Ercüment Tunçalp
PMI verisinin önemi
Geçen hafta 2025’e dair görüşlerimi açıklamıştım. Elbette bu tahminleri ifade ederken falcılık yapmıyor, ekonomik göstergelerden yararlanıyorum. Geleceği okurken ilk bakılması gereken PMI göstergesini de bu bakımdan tamamlayıcı bilgi olarak takdim ediyorum.
PMI (Purchasing Manager Index), pazar payı yüksek şirketlerin satın alma yöneticileri arasında yapılan aylık anketlerden elde edilen ekonomik göstergelerdir. Bu şekilde, imalat, inşaat ve hizmet sektörlerindeki mal ve hizmet satın alma eğilimleri ile devamında da büyüme öngörüleri öğrenilmiş oluyor. Dolayısıyla ülkelerin büyüme tahminlerine ışık tutan, küresel anlamda da en fazla güvenilen endekslerden biridir.
Beş ayrı endeksin ağırlıklandırılması yoluyla hesaplanan birleşik bir endekstir.
Üretim hacmi, yeni siparişler, stok düzeyleri, tedarikçilerin teslim süreleri ve istihdam seviyesi sonuca etki eden alt kırılımlardır.
Ankete katılanlara; bu parametrelerin geçmiş dönemde hangi yönde geliştiği ve bir sonraki dönemde nasıl gelişmesinin beklendiği sorulmaktadır. Sonuçlar; olumlu, olumsuz veya nötr şeklinde verilen 3 farklı cevapla şekilleniyor.
PMI 0-100 arasında bir değer alır. ‘0’ değeri tüm anket sonuçlarının olumsuz, ‘100’ değeri ise tüm anket sonuçlarının olumlu olduğunu gösterir. Bir örnek yapalım. Katılımcıların yüzde 40’ı olumlu, yüzde 20’si nötr, yüzde 40’ı olumsuz görüş bildirdiyse; PMI= 40+(20/2)= 50 olarak hesaplanır.
PMI verisinde eşik değer 50 olarak kabul edilir. Bu değerin altındaki herhangi bir değer küçülmeye, üzerinde olması durumu ise büyüme gerçekleşeceğine işarettir. Eğer endeks 3-4 ay boyunca 42 puanın altında seyrediyorsa resesyona girileceğine işarettir.
PMI Endeksi 2015 yılından itibaren İstanbul Sanayi Odası (ISO) ve Markit Economics iş birliği ile hazırlanmakta ve aylık bazda açıklanmaktadır.
Sektör kapsamı ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. Bizdeki, “İstanbul Sanayi Odası Türkiye- PMI İmalat Sanayi Raporu” olarak açıklanmaktadır.
Buna bağlı 2. rapor “İSO Türkiye Sektörel PMI” başlığı ile yayımlanmaktadır.
Bu raporda; imalat sanayi altında faaliyet gösteren aşağıdaki 10 alt sektör grubunun faaliyet koşulları ölçülmektedir.
- Gıda ürünleri,
- Tekstil ürünleri,
- Giyim ve deri ürünleri,
- Ağaç ve kağıt ürünleri,
- Kimyasal, plastik ve kauçuk ürünleri,
- Metalik olmayan mineral ürünler,
- Ana metal sanayi ürünleri,
- Makina ve metal ürünler,
- Elektrikli ve elektronik ürünler,
- Kara ve deniz taşıtları.
PMI, imalat sektörünün ekonomik sağlığını ölçen bir göstergedir. Dolayısıyla satın alma yöneticilerine ve bütün karar vericilere gidişat hakkında fikir verir. Endeks sadece imalat için değil tüm ekonomi için önemlidir. Çünkü imalatın devamı ‘satmak üzere satın alma’ yapan perakende sektörünü de kullanmak üzere satın alma yapan turizm sektörünü de küresel piyasalara yelken açan ihracat sektörünü de aynı ölçüde ilgilendirir. Satın alma departmanları, ayrı sektörlerde yer alsalar da şirketlerin ana fonksiyonlarını bünyelerinde toplarlar. Yaptıkları işin kalitesi satışa ve kâra direk etki eder. İyi piyasa araştırması ve ekonomik gidişata ait havanın koklanması bu endeksi güvenilir kılar. Bir başka güven unsuru da devlet otoritesi veya kamu kurumlarının etkisinde kalınmamasıdır. Zira ankete katılanların seçiminde tek ölçü ‘Ülkede hasılatın aslan payını ellerinde bulunduran işletmeler’i temsil etmeleridir.
Ülkemize ait 2024 yılı İmalat PMI verileri:
2024 Ocak 49,2 / Şubat 50,2 / Mart 50 / Nisan 49,3 / Mayıs 48,4 / Haziran 47,9 / Temmuz 47,2 / Ağustos 47,8 / Eylül 44,3 / Ekim 45,8 / Kasım 48,3…
Görüldüğü gibi sadece 2024 Şubat ve Mart aylarında eşik değer aşılmıştır. PMI son 8 aydır eşik değerin altında seyretmektedir. Üstelik Eylül ayında resesyon sınırından dönülmüştür. Bu PMI verileri imalatçılarımız için riskli bir tablo çiziyor. Zira birçok firma, talepteki zayıflık nedeniyle üretim ve satın alma faaliyetlerinin azaldığını ifade ediyorlar. İstihdamın da bundan olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz oluyor. Dileğimiz 2025’te eşik değerin aşılmasıdır…
Merkez Bankaları da PMI anketlerine bakarak tahminler yapmak ve kararlar almak zorundadırlar. Zira bu anketler; iş insanları, üst düzey yöneticiler, yatırımcılar ve mali kuruluşlar tarafından da yakından takip ediliyor. Küresel finans piyasalarının da yakın takibinde olması güvenilir bulduklarına işarettir.
PMI verileri ekonominin gidişatına dair bir işaret fişeğidir. Örneğin, yılın ilk çeyreğine ait ekonominin büyüme veya küçülme neticelerine en erken Mayıs ayı sonunda ulaşabiliyoruz. Ancak bu veri bugünden geleceğe ait sonuçlar üretiyor. Bütün iş planlarını, ister kamu, ister özel sektör olsun, buna göre şekillendirme imkanı oluyor. En önemli özelliği de her ay yayımlanan ilk ekonomik göstergeler arasında yer almasıdır.
Sonuç olarak; PMI stratejik kararlar öncesinde doğru yorumlanarak, gereken hazırlığın yapılmasını sağlayan kritik bir sürece yön verir. Üreticiler, üretim planlarını PMI verilerini takip ederek hazırlamak zorundadırlar. Zincirleme olarak tedarikçiler ve perakendeciler için de aynı ihtiyaç vardır. Fiyatlama, kampanya faaliyetleri hep ufuktaki tüketici talebinin oluşumuna göre şekillenecektir. Kaldı ki PMI, ekonominin gidişatı genelinde bunu önceden söylüyor zaten…
Nisan ayından bu yana 8 aylık süreçte reel sektörün performansı düşüş eğilimindeydi. Talebin zayıflaması ve üretimin yavaşlaması sıkıntı yarattı. Önemli sorunumuz olan yüksek enflasyon üretim artışı sağlanmadan düşmez. Nitekim öncü gösterge olan PMI verisi de şimdilik hâlâ bu müjdeyi vermiyor…
Ercüment Tunçalp
Turizmde işler yolunda mı?
Yetkililerin ağzından dinlerseniz her şey yolunda. İşte bu özeleştirinin yapılmaması sektörün geleceği için en büyük tehdittir.
Oysa gerçek; yurt içindeki yüksek enflasyonun (fırsatçı enflasyonu da dahil), konaklama ve yeme-içme fiyatlarını tırmandırarak, tatilcilerin rotayı yurt dışına kırmasına ve turizm giderlerindeki artış hızının turizm gelirlerini katlamasına neden olmasıdır. 2021 yılından 2025 yılı sonuna kadar olan süreçte, turizm gelirleri yüzde 112,6 oranında artarak 30,3 milyar dolardan 64,4 milyar dolara yükseldi. Buna karşılık, yurt dışını ziyaret eden vatandaşlarımızın harcamalarını kapsayan turizm gideri aynı dönemde yüzde 335,8 oranında sıçrama yaparak 2,2 milyar dolardan 9,6 milyar dolara dayandı.
Turizm sezonunun güçlü bir başlangıç yapması beklenen ikinci çeyrekte (Nisan, Mayıs, Haziran) ise, turizm gelirleri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,73 oranında gerileyerek 15 milyar 655 milyon dolara düştü. Buna karşın vatandaşımızın yurt dışı seyahat harcamaları aralıksız artış trendini sürdürdü ve yüzde 7,35 oranında artarak 2 milyar 962 milyon dolara ulaştı. Bu rakam turizm bilançosunda bugüne kadar kaydedilen tüm zamanların en yüksek çeyreksel gider rekoru olarak kayıtlara geçti (Merve Yiğitcan haberi).
Bunun anlamı; turizmden kazanılan her 100 doların yaklaşık 19 dolarının yerli turistler tarafından yurt dışına transfer edildiğidir.
Artık yabancı turistin güvenini kaybetmenin yanında, kendi vatandaşlarımızın da yurt dışındaki tatili daha ucuz bulmaları çok konuşulur hale geldi.
Ankara’daki yeme içme maliyetinin, Bodrum ve Çeşme’de 4’e, 5’e katlanması (Marmaris, Antalya’da dahil), artık kimseyi şaşırtmıyor. Yani bir anlamda bakkalda 20 lira olan suyun sözde plaj tesisinde 200 lira olmasına alıştık.
Geçen yıl bu zamanlarda Yunanistan ile market fiyatlarımızı karşılaştırmış, Euro bazında aynı alışverişin bizde yüzde 29 daha pahalı çıktığını yazmıştım. Bir arkadaşım komşuya ait Ege adalarındaki tatilden yeni döndü ve aradaki farkın daha da açıldığını görmem için bir kıyaslama daha yapmamı istedi.
Yapacaktım ama gerek kalmadı; zira Nefes Gazetesi o çalışmayı yaptı ve arkadaşımın haklılığını tescil etmiş oldu. Evet farkın bu sefer de yüzde 57’ye çıktığını görmüş olduk. Listeyi yazının sonuna ilave ediyorum.
Bir yıl önce yerli turistin, 2-3 günlük gezilerle Yunanistan’a market alışverişi için gittiklerini yazmıştım. Şimdi artık o alışveriş daha da cazip hale gelmiştir.
Yerli turistin düşüncesi bu olduktan sonra yabancıya şaşırmaya ihtiyaç kalmadı.
Bizde yabancı turist için tek garanti, “Her şey dahil” sistem içinde kalmak ve otelden hiç çıkmamaktır. Geriye sadece taksici riski kalıyor ki, onu da havalimanı-otel transferi olarak faturaya dahil ettirmek çözüm olabiliyor.
Kendisi de iyi bir denizci olan gazeteci Fatih Çekirge’den aktarıyorum…
- İşin en acı yanından başlamış. “Denizlerimizi temiz tutamıyoruz. Marmaris körfezinde kano yapan turistler, fotoğraf göndermişler. Körfezin girişine yapılan devasa otelin çamuru, betonu, taşı toprağı denize akıyor” diyor ve devam ediyor:
“Sahillerdeki yoğun kirlenme, restoranların fahiş fiyatları yat turizmini de vurmuş durumda. Bırakın turistlerin gelmesini, tekne sahipleri de komşuya gidiyor. Sık duyulan sohbetlerden biri, ‘Rodos’ta 100 Euro’ya yediğin yemek Bodrum’da 300-500 Euro’ oluyor.” Lezzet, hijyen farkını da ben ilave edeyim.
- Çekirge, bir amatör kaptanın söylediklerini de aktarıyor. “Şu anda Patmos’tayız, limana bağlandık. Bir gece için 9 Euro aldılar (yaklaşık 500 TL). Bizde olsa gecelik 6 bin ile 8 bin lira arasında para istiyorlar. Kos Adası’nın (İstanköy) limanına bağlandım, 13 gün kaldık, 1 Euro bile istemediler. Bizde böyle bir şey düşünülebilir mi?” diye bitiriyor…
Ülkemizi en fazla tercih eden Rus turistler, kendilerinde olmayan deniz, kum, güneş için geliyorlar ve otelden dışarı çıkmayıp görünmeden gidiyorlar. Yani turist yerine tatilciyi tercih ettiğimize göre en azından kıyı turizmi için denizimizi temiz tutmak gerekmez mi?
Turistle empati yapmıyoruz. Bir top dondurmaya 400 TL isteyen esnafa engel olamıyorsak turistin yerlisi de yabancısı da komşuya kaçar.
Temmuz ortasında Çeşme’de doluluk oranının %50 olduğunu duyuyoruz. Peki hemen 8 mil uzaktaki Sakız Adası’nda durum ne? Hafta içi %80, hafta sonu doluluk oranı %95’e ulaşıyor.
Henüz sezon başında (Mayıs), Çeşme Turizm Zirvesi’nde konuşan Ege Turistik İşletmeler ve Konaklamalar Birliği Başkanı Mehmet İşler’in ağzından da duyalım. İşler, Çeşme ve benzeri destinasyonlarda oluşan “pahalı tatil” algısının (sanki gerçek değilmiş gibi) sektöre zarar verdiğini, Alaçatı ve marina çevresindeki yüksek fiyatların tüm bölgeye mal edilmesinin (Alaçatı’yı Çeşme’ye bağlı saymıyor), yanlış olduğunu” belirtiyor. Ve başkan muhtemel sonucu açıklıyor; “Fiyat politikalarının doğru yönetilmemesi halinde bölgesel rekabetin kaybedileceğini, bunun önüne geçmek için hizmet kalitesinin de korunması gerektiğini” söylüyor. Yani sonunda doğru teşhisi koymuş oluyor!
Sonuç olarak; fiyatlandırmada savaş bahanesini de bir kenara bırakalım artık. Bu nasıl bir savaş ki; Rusya’yı Ukrayna’yı, İran’ı bizdeki kadar etkilemiyor?!
İşte Yunanistan marketlerindeki fiyat avantajını aşağıda görmek mümkündür. Satın alma gücü farkını da yanına ilave edelim…
Yunanistan’da net asgari ücret 797 EuroX14 ay/12 ay= 930 Euro’dur.
Bize ait 522 Euroluk geliri de yanına koyarsak; Yunanistan’da tüketici bu alışverişi (104 €) bir ayda 9 defa yapabilirken, Türk tüketicinin aynı alışverişi (164 €) bir ayda 3,2 defa tekrarlayabileceği görülür.
Ürün bazında baktığımızda ise su (%131 pahalı), tavuk kanat (% 152 pahalı), süt (% 115) fiyatlarımızın uçup gittiğini izliyoruz.
Dolayısıyla bizim gidecek yerimiz yok ama yabancı turist için seçenek çok…
İşte 22 ürünlük o liste:

Ercüment Tunçalp
Depozito iade sistemi üzerine…
Türkiye genelinde 1 Temmuz 2026 itibariyle uygulamaya giren Depozitosu Olan Ambalajlar (DOA) sisteminin ekonomiye ve çevreye katkısı tartışılmaz.
Ancak şu anda yükü taşıyan sadece tüketicidir. Zira devlet sistemin kendi içinde işleyebilmesi için finansal kaynağı üreticiden sağlıyor. Üretici de bunu fazlasıyla fiyatlara yansıtıyor.
Sistemin işleyişi ile başlayalım…
- Tüketiciler tarafından DOA iade noktalarına getirilen boş içecek ambalajları için, önce iade makinesinin ekranında oluşan karekod, cep telefonu kamerasıyla DOA Mobil Uygulaması üzerinden okutuluyor.
- Ambalaj teslim edildikten sonra depozito bedeli Türkiye Emlak Katılım Bankası alt yapısıyla anında dijital cüzdana yansıtılıyor.
- İade bedelleri tüketicinin banka hesabına aktarılabiliyor, EFT ve havale işlemleri de gerçekleştirilebiliyor.
- Üreticiler ambalaj türüne göre devlete ek bir çevre vergisi/katılım payı (GEKAP) ödüyorlar. TÜÇA (Türkiye Çevre Ajansı), üreticilerden havuzda toplanan bu nakit gücünü ve bütçeyi kullanarak DOA makinelerini toplu olarak satın alıyor, belediyelere ve marketlere dağıtıyor.
- Üretici bu parayı cebinden ödüyor gözükse de; ürünün satış fiyatına ekleyerek fazlasıyla toptancı/markete, markette bu bedeli tüketiciye yansıtıyor. Ayrıca birçok semte makine ulaşmadığı için sisteme iade edilemeyen bedeli ödenmiş ambalajlar da eskiden olduğu gibi toplayıcılar kanalıyla toplanıyor. Bu da hiç azımsanmayacak büyüklükte bir fon oluşturuyor.
- Sistemde, ambalaj başına teşvik bedeli 1 TL olarak belirlenmiştir. Şu anda hacmi 0,1 ile 3,0 litre arasındaki tüm kayıtlı plastik, cam ve alüminyum ambalajlar sisteme dahildir.
- Uygulamanın başlaması ile birlikte bu ambalajları kullanan bazı markalar ürünlere 1 TL’nin de üzerinde fiyat artışı yaptılar. Bazıları da 3 litreye kadar olan ambalajlarla da yetinmediler ve yukarda belirtilen hacimlerin dışındaki büyük ambalajlara da eş zamanlı aynı zammı uyguladılar.
Eve gelen tanınmış bir markanın 5 lt’lik ambalajı 80 TL’den 90 TL’ye terfi edince; bu %12,5 oranındaki fiyat artışının sebebini bayiye sorduğumda aldığım cevap “depozito zammı” olmuştur. Yani maliyet artışı gelmediği halde uygulama dışında kalan bu ambalaj da aynı bahane köprüsünden geçmiştir.
Oysa tüketici 1 TL kazandığını zannederken, 3 TL fazla ödediğini görünce, sistemi sürdürecek motivasyonu kalmaz…
- Elbette yeni bir uygulamanın oturması için zamana ihtiyaç vardır ama yeterli sayıda makineye ulaşılamaması, arızaların ana nedeni olarak görülebilir.
- Avrupa ve ABD’nin teknolojide bizden geride olmadıkları halde süreci en basit şekliyle uygulamalarının sebebi vardır. Onların uygulamasında; otomata ambalajı atıyorsunuz, alınan makbuzu da market kasasında nakde çeviriyorsunuz. Perakendeci açısından da müşterinin içeri girmesini garanti ediyorsunuz. Bizde ise böyle bir zorunluluk yok. Üstelik akıllı telefon kullanamayan yaşlı tüketicilere de kullanım kolaylığı sağlanamıyor.
- Avrupa’da market önlerinde bulunan depozito iade otomatları doluluk oranına ulaştığında market personeli tarafından hiç gecikmeden boşaltılıyor. Lisanslı lojistik firmaları tarafından da market depolarından toplanıyor. Bizdeki uygulamada gördüğüm ise, otomatların çabuk dolduğu ve toplayıcıların ortalama 24 saat sonra marketlere gelebildiğidir. İşte bu zaman diliminde elindeki boş ambalaj yükünden kurtulamayan tüketici alışveriş yapamadan evine dönüyor. Böylece tüketici ile perakendeci birlikte kaybediyor.
- Avrupa’da tüketici ürünü alırken depozito bedelini peşin öder (ürün+depozito), ambalajı iade ettiğinde ise bu bedeli geri alır. ABD sistemi de eyaletlere göre değişmekle birlikte Avrupa uygulamasına çok yakındır. İşte bunun için Avrupa ve ABD sistemi daha net anlaşılır ve şeffaf olduğu için de kötü niyetlilere açık kapı bırakmıyor.
- Şimdi de tedarikçinin “yeni maliyet artışımız var” dediği konuya bakalım…
- Yeni olan DEKAB (Depozito Katılım Bedeli) Kasım 2023’den itibaren uygulanan iadeli bir depozito sistemidir. Bir de GEKAP (Geri Kazanım Katılım Payı) vardır ki; bu da 2020 yılından itibaren uygulanan çevre vergisi niteliğindeki kalıcı bir ödemedir. Buradaki ince nokta; DEKAB’a tabi olan ürünler, GEKAP’tan muaf tutuluyor.
Dolayısıyla Ticaret Bakanlığı bu hesabı yaparak denetimleri gerçekleştiriyor. Kaldı ki yapılan fiyat artışlarının bu rakamın çok üzerinde olduğu açıktır.
Sonuç olarak; sürdürülebilirlik odaklı bu sisteme entegre olmak hem üreticinin hem de perakendecinin çevre dostu imajını güçlendirir, marka itibarı ve sadakat yaratır. Perakendeciye de artan müşteri trafiği sağlar.
Atık yönetimini ilgilendiren bir başka konu daha var, bunu bir bütün olarak ele almazsak eksik kalır. Yukardaki olumlu projenin anlam kazanabilmesi için ‘plastik atık ithalatı’nı da birlikte ele almak gerekir. Buradaki çelişkiyi en az 5 yıldır yazıyorum. Eğer geri dönüşüm tesisleri için Avrupa’dan ithal edilen ve en çok da Adana çevresini kirleten bu atıklar kontrol altına alınamazsa mücadele eksik kalacak. Peki neden Adana?
Mersin limanına yakınlığı, kentte çok sayıda plastik dönüşüm tesisi bulunması, geri dönüştürülemeyen atıkların tesisler tarafından gizlice boş arazilere, nehir yataklarına dökülerek yakılması sorunu ağırlaştırıyor. Sıkı denetime ve ağır cezalara ihtiyaç olduğu açıktır. Bunu da bir kenara not etmiş olalım…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (44) Yeni Zelanda
Yeni Zelanda, güney pasifik okyanusunda Avustralya’nın güney batısında yer alan ve iki ana ada ile birçok küçük adadan oluşan bir ada ülkesidir.
En yakın komşusu olan Avustralya’ya yaklaşık 2.200 km mesafededir.
Yeni Zelanda, ünlü “Yüzüklerin Efendisi” filminin çekildiği ülkedir. Zira yemyeşil ormanlardan, engebeli dağlara kadar uzanan çeşitli manzaraları dünyanın dikkatini çekecek şekilde çarpıcı bir fon oluşturmaktadır.
İngiliz Uluslar Topluluğu’na mensup olan Yeni Zelanda’nın yönetim biçimi İngiliz türü parlamenter demokrasiye sahip anayasal monarşidir. Devlet Başkanı, İngiltere Kralı III. Charles olup, Yeni Zelanda Başbakanı’nın teklifi üzerine genellikle beş yıllık sürelerle atadığı Genel Vali tarafından temsil edilmektedir. Kral ve Genel Vali tarafsız ve simgesel konumdadırlar.
Başkenti Wellington’dur. Yüzölçümü 268.838 kilometrekare (ülkemizin üçte biri kadar), nüfusu 5,4 milyondur (Ankara’dan az).
- Kişi başı geliri 46.126 dolar olarak, bizimkinin (18.040 dolar) 2,5 katıdır.
- Yıllık enflasyon %2, işsizlik oranı %5,3’tür.
- Ülkenin para birimi Yeni Zelanda doları’dır (NZD).
- Yeni Zelanda sülfür, demir cevheri, titanyum, altın ve gümüş gibi bol mineral rezervlerine sahiptir. Ülke petrol ve petrol gazları açısından da zengindir. Ekonomisinde tarım, balıkçılık ve orman ürünleri de önemli yer tutmaktadır.
- Yeni Zelanda’nın süt üretiminin %90’ından fazlası ihraç edilmekte ve bu durum ülkeye premium süt ürünleri konusunda küresel bir itibar sağlamaktadır.
Yeni Zelanda’nın yıllık süt üretimi 22,4 milyon tondur. Bizim 16 kat nüfusla süt üretimimizin ancak 21,4 milyon ton olduğunu düşünürsek; büyük ihracat oranları daha iyi anlaşılır.
- Aylık net asgari ücretleri 3.360 NZD (haftalık 840X4) olup, 1.942 ABD Doları karşılığıdır. Bizimki de (28.075) 598 ABD Doları olduğuna göre aradaki fark 3,2 katıdır.
- 2022 yılı İnsani Gelişme Endeksi’ne göre dünyada 193 ülke arasında 16. sıradadır (İsviçre 1. – Türkiye 45. sırada).
- 2024 yılı Ekonomik Serbestlik Endeksi’ne göre ise Yeni Zelanda dünyada 176 ülke arasında 8. sıradadır (Singapur 1.- Türkiye 102. sırada).
- Yeni Zelanda, yeni bir iş kurma sıralamasında 190 ülke arasında 1. sırada yer almakta olup, ülkede yarım günde bir şirket kurulabilmektedir.
- Nüfusun %95’i internet kullanır, nüfusun %70’i de e-ticaret kullanıcısıdır.
Şimdi fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
Ülkenin en büyük perakende zincirleri; Woolworths (en yaygın perakendeci), PAK’nSAVE (en uygun fiyatlı indirim marketi) ve New World (üst segment) şeklindedir.
- Sanal alışveriş yeri Woolworths Süper markettir.
- Alışveriş tarihi 11 Temmuz 2026’dır.
- Güncel kurlar; 1 NZD= 27,09 TL, 1 Dolar= 1,73 NZD, 1 Dolar= 46,98 TL şeklindedir.
- 57 ürünün yer aldığı listede, Yeni Zelanda alışverişi 205,91 Dolar, Türkiye alışverişi 261,56 Dolar tutmuştur. Yani bizdeki tutar %27 fazla çıkmıştır.
37 ürün bizde daha pahalıdır. Kırmızı et, pirinç, bal, bira, diş macunu, sıvı sabun fiyatları ortalamanın da üstünde pahalıdır.
- Dünyaca en ünlü Manuka balı bu ülkeye aittir. Çok çiçekli (multifloral) çeşit fiyatları alt sınıra yakınken, yüksek MGO değerine sahip monofloral ballar daha pahalıdır. Manuka ağacından elde edilen, antibakteriyel özellikleri (MGO değeri) nedeniyle küresel ticarette en yüksek düzenli piyasa fiyatına sahip ticari baldır. MGO değeri arttıkça fiyat yükselir. Çok nadir bulunan ve en yüksek etken maddeye sahip özel seri ürünleri hariç tutarsak, kilo fiyatı 30 ila 300 ABD Doları arasında değişmektedir. Nitekim Woolworths markette 250 gramı 19 NZD (11 ABD Doları) olan balın kilogram fiyatı 44 ABD Doları’dır. Bizde karşılığını bulamadığım için listeye dahil edemediğim Manuka balının yanında, ancak 300 gram çiçek balının (Tulliana) 951,50 TL olan kg fiyatını (67,50 ABD Doları) verebiliyorum…
108 ABD Dolar kg fiyatı olan kestane balımızı (Eğriçayır) saymıyorum bile…
“Ne kadar pahalı ise o kadar kalitelidir” imajı yaratmak, sahte balın rekor kırdığı ülkemizde işe yarasa da küresel gerçeklik bu değildir. İşte küresel genişlikte en çok tutulan ürünün fiyatlarını verdim. Karar sizindir…
- Bu alışverişe bizim vatandaşımız % 27 fazla öderken, alışverişi ucuza getiren Yeni Zelanda vatandaşının geliri 3,2 kat fazladır.
- Satın alma gücü farkına gelecek olursa; Yeni Zelanda tüketicisi aylık geliri ile bu alışverişi 1 ay içinde 9,4 defa yapabilirken, bizim tüketicimiz aylık geliri ile aynı alışverişi 2,3 defa tekrarlayabilir. Başka bir ifadeyle, Yeni Zelanda tüketicisi aylık gelirinin %10,6’sını bu alışverişe ayırabilirken; bizim tüketicimiz bu alışverişe gelirinin %43,7’sini ayırmak durumundadır.
Sonuç olarak; dünyanın en yüksek fiyatlarına sahip olmamızın yanında, reel gelir artmadığı için satın alma gücü de düşmektedir. Dolayısıyla bu yönden de ara açılmaktadır. Önceki bir yazımda, dar gelirlinin (asgari ücretli ve emekli) TÜFE’ye göre ‘enflasyonu nasıl 4 puan fazla yaşadığını’ (hissetmek değil), örnek ağırlık değişiklikleriyle ortaya koymuştum. Tamamen TÜİK verilerini dikkate alarak ama harcama ağırlıklarını gerçeğe yaklaştırarak tablonun nasıl değiştiğini göstermeye çalışmıştım…


Erdinç Yurtalan
24 Aralık 2024 saat: 09:33
Sevgili Ercüment Bey , Bu çok faydali bilgiler için teşekkür ederim , bu bakış açısı ile resme bakan çok sınırlı sayıda insan var. Ben rakamlara baktığımda aslında şu şekilde de birşey görüyorum , Eylül 44,3 , Ekim 45,8 , Kasım 48,3 son 3 aydır artarak devam eden bir eğilim var, eğer Aralık ‘da 48,3 ün üstüne çıkarsa tablo biraz olumlu yöne doğru gidecek gibi gözüküyor ne derseiniz ?
Ercüment Tunçalp
24 Aralık 2024 saat: 12:45
Çok doğru tespit, dileyelim öyle olsun. Ancak 50’nin altında kalmaya devam ederse sorun var. Aynen Tüketici Güven Endeksi’nde olduğu gibi. 100 eşik değerdir ve bunun altındaki her değer tüketici güveninin olmadığına işarettir. Medyanın neredeyse tamamına yakını bu endeks 66’dan 76’ya çıktığı zaman “tüketici güveni arttı” şeklinde manşet atarlar. Temelden yanlıştır, 99 olsa bile ortada güven artışı söz konusu değildir. Olsa olsa “güvensizlikte azalma” şeklinde değerlendirilebilir.
Bu endekse de aynı gözle bakmamızda yarar vardır.