Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Peynirin de tadı kaçtı!

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Elbette enflasyonun sebebi marketler değildir. Ancak ülkemizde sürekli olarak “zarar ediyoruz” diye şikayet ederek kazancı artıranlar ve maliyetten kaynaklanan fiyat artışlarını fırsata çevirenler vardır. Kısaca bunu yüksek enflasyon ortamının yarattığı imkanlardan faydalanma (sık fiyat değiştirebilme) becerisi olarak tarif edebiliriz.

İlk davranış tarzını hangi kategorilerde daha fazla gördüğümüzü önceki yazılarımda örneklerle açıklamıştım. Bu günkü konumuz ise; fiyatlarda ölçünün iyice kaçtığı markalı süt ürünleridir.

Ne tedarikçiler için ne de perakendeciler için toptan suçlama doğru değildir. Kaldı ki, esas olarak fiyatta belirleyici olan taraf da perakendeciler değildir. Hatta tedarikçinin hazırladığı her yeni fiyat listesini, perakendeci zamansız ve matematiğe aykırı buluyorsa geri çevirme hakkına sahiptir. Örneğin yılın başında 25 lira fiyatı olan diş macunu henüz 1 yıl dolmadan 125 lira olmuşsa ve satıcı da sorgusuz sualsiz bu ürünü rafa koymuşsa, bunun tek izahı olabilir; o da “tüketici nasıl olsa almak zorunda” anlayışıdır.

Küresel bir markanın, üretimi Türkiye’de yaptığı halde anında kur farkını fiyata yansıtma talebi perakendeci tarafından iyice analiz edilmeden kabul edilmemelidir. Siparişi göndermeme durumunda ise tüketici bilgilendirilerek özel markalı ürünlere veya diğer markalara yönlendirme yapılmalı ve bu ürünlerle her kategoride rekabetçi fiyat mücadelesi verilmelidir. Öncelikle de et ve süt ürünlerinde…

Evet üreticinin daha fazla desteklenmesi ve yaşatılması şarttır. Buna kimse itiraz etmez. Ancak tüketici de sahipsiz bırakılmamalıdır.

Televizyonda veya gazetede işin uzmanına soruyorlar, “Peynir fiyatları neden bu kadar yüksek?” diye…

Cevap, “Yem fiyatları ve diğer maliyet kalemleri yüksek olduğu için üretici hayvanını kesiyor ve süt üretimi düşüyor.”

Cevaba bakar mısınız?

Evet açıklamanın içinde gerçek payı vardır ama sorunun cevabı bu değildir. Zira ortada fiilen çiğ sütün üreticideki 8,50 TL olan güncel fiyatı varken, market rafında da UHT sütün 25 lira, pastörize sütün 35 lira olan etiket fiyatları görülürken, bu rakamların yan yana gelmesi hiç merak uyandırmaz mı?

Sonra, mademki hayvanlar kesiliyor ve süt arzı düşüyor, bu durumda da et arzı yükseldiğine göre, neden et fiyatları düşmüyor?

Peynir konumuza dönelim ve biraz daha detay vereyim. 3 Aralık 2021’de çiğ süt fiyatı 3,20 TL iken, 3 Aralık 2022’de çiğ süt fiyatı 8,50 TL dir. Fiyat artış oranı yüzde 165,6’dır.Ulusal zincirlerimizdeki (1 süpermarket, 2 indirim marketi) en ucuz yağlı UHT süt fiyatları ise 3 Aralık 2021’de 5,25 TL iken, 3 Aralık 2022’de 15,50 TL’dir. Üç zincirde de fiyatlar aynıdır, fiyat artış oranı da yüzde 195,2’dir. Ve hâlâ çiğ süt fiyatının 11 TL olmasını isteyenler vardır…

Yani olası yüzde 244 oranındaki artışı çok kolay telaffuz edebiliyorlar!

Peki tüketici hangi gelir artış oranı ile bu ürünlere ulaşabilecektir?

1 kg klasik beyaz peynir 8 litre sütten yapılır. Şu anda rafta olan peynirlerin çiğ süt maliyeti 7,5 TL x 8 litre = 60 TL’dir. Eğer peynir yumuşak ise daha az süt kullanılmış demektir ve maliyet 52,5 TL ye kadar düşer (7,5 TL x 7 litre).

Şu anda raflarda markalı klasik beyaz peynirlerin kilogram fiyatları 200-250 TL’yi bulmuş durumdadır. Aynı peynirin private label uygulamasının kg fiyatı 137 TL’dir. Yani sorun sadece süt ile peynir arasındaki fiyat makası değil, maliyeti aynı olan iki peynir arasındaki 110 TL’ ye varan fiyat farkıdır da…

Eğer perakendecilerin private label uygulamaları (market markaları) olmasaydı, bu fiyatları daha da yüksek seviyelerde görmemiz kaçınılmazdı…

Bugün için bu fiyatların üretim azalması ile ilgisi yoktur. Evet üretim azalmaya devam eder ve çiğ süt fiyatı bir gün 15-20 liraya çıkarsa o hesabı da ancak o zaman yaparız. Ben bu günkü fiili durumdan bahsediyorum.

Bir hatırlatma daha; peynirin asgari olgunlaşma süresi 4 aydır. Çiğ süt fiyatı değiştiği gün peynir fiyatı değişmez. Oysa görüldüğü gibi peynir önden gidiyor.

Diğer çeşitlere de bakacak olursak; bilinen bazı markalarda, 10 kg sütten üretilen taze kaşar peynirin kg fiyatı 240 TL’yi; 14 kg sütten üretilen 1 kg eski kaşar peynirin fiyatı 300 TL’yi aşmıştır. Trakya eski kaşar peyniri 430 TL’ye satan bir lüks şarküteri değil, ulusal zincirdir. Karışık sütlerden üretilen (koyun, keçi, inek) beyaz peynirlerin fiyatı da 300 TL’yi geçmiştir.

Aynen yumurta sektöründe olduğu gibi bazı et ve süt sektörü temsilcileri de TÜİK’in yüzde 4,4 düştü dediği süt üretim miktarının yüzde 15 düştüğünü belirterek haklı gerekçe yaratmaya çalışıyorlar. “Süt arzı çok düşük olduğu için peynir ve süt ürünlerinde fiyatlar afaki şekilde artmaya devam edecek” diye de korku salıyorlar. ‘Afaki’ kelimesinin anlamı “bir kaynağa dayanmayan” şeklindedir. Peki herhangi bir dayanağı bulunmayan fiyat artışının haklılığı olabilir mi?

İşte sürekli itiraz ettiğimiz konu budur…

Bir müddet önce “Kırmızı et sorunu ne olacak?” başlıklı yazımda, mevcut et fiyatlarımızın hem karkas hem de çeşit olarak euro bazında bile Almanya’dan pahalı olduğunu yazmıştım. Aynı yazıda; Türkiye Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Merkez Birliği (TÜDKİYEB) Başkanı Nihat Çelik’in görüşlerine de yer vermiştim. Başkan, “Ette fiyat artışına ihtiyaç yok. Böyle açıklamalar yapanların kimin değirmenine su taşıdığı araştırılmalı.” diyordu. Ancak hâlâ sektör içinden ete yüzde 30- 40 fiyat artışı geleceğini seslendirenler var. Yem hammaddesinin yüzde 50’si ithal olduğu gerçeği yanında; döviz kuru hareketsiz kalsa da bu çevreler için fark etmiyor, afaki fiyat artışlarını et ürünleri için de hak olarak görebiliyorlar.

Sonuç olarak; tüketicinin her durumda kaderi değişmiyor. Kesime giden süt hayvanları sebebiyle hem süt fiyatı artmalı hem de kesimler sebebiyle artan et arzına rağmen fiyatlar düşmemeli, tersine o da yüzde 40 artmalı öyle mi?

Ülkemizi dünyanın en büyük ilk 140 perakendecisi içinde temsil eden hard discount formatının disiplinli uygulayıcısı BİM, güçlü özel markaları ile piyasada regülatör görevi üstlenmeseydi, bu günkü tablonun daha da olumsuz şekillenmesi muhtemeldi. Bu hakkı da teslim etmezsek eksik kalır!

Evet ülkemizde hatalı fiyatlandırma yapan, satmadığı ürünü indirimde gösteren, sattığı indirimli ürünü ise şube başına 3’er adet gönderen sözde kampanyaların sahibi perakendeciler de bulunmaktadır. Ama hem azınlıkta kalmaktalar hem de artık tüketici daha fazla araştırma yaparak her şeyin farkına varmaktadır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Fiş almayan müşteriler!

Ercüment Tunçalp

Çok rastladığım bir olaydır ve sizler de mutlaka şahit olmuşsunuzdur…

Kasiyer tahsilatı yaptıktan sonra müşteriye alışveriş fişini uzattığında arada sırada aldığı cevap “fişi at kızım çöpe” olur. Veya duymazdan gelerek yürür gider…

Bir gün kasa önünde beklerken, arkamdaki beyefendi “Parayı sokaktan toplasam böyle davranmam” dedi. Son derece haklıydı ama sosyal medyada tam tersine “alışveriş fişi almıyorum, çünkü…” diye başlayan ancak en önemli gerçeğin yanından bile geçmeyen bir sürü ifadeye şahit oldum. Kağıt israfının önlenmesinden, çevre temizliğinden, kasa hızını artırma özelliğine kadar bolca görüş ortaya konarken, kimse cebinden düşen para ile ilgilenmiyordu!

Dolayısıyla bugün tüketiciye kaybettiren önemli bir durumdan bahsedeceğim.

Son zamanlarda, bilhassa ulusal zincirlerde personel giderinden tasarruf amaçlı eksik istihdam söz konusudur. Bu durum hizmetin aksamasına, alan yönetimi ve etiket değişikliği ihmaline, çalıntı oranının artışına neden olsa da esas riski yüklenen tüketici oluyor.

Son zamanlarda “etiket ile sistem arasındaki uyumsuzluk” aşırı artmıştır. Bir tüketici olarak marketlerden para iadesi almadığım hafta yoktur…

Bu konuda rekor eski Azerbaycan Ramstor Genel Müdürü Alparslan Uçur’a aittir. Bazen kasa ile etiket arasındaki farktan, bazen son kullanım tarihi aşımından, bazen de evde yaptığı kalite kontrol olumsuzluklarından alışveriş fişi sayesinde korunabilmektedir. Oldukça fazla yekun tuttuğu da kendi ifadesidir.

Tüketicinin yapması gereken; öncelikle fiyat avantajı görülen ürünlerde kasa fişi ile akılda kalan fiyatların karşılaştırılmasıdır. Emin olunmayan fiyatlarda tekrar rafa dönüp kesin kanaate ulaşılmalıdır. Hata bulunduğunda, etiket raftan alınarak fiş ile yan yana kasiyerin önüne konmalıdır.

Burada esas olan etiket fiyatıdır. Nedeni ve sonuçları tüketiciyi ilgilendirmez.

Örneğin Fiskobirlik fındık ezmesi normal fiyatı olan 370 TL’den 199 TL’ye inmişti ama kasada benden istenen ilk fiyattı. Elbette itiraz hakkımı kullanarak 171 TL’nin cebimde kalmasını sağladım. Peki bu hatalar hep tüketici aleyhine mi olur?

Evet çoğunlukla öyledir. Zira bu hatalar fiyat artışı durumunda söz konusudur. Ülkemizde kampanyalar hariç fiyat düşüşleri sık görülen bir şey değildir. Olsa bile tüketici etiket fiyatını yüksek bulursa ürünü almayabilir. Veya insert içinde düşük fiyatı gördü ama rafta yüksek fiyatla karşılaştı ise itiraz hakkı da vardır.

Elbette bütün bunlardan, “fişi çöpe at kızım” diyenlerin haberi olmaz ve de hatayı telafi etme imkanı kalmaz…

Kaldı ki, alışveriş sonrası fişini almayan müşteriler, Vergi Usul Kanunu kapsamında alışveriş tutarına bakılmaksızın 5.000 TL özel usulsüzlük cezası riskiyle karşı karşıyadır. Ayrıca 213 sayılı bu kanun çerçevesinde, satıcı da alıcının isteğine bakmadan o fişi ödeme kaydedici cihazdan (kasadan) çıkarmak ve müşteriye uzatmakla yükümlüdür. Bu kısımda sorun yoktur, zira eğitilen kasiyerler fişi müşteriye uzatırlar. Sorun daha çok müşteridedir…

Olayın başka boyutları da var. Fiş ürünün o mağazadan alındığına dair hukuki kanıttır. Fişi almayan kişinin kusurlu bir malı (tarihi geçmiş, tağşişli veya insan sağlığı için tehdit oluşturan) iade ve değişim hakkı olamaz. Biraz daha ileri gidiyorum, bir zehirlenme olayında hak iddia edemez.

İki ürün alırsınız kasadan dört adet olarak geçebilir. Sizden sonraki müşteri kasa bankosuna ürünlerini boşaltmaya başladığında sizin işleminiz devam ediyor olabilir. Kasiyer yanlışlıkla onun ürününü sizin fişinize yazabilir. Aldığınız avokado kasadan ananas olarak geçebilir. Elinizde fiş yoksa nasıl bileceksiniz?

En önemlisi birkaç market dolaşan tüketici için fiş, güvenlik kontrolünde herhangi bir ürünün önceki perakendeciden alındığını ispat için de gereklidir.

Yani haksız suçlamaların önüne geçilebilmesi için de yardımcı bir işlevi vardır.

En taze örneği verdiğimde, fişin piyasa kontrolünde ne kadar işe yaradığı da görülecektir. Konumuz, “Duru sıvı sabun ‘Zeytin Bahçesi-Mutluluk’ ifadesi ile 3 lt ambalajda satışa sunulan ve market raflarında yer bulan bir üründür. Bizi ilgilendiren kısmı, bu ürünün bir markette 415 TL’ye, başka bir markette 109 TL’ye (indirimde) satılmasıdır. Eğer elinizde fiş yoksa toplam alışveriş tutarınız içinden bunu nasıl süzeceksiniz? Buraya kadarı müşteriyi ilgilendiren kısmıdır.

Ayrıca fiyatlama özgürlüğünün bu kadar geniş olduğu ülkemizde; düşük olan fiyatın maliyet fiyatına yakın olduğunu kabul etsek bile (ki mümkün değildir), %271 kâr ilavesi ile de ilgilenecek olanlar çıkabilir…

Peki dünyadaki uygulama nasıldır?

Almanya, Fransa, İsveç, Portekiz gibi bazı ülkelerde fiş alma zorunluluğu yoktur. Bize biraz daha benzeyen İtalya’da market fişini almamak gibi bir durum söz konusu olamaz. İtalyan mali polisi marketlerden çıkan müşterileri durdurup fiş kontrolü yapabilirler. Eğer market kapısından çıkmış ve fişinizi polise ibraz edememişseniz hem siz hem de işletme ağır para cezalarıyla karşılaşabilir. Çekya ve Yunanistan’da da müşterinin fişi almayı reddetmek gibi bir seçeneği yoktur. Norveç ve Hollanda’da kasiyersiz sistemler yaygındır, bu bakımdan market fişini almak zorunludur. Örneğin Hollanda’da Albert Heijn gibi bazı zincirlerde self servis kasa bölgesinden çıkmak için kapıdaki turnikeye fişteki barkodu okutmak zorundasınız.

Sonuç olarak; görüldüğü gibi bu konuda hem devleti koruma hem de satıcıyı kontrol altında tutma öncelikleri vardır. Tüketicinin korunması ise daha çok onun kendi tercihine bırakılmıştır. İşte söylemek istediğim tam da budur. Yani ortada hatırı sayılır maddi kayıp söz konusudur ve kimse devletten daha zengin değildir. Elbette buna rağmen bireysel tercihlere de saygımız sürmektedir…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

PMI verisi ne söylüyor?

Ercüment Tunçalp

Bu konuyu seçme nedenim; “Ekonomi iyiye gidiyor” şeklinde temeli olmayan söylemlerin rahatça gündeme gelebilmesidir. Yüzde 30’lara takılı kalan enflasyona rağmen “dezenflasyon süreci”nden bahsedilmesidir. Bu konuda çok yazdığım için bugün sıra Satınalma Yöneticileri Endeksi (PMI) verisindedir.

PMI ekonomide en fazla önem verilen ve takip edilen göstergelerin başında gelir. Her ayın ilk günü açıklanması bu veriyi öncü gösterge konumuna taşır. Yani bir nevi özel sektördeki hava durumunu bildirir…

İmalat ve hizmet sektörlerindeki ekonomik eğilimleri ölçer, özel sektör şirketlerindeki üst düzey yöneticilerin aylık anket verilerine dayanır.

  • 50,0 eşik değerdir, genişlemeyi de daralmayı da ifade etmez.
  • 50,0 üzeri ekonomik aktivitede artışa ve sektörde genişlemeye işaret eder.
  • 50,0 altı ekonomik aktivitede düşüşe ve sektörde daralmaya işaret eder.
  • İmalat Sanayi PMI endeksi hesaplanırken beş temel bileşene yer verilir. Yeni siparişler (%30), üretim (%25), istihdam (%20), tedarikçilerin teslim süreleri (%15), satın alınan ürün stoku (%10) şeklinde ankete yön verilir. Parantez içindeki oranlar dikkate alınan ağırlıklardır.
  • Matematiksel formülü;

PMI= (Olumlu cevap oranı x 1)+(Değişmedi cevap oranı x 0,5)+(Olumsuz cevap oranı x 0) şeklindedir…

Olumsuz cevapların 0 ile çarpıldığı için formüle bir katkısı yoktur. Bu bakımdan sadeleştirelim…

PMI= İyiye gidiyor diyenlerin %’si+(Değişmedi diyenlerin %’si/2)

Yani iyileşme bildirenlerin yüzdesi ile değişmediğini bildirenlerin yarısı toplanır. Örneğin; bir ayda 100 satın alma yöneticisine “yeni siparişler” durumu sorulmuş olsun;

40 yönetici; “geçen aya göre iyi” dediyse %40,

30 yönetici “geçen aya göre değişmedi” dediyse %30,

30 yönetici “geçen aydan daha kötü” dediyse %30 dikkate alınır. Formülde yerine koyacak olursak; PMI= 40+(30/2)= 55 çıkar…

Bu şekilde elde edilen 5 ayrı bileşen skoru, önceden belirlenmiş sabit ağırlıklarla (yukarda belirttim) çarpılarak tek bir manşet PMI rakamına ulaşılır.

  • Onu da ayrı bir örnekle açıklayayım. Yukarda “yeni siparişler”i bulmuştuk.

Şimdi de diğer alt endekslerin ağırlıklarını (parantez içindeki) ve örnek endeks puanlarını birlikte görelim.

Yeni siparişler (%30) için 55, üretim (%25) için 53, istihdam (%20) için 48, tedarikçi teslim süreleri (%15) için 50, stoklar (%10) için 45 alt endeks puanları bulunmuş olsun…

Ağırlıklarla çarpınca;

Yeni siparişler               55×0,30=    16,5

Üretim                           53×0,25=    13,25

İstihdam                        48×0,20=    9,6

Tedarikçi t. Süresi          50×0,15=    7,5

Stoklar                          45×0,10=    4,5

PMI= 16,5+13,25+9,6+7,5+4,5=      51,35 çıkar.

Peki bunu nasıl okuruz?

Endeks 51,35 olarak büyümeye işaret etse de istihdamda 48,0 ve stoklardaki 45,0 puanları daralmaya dikkat çeker. Bunun da anlamı; talep artmasına rağmen üretim artışının stokları eriterek karşılandığı ve temkinli davranılması gerektiğini ifade eder.

PMI’lar, bir sektörün (imalat, hizmet, inşaat) durumuna ilişkin gerçek zamanlı tespitler sunar. Resmi veriler ise en az üç ay gecikmeli geldiğinden, PMI anlık fotoğraf yerine geçer. Zira daha sonraki istatistikleri öngörmek ve işletmelerin planlarını ve kararlarını etkileme işlevi bulunduğundan çok değerlidir.

Örneğin Mayıs ayı küresel İmalat PMI 52,6 seviyesiyle yaklaşık 5 ayın zirvesindedir. Küresel ortalamanın üzerindeki ülkeler: Tayvan, Hollanda, İrlanda, ABD, Hindistan, Güney Kore, Japonya, Birleşik Krallık, Yunanistan, İtalya, Kanada, Vietnam…

Eşik değer (50) üzerindeki ülkeler: Tayland, Çekya, Kolombiya, Avusturya, İspanya, Pakistan, Filipinler, Avustralya, Almanya…

Eşik değerin altındaki ülkeler: Türkiye, Meksika, Polonya, Myanmar, Brezilya, Kazakistan, Rusya, Romanya…

Dünyada durum buyken; ülkemizde İSO PMI verilerine göre imalat sanayinde 27 aydır süren zayıflama Haziran ayında 47,1’e gerileyerek derinleşmiştir.

Sonuç olarak; kulaktan dolma bilgilere dayanarak ekonomi hakkında fikir edinilemez. Geçenlerde yetkili bir ağızdan, “vatandaşı enflasyona ezdirmedik” cümlesini duyunca inanamadım. Zira matematik ve istatistik tersini söylüyordu. Çarşıda, pazarda gördüğümüz manzaralardan bahsetmiyorum bile…

Örneğin Haziran ayı itibariyle yıllık TÜFE %32,11 çıktı diye bunu alt ve orta gelir grubunun enflasyonu olarak göremeyiz. Zira bu gelir gruplarının harcamalarında gıda ve konutun ağırlığı %70 iken, TÜFE sepetindeki karşılığı %35,84’dür (gıda %24,44+konut %11,40). Üstelik Haziran ayında ortalama enflasyon %32,11 iken, gıda ve alkolsüz içecekler enflasyonu %35,45, konut enflasyonu %45,14 çıkmıştır. Dolayısıyla bu iki kategorinin enflasyonu hem ortalamasının çok üstündedir hem de sepet ağırlıkları yaklaşık 2 katıdır. Bu durumda sabit gelirli ve emeklinin enflasyon karşısındaki alım gücü kaybı en küçük bir tereddüde yer bırakmaz.

Son altı aydır %31-32 seviyesinde seyreden yıllık enflasyon oranları, “dezenflasyon sürecindeyiz” sözlerini tekzip etmiyor mu?

PMI verileri de daha kapsamlı şekilde geleceği tarif ettiğine göre geriye merak edilecek bir şey kalıyor mu?

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (42) Avusturya

Ercüment Tunçalp

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın en fakir ülkelerinden sayılan Avusturya, son 20 yılda dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer almayı başarmıştır. Coğrafi konumu da ticari yönden önemli güç kaynağı oluşturmaktadır. Orta Avrupa’da denize kıyısı olmayan bu ülkenin komşuları; Almanya, Çekya, Slovakya, Macaristan Slovenya, İtalya, İsviçre, Lihtenştayn’dır. Başkenti Viyana’dır. Yüzölçümü 83.879 kilometrekare (Ege Bölgesi kadar), nüfusu 9,2 milyondur (İzmir’in 2 katı kadar).

Denize kıyısı olmadığı halde Tuna nehrinden turistik açıdan olduğu kadar taşıma açısından da faydalanmaktadırlar. Zira Karadeniz’i Kuzey Denizi’ne bağlayan su yolu üzerinde bulunmaktalar. Ülkenin hemen hemen yarısı ormanlarla kaplı olup, büyük kısmı özel şahıslara aittir. Bu ülkenin Japonya’dan sonra çevre konusunda dünyanın en duyarlı ikinci ülkesi olduğu kabul edilmektedir.

  • Kişi başı milli geliri 63.160 dolar, yani bizimkinin (18.040 dolar) 3,5 katı,
  • Yıllık enflasyon %3,7, işsizlik %7,1.
  • Viyana şehir merkezi hariç, 2+1 ev kiraları 1.100-1.500 Euro civarındadır. Yani 52-79 bin TL arasıdır. Satılık dairelerin metrekare fiyatları 6.200- 6.700 Euro civarındadır. Yani 90 metrekare bir dairenin fiyatı Avrupa’nın göbeğinde 29-32 milyon TL karşılığındadır.
  • Avusturya’da devlet tarafından belirlenmiş tek yasal asgari ücret bulunmamaktadır. Minimum brüt maaş 1.800 Euro’dur. Yılda 14 defa ödendiği için 14×1.800/12= 2.100 Euro’dur. Bu maaşın neti yaklaşık 1.550 Euro civarındadır. Bizim 28.075 TL’lik (531 Euro) asgari ücreti de yanına koyalım.

Fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…

  • Avusturya’da faaliyet gösteren küresel zincirler; Spar, Rewe, Billa, Penny, Hofer, Mpreis…
  • Alışveriş yeri Spar mağazasıdır. Fiyatların alındığı tarih 24 Haziran 2026’dır.
  • Güncel kur; 1 Euro= 52,84 TL’dir.
  • 63 ürünün yer aldığı listede, Avusturya alışverişinin tutarı 391,24 Euro (20.673 TL), Türkiye tutarı 488,22 Euro (25.856 TL) çıkmıştır. Aynı alışverişe bizim tüketicimiz Euro bazında %25 daha fazla ödemektedir.
  • Ülkemizdeki en güncel konu olan tavuk olayını bu fiyat listesi ile birleştirelim. Listede görüleceği üzere; bütün tavukta oldukça farklı şekilde biz ucuzuz. Spar 5,99 euro, bizde 2,55 Euro’dur. Sıra parça fiyatlarına gelince; örneğin kanat fiyatında onları geçiyoruz. Spar’da 6,49 Euro iken, bizde 8,14 Euro çıkıyor. Orada kanat fiyatı, bütün fiyatın %8 fazlası iken; bizde kanat fiyatı, bütün fiyatın %219 fazlasıdır. Bunun tek izahı vardır. Vitrine bütün piliçi uygun fiyata koyup, parçalardan fazlasını kazanmaktır. Yabancının o kadar aklı olmadığı için maalesef bunu düşünemiyor. Bu da bilinsin istedim!
  • En dikkat çekici durum Fransız malı St Dalfour reçellerinde görülmektedir. Her iki ülkede de ithal ürün olmasına rağmen Euro bazında bizde %71 daha pahalıdır. İşte fahiş fiyat seviyesi dediğim budur. Zira piyasada ne kadar reçel olarak tanıtılsa da bizim anlayacağımız şekilde marmelat, markanın kendi tarifi ise “meyve ezmesi”dir.
  • Türkiye’de “organik ürün” pahalı satılacak ürün olarak algılanıyor. Asgari %52 konvansiyonel ürünün üzerinde fiyat seviyesi görüyoruz. Dünyada böyle değildir, %26 fark eden örneği de Avusturya’da görmekteyiz.
  • Bu bakımdan onların organik ürünlerinin karşısına, bizde muadili yoksa normal ürünü koyabiliyorum. Örneğin tereyağı bizde oradaki gibi organik değil. Fıstık ezmesi de bizde hem 50 gr eksik hem de oradaki gibi organik değildir.
  • Mozerella ve sızma zeytinyağı bizde yerli üretim, oradakiler ithaldir.
  • Yaban mersini çileği Avusturya’da 450 gr, bizdeki 290 gramdır.
  • Fındık içi fiyatı Avusturya’da ambalajlı, bizdeki dökme fiyatıdır.
  • Kuru incirde de 2 katı aşan fiyat farkına rağmen, oradaki ambalajlı ithal ürün, bizdeki dökme yerli üründür. Bütün bu özellikler eşitlenebilseydi aradaki fark birkaç puan daha açılabilirdi, dikkate alınmalıdır.
  • Türk fındığı ile Türkiye’de üretilen Nutella’nın, Euro bazında iki ülkede fiyatları bu kadar birbirine yakın olmamalıydı…
  • Milka çikolata bizde Euro bazında %52 pahalıdır. Benim aldığım fiyatlar her iki tarafta da normal raf fiyatlarıdır. Zira onlarda da zaman zaman daha düşük insert fiyatlarına rastlanabiliyor.
  • Bu alışverişe bizim tüketicimiz Euro bazında %25 daha fazla öderken, alışverişi ucuza getiren Avusturya vatandaşının geliri de %192 fazladır.

Satın alma gücündeki farka gelirsek; bu alışverişi Avusturya vatandaşı aylık geliri ile ay içinde 4 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi aylık geliri ile 1 defa yapabilmektedir.

Bir başka ifade ile Avusturya vatandaşı bu alışverişe gelirinin %25’ini ayırırken, bizim vatandaşımız gelirinin %92’sini ayırmak zorundadır.

Sonuç olarak; liste toplamında %25 fazlalığımız varken, alkollü içkileri dışarda tutunca fazlalık oranı %21’e düşüyor. Listeyi alkolsüz olarak görmek isteyenlerin ara toplamı dikkate almaları önerilir.

Not: Ülkemizde fiyatların nasıl rahat artırılabildiğine en son örnek, çevre kirliliğini azaltmak amacıyla devreye sokulan “Depozitosu Olan Ambalajlar” (DOA) iade sisteminin sabote edilmesidir. Bazı içecek ve hazır su firmaları tarafından, iade edilecek şişe başına 1 TL depozito yansıtılması gerekirken, ürünlere 5 TL’yi bulan zamlar yapıldığı tespit edilmiştir. İşte yıllardır “fırsatçı enflasyonu” olarak ifade ettiğim bu tarz sadece şekil değiştirmiştir.

Bu defa yapılan, enflasyona katkı yanında; ancak tüketici motivasyonu yükselirse başarılı olması beklenen sistemin de hızını kesmeye dönüktür.

Para cezalarını da fazlasıyla tüketiciye yansıtan işletmelere karşı daha caydırıcı başka tedbirler devreye sokulmalıdır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER