Ercüment Tunçalp
Reel faizin çok uzağındayız!
MB politika faizini yüzde 42,5’e yükseltince, bazı piyasa yönlendiricileri “Faizde zirveye yaklaştık” açıklamaları yapmaya başladılar. Hatta Ocak ayında da 250 baz puanlık artışla faiz artış döngüsünün tamamlanacağı ve yüzde 45’in son durak olacağı tahmininde bulundular.
Elbette bu şaşırtan yorumu ortaya atanların gerekçelerine baktım…
“2024 yıl sonu enflasyon beklentileri yüzde 40 civarında yoğunlaştığı için sınırlı da olsa reel pozitif alana geçilmiş oluyor”muş…
Reel faiz hesabında; özellikle bizim ülkemizde 1 seneden uzağa bakılmaz, zira o resim net olarak görülemez. Nedeni de bugüne kadar yapılan tahminlerin nasıl boşa çıktığını defalarca yaşayarak görmüş olmamızdır. Dolayısıyla paramızı 3 ay vadeli hesapta tutuyorsak 3 ay sonraki, 6 ay vadelide tutuyorsak 6 ay sonraki beklenen enflasyonu dikkate almak zorundayız.
2024 yılı için biliyoruz ki; yıl ortasında yıllık enflasyon yüzde 75 civarında tepe noktaya ulaşacak. Bu durumda da yıl sonundaki enflasyonun yüzde 40 veya daha düşük çıkma ihtimali matematiğe uymayacaktır.
Şu anda faiz yüzde 42,5 ve resmi enflasyon yüzde 62 olduğuna göre eksi reel faiz bütün haşmetiyle devam etmektedir. Kaldı ki reel faiz hesabı beklenen enflasyona göre yapılacağından, ben de yukardaki güncel durum yerine daha kötümser olan gelecekteki durum üzerine yapılacak hesabı tercih ettim.
2024 yılında enflasyondaki yükselişin en az 6 ay süreceği, sonraki dönemin ise baz etkisi dışında nasıl bir tablo sunacağı bugünden kestirilemiyor. Zira faiz artışı dışında yapılması gerekenlerin ne kadar sahaya yansıyacağı (örneğin yapısal sorunlar) bugünden bilinemiyor.
Üstelik geçen hafta “Yüksek enflasyonun büyüme adına tercih edildiği”ni bizzat yetkili bir ağızdan aktarmıştım. Şimdi bu politika değişikliklerinin de ne zaman ve nasıl devreye gireceğini bugünden kestirmek mümkün olamıyor.
Eksi reel faizin sonuçları bilinmeyen şeyler değildir. Parasının eridiğini gören insanlar doğal olarak TL’den kaçarlar…
Nereye?
- Altına, dövize, arabaya, gayrimenkule…
- Hiç birikimi olmayanlar bile ellerindeki parayı markette fiyatı artan ve nispeten uzun ömürlü olan ürünlere harcarlar. Örneğin resmi enflasyonun çok üstünde fiyat artışları olan şeker, un, pirinç, bulgur, ayçiçeği yağı, zeytinyağı gibi ürünleri stoklarlar.
- Talep arttıkça fiyatlar ve tüketici enflasyonu artar.
- Kur arttıkça da maliyet enflasyonu artar.
- Haliyle dezenflasyonun da bu aşamada gerçekleşmesi o kadar kolay olmaz.
Sonuç olarak; son 5-6 aydır doğru politikalar uygulansa da biriken sorunları çözmeye yetmedi. Bunun için henüz gidilecek uzun bir yol olduğunu ve enflasyonla mücadelenin de daha yeni başlayacağını ümit ediyorum.
Peki piyasada ‘sona gelindiği’ gibi bir inanış nasıl oluşuyor?
Elbette bunda kurumların açıklamaları etkili oluyor.
MB son faiz kararı metninde; “Kurul, dezenflasyon tesisi için gerekli parasal sıkılık düzeyine önemli ölçüde yaklaşıldığını değerlendirerek, parasal sıkılaştırma adımlarını en kısa zamanda tamamlamayı öngörmektedir” açıklamasında bulunuyor.
İşte tam anlaşılamayan bölüm burasıdır…
Zira şu anda dünyada eksi reel faizde rekor kıran 2 ülke bulunuyor; Arjantin ve Türkiye…
Eğer MB faiz artış sayısını yeterli buluyorsa (8 defa art arda) bunun doğru bir yaklaşım olduğuna katılamıyorum. Öncelikle; enflasyonla faiz arasındaki makas için ne söylendiğini ve dezenflasyon tesisine de nasıl katkı verdiğini duymak isterdim. Öğrenirsek yeni bir değerlendirme daha yapılabilir.
Yoksa iktisat biliminde matematik ve istatistiği dışarda tutarak, dilek ve temenni kıvamında değerlendirmelere yer yoktur.
İşte bir başka kamu kurumundan ne kadar haklı olduğumuzu gösteren taze bir açıklama daha:
TÜİK tarafından; Kasım ayı itibariyle finansal yatırım araçlarından son bir yıl içinde en fazla getiriyi altının (%10,19), en fazla reel kaybı da mevduatın (- % 29,19) yarattığı açıklandı.
TL adına sona gelinemediğine dair bundan daha güçlü kanıt olabilir mi?
TL’nin değer kaybı engellenemeden dezenflasyon (düşen enflasyon süreci) tesis edilebilir mi?
Kaldı ki sorunlar sadece yukarda anlattıklarımızla da sınırlı değildir…
Cari açık finansmanı sorunu var ve ilacı olan doğrudan yabancı sermaye yatırımı da yeteri kadar gelmiyor. Bütçe açığı kamu borçlanmasını gerektiriyor, maliyeti yüksek oluyor. Bankalara gelmeyen mevduat kredi kanalını tıkıyor.
Bu sorunlar sürerken faiz artırımına son vermek, tedavi bitmeden ilacı kesmek gibidir. Bir de küresel enflasyona bakarak alınan tedbirleri kıyaslamak var ki; en hatalı tarafı da budur. Yüzde 10-11’i geçmeyen enflasyonla mücadelede sadece eksi reel faizden kurtularak sonuca ulaşmak mümkünken; yüzde 80’e yaklaşan enflasyonda reel faize ulaştıktan sonra bile yapılacakların uzun bir listesi vardır. Esas işi zorlaştıran da budur!
Elbette yüksek faiz gideri bireyler ve şirketler için önemli bir yüktür ama aynı zamanda da yüksek enflasyonun getirdiği bir mecburiyettir. Maalesef sebebini yok edene kadar neticesine katlanmaktan başka da çare yoktur.
Ercüment Tunçalp
Ekonomik sorunların nedeni savaş (mı?)
Savaş başlar başlamaz; henüz mart ayı başında olacakları tahmin ettiğim için “Savaş öncesine ait ekonomik tablo” başlıklı bir yazıyı uygun bulmuştum.
Daha sonra siyasetin içinden de benzer sesler gelmeye başladı…
İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’nun, “’Savaş çıktı, mazot arttı, o yüzden enflasyon düşmüyor’ diyecekler” açıklamasından hemen sonra bir başka açıklama daha geldi…
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Bu sene de çok iyi başladık, maalesef savaş önemli belirsizlik kaynağı, enflasyon ve cari açık etkisi olacak. Dış şokla karşı karşıyayız” dedi…
Bu durumda bize de savaştan önceki verileri daha detaylı yorumlamak düştü…
- Önce yine Şimşek’in “Uygulanan dezenflasyon programı sonuç verdi” beyanının gerçekliğine bakalım. Dezenflasyon, “enflasyon oranının zaman içinde azalması” olduğuna göre savaş öncesine ait 4 ayın oranlarına göz atalım.
- TÜFE yıllık, Kasım’da %31,07, Aralık’da %30,89, Ocak’ta %30,65, Şubat’ta %31,53 şeklinde devam edip gidiyordu. Burada dezenflasyondan bahsedilemeyeceği gibi savaştan önceki son ayda 1 puan da artış vardı.
- Dünyada gıda enflasyonu düşerken, bizim gıda ve alkolsüz içecekler grubunun enflasyonu Ocak’ta %6,59, Şubat’ta %6,90 çıkmıştı. Bu 2 aydaki toplam %13,5 oranına küresel genişlikte rastlayabilmek kolay değildir.
- Cari açık, Ocak’ta 7 milyar dolar, Şubat’ta 7,5 milyar dolar değil miydi?
- Politika faizi, Ocak ayında %38’den, %37’ye inmişti. Yılın ikinci faiz kararı 12 Mart’ta açıklandı ve oran %37’de sabit bırakıldı. Burada da savaş etkisi yok. Çünkü zaten Ocak ile Şubat arasındaki 1 puan fazlalık (yıllık enflasyon), savaştan bağımsız olarak TCMB’nin faizi en azından sabit bırakmasını gerektiriyordu.
- 2026 Ocak-Şubat aylarında, CDS’nin en düşük seviyesi 5 Ocak tarihinde 203 baz puan olarak gerçekleşti. 200 baz puan Türkiye’nin önceki seviyelerine göre makul sayılsa da, gelişmiş ülke CDS’lerine göre yüksek bir risk primine işaret eder. Örneğin, 100 dolarlık tahvilin CDS’i 200 baz puan civarında ise 2 dolar da sigorta bedeli eklenecek demektir. Dolar bazında %2 yüksektir ve borçlanma maliyetini artırmaya devam eder.
- İstihdam oranı, toplam istihdam edilen kişi sayısının, çalışma çağındaki toplam nüfusa bölünmesi ile bulunur. Bu oran, ülkenin refah düzeyini göstermesi bakımından çok önemlidir. Savaş öncesine ait istihdam oranımız %49 iken, üyesi olduğumuz OECD ülkelerinin ortalama istihdam oranı %70,3’dü. Bu oranımız OECD ülkeleri içindeki en düşük orandır.
- Ocak 2026 itibariyle geniş tanımlı işsizlik oranımız %29,9 iken, işsiz sayımız 12 milyondu. AB ortalaması %12 olup, aradaki fark 2,5 kattır. Dünyada %30’un üzerinde çok az ülke vardır (Güney Afrika, Cibuti, Bostvana, Esvatini gibi).
- Şimdi de gösterge niteliğindeki TCMB kurlarına bakalım…
Dolar kuru 2 Ocak’ta 42,88 TL iken; %1,23 artışla 2 Şubat’ta 43,41 TL, buradan %1,08 artışla 2 Mart’ta 43,88 TL, buradan %1,20 artışla da 2 Nisan’da 44,41 TL olmuş. Görüleceği üzere savaş etkisi yok…
Euro kuru 2 Ocak’ta 50,29 TL iken; %2,36 artışla (henüz savaş yok) 2 Şubat’ta 51,48 TL, buradan %0,02 azalışla 2 Mart’ta 51,47 TL (hemen hemen aynı), buradan %0,56 azalışla 2 Nisan’da 51,18 TL olmuş. Yani adeta savaş TL’ye yaramış…
- “Kuru tutmak için döviz satılıyor, rezervler azalıyor” diyebilecekler için de toplam rezervlere baktım. 27 Şubat 2026 tarihinde, TCMB toplam brüt rezervleri 210 milyar dolar iken, 10 Nisan 2026 tarihinde 171 milyar dolar olmuş. Rezervlerde azalış oranı %18. Bu dalgalanma alışık olmadığımız bir şey değil. Zira 2025 yılı içinde de %12 düşüş olmuştu. 14 Şubat 2025 tarihinde 173 milyar dolar iken, 30 Mayıs 2025 tarihinde 153 milyar dolara düşüş yaşanmıştı.
- Türk- İş’in Şubat 2026 için açıkladığı, dört kişilik ailenin açlık sınırı 32.365 TL’idi. Bunun sadece gıda harcaması tutarı olduğunu not edelim. Gıda ile birlikte diğer tüm harcamalar için haneye girmesi gereken toplam gelir tutarı (yoksulluk sınırı) 105.425 TL’dir. Artık asgari ücretliyi (28.075 TL), emekliyi (ortalama 28.000 TL), hatta ortalama gelirliyi (40.000 TL civarı) henüz savaş şartları etkilemeden önceki tablo buydu…
- İmalat sanayinin öncü göstergesi olan PMI verileri uzun süredir eşik değer olan 50’nin altındaydı…
- Tüketici Güven Endeksi (TGE), çok uzun zamandır eşik değer olan 100’ün altındaydı…
- Mart 2026 sonu itibariyle ‘takipteki kredi alacakları’ 666,7 milyar TL’ye ulaşarak bir yılda yaklaşık ikiye katlanmıştır. Bu veri de bankaların 90 günden uzun süre tahsil edemediği kredileri ifade ettiğinden savaşla ilgisi yoktur.
Nedeni yüksek enflasyon, reel gelirlerin düşmesi, borçla yaşama mecburiyetinin kredi kartı ve ihtiyaç kredisi borçlarını artırmasıdır. Kurumsal kredi kartı borçlarında ise daha çok küçük işletmeler tarafında yoğunlaşma görülüyor.
Sonuç olarak; elbette başlıktaki soru ve cevapları bizim ülkemize özeldir.
Zira Şubat 2026’da savaş halinde olan ülkelerden; Ukrayna’nın enflasyonu %7,6, Rusya’nın enflasyonu %5,9 (aylık değil yıllık), İsrail’in %2, İran’ın %68,1 olup, İran Çalışma Bakanı Ahmet Meydani, asgari ücrete de %60 zam yaptıklarını açıkladı. (Euronews).
Elbette savaş şartları bütün dünyayı olumsuz etkileyecektir. Ancak kime ne kadar yansıyacağı önemlidir. Örneğin bizde en fazla sorun yaşaması muhtemel sektör turizm olacaktır. Tekstil sektörü zaten sıkıntıdaydı, biraz daha üzebilir.
Savaşın, kırılganlıkları fazla olan ülkelerin ekonomilerini daha fazla etkileyeceği bir gerçektir ama bunun sebebi de savaş öncesindeki düşük performanslarıdır.
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (35) Danimarka
İskandinav ülkelerinin en güneyinde yer alan Danimarka, Almanya ile sınır, İsveç ve Norveç ile ise deniz komşusudur.
Danimarka anayasal monarşi ile yönetilen bir krallıktır. 19. yüzyılın ortalarında sanayileşmeye başlamış ve önemli bir tarım ihracatçısı haline gelmiştir. 20. yüzyılın başlarında sosyal ve işgücü piyasası reformları uygulayarak günümüzdeki refah devleti modelinin ve gelişmiş karma ekonominin temelini atmıştır. Kuzey denizinde oldukça büyük petrol ve doğalgaz yataklarına sahiptir ve net petrol ihracatçıları arasında yer alır. Dolayısıyla Danimarka, gelişmiş, yüksek gelirli ekonomiye, yüksek yaşam standardına ve güçlü sosyal refah politikalarına sahiptir.
Ülkenin para birimi Danimarka Kronu’dur. Kısa ifadesi DKK olup, aşağıda bu şekilde gösterilecektir. 30 Mart 2026 tarihine ait güncel kur olarak; 1 DKK= 6,86 TL, 1 Euro= 7,47 DKK, 1 Euro= 51,25 TL olarak dikkate alınmıştır.
Konaklama, dışarda yeme içme ve ulaşım pahalıdır. Kopenhag’da tek yatak odalı daire kiraları 8.000-15.000 DKK (55.000-100.000 TL) civarındadır. Ancak ortalama maaşlar 40.000 DKK (275.000 TL) civarında olup, bu maliyetleri karşılayacak düzeydedir. Eğitim ve sağlık hizmetleri ücretsizdir. Güçlü bir sosyal güvenlik sistemi vardır.
Danimarka’nın ulusal perakende zincirleri; Netto, Fotex, Bilka, SuperBrugsen, Kvickly, Coop 365, Fakta, Rema 1000, Meny, Lidl, ABC Lavpris’dir. Görüleceği üzere 6 milyon nüfuslu bu ülkede bile rekabet fazladır.
Fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
- Danimarka kişi başı geliri 76.581 euro’dur.
- Yıllık enflasyon yüzde 1,9 olup, işsizlik oranı yüzde 3’tür.
- Devletin belirlediği bir asgari ücret yoktur. Ancak işe girişte ödenen minimum saatlik ücret 110 DKK’dır (yaklaşık 15 euro). Haftalık çalışma süresi 37 saat X 110 DKK X 4= 16.280 DKK (2.179 euro) brüt ücretten, net ele geçen ise 600 DKK’dır (1.420 euro). Yani brüt maaşın ortalama yüzde 65’i net ele geçendir.
Bu minimum ücretle çalışanların oranı çok düşük olmasına rağmen, bizim neredeyse ortalama ücret sayılabilecek asgari ücretimiz ile karşılaştıracağız.
Bizim net asgari ücretimiz ise 28.075 TL’dir (548 euro).
- Sanal alışverişin tarihi 30 Mart 2026 olup, Danimarka fiyatları Lidl sitesinden, Türkiye fiyatları da iki büyük ulusal perakendecimizden alınmıştır.
- 40 ürünlük listemizde 11 üründe ucuzuz. Pahalı olduğumuz 29 üründe; iki ürün hariç, daha önceki kıyaslamalarda olduğu gibi açık ara pahalı değiliz. Et konusu kronik sorunumuz olduğu için geçiyorum. Antep fıstığı fiyatımızın 2 kat olması ilginçtir. Avrupa’nın o bölgesinde güçlü Türk tedarik şirketleri vardır. Ve kendi memleketlerinden oraya direkt ihracat yapıyor olabilirler. Aynı durumu ABD’de de görüyoruz.
- Danimarka alışveriş tutarı 1.629,82 DKK veya 11.180 TL karşılığı olup, Türkiye alışveriş tutarı 13.235 TL çıkmıştır. Görüldüğü gibi böyle zengin bir ülkeye karşı bile harcamada yüzde 18 fazlalığımız vardır.
- Bu şekliyle; Danimarka tüketicisinin geliri yüzde 159 fazlayken, bizim tüketicimizin harcaması yüzde 18 daha fazladır.
- Danimarka vatandaşı bu alışverişi bir aylık geliri ile 6,5 defa yapabilirken, bizim tüketicimiz aynı alışverişi 2,3 defa Başka bir ifadeyle Danimarka tüketicisi bu alışverişi gelirinin yüzde 15’i ile yaparken, bizim tüketicimiz aynı alışverişi gelirinin yüzde 47’si ile yapabiliyor.
Sonuç olarak;
- Avrupa’nın yaşam maliyeti en uygun ülkelerinden olan Portekiz ile yaşam maliyeti en yüksek olan ülkelerinden Danimarka kıyaslamalarını art arda yapmamın sebebi, bu iki ülke arasındaki farkın izlenebilmesi içindi. Görüleceği üzere market alışverişinde Portekiz’den yüzde 67 pahalı çıkmamıza karşılık, Danimarka’dan yüzde 18 pahalı çıktık.
- Son 5 sene içinde Avrupa’dan daha ucuz kaldığımız ülkeler de vardır (Norveç, İsviçre, Fransa) ancak bu ülkelere karşı alışveriş tutarında sağladığımız avantajı gelirde açık ara kaybediyoruz. Bunun için de satın alma gücümüz diğer ülkelere karşı olduğu gibi bu ülkelerden de düşük kalıyor.
- Döviz bazında pahalı kaldığımız ülkeler ve fark oranlarını da takdim ediyorum…
- ABD’den yüzde 28, Bulgaristan’dan yüzde 45, Yunanistan’dan yüzde 30, Kazakistan’dan yüzde 38, İran’dan yüzde 82, Hollanda’dan yüzde 64, Tayland’dan yüzde 55, Macaristan’dan yüzde 33, İtalya’dan yüzde 32, Azerbaycan’dan yüzde 39, Belçika’dan yüzde 25, Polonya’dan yüzde 15, Rusya’dan yüzde 22, İsveç’ten yüzde 13, Almanya’dan yüzde 38, Makedonya’dan yüzde 48, Sırbistan’dan yüzde 54, Arnavutluk’tan yüzde 51, Portekiz’den yüzde 67 pahalıyız.
- Elbette gelirimizin daha fazla çıktığı ülkeler de vardır. Arnavutluk’tan yüzde 20, Makedonya’dan yüzde 27, Rusya’dan yüzde 58, Azerbaycan’dan yüzde 52, Tayland’dan yüzde 46, İran’dan yüzde 172, Kazakistan’dan yüzde 35 daha yüksek asgari ücretimiz vardır.
- Ancak yine döviz bazında gelirimizdeki fazlalık, harcamamızdaki fazlalıktan daha yüksek çıkan ve satın alma gücü bizden düşük olan sadece 3 ülke vardır (İran, Rusya, Azerbaycan). AB içinde ve gıda kategorisinde satın alma gücü bizden düşük ülke bulamadığım için Asya kıtasındaki ülkeleri de kıyaslama listeme dahil ettim. Şimdilik durum budur.
Komşularımızdan Bulgaristan, Yunanistan, Rusya ve İran’dan alışveriş için ülkemize gelen yabancılar için fiyat avantajı kalmadığından, alışveriş turları ters yöne dönmüştür. Yani bizim vatandaşımız alışveriş için o ülkelere gitmekteler.

Ercüment Tunçalp
Gıda etiketleri yenilenirken…
Türk Gıda Kodeksi Etiketleme Yönetmeliği yeniden ele alındı ve tüketiciyi yanıltan hususlarda birçok değişiklik yapıldı. Ancak çok geç kalındığı için bütün eksiklerin bir defada giderilmesi mümkün gözükmüyor. İşte bunun için ihtiyaca ne kadar yeteceği de bu yazının konusu oluyor.
- Ambalaj üzerindeki “doğal” ifadesinin yanlış olduğunu yıllardır yazıyorum. Bu ifade, tek şartla haklılık kazanabilir. “Tabiatta bulunduğu şekilde”, yani doğal özelliğini kaybetmeyen ürün için kullanılabilir.
Ancak duyuyorum ki; sadece “hiçbir katkı veya ilave bileşen içermemesi” ürünü doğal sayacaktır. Buna katılmam mümkün değildir. Örneğin ısıl işlemden geçen bir ürün, az ya da çok bu özelliğini kaybeder. Bu ürünün bal olduğunu varsayarsak; işlenmiş bal ile ham veya karakovan balını nasıl ayıracağız?
Pastörize süt ile inek memesinden sağılmış çiğ sütü nasıl ayıracağız?
- “Yüzde 100 doğal” ifadesi daha da anlamsızdır. Çünkü bir ürün ya doğaldır ya da değildir. Kaldı ki, mesela “yüzde 15 doğal” olan bir ürün var mıdır?
Yıllardır bu tuhaf yaratıcılığa neden izin verildiği anlaşılır olmamakla beraber artık nihayete ermesi olumlu değişikliktir.
- “Gerçek” ifadesi de fark yaratacak bir özellik olamaz. Zira gerçek olmayan ürünün taklit-tağşiş listesinde yer alması gerekir. Elbette rakiplere karşı etik dışı yoldan avantaj sağlamaya yöneliktir. Zarar gören markaların yıllardır buna kayıtsız kalması ve mücadele vermemesi ise oldukça şaşırtıcıdır.
- “Ev yapımı” ne demektir, neden artık bu ifade kullanılamayacaktır?
Eğer ürün reçel ise “pancar şekeri kullanıldığı, koruyucu madde kullanılmadığı” zaten tercih nedeni olacak özelliklerdir. Annemizin yaptığı reçelde glikoz şurubu bulunmaz. Rafa gönderilecek ürün ise korumasız bırakılamaz. Ev yapımı reçelde meyve oranı yoğun olur (%45-65 değil). Kıvam artırıcı kullanılmaz, kaynatma süresine göre kendiliğinden kıvamlı hale gelir. Yani 2 özelliği öne çıkartıp, zaten yukardaki ifade bu kadar kolay kullanılamazdı. Değişiklik olumludur…
- İçinde meyve olmayan ve sadece aroma içeren ambalajlara şimdiye kadar gönül rahatlığıyla meyve görselleri konabiliyordu. Artık konamayacak…
Ancak yeni ambalajlarda yaratıcı fikirlere çok ihtiyaç olacak!
- “Köy tipi” ve “Çiftlikten” tanımları da yıllardır yaygın kullanılan ifadelerdir. Amaç bellidir. Ürünün sanayici tarafından değil, ilk elden ve güvenilir şekilde tüketiciye ulaştırılacağını çağrıştırmak içindir. Örneğin, ülkemizde “çiftliğimizden sofranıza” sloganı ile et ve et ürününün fahiş sayılacak fiyata (ilk elden nasıl oluyorsa) satılmasını eleştirmiştik. Ancak daha sonra öğrendik ki; ürünler de çiftlik yerine başka bir şehirde fason üretiliyordu.
- Bu vesileyle ambalaj üzerine ‘üretici işletmenin adı’nı yazmak yerine, tüketici için hiçbir şey ifade etmeyen ‘rakamlar grubu’na yer verilmesi mutlaka değiştirilmelidir. Ürünün çıktığı işletmenin adı ve adresi açık olarak yazılmalıdır. Hem de rahat okunabilir ölçülerde…
Elbette zorunlu olmadığı halde bu açıklamayı yapan firmalar vardır. Peki o zaman bunu saklamak isteyenin amacı belli olmuyor mu?
- Ürün içeriğinde yer alan “Eser miktarda içerebilir” açıklaması, “önemsenmeyecek kadar az miktarda” anlamının, yasak savma kabilinden bulunmuş en kısa ifadesidir ve aksine çok önemsenmelidir. Olumlu değişikliktir.
- Yine yıllardır tüketici “Meyve suyu” aldığını zannederken, “Aromalı içecek” içtiğinin farkında değildi. İlkine izin verilmeyerek, doğru yol bulunmuştur…
- Günlerce raflarda bekleyen meyve suyu ambalajında “taze sıkılmış” ifadesi rahatça kullanılabiliyordu. Artık kullanılamayacak. Zira tek şart, örneğin portakalın gözünüzün önünde sıkılmasıdır. Bu hem taze hem de katkısız olduğunun delilidir.
- “Günlük” ifadesi 15 gün ömrü olan ürün ambalajında kullanılmamalıydı. Nitekim 1 gün 24 saat olduğu için böyle bir sınırın getirilmesi olumludur.
- Peynir sütten yapılır. Normalde ambalaja “süt” kullanıldığını yazmak bile fazlalıktır. Ancak maalesef ülkemizde margarin, nişasta veya bitkisel yağ kaynaklı sözde “Erzincan tulum peyniri” üretilmektedir. Bu ilimiz dışında yapılan bu üretimin, hem adını aldığı bölgeye hem de tüketiciye büyük haksızlık olduğunu da sürekli yazdım. İnşallah bu kötü alışkanlık yeni değişiklikle önlenir de bu ürüne de süt dahil olur. Bu tağşişli ürün laboratuvara girmeden bile kendini belli eder. Çünkü en önemli özelliği, ufalanabilir olması ve kendine özgü pütürlü yüzeyidir. Sahtesi ise parlak, pürüzsüz görünümdedir ve ağızda sakız olduğunu hissettirir.
- Yeni yönetmelikte katılmadığım bir diğer husus; “Palm yağı içermez” ve “Glikoz şurubu içermez” ifadelerine kısıtlama getirilmesidir. Eğer bu bilgiler içerikle uyumluysa gerçek bilgidir ve tüketici için çok değerlidir. Yani kısıtlamak yerine teşvik edilmelidir. Kaldı ki bahse konu olan iki girdi kaleminin sağlık riskleri taşıdığı da bilimsel gerçekliktir.
- Yıllarca ambalaja “tamamen katkısız” yazdıktan sonra hemen alt satırlarda katkı çeşitleri sıralanan örnekleri çok gördük. Yukardaki örneğin tam tersi olup, tüketiciyi yanıltmanın en bariz şeklidir. Dolayısıyla haksız kazançların yanında, yukardaki şekilde olumlu özelliğini belirtenin de biraz avantajı olsun!
Sonuç olarak; yukardaki değişiklikler birçok işletme tarafından beğenilmeyecek. Zira amaç daha fazla kazanmak olduğundan, buna sınır getirilmesi ve tüketicinin aydınlatılması onlar için isabetli görülmeyecek…
Düşünebiliyor musunuz; birçok Türk markası yurt dışında döviz bazında daha ucuza satılmasına rağmen, oralardaki içeriklerde de fazlalık vardır. Bunların tamamı şeffaf hale geleceğinden, tüketici de tercihini buna göre yapacaktır.
Gıda Dedektifi hesabı sahibi Musa Özsoy, yıllardır “Etiket okuryazarlığı” konusunda önemli hizmetler vermiş, karınca duası gibi küçük yazılan içerikleri gün yüzüne çıkarmıştır. Bunu yaparken, sadece ambalajlardaki gerçek görseller üzerinden, “neyin ne ifade ettiğini” açıklamıştır. Buna rağmen bazı çevrelerden (ürünlerinde olmayan özelliği varmış gibi gösterenlerden) büyük baskı görmüş ama yılmamıştır. Kamu denetimine sağladığı destek ile o da her türlü övgüyü hak ediyor.
