmediği görüldü.
YÖK ise sanki bu aşamaya kadar beklemesi şartmış gibi 10-17 Temmuz 2024 tarihlerinde yaptığı tavsiye niteliğindeki duyurularının (yazının devamında aktaracağım) hiç tesiri olmadı.
Zira tercihlerin başlamasına 3 gün kala, 2024-25 akademi yılı için ücretler belli olmaya başladı. Aileler ise özel üniversite fiyatlarının yüzde 100 ile yüzde 200 arası oranlarda zamlandığını şaşkınlıkla öğrenmeye başladılar. Üstelik bazı 1 milyon TL‘yi geçen fiyatlar sadece eğitim ücretini kapsıyor. Yemek, yurt ve ulaşım giderleri duyurulan rakamlara dahil değil…
Sakın yanlış anlaşılmasın, bu fahiş fiyatlar erken ödeme için geçerli. Yani hizmeti vermeye başlamadan tahsilatın yapılması şartıyla…
Birçok medya kuruluşunun da yanlış tanımladığını gördüğüm için düzeltiyorum; eğitim sezonu başlamadan yapılan ödemenin adı ‘peşin ödeme’ değil, ‘avans ödemesi’dir. Bu bakımdan önden bir kısmını alıp, hizmet süresince devam eden taksit ödemelerine gecikme bedeli eklemek finansal kurallara aykırıdır. Tam tersine erken ödemeye iskonto yapılması beklenir.
Bütün Avrupa’da yabancı öğrenciden daha fazla ücret alınırken, bizim üniversiteler kendi vatandaşından daha fazla ücret almaktalar. Hem de fark öyle böyle değil; örneğin yabancıya 22 bin euro, yerliye 30 bin euro…
Fark bu kadarla kalsa iyi. Puan ve sıralama avantajı da yabancıdan yana…
Geliyoruz enflasyonla olan ilişkisine…
Haziran 2024 TÜFE ana harcama grupları içinde, yıllık değişimin en yüksek olduğu ana grup yüzde 107,11 ile eğitim olmuş. Elbette fiyatların bu kadar keyfi artırılmasının neticesidir. Zira işin içinde bugün değinemediğimiz özel lise fiyatları da bulunmaktadır. Temmuz 2024 TÜFE açıklandığında son fahiş fiyat artışlarının tesirini de göreceğiz. Ancak şaşırtan başka bir gelişme daha var. Bir taraftan eğitim harcamaları rekor kırarken, diğer taraftan toplam harcamalar içindeki eğitim ana grubunun ağırlığı da yüzde 2,67’den (2018), yüzde 1,80’e (2024) düşmüş. Tesadüfe bakar mısınız?
YÖK’ün vakıf üniversitelerinin eğitim öğretim ücreti ile ilgili duyurusundaki en can alıcı bölümü aktarıyorum. “İlk kayıt esnasında öğrenciye taahhüt edilmiş eğitim öğretim ücreti artış oranları aşılmamalı. Ancak her halükarda yapılacak artışlarda en çok Tüketici Fiyat Endeksi’ndeki (TÜFE) 12 aylık ortalama oranı esas alınmalı ve bu kapsamdaki güncellemeler resmi internet sitelerinden duyurulmalı.”
Evet bu açıklamayı okuyan kurumlar hemen kendi fiyat tarifelerini açıkladılar!
Herhalde YÖK Başkanı Özvar’ın bu konuda söyleyecekleri olmalıdır.
Çünkü;
- TÜİK verilerine göre TÜFE on iki aylık ortalaması yüzde 65,07 olarak açıklandığı halde yanından bile geçen olmadığı görüldü.
- Sonra ödemeyi yapacak olan ebeveynler serbest meslek erbabı değillerse, özel sektör çalışanı bile olsalar resmi enflasyon (yüzde 65) kadar ücretlerine artış almaktalar. Peki nasıl olacak da kendi gelirlerini diledikleri kadar artırabilen muhataplarına uyum sağlayabilecekler?
- Bir yabancı ülke ile gelir düzeyine bakmadan döviz bazında fiyat kıyaslaması yapılmaz ama biz onu da yaptık ve o şekilde de pahalı olduğumuzu gördük. İngiltere ile kıyasladığımızda döviz bazında bizdeki fiyatların 2,5 kat fazla çıktığı ortadadır (Oda TV):
Birkaç örnek;
Oxford University 9.250 GBP (yaklaşık 396 bin TL),
University of Cambridge 9.250 GBP (yaklaşık 396 bin TL),
University Collage London 9.250 GBP (yaklaşık 396 bin TL).
Bitmedi. Fiyat kıyaslaması yaparken kalite seviyesi dışarda tutulamaz. Vakıf üniversitelerinde, görevi araştırma yapmak ve bilim üretmek olan akademisyenlerin, mesailerinin büyük kısmını dershanede geçirdiklerini biliyoruz. Bu bakımdan fiyat ve eğitim kalitesi birlikte teraziye konmalıdır.
Sonuç olarak; bizim ülkemizde yetkili makamlar tarafından alınan tavsiye niteliğindeki kararlar sık sık gördüğümüz üzere etkisiz kalıyor. Herhangi bir yaptırımı ve zorlayıcı tarafı olmayan kararlardan kaçınılması gerektiği ortadadır.
Eğitim ticaretinin öyle bir avantajı var ki; öğrenciyi birinci sınıfa kaydettikten sonra 4-5 sene boyunca ona istediğiniz fiyatı uygulayabilirsiniz. Elbette bir kısmının pes ederek ayrılması da söz konusudur. Fire olarak yazar geçersiniz. Yatırımcısı için ticaridir ama asla insani değildir. Bu bakımdan tüketicinin esas korunması gereken kulvar burasıdır.
Kaldı ki Anayasa’nın 42. Maddesinde, “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tespit edilir ve düzenlenir” hükmüne yer verilmiştir. Oysa vakıf üniversitelerinin enflasyon oranı üzerindeki fahiş zamları, tüketici sıfatına da haiz olan öğrenciler açısından öngörülemez şekilde eğitim hakkını kısıtlamaktadır. Dolayısıyla anayasaya aykırı bir durum olduğu da tartışılmazdır.
Ercüment Tunçalp
Savaş öncesine ait ekonomik tablo
ABD- İran savaşının ülkemiz ekonomisine etkilerine bakmadan evvel Mart ayından önceki duruma odaklanmak daha isabetli olur. Zira savaş öncesi ile sonrasını birbirine karıştırma ve bütün zorlukları savaşa yükleme ihtimali var ki; bu sorunları daha da ağırlaştırabilir.
2025 yılı büyüme oranımız yüzde 3,6 olmuş, kişi başı gelirimiz ise 18.040 dolara çıkmıştır. Kağıt üzerinde güzel duruyor değil mi?
Oysa yukardaki geliri herhalde nüfusun en az yüzde 70’i göremiyor. Zira çok kullanılan kişi başına gelir, GSYH’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunuyor.
Eurostat verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun 9 katı gelir elde ettiği bilinirken, aritmetik ortalamanın o kadar da önemsenecek bir yanı yoktur.
Ekonomik büyüme bu sorunları çözmediği için de vatandaşın ilgisini çekmiyor. Ortada olan tek gerçek, sermayenin büyüdüğüdür. Eğer bir ekonomide büyüme sağlanırken toplumun büyük kesimi için refah düzeyi düşmekte ise ‘yoksullaştıran büyüme’ söz konusudur. Gelir eşitsizliğinin nasıl ölçüldüğüne ve ülkemiz açısından sonuçlarına bir ay kadar önce değinmiştim.
Peki bu bizi nereye götürüyor?
İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Dolayısıyla servet dağılımı adaletsizliği konusunda da Avrupa’da ilk sırayı bırakmıyoruz.
BDDK’nın yayımladığı açıklamaya göre; mevduatın yüzde 80’i sadece 2,2 milyon kişiye ait olduğuna göre şimdi daha da geniş bir pencereden bakalım…
Serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sistem, üretim ve tüketim üzerine kurulduğu için sürekli büyümeyi gerektirir. Ayrıca sadece büyümeyi öne alan ülkelerde gelirin nasıl arttığının bir önemi yoktur. Örneğin finans kaynaklı bir büyümenin istihdama katkısı çok düşüktür.
Oysa sağlıklı bir ekonomide gelirin tüketim için harcanması da tasarrufa yönelmesi de (yastık altı değil) aynı sonuca götürür; yani büyüme ve istihdam yaratır. Biraz daha açacak olursak; tüketim arttığı durumda, bu talebe cevap olmak üzere önce yatırımlar, sonra da üretim artar.
Peki bu her zaman ve her yerde aynı sonucu verir mi?
Hayır, zaten sorun da buradadır!
Evdeki hesap çarşıya uymazsa bu döngü bozulur. Eğer tüketim arttıkça yeni yatırımla değil de kolay olan hammadde ve ara malı ithalatı tercih edilirse ekonomik büyüme istihdam yerine enflasyon yaratan bir özellik kazanır.
Aynı şekilde tasarrufların da banka yerine yastık altına (döviz ve altın olarak) yönelme durumu krediye dönüşmediği için ideal durumu yansıtmaz.
Bunu önlemenin çaresi eksi reel faizi gündemden düşürmektir.
Maalesef ülkemizde olan sürecin bu negatif tarafıdır.
Eğer bir ülkede enflasyon sürekli yüksek seyrediyorsa, büyüme oranı ne olursa olsun refah olumsuz etkilenir. Yani bu mücadelenin önceliği olmalıdır değil mi?
Şubat 2026 enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK’e göre TÜFE’deki aylık artış yüzde 2,96, yıllık artış yüzde 31,53 olarak gerçekleşti.
Ortada dezenflasyon olarak tanımlanacak bir süreç yaşanmadığı halde faizlerin düşürülmesi konusunda yoğun bir istek var. Resmi kaynaklarda da bunu destekler şekilde, ‘dezenflasyon süreci’nde olduğumuz ifadeleri yer almakta…
Kasım ayında, son dört aya ait verilerle dezenflasyon sürecinde olmadığımızı belirtmiştim Şimdi bunu tekrar ediyorum ve aşağıda bir kere daha son dört ayın verilerini de belirterek soruyorum; Dezenflasyon nerede?
Tabloya bakışı kolaylaştırmak açısından bir hatırlatma faydalı olacaktır.
Dezenflasyon, zaman içinde enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanacağı süreci ifade eder. Yani bir defalık değil, ‘kalıcı düşüş’ ve ‘süreç’ özellikleri olacak…
| Kasım | Aralık | Ocak | Şubat | |
| TÜFE (yıllık % değişim) | %31,07 | %30,89 | %30,65 | %31,53 |
| TÜFE (aylık % değişim) | %0,87 | %0,89 | %4,84 | %2,96 |
Daha da geriye gidelim. 2025 yılı ilk 2 ayında yüzde 7,42 çıkan enflasyon, 2026’nın aynı döneminde kümülatif yüzde 7,95 olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı; SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aldığı yeni zamların yarıdan fazlasının bu kısa sürede eridiğidir.
Bir taraftan Merkez Bankası’nın hâlâ yüzde 16’lık yıl sonu enflasyon hedefi kenarda dururken, diğer taraftan yine Merkez Bankası’nın Hanehalkı Beklenti Anketi’ne göre; vatandaşın 12 ay sonrasına dönük yıllık enflasyon beklentisi yüzde 48,81 olarak açıklanmıştır. İnandırıcılık sorununun yarattığı bu durum, fiyatlama davranışlarını bozuyor, enflasyonla mücadeleyi de sekteye uğratıyor.
İşte henüz ortada savaş durumu yokken manzara buydu ve 23 Şubat 2026 tarihinde IMF Türkiye Raporu’nu açıklamıştı.
Konumuzla ilgi olan bölümü aktarıyorum…
“Güçlü kredi büyümesi, para politikasının enflasyonu Merkez Bankası hedefleriyle uyumlu seviyelere indirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını göstermektedir. Daha yüksek bir reel politika faizi patikası, daha hızlı dezenflasyonu destekleyecek ve hedeflere ulaşma olasılığını artıracaktır. Bu, politika faizinin 2024’te ulaşılan nihai seviyeye (yaklaşık yüzde 48) daha yakın bir düzeye yeniden yükseltilmesi ve enflasyon hedeflere uyumlu hale gelene kadar da reel faizin yüksek tutulmasıyla sağlanabilir.”
İşte dışardan bakan bir göz bizden de fazlasını önermektedir. Üstelik bunun içinde 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın yükü yoktur.
Sonuç olarak; yukardaki ekonomik tabloyu düzeltmek için daha yapılması gereken çok şey varken, bir de üstüne savaş şartlarının getireceği olumsuzluk eklenecektir. İşte bunun için savaş öncesi ve sonrası diye tabloyu ikiye ayırmak ve de diğer ülkelerin alacağı tedbirlerden daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız.
Ercüment Tunçalp
Ayçiçek yağı fiyatları üzerine…
Dünyada gıda fiyatları düşerken bizde artışın sürmesi artık alıştığımız bir durum oldu. Ancak bazı ürün kategorileri var ki; ne mantıkla ne de matematikle bağdaşmayan fiyat şişmeleri yaşanıyor. Kırmızı et ve çikolatayı yazmıştım, şimdi sırada ayçiçek yağı var…
Üzerinde çok konuşulduğu halde hiçbir şey söylenmeyen kategoridir bu…
- İki yıl önce Trakya Birlik Başkanı Şafak Kırbiç’i dinleyince fiyat artışlarının devam edeceğini anlamıştım. Zira Başkan fiyatların konuşulmasından rahatsızdı ama yukarda belirttiğim fiyat şişmelerini sektör adına da savunamıyordu.
“Yağ fiyatları piyasada çok konuşulmakta ama aslında pahalı değil” diyordu. Yani döviz bazında diğer ülkelere göre ikiye katlanan raf fiyatlarımızı pahalı bulmuyordu. Üstelik tüketiciye tavsiyeleri de vardı. “Her nedense yağ fiyatları her zaman televizyonlarda yer alıyor, bu büyütülecek bir olay değildir. Bir kişinin ülkemizde yıllık yağ tüketimi 12 litre. Bunu da aylığa vurduğumuzda bir kişinin aylık tüketimi 1 litre yağ, güne böldüğümüzde ise bir kişinin günlük 1 TL bile yağ gideri yok” diyebiliyordu Başkan…
Yani üretici yerine tüketicinin maliyet hesabını yapıyordu…
Elbette zaman zaman başka görüşleri de dinliyoruz…
- Ülkemizin bu üründe dışa bağımlı olduğunu biliyoruz. Yani ihtiyacın yaklaşık yarısı iç üretimden, diğer yarısı da dışardan geliyor. Ancak dünyada tamamını ithal eden ülkelerde bile fiyat bizimkinin yarısı. Demek ki; içerdeki pahalılığın sebebi dışa bağımlılık olamaz. O zaman bu gerekçeyi geçelim.
- Farklı maliyeti olan piyasalardan tedarikte söz konusu değildir. Zira dünyanın en büyük iki üreticisi Rusya ve Ukrayna olduğuna göre bütün ithalatçı ülkelerin kullandığı kaynak hemen hemen aynıdır. Zaten diğer ithalatçı ülkeler arasındaki raf fiyatları benzerliği de bunu teyit ediyor. O zaman bizdeki şişmenin nedeni olarak bu şık da devre dışı kalmış oluyor…
- Efendim son yıllarda Trakya’da kuraklık sebebiyle verim düşmüş. Evet bu üreticinin sorunu olsa da destek vermesi tüketiciden beklenemez. İthalat bunun için yapılıyor zaten. Bölgeye devletin sulama yatırımı yapması bekleniyor, haklı bir istektir ama bu da aşırı şişmiş tüketici fiyatını izah etmez. Zira kullanılan başka kanallar mevcuttur.
- Diyelim ki; bu ürün ülkemizde hiç yetişmiyor ve tamamını dışardan alıyoruz. Raf fiyatları daha çok artar mı? Elbette hayır. Tersine düştüğünü izleriz.
Ancak bazı çevrelerin sihirli dokunuşları olmazsa…
- Zaman zaman yüzde 30-36 olan ayçiçek yağı gümrük vergileri, 4 Mart 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kararla sıfırlanmıştı. Fiyat artışı durdu mu?
Fiyat istikrarının sağlanması için alınmış bir karardı ama tersine stokçuların frene basması sebebiyle yok satmalar ve sonrasında da fiyat artışları sürmüştü.
Demek ki; vergi konusu da bu kadar büyük farkı azaltmıyor….
Geçtiğimiz yıl içinde de son yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile ham ayçiçek yağı ithalatında gümrük vergisi yüzde 36’dan yüzde 30’a indirildi, Karar 1 Ekim 2025’ten geçerli oldu ve Kosova’dan yapılacak ithalat ise sıfır gümrükle yapılacaktı. Raflara yansıdığını gördük mü?
Şimdi de elimizdeki son ürün bilgilerine bakalım…
- 2023/24 üretim sezonunda üretilen 1,9 milyon ton yağlık ayçiçeğinden 758 bin ton ham yağ üretimi gerçekleşti. Böylece 2023/24 üretim sezonunda Türkiye’nin 2,4 milyon ton olan toplam ayçiçek ham yağ arzının yüzde 32’si yerli üretim ile geriye kalan kısmı ise tohum ve ham yağ ithalatı ile karşılanmış oldu. İthalatımızın yüzde 95’i Rusya ve Ukrayna’dan yapılmıştır. (Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü)
- TÜİK verilerine göre 2023/24 sezonunda Rotterdam üretici fiyatı 483 $/ton, Türkiye fiyatı ise 638 $/ton olarak gerçekleşmiştir. Rotterdam Avrupa’nın en büyük limanı ve ticaret merkezidir. Avrupa’nın kapısı da diyebiliriz. Dolayısıyla bildirilen fiyatın kapsama alanı görülsün istedim.
Dünya üretici fiyatlarının yüzde 32 üzerinde olduğumuzu görüyoruz ama bu da yüzde 100’e yaklaşan farklı raf fiyatlarımızı açıklamaya yetmiyor.
- Bunu görmek için de değişik tarihlerde diğer ülkelerle yaptığımız market fiyat kıyaslamalarına bakalım…
Şubat 2026, 1 litre fiyatı Sırbistan’da 1,53 Euro, Türkiye’de 3,46 Euro,
Şubat 2026, 1 litre fiyatı K. Makedonya’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,59 Euro,
Aralık 2025, 5 litre fiyatı Rusya’da 6,45 Euro, Türkiye’de 9,14 Euro,
Aralık 2025, 2 litre fiyatı Belçika’da 3,99 Euro, Türkiye’de 7,36 Euro,
Eylül 2025, 1 litre fiyatı İtalya’da 1,59 Euro, Türkiye’de 3,26 Euro,
Eylül 2025, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,83 Euro, Türkiye’de 3,32 Euro,
Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Tayland’da 2,06 Dolar, Türkiye’de 3,39 Dolar,
Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Hollanda’da 1,48 Euro, Türkiye,de 3,00 Euro,
Temmuz 2025, 1 litre fiyatı Kazakistan’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,05 Euro,
Haziran 2025, 1 litre fiyatı Yunanistan’da 1,75 Euro, Türkiye’de 3,04 Euro,
Eylül 2024, 1 litre fiyatı Bulgaristan’da 1,77 Euro, Türkiye’de 2,63 Euro,
Haziran 2024, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,11 Euro, Türkiye’de 2,37 Euro olarak tespit etmiştik. Buna göre (2 ila 5 litreler ve dolar kıyaslaması hariç) yurt dışı fiyat ortalaması 1,57 Euro, Türkiye fiyat ortalaması 3,08 Euro olarak karşımıza çıkıyor. Euro bazında yüzde yüze varan pahalılığı normal görmek mümkün mü? Girdi maliyetleri dünyada sadece bizi mi etkilemekte?
Sonuç olarak; üreticimizin yukardaki bütün taleplerini haklı buluyorum. Ancak tüketici de raf fiyatlarına bakıyor ve tedarik zincirinde olanlara ve anlatılanlara bir anlam veremiyor. Esasında üreticiye eline geçen paranın az gelmesi, tüketicinin de raftaki fiyatı fahiş bulması çok şey anlatıyor. Tedarik zincirinin aradaki arızalı halkaları ise denetlenmeyi ve onarılmayı bekliyor!
Yoksa kuraklık, dışa bağımlılık, gümrük vergisi, verimsizlik, desteklerin yetersizliği yukardaki yüksek fiyat farklarını açıklamaya yetmiyor. Çikolata ve birçok üründe olduğu gibi haftalık geçici indirimler de algıyı değiştirebiliyor ama gerçeği değiştiremiyor…
Ercüment Tunçalp
Tüketiciyi yanlış anlamak!
Tüketici Güven Endeksi’nin (TGE) şubatta 2 puan artarak 85,7’ye yükselmesini, “Tüketici güveni 11 ayın en yüksek düzeyinde” şeklinde değerlendirmek ve üstelik bir ekonomi yazarının ağzından okuyucuya servis etmek en azından özensizliktir.
Zira ortada tüketici güveni yok ki; arttığı veya eksildiği konu edilebilsin…
Herkes biliyor ki; Endeks 0-200 aralığında değer alır. Endeksin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumun, 100’den küçük olması ise tüketici güveninde kötümser durumun işaretidir. Yani endeks artışı ile güven artışı başka başka şeylerdir…
İşte bunun için yukarda belirttiğim 85,7’lik değer, tüketici güvensizliğinin devam ettiğini ancak kötümserliğin biraz azaldığını gösterir. Yani “tüketici güveninde bir artış” söz konusu değildir.
Sadece ekonomide değil hayatımızın her ayrıntısında, “hiç olmayan bir şey” üzerinden olumlu veya olumsuz yönde değişimden söz etmek yanlıştır.
İşte bunun için bir endeks belirlenmiş ve 100 sınırının altında kalan her değerin “güvensizlik” şeklinde ifade edilmesini emretmiştir. Örneğin varsayalım ki; bir ay önce 65 olan TGE, ertesi ayda 98 olsun, burada büyük bir değişim var değil mi?
Evet ama bu sadece endeks değişimidir ve hâlâ tüketici güveni söz konusu değildir. Eğer bu değer 98 yerine 101 olsaydı, o zaman “güven artışının başladığı” şeklinde bir ifade doğru olabilirdi.
Tüketici Güven Endeksi (TGE), TÜİK tarafından anket yoluyla derlenen verilerle oluşturuluyor. Bu yapılırken, birden fazla başlık ele alınıyor. Bunların arasında tüketicilerin kişisel maddi durumları (geçmiş performans ve gelecek beklentisi), tüketicilerin ekonominin genel durumu ile ilgili görüşleri (ve beklentileri), tasarruf etme durumları (ve beklentileri) gibi değişkenler bulunuyor. Tüm bu farklı değişkenlerin ayrı ayrı endeks değerleri belirlendikten sonra da ortalamaları alınarak TGE oluşturuluyor.
Elbette tüketiciye doğru sorular sorulduğunda doğru sonuca ulaşılabilir.
Bundan 6 yıl önce TÜİK endekste bir değişiklik yapmış, ben de sonrasında bunun yanlış olduğunu ve bu şekilde doğru sonuca ulaşılamayacağını iddia etmiştim.
O günkü değişikliği özetleyelim…
TÜİK, tüketici güven endeksi hesaplamasında kullandığı dört alt endeksten ikisi olan “işsiz sayısı beklentisi” ve “tasarruf etme ihtimali” başlıklarını hesaplamalardan çıkardığını, Eylül 2020’de yayımladığı açıklamalarla duyurmuştu. Bu sayede Eylül’de, 200 üzerinden 61,8 olması gereken endeks, yeni hesapla 82 olarak karşımıza çıkmıştı!
Evet amaç hasıl olmuştu ama bizim tüketicimiz açısından en hayati gerçekler ise göz ardı edilmişti. TÜİK açıklamasında, “Avrupa Komisyonu’nun standartlarına uyulduğu” belirtilmişti. Oysa AB ülkeleri ile aramızda “işsizlik sorunu” ve “tasarruf imkanları” açısından büyük uçurum dikkate alınmamıştı. Buna rağmen güvensiz alan varlığını sürdürmüştü…
Şubat 2026’ya gelindiğinde ise TCMB’nin ‘Merkezin Güncesi’nde, istatistiğin Avrupa Komisyonu’nun öngördüğü çerçevede tutulmasının sakıncaları belirtiliyor ve bazı değişiklikler hakkında bilgiler veriliyor.
Aşağıdaki tek cümle her şeyi anlatıyor…
“Avrupa Komisyonu eşgüdümünde çok sayıda ülkede uygulanan tüketici eğilim anketi, standart bir çerçeveye sahip olduğundan, soru setinin ülkeye özgü ayrıntılı sorular içerecek şekilde revizyonuna sınırlı ölçüde imkan tanıyor…” diye devam ediliyor.
“Günaydın” demek gerekmez mi?
Gerçeği görmek için aradaki zaman farkının 6 yıl olması normal mi?
Elbette değişik ülke tüketicilerinin beklentileri, hayata bakışları ve öncelikleri farklıdır ve bilinmeyen bir şey de değildir. Bir İtalyan ile bir Türk’e aynı soruların uygun olamayacağını Eurostat’ın dikkate almaması mümkün müydü?
Şimdi yine 2020 yılındaki yazıma dönelim ve yukardaki eksik değerlendirmenin o gün için nelere tesir ettiğine bakalım…
Üreticiler, perakendeciler, bankalar ve devlet, karar verme süreçlerinde verileri hesaba katmak için TGE’deki değişiklikleri izlerler. Yüzde 5’in altındaki endeks değişiklileri genellikle önemsiz olarak nitelendirilirken, yüzde 5 veya daha fazla olan endeks değişiklikleri genellikle ekonominin yönündeki değişikliğe işaret eder. Şimdi buradan soruyorum; alt endekslerde yapılan 2 önemli değişiklikle aynı ay içinde yüzde 33’lük sanal artış, bu kurumların önüne hangi gerçeği koymuş olabilir?
Üstelik daha sonraki ayları da etkileyecek olması unutulmadan…
Şimdi de çıkan sonuçlar üzerinden uygun görülen bazı gazete başlıklarını değerlendirelim…
- “Tüketici Güven Endeksi dip seviyeyi gördü” ifadesi doğrudur.
- “Tüketici güveninde ılımlı artış” bugünkü veriye bakarak yanlış değerlendirmedir..
- “Tüketici Güven Endeksi Şubat’ta arttı” ifadesi doğrudur.
- “Tüketici güveni Şubat’ta yükseldi” ifadesi bugün için yanlıştır.
Konunun anlaşılmış olduğunu ümit ediyorum…
Sonuç olarak; ne konuştuğumuzu iyi bilmemiz, rakamlardan daha önemlidir.
Zira verileri değerlendirme aşaması son noktadır ve akıllarda kalacak olan da budur. Üstelik akılda kalan yanlış değerlendirmeyi işe yansıtmanın sonucu ise önemli risk oluşturur…

İbrahim Bostancıoğlu
8 Ağustos 2024 saat: 11:21
https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/temmuz-enflasyonu-iste-bu-fiyatlarla-hesaplandi/758996
Alaattin Aktaş, Temmuz 2024 TÜFE hesabına göre özel üniversite ücreti ortalamasının 199 bin lira olduğunu açıkladı:
“TÜİK’in TÜFE hesabında temmuz ayında dikkate aldığı fiyatlar içinde çok dikkat çekenlerden biri de özel üniversite ücreti. Bazı üniversitelerin bazı bölümlerinde yıllık ücret bir milyon lirayı aşmış, ortalama ücret 600 bin lira dolayında; ama TÜİK’e göre özel üniversite ücreti 200 bin lira bile değil, 199 bin lira.”
Ercüment Tunçalp
8 Ağustos 2024 saat: 12:41
İbrahim bey sadece özel Üniversitelerin fiyatları değil, fiyat listesinin tamamı (bir kaç istisna dışında) gerçek piyasayı yansıtmamaktadır. Gelecek yazımda yer verdim ama en çarpıcı örnek olduğu için zeytinyağ örneğini hemen aktarayım. TÜİK sepetinde 116 lira gözüken zeytinyağın sadece zeytin maliyeti 225 liradır. Yağlık zeytin kg fiyatı (Ekim 23) 45 liradır ve 5 kg zeytinden 1 kg zeytinyağ çıkar. Buraya kadar maliyet 225 lira olup; daha buna işçilik, ambalaj, nakliye, üretici ve perakendeci karları eklenecektir. Yani sahtesi bile 116 liraya satılamaz, çünkü hemen hileli olduğu anlaşılır.
Dip fiyat 116 lianın 3 katı olması gerekir. Devamını konuşmaya gerek var mı ?