Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Perakende sektöründe neler değişti?

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Dergimizin gelecek sayısındaki dosya konusuna başlıkta yer verdim. Editörün sıraladığı konu başlıklarını da aşağıda belirttim. Sektör paydaşlarının ayrıntılı görüşlerini dergimizde okuyabilecek, benim ilave edeceğim görüşlerimi de yazının devamında bulabileceksiniz.

Önce ‘nelerin değiştiği’ konusundaki görüşlere ait ana başlıklara bakalım.

  • Elektrik ve akaryakıttaki yüksek fiyat artışları e-ticarete ilgiyi artırdı.
  • Daha araştırmacı olan bir alışverişçi profili ortaya çıktı.
  • Sadakat azaldı, tüketici alışverişini perakendeciler arasında bölmeye başladı.
  • Toptan alımlar yerini daha küçük alımlara bıraktı ve dolayısıyla market ziyaretleri daha sık yapılmaya başlandı.
  • Müşteriler daha az sepet ortalaması ile alışveriş yapıyorlar.
  • Kampanyalı satışların ciro içindeki payı arttı.
  • Müşteri sayıları korunamamaya başladı.
  • Satılan ürünlerin yenileri aynı fiyatlardan yerine konulamıyor.
  • Perakende işletmelerin sermaye yapıları olumsuz etkilendi.
  • Gıda dışı ürünlere daha az bütçe ayrılması zorunlu hale geldi.

Yukardaki tespitlere katıldığım gibi bir kısmını önceki yazılarımda ben de dile getirmiştim. “Gezen ve araştıran tüketici kazanıyor” başlıklı yazımda, tüketicinin alışverişini neden bölmeye mecbur kaldığını ayrıntılı şekilde anlatmıştım.

Aralık ayındaki; “2022 nasıl bir yıl olacak?” başlıklı yazımda ise milli paramızın dünyada en çok değer kaybeden para haline gelmesi sebebiyle, tüketicinin satın alma gücü kaybının süreceğini belirtmiştim.

Yine aynı yazıda, stoktan kazanmanın, alıp satmaktan daha kârlı hale geldiğini ve tüketiciyi bekleyen esas tehlikenin de bu olduğunu ifade etmiştim. Maalesef henüz yılın üçte birini tamamlamadan sahaya yansımalarını izledik.

Elbette hepsi bu kadar da değil…

  • Anadolu’daki yerel perakendecilerimiz ulusal zincirlere pazar payı kaptırmamak için onların yapmadığını yaptılar ve fiyat rekabetinde öne geçtiler. Böylece müşteri kayıpları ve sepet düşüşleri sınırlı kaldı.
  • İndirim marketleri markalı ürünlerde artık ucuz değiller. Sadece private label ürünlerin rüzgarıyla ve geçmişten kalan ucuzluk imajıyla hakimiyetlerini sürdürmekteler.
  • Yerel perakendeciler private label gücünün karşısına, pazar payı düşük olan ‘ekonomik markalar’ı koydular. Bundan da sonuç almaya başladılar.
  • Büyük zincirler içinde eski yıllara göre brüt kâr marjını ve faaliyet kâr marjını önemli ölçüde artıranlar olduğunu izliyoruz. Bu sonuca da yükselen stok seviyelerinin katkı yaptığı ihtimal dışı tutulamaz.
  • İşletmeler içinde verimsiz olan finansal tablolarını, rekabet şartlarını hiç dikkate almadan yüksek raf fiyatı ile aşmaya çalışanları da izliyoruz. Netice alınması hayli zordur. Zira satış hacminin muhafaza edilmesi kolay olmaz.
  • Verimsizliğin maliyetini ürünün fiyatına ekleyerek tüketicinin kabullenmesini beklemek aşırı iyimserliktir. Yerel perakendecilerimize ait normal raf fiyatlarının daha fazlasını indirimli fiyat gibi gösteren, eski fiyatı da yüzde 30 fazlasıyla afişe eden perakendecileri izliyoruz. Bugüne kadar yeterince örnek verdim. Aşağıda en güncel olanını takdim ediyorum.

Bu şekliyle gerçek dışı indirimlerin de artışa geçmiş olduğunu izliyoruz. İki ulusal zincirden birisinde Tat barbunya pilaki 400 gr 23,95 TL’den 19,16 TL’ye indirilmiş gözükürken, diğerinde 18,65 TL’den 14,92 TL’ye inmiş gözüküyor.

Tespitlerin yapıldığı zaman dilimi 8-20 Nisan 2022 tarihleridir. Aynı tarihlerde yerel markette indirimsiz normal raf fiyatı 16,95 TL idi. Onlarca daha benzer örnek vermek mümkündür. Hem de yukardaki gibi sadece dayanıklı konserve ürünlerinde değil, meyve sebze, et ve süt ürünlerinde de…

  • Resmi gazetede Şubat ayı içinde yayımlanan ve 1 Mart’tan itibaren geçerli olan ‘Fiyat Etiketi Yönetmeliği’nde yapılan değişikliğe göre; “İndirimli malın, indirimden önceki fiyatının tespitinde son 30 gün içindeki en düşük fiyatın esas alınacağı” belirtilmişti.

Dolayısıyla yukardaki örnek için, “fiyatı yeni artırdık” denemez, zira gösterilen ilk fiyat yönetmeliğe aykırı olur. “30 gündür bu fiyat” denemez, o tarihte de diğer fiyatların seviyesi daha düşük kalacağı için o fiyat fahiş fiyat kategorisine girer. Bu da gösteriyor ki; yukardaki tablonun savunulacak bir yanı olamaz.

Tam yazıyı gönderecektim ki; tanınmış bir markaya ait aynı sucuk ambalajına yerel perakendecinin kg fiyatından 36-46 TL arası daha yüksek satış fiyatı uygun gören zincirler tespit ettim.

  • Geçmiş yıllarda kalitesi ile oynanan hileli marka anında raftan indirilirdi. Son yıllarda ise resmi raporlarla, değişik 3 ayrı partide de olumsuz sonuç veren markayı görmezden gelip satışa devam edildiğini izliyoruz. Örneğin, bir sızma zeytinyağı üreticisine ait değişik zamanlarda (12.10.2019 / 14.02.2020 / 1.03.2022) aynı olumsuzluğun Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından 3 defa tespit edilmiş olduğunu görüyoruz. Eski senelerde resmi raporlar açıklanmadığı halde perakendeci kendi kontrollerini yaparak tağşişli ürünü sistem dışına çıkartırdı. Şimdi ise hazır raporun gereği yapılmamakta, tüketici de bu duruma ilgisiz kalmakta ve fiyatın uygunluğunu yeterli bulmaktadır.
  • Çok eski bir perakendecimiz şubelerine uzun zamandır ceviz büyüklüğünde Amasya elma göndermektedir. Hem de normal fiyattan…

Oysa ellerindeki ‘Kalite El Kitabı’na göre belli kalibrajın altındaki ürünlerin bahçede bırakılması gerektiği yazıyor. Bu tip standart dışı ürünler çoğunlukla meyve suyu fabrikalarına gönderilir. Evet Amasya elma doğası gereği starking elmadan küçük olur ve bunun için de çapı 6,5 cm altında olan starking elma standart dışı sayılırken, Amasya elmanın da çapı 5,5 cm altında olanları standart dışı sayılır. Neticede bahçede aksayan kalite kontrol işlemi; ana depo kapısında da market kapısında da aksamış oluyor. Oysa mağazanın ‘orijinal iade’ hakkı olup, göz göre göre bunu kullanmaması ya kontrolsüzlüğe ya da bir baskıya işarettir. İşte önemli bir değişiklik de budur.

  • Üst gelir grubuna hitabeden ve geçmişte müşterisinin önüne zengin ithal çeşitleri seren bir format, bugün bakkalda bile satılan bazı yerli ürün çeşitlerinde yok satmaktadır. Ülkemizde diyabetik ürünler köşesini ilk uygulayan ve ithalatçıya özel çeşitlerin ön siparişini vererek bu köşeyi zenginleştiren bir kişi olarak tezgahtara sordum; “Diyabetik ürünler köşeniz yok mu?” diye… Aldığım cevap, “işte!” diye gösterilen tatlandırıcılardan ibaret raf oldu. Ben de diyabetik reçeli eve dönüş yolunda küçük bir marketten aldım.

Boks sporunda, boksörün daha fazla mücadele edemeyeceğini anlayan koç ringe havlu atardı. Bu, boksörün müsabakadan çekilmesi ve karşılaşmadan yenik ayrılması anlamına gelirdi.

İşte günümüzde ticari hayattaki karşılığı da yukarda anlatmaya çalıştığım değişimin havlu atma aşamasıdır…

Devamını Oku
2 Yorum

2 Yorum

  1. Avatar

    Hakan KALKANDELEN

    26 Nisan 2022 saat: 21:19

    Emeğinize kaleminize sağlık. Çok gerçekçi ve faydalı bir yazı olmuş.. Keşke sizin makalelerinizin ve araştırma yazılarınızın yüzbinlerce okuyucusu olsa.. Tüketiciye ulaşsa cüzdanları a yüksek fayda sağlar, sektör çalışanlarına ( kasiyerden depocuya, ceo dan satın almacıya) ulaşsa birşeyler öğrenip doğru işler yaparlar.. Tebrikler. HAKAN KALKANDELEN

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    26 Nisan 2022 saat: 23:16

    Hakan bey güzel sözleriniz için teşekkürler…

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Enflasyonu avantaja çevirenler çoğalıyor

Ercüment Tunçalp

Yüksek enflasyonun getirdiği en acımasız değişiklik ticari çıkarları önceleyen bazı hamlelerin artmakta olduğudur. Daha da hazin olan ise haksız kazancın denetlenmesini sulandırma gayretleridir. Zira bazı muhalif görüş sahipleri için iktidarı yıpratmak kullanışlı geldiğinden, isteyerek veya istemeyerek niyeti bozanların aradan sıyrılmasına katkı sağlamış oluyorlar.

Enflasyonla mücadele milletçe yapılır…

Hükümetin doğru politikalarla bu mücadeleyi sürdürmesi gerekirken, bireylerin de aşırı kâr hırsına karşı uyanık olması beklenir.

Yani, aynı marka tereyağını 133 liraya satan da para kazandığına göre 200 liraya satana karşı kayıtsız kalmak iyi vatandaşlık örneği değildir. Verdiğim fiyatlar normal raf fiyatları olup dalgınlığın faturası yüzde 50 fazla ödemektir. Eğer indirimli fiyatın 120 lira olduğu yeri keşfedemezseniz, bu sefer de cebinizden çıkan fazlalığın oranı yüzde 66 olabilir.

Tanınmış bir markanın çam balını 100 liraya satan perakendeci normal kârını elde ederken, 130 liraya satanın haksız kazancına sessiz kalmak da mücadeleye zarar verir.

Kategori lideri bir zeytin markasını 28,25 liraya satan satıcı ile 38,50 liraya satan satıcı komşudur. Dikkati dağınık bir tüketicinin yüzde 36 daha fazla ödemesinin nasıl bir duygu yaratacağını herkes kendine sormalıdır.

Keza köklü bir markanın barbunya pilakisini 16,90 liraya almak yerine 24,90 liraya almak da ihtimal dahilindedir. Bu kulvarı yanlış seçmenin faturası da yüzde 47 fazla ödemektir.

Kategori lideri bir ayçiçek yağı markasının litre fiyatı, komşu 2 marketten birincisinde 35,90 TL, diğerinde yüzde 57 fazlasıyla 56,50 TL’dir.

Bakınız, yukarda saydığım örneklerin tamamı kategorilerinin en güçlü markalarına aittir. Pazar payı daha düşük olan diğer markalardaki fiyat karmaşasının ulaştığı noktayı artık sizler tahmin edebilirsiniz herhalde…

Dünyada muz üreten sayılı ülkeler arasındayız. Geçtiğimiz haftalarda yazdım, Avrupa’nın en pahalı ülkesi olan İsviçre’nin kilosunu 1,41 euroya sattığı ithal muzun yerlisini bizde 2,20 euroya ve daha fazla fiyata satanlar vardır. İthal muzdaki yüksek vergiye rağmen ‘ithal-yerli’ makasını iyice daraltan fırsatçıları ise saymıyorum bile…

AB ülkesi Romanya’da 2,90 euro olan 30’lu yumurta fiyatı bizde 3,20 euro karşılığıdır. Ancak hâlâ üreticinin zarar ettiğini belirterek borsa fiyatlarını haftalık yüzde 4-5 artırarak açıklayan kuruluşlar vardır.

Acaba bu örneklerin enflasyon üzerinde hiç mi etkisi yoktur?

Şubat ayında 7 puanlık KDV indirimi öncesinde; yumurta, çay, yağ gibi temel gıda ürünlerine zam yapan bazı markalarda ve satış noktalarında, zamlı fiyat sebebiyle KDV indiriminin nasıl buharlaştığını yazmıştık. Artık o gerilerde kaldığı için yeni ek kazanç kapılarının aralanmasını kollayanlar vardır. İnanın bu kesimler enflasyonun tek haneye inmesini asla istemezler. Zira o zaman ne stoktan kazanmak ne vergi indiriminden sebeplenmek ne de fiyatları haftalık küçük küçük tırmandırmak mümkün olamaz. Oysa şimdi malı yüklü miktarda alanın, satışların düştüğü durumlarda bile üzülmesine gerek yoktur. Çünkü mevcut şartlarda yarın daha kârlı satabilmesi mümkündür.

Halkın büyük çoğunluğu bu yükün altında ezilirken, bunu avantaja çevirmek isteyen başka bir kesim için hayat bu kadar kolay olmamalıdır.

Sadece bu kadar da değil!

Kataloğa koyduğu çok cazip fiyatlı tanınmış bir markayı sadece fotoğrafta bırakıp tüketiciyi yanıltmak ise bazı satıcılar için alışkanlık haline gelmiştir.

Birçok kampanya ürününün ne perakendeci deposuna ne de herhangi bir şubesine girmemesi bir yana, daha insaflı çıkanlar tarafından bile şube başına 4-5 adetle sınırlı gönderildiğini izliyoruz.

Bunu nasıl anlıyoruz?

Şirketin 800 şubesi var, “Stok adedi 4000 adet” diye duyuru yapılıyor. Yani böyle bir ürüne kampanya teşhiri yapılamadığı gibi sadece az sayıda şanslı müşterinin kısmeti olmaktadır. Şaşırdığım taraf; bu markaların sahibi tedarikçilerin kendilerini neden kullandırdıklarıdır. Veya reklam gibi görülüyorsa bunun çok kötü bir reklam olduğu nasıl fark edilemiyor?

Zira mağazada ürünü bulamayan tüketiciye, çoğu zaman “üretici firma göndermedi” denmektedir. Örnekler, küçük esnaf veya yerel zincirlere ait değildir.

Önceki senelerde kırtasiye sezonunun en düşük fiyatlı perakendecisi bu senenin pahalıları arasındadır. Eski şöhretin riske atılması da şaşırtıcıdır.

Yeni moda bir insert uygulaması daha var!

Fiyatlarının rekabetçi olmadığını iyi bilen bazı perakendecilerin indirim broşüründe “yüzde 15 tasarruflu” açıklamasını yeterli görmeleri oldukça tuhaftır. Tüketici için hiçbir şey ifade etmediği de ortadadır. Normal raf fiyatı yok, indirimli fiyat yok ama tasarruflu olduğu mesajı var. Bu kampanyaların ne kadar gerçekçi olduğunu anlamak isteyenler, sözde tasarruflu fiyatı öğrendikten sonra bir de çevrelerindeki normal raf fiyatlarına bakmalılar. Ya aynı seviyede ya da daha üzerinde kaldığını görecekler!

Sonuç olarak; yüksek enflasyon dönemleri fiyat istikrarını ortadan kaldıran ortamlar yaratabilir. Herkes kendi gemisini kurtarmaya kalkınca da serbest piyasada tam rekabet koşulları sağlıklı işlemez ve tüketiciyi koruyacak bir otoriteye ihtiyaç duyulur. Bütün bu söylediklerim temel gıda ürünleri için geçerlidir. Kimse bu kategorilerde arz-talep dengesinin kendiliğinden oluşmasını beklemesin. Normalde tüketici almazsa fiyat düşer değil mi?

Evet ama her üründe değil, zira tüketici talebi düşürmek için aç mı kalacak yani…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (12)

Ercüment Tunçalp

Bu yazımızın konusu İsviçre’dir.

Amacımız da Avrupa’nın en pahalı ülkesinde yaşamak mı daha zor, en ucuz ülkesinde yaşamak mı, onu anlayabilmek…

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2021 yılına ilişkin hane halkı nihai tüketim harcamalarına göre satın alma gücü paritesi sonuçlarını açıkladı.

Avrupa’da tüketim mal ve hizmetlerine ilişkin fiyat düzeyi endeksi en yüksek ülke 167 ile İsviçre, en düşük ülke ise 40 ile Türkiye oldu.

Bu neyi gösteriyor?

27 Avrupa Birliği (AB) ülkesi genelinde 100 euro karşılığı satın alınan aynı mal ve hizmet sepetinin, Türkiye’de 40 euro karşılığı TL ile satın alınabileceğini gösteriyor. Elbette İsviçre’de de 167 euro karşılığı ile…

Peki bu ne ifade ediyor?

Sadece ülkelerin fiyat seviyelerini…

Başka?

Başka da bir şey ifade etmiyor!

Daha açık şekilde; bir ülkenin fiyat düzeyi endeksi 100’den büyük ise bu ülke karşılaştırıldığı ülke grubu ortalamasına göre “pahalı”, 100’den küçük ise “ucuz” olarak ifade ediliyor. Bu kadar…

Satın alma gücünü, gelir seviyesini dikkate almadan sadece fiyat seviyesi üzerinden hesaplamanın inandırıcılığı olamaz. İşte biz o eksik kalan kısmı tamamlıyoruz.

Sayın Volkan Baysal’ın, 27 Ağustos 2022 tarihli, İsviçre’de 1 saatlik asgari ücretle neler alınabilir?” konulu alışveriş videosundan faydalandık. Kendisine bu çalışma için teşekkür ediyorum.

Şimdi yukarıdaki liste üzerinden kıyaslamalara başlayalım…

  • Adı geçen arkadaşımızdan, İsviçre’de yıllık brüt asgari ücretin 56.000 frank, aylık brüt asgari ücretin 4.665 frank ve net asgari ücretin 3.200 frank olduğunu öğrendik. Haftalık 40 saat çalışma esası üzerinden de 3200 / 160 = 20 frank saatlik ücrete ulaştık.
  • Lidl marketten yapılan alışverişin toplamı 1 saatlik asgari ücrete denk getirilerek 20,31 frank tuttu. Aynı alışverişin karşılığı olarak Carrefoursa sisteminden aldığımız benzer ürünlerin fiyatları da 299,60 TL tuttu.
  • 1 İsviçre frangı, 19,09 TL karşılığıdır. 1 İsviçre frangı, 1,05 euro karşılığıdır. 1 euro, 18,24 TL karşılığıdır.
  • İsviçre’de net asgari ücret 3.200 frank (3.360 euro), Türkiye’de net asgari ücret 5.500 TL’dir (302 euro). İsviçre asgari ücreti 61.088 TL karşılığıdır.
  • Bir İsviçre vatandaşı aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 158 defa yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz 18 defa yapabilmektedir.
  • Veya İsviçre vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 0,6’sı ile yapabilirken, aynı alışverişi bizim tüketicimiz gelirinin yüzde 5’i ile yapabilmektedir.
  • Listede görüleceği üzere Avrupa’nın en pahalı ülkesi ithal muzu euro bazında bizim yerli muzdan daha ucuza satıyor. Bu konu da aynen yumurta gibi özel ilgiyi hak ediyor!
  • İki taraftaki alışverişi de euro bazında gösterirsek; İsviçre deki alışveriş tutarı 21.32 euro, Türkiye alışverişi 16.43 euro karşılığıdır.

Türkiye alışverişi euro bazında İsviçre alışverişinin yüzde 77’si seviyesinde iken, Türk tüketicinin euro bazında geliri İsviçreli tüketici gelirinin yüzde 9’u seviyesindedir.

  • Her iki ülke vatandaşının gelirini de harcamasını da bir birim üzerinden karşılaştırırsak; geliri 1.7 kat fazla çıkan ülkemiz vatandaşının harcaması 14.7 kat fazla çıkar. Eğer her iki tarafın gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi bizdeki alışverişin tutarı 299,60 TL yerine sadece 34,65 TL çıkmalıydı. Veya 299,60 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 47.555 TL olmalıydı. Evet aradaki fark bu kadar büyük olunca böyle inanılması güç rakamlar ortaya çıkıyor ama gerçek budur. Yoksa en kolayı, ülkeleri fiyat seviyelerine bakarak sıralamaktır ki buradan doğru sonuç çıkmaz.

Sonuç olarak; kişi başı milli gelirde oluşan büyük fark satın alma gücünün hangi tarafta açık ara önde olduğunu çok net ortaya koyuyor zaten. Ancak küresel bazı kurumların (Dünya Bankası, IMF gibi) icadı olan ve yapay olarak yaratılan “satın alma gücü paritesine göre gelir” şu anda küresel ortamda en çok tartışılan konu olmaya devam ediyor.

Yazının başında belirttiğim, TÜİK tarafından çıkartılmış fiyat düzeyi endeksinde 167- 40 değerlerinin nasıl bulunduğunu bilmiyorum. Ancak iki ülke arasında euro bazında alışverişte bu kadar fark olmadığını çok iyi biliyorum. Zira devamlı kıyaslıyorum. Son alışverişte olduğu gibi yüzde 79 seviyesinde veya 2 sene önce tespit ettiğimiz gibi yüzde 46 seviyesinde kalan fiyat düzeyimiz yanına elbette gelir düzeyleri arasındaki farkı da ilave ediyorum.

Matematiği bir tarafa bıraksak bile, dünyanın değişik yerlerinde sadece süpermarket otoparklarındaki alışveriş arabalarının yüküne ve içeriğine bakarak da satın alma gücünün hangi tarafta ağır bastığı kolayca tespit edilebilir.

87.087 dolarlık kişi başı geliri (bu da bütün nüfusun ortalaması) bizden 9 kat fazla olan İsviçreli tüketici de pahalı bir ülkede yaşadığını biliyor. Ve hatta aylık süpermarket alışverişi için Fransa veya Almanya’ya geçenler de oluyor. Bu durum satın alma gücü düşüklüğünden değil, hesabını iyi yapan ve ne tasarruf ettiğini hesaplayabilen bilinçli tüketicinin davranışı olarak öne çıkıyor.

Darısı bizim başımıza…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Büyüme neden tüketiciye yansımıyor?

Ercüment Tunçalp

Son yıllarda ‘tüketicinin düşen satın alma gücü’ hakkında çok fazla yazı kaleme aldım. Elbette yeteri kadar da rakamsal verilerle destekledim.

Ancak gerek 2021 yılının tatminkar büyüme rakamı, gerekse son açıklanan bu yılın ikinci çeyreğine ait yüzde 7.6’lık büyüme oranı kafaları karıştırabilir.

Baştan söylemeliyim ki; bu büyümeyi geniş tüketici kesimleri hissetmediği gibi yoksullaşma hız kesmeden devam ediyor. Biz olaylara tüketici cephesinden baktığımız için de çelişki gibi gözüken bu durumu aydınlatmak şart oluyor.

Peki bu büyüme kime yarıyor?

Bu sorunun kısa cevabı, büyüme esnasında emekten kesilen payın sermayeye kanalize olduğudur. Her şey o kadar açık şekilde gerçekleşiyor ki; üzerinde en geniş mutabakat sağlanan bir sorun olarak karşımızda duruyor.

İşte TÜİK’in konuya açıklık getiren açıklamasından bir bölüm:

İşgücü ödemelerinin cari fiyatlarla gayrisafi katma değer içindeki payı geçen yılın ikinci çeyreğinde yüzde 32.6 iken, bu oran 2022 yılında yüzde 25.4 oldu.”

Söz konusu oranın 2020’nin ikinci çeyreğinde ise yine aynı kurumun verdiği bilgiye göre yüzde 36.8 ile daha yüksek olduğunu da biz ilave edelim.

İki yılda 11 puandan fazla kayba uğrayan emeğin payına bakar mısınız?

Ülke büyürken vatandaşın nasıl yoksullaştığına dair sadece bu açıklama bile yeterlidir ama büyüme payının nereye gittiği de iyi görülmeli ve de eksik kalmamalıdır. Resmi açıklamaya göre en yüksek büyüme yüzde 26.6 ile finans sektörüne aittir. Bu kadar da değil, örneğin bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 400’ün üzerinde kâr artışı kaydeden bankaları da daha fazla oranda kâr artışı sağlayan şirketleri de finansal tablolarından izlemek mümkündür. Bankaların yüksek kâr artışları doğal performanslarının bir sonucu olmayıp, politika faizinin piyasa koşullarına uymamasının onlara getirdiği bir avantajdır.

Tüketicinin durumunu kendi ağzından öğrenmek isteyenler için ise bakılacak yer son zamanlarda küçük iniş çıkışlar gösterse de çok düşük seyreden ‘Tüketici Güven Endeksi’ olabilir. Tüketici güven endeksi hesaplamasında 100 seviyesi eşik değer olarak kabul edilir. Bu seviyenin altı tüketici güveninde kötümser durumu ifade eder. Ağustos ayı değeri 68’den 72.2’ye yükselince tüketici güveni artmış olmaz. Bazı önemli gazetelerin bile, “Tüketici güveni 4 puan arttı” değerlendirmeleri temelden yanlıştır. Doğrusu endeks değerinin yükseldiğidir. Veya tüketici güvenindeki kötümserliğin bir miktar azaldığıdır. Tüketici güveni ancak 101’den itibaren artışa geçer ki; son 10 yılda rastlanmış bir durum değildir. Görülen en yüksek seviye 2014 Nisan’ında ölçülen 97.4’lük değerdir.

İmalatçıların ağzından piyasanın durumunu öğrenmek isteyenler için de bakılacak yer ‘PMI- Satınalma Yöneticileri Endeksi’dir. Oradaki eşik değer de 50 olup, 6 aydır bu seviyenin altında seyreden ve daralmaya işaret eden tabloya bakmak yeterlidir.

Türkiye imalat sektörü 6 aydır daralma yaşıyor. İmalat PMI, Mart (49.40), Nisan (49.20), Mayıs (49.20), Haziran (48.10), Temmuz (46.90), Ağustos (47.40) aylarında eşik değer olan 50’nin altında ve daralma bölgesinde kalmaya devam ediyor. Hem iç hem de dış pazarlardaki zayıflıklar sebebiyle piyasa koşullarında belirgin zorluklar söz konusudur. Endeks sadece imalat için değil zinciri oluşturan ekonominin tümü için önemlidir. Çünkü imalatın devamı ‘satmak üzere satın alma’ yapan perakende sektörünü de, ‘kullanmak üzere satın alma’ yapan turizm sektörünü de, küresel piyasalara yelken açan ihracat kanadını da aynı ölçüde ilgilendiriyor.

PMI verileri ekonominin gidişatına dair öncü göstergedir. Yani bu veri geleceğe ışık tutuyor. Hani yukarda ikinci çeyreğe ait bahsi geçen büyüme oranı var ya, o artık geride kaldı ve yaşandı bitti. 1 Eylül’de açıklanan 47.40’lık değer geleceğe dair uyarıdır. PMI 0-100 arasında bir değer alır. Eşik değer sayılan 50’nin altındaki herhangi bir rakam küçülmeye, üzerinde gerçekleşmesi durumu ise büyüme olacağına işarettir. Eğer endeks 3-4 ay boyunca 42 puanın altında seyrediyorsa resesyona girileceğine dair uyarı niteliğindedir. Yani ekonomide fala bakmaya gerek yoktur, yeter ki güvenilir veriler elde olsun…

Yeni açıklanan Orta Vadeli Program’a göre yıl sonu için yapılan yüzde 65’lik TÜFE tahmininin tutması oldukça zordur. Zira Ağustos ayında TÜFE yüzde 80,21 iken Yİ-ÜFE yüzde 143,75’ tir. Yani arada maliyet artışı olarak 63 puanlık fazla vardır. Ya bu artışlar perakendeye yansıyacak ve TÜFE daha da artacaktır ya da üretici firmaların çoğu iflas edecektir. Yani üçüncü bir ihtimal yoktur. Bu kadar da değil!

Yoksulluk sınırı altındaki büyük halk kesimlerinin enflasyonu resmi hesapla bile yüzde 100’e yakındır. Zira TÜFE sepetinde dikkate alınan gıdanın payı yüzde 25,32 iken, orta ve alt gelir grubunun fiili gıda payı yüzde 45’e yakındır.

Gıda fiyatları yıllık artışı yüzde 90,25 olduğuna göre yoksulun enflasyonu yüzde 80,21 olamaz. Kaldı ki Türkiye’nin resmi enflasyon hesabı yapan ikinci kurumu olan İstanbul Ticaret Odası (İTO) Ağustos ayı için yıllık enflasyon oranını yüzde 99,91 olarak açıklamıştır.

Yapay müjdeler pompalamaya meraklı bazı kalemlerin “enflasyonun yarı yarıya düşeceği ve bu sayede hayat pahalılığının da azalacağı” yönündeki görüşleri matematiğe aykırıdır. Yıllık enflasyon yüzde 100 ise 1 yıl sonra 100 TL’lik sepet 200 TL olmuş demektir. Devamında ise yüzde 50’ye düşeceği söylenen enflasyon oranı ile fiyatlar gerilemez, tersine 200 TL’lik sepet tutarı 300 TL’ye çıkar. Yani ancak fiyat artış hızı azalabilir ama hayat pahalılığı yıpratmaya devam eder.

Sonuç olarak; emeği ile hayatını sürdüren ve toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan kesimlerin refahını gözetmeyen bir büyümenin perakendecilere de faydası yoktur. Yani bu şartların devamı, esnafı da çiftçiyi de düşen satın alma gücü kapsamına dahil eder. Zincirleme etki dediğim budur.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER