Ercüment Tunçalp
Saadet zinciri gibi carry trade işlemi
Carry trade işlemi bugünün şartlarında bir saadet zinciri görüntüsü veriyor.
Bu yazıda o görüntünün nasıl oluştuğunu ve muhtemel sonuçlarını konu edeceğim. Faiz oranı düşük olan para cinsinden borç (kredi) alıp, faizi yüksek oranlı para birimine çevirerek yerel ülke tahvillerinden almak veya mevduat yapmak şeklinde gelişir. Muhtemel risk, belli süre sonunda borç alınan para cinsine dönüleceği zaman kurun hangi seviyede bulunabileceğidir. İşte saadet zincirine benzeyen tarafı da burasıdır. Sisteme ilk dahil olanlar kur istikrarı bozulmadığı sürece büyük kârlar elde ederler, trenden inmekte gecikenler ise değişik oranlarda zarar ederler. Çünkü o kuru baskılayarak uzun süre aynı seviyelerde tutmak mümkün olmaz. Zira öyle bir güç olsaydı enflasyon aşırı seviyelere çıkmazdı zaten…
İki para birimi arasındaki faiz oranları farkından faydalanmak; yani düşük faizle borçlanıp, yüksek faizli yatırımın getirisiyle kolay yoldan kazanç elde etmek “Yağma Hasan’ın böreği” gibidir. Ah bir de kur endişesi olmasa!
Buna rağmen bu evdeki hesaptır. Çarşıya gidince hesabın ne kadar değişeceği ise şansa bağlı olacaktır. Kur farkı faiz farkını geçerse o da karaların bağlanacağı zamandır.
Geçenlerde bir konferansta aynen şöyle söyledim; “Yıllar önce döviz kurunun yatay seyrettiği dönemlerde bile ‘sakın döviz kredisi ile borçlanmayın’ diyerek özellikle AVM yatırımcılarını uyarmıştım. Neticeleri bakımından maalesef haklı çıktım. Şimdi de kurlar sabit durumda olmasına rağmen aynı uyarıyı tekrarlıyorum. Sebebi, kur 3 ay sabit kalsa bile 1-2 günde bunu telafi edebilir” demiştim. Çünkü bir ülkede yüksek faiz oranları varsa, aynı zamanda ekonomisi de sorunludur. Bu durumda her an parası değer kaybına uğrayabilir. O zaman da o masadan ne kadar kayıpla kalkılacağı belli olmaz.
Türk vatandaşının döviz hesabını bozdurarak TL mevduata dönmesi ile yabancı fonların ülkemizdeki mevduata veya tahvillere yönelmesi arasında benzerlik olsa da sonuçları oldukça farklıdır. Çünkü onlar kaçış zamanını bir şekilde bilirler, bir başka özellikleri de yumurtaları ayrı sepetlere koymalarıdır.
Görülebileceği gibi carry trade yatırımları yüksek kâr potansiyeline sahiptir ama aynı zamanda ocak söndürecek büyüklükte zararlara kapı aralama potansiyeli de vardır.
Evet eskiye göre son aylarda Türkiye ekonomisine yabancı güveninin artmaya başladığını söyleyebiliriz. Bu sayede eksilen MB rezervlerini takviye etmek doğrudur.
Ülkeye dolar girince, yerine TL veriliyor. Bu sefer de likidite fazlalığı sebebiyle faizler geriliyor. Örneğin politika faizi yüzde 50’de sabit bırakılmasına rağmen gecelik faiz Mayıs’ın son haftasında yüzde 47’ye kadar inmiştir. İşte hassas nokta burasıdır ve TCMB, eksi reel faize rağmen mevduat faizlerinde de düşüşe yol açan likidite fazlasını önlemek üzere bazı adımlar attı. Bu kapsamda zorunlu karşılık ve döviz kredisine sınırlama getirildi. Amaç, zorunlu karşılık oranlarını artırarak piyasadan likidite fazlasını çekmektir. Bu durumda bankaların daha fazla mevduatı Merkez Bankasında tutma mecburiyeti kredi verme kapasitelerini azaltır ve neticede yükselen kredi maliyetleri büyümeyi de olumsuz etkiler. Bu zincirleme etki ilacın yan tesiridir.
Buna rağmen eğer yukardaki duruma zamanında tedbir alınmasaydı dolara doğru yönelişin hızlanması kaçınılmazdı. Tahmin edileceği gibi de devamı kur ve enflasyon artışı olurdu. Halen de o tehlike geçmiş değildir. Şu anda kur baskılanıyor ve hareketsiz kalıyor, TL’de değerli. Peki bize gelir lazım değil mi?
Doları baskıladığınız sürece ithalatı coşturursunuz. Hani cari açığı azaltmak için ithalatı kısacaktık? Tersine ihracat yavaşlayacağı için gelirimiz azalmaz mı?
Demek ki eninde sonunda doların dizginleri bırakılmak zorundadır. Yine geldik mi artan kur ve enflasyon kavşağına?
Sonuç olarak; yabancı sermaye girişi ardından kur seviyesinde kayda değer dalgalanmaların olmayacağı yönünde beklenti oluşan ekonomilerde carry trade yatırımları artabilir. Tersi durumda, yatırım yapılan para birimindeki sert hareketler ise bu işlemin avantajını yok ettiği gibi yüksek risk algısıyla piyasadan hızlı çıkışlara sebep olur. Zamanında kaçamayan yatırımcılar ise büyük zararlara uğrarlar. Bu çok rastlanan bir durumdur!
Yaz aylarındaki geçici düşüşü enflasyonda kalıcı düşüş gibi göstermek temelden yanlıştır. Bunu “Baz etkisi geçince ne olur?” başlıklı yazımda anlatmıştım. Yapısal sorunlar ve mülteci meselesi çözülmeden, kısa vadeli geçici parayla enflasyonda kalıcı düşüş sağlanamaz. Doları 32 lirada uzun süre baskılamak enerji biriktirir ve olası patlamanın şiddetini artırır. Zira dövizin gelmesi iyi bir şeydir ve sevindirir ama Türkiye’ye gelenler uzun vadeli kalmıyorlar ki…
Kârı alıp, doları kapıp gidecekler. Şimdi geliş zamanıdır ve bunlar güzel günlerimiz, peki dönerlerken ne olacağını düşünüyor muyuz? Yine döviz kıtlığına hazırlıklı mıyız?
Ülke ekonomisi açısından baktığımızda; içerde KKM’yi çözmek, dışardan sıcak para çekmek üzerine kurgulanmış strateji başarılı görünse bile kalıcılığı yoktur ve feraha çıkartmaz. Eğer bütün bunların üzerine önümüzdeki aylarda siyasetin olası etkisiyle politika faizi düşürülürse o şartlarda da dolar kuru alır başını gider. Kaçış başlayınca da bu saadet zinciri kopar.
Ülkemizi seviyoruz, bunun için de “aman geçici rüzgarlara kapılmayalım” diyerek hava tahmininde bulunuyoruz.
Ercüment Tunçalp
TÜİK ile ENAG arasındaki farkın nedenleri…
Her ikisinin ilan ettiği oran da ülkedeki ortalama enflasyonu temsil eder.
TÜİK oranı ile (%29,73) ENAG oranının (%46,61) bu kadar farklı olmasını bir an için unutalım. Zira hangi kurum tarafından çıkarılırsa çıkarılsın; ülke genelinde açıklanan tek bir enflasyon rakamı ile bütün gelir gruplarına uygun ve herkes için %100 doğru bir netice almak matematiksel ve sosyolojik olarak mümkün değildir. Türkiye’de hem resmi kurum olan TÜİK hem de ENAG tek bir endeks açıklar, gelir gruplarına göre aylık bir enflasyon serisi yayınlamazlar. Oysa örneğin İngiltere Ulusal İstatistik Ofisi (ONS), hane halklarının gelir düzeylerine göre en düşük %20’den en yüksek %20’ye kadar 5 farklı gelir grubuna ayırarak değişik enflasyon oranlarını düzenli olarak yayımlar. Hatta “emekli hane halkları” ve “çocuklu aileler” gibi kırılımlar da sunar (National Library of Medicine). Eurostat, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz gibi ülkelerde de son yıllarda aynı şekilde dağıtımsal enflasyon analizlerini resmi rapor olarak yayımlamaya başlamıştır. (Wiley Online Library)
Bizde ise; DİSK-AR gibi bağımsız kuruluşlar, mevcut durumu eleştirerek gelir gruplarına göre farklılaşan “dar gelirlinin enflasyonu” sonuçlarını yayınlar.
- TÜİK, verileri ekseriyetle sahadan ve zincir marketlerden doğrudan toplar. ENAG ise tamamen internet üzerinden otomatik veri kazıma yöntemini kullanır.
- TÜİK ayın belirli günlerinde ve saatlerinde veri toplar. ENAG ise saatlik ve günlük olarak sürekli (dinamik model) veri toplar.
- TÜİK aylık yaklaşık 600 bin veri işlerken, ENAG aylık 7 milyondan fazla veri işler. TÜİK uluslararası standarttaki 428 temel maddeyi esas alırken, ENAG’da buna uyarak aynı sepeti baz alır.
- TÜİK, devlet tarafından fiyatı kontrol edilen, dondurulan ürünlerden etkilenirken, ENAG tamamen serbest piyasada anlık değişen e-ticaret ve online fiyat hareketlerini doğrudan yansıtır. Devlet belirli aylarda bu kalemlerde fiyatları dondurduğunda, TÜİK enflasyonu sert şekilde düşebilir. Ancak vatandaşın her gün harcama yaptığı; gıda, giyim, temizlik kategorilerindeki ürünler zamlanmaya devam eder. ENAG daha çok bu serbest piyasayı ölçtüğü için iki veri arasındaki fark açılır (Bianet).
- TÜİK, istatistik bilimindeki klasik “örnekleme” yöntemini kullanır. Yani belirli şehirlerde seçilen belirli marketlerde ürün fiyatlarını takip eder. ENAG ise örnekleme yapmaz, internette her ürüne ait satışta olan tüm fiyatları tarar. Bu da ENAG’ın TÜİK’ten yaklaşık 12 kat daha fazla veri işlemesini sağlar (BBC).
Giriş kısmında da belirttiğim gibi iktisat literatüründe “mutlak ve kusursuz gerçek enflasyon” oranı yoktur. Zira tüketim alışkanlıkları kişiden kişiye değişir. Belki, “bu kadar farkla mı değişir?” sorusu akla gelebilir.
Dar ve orta gelirli vatandaşın maaşının neredeyse %75’i sadece gıda, kira ve faturalara gitmesine rağmen bu ağırlığın TÜİK sepetine yansımaması, resmi rakamın sokak tarafından düşük bulunmasının en büyük nedenidir. Bunun kanıtı yine TÜİK Gelir Dağılımı İstatistikleri’nden görülebilir. Türkiye’de en yüksek gelire sahip %20’lik nüfus grubu, toplam gelirin %48’ini alırken; en alttaki %20’lik kesim ise pastadan sadece %6,4 pay alabilmektedir. İşte bu da küçük pay sahiplerinin enflasyonu resmi oranın çok üzerinde hissetmelerine neden olur.
Sonuç olarak; yaşanan enflasyonda, TÜİK’i alt sınır, ENAG’ı da üst sınır olarak dikkate alırsak, aradaki geniş gri alanda her gelir grubuna ait değişik oranların sıralandığını varsayabiliriz. Eğer asgari ücretli, kirada oturan ve gelirinin tamamını gıda/temel ihtiyaçlara harcayan biriyseniz; sizin kişisel gerçeğiniz üst sınıra daha yakındır. Ama kendi evinde oturan, borcu olmayan, teknoloji, giyim veya seyahat gibi farklı kalemlere de bütçe ayırabilen üst gelir grubundan biriyseniz, sizin kişisel enflasyonunuz alt sınıra daha yakın çıkabilir.
Türkiye nüfusunun gelir profili (dar/sabit), demografik yerleşimi (kent yoğun) ve tüketim mecburiyetleri (gıda-kira ağırlıklı) bir araya getirildiğinde, sokağın gerçeği net bir şekilde hissedileni üst sınıra yaklaştırmaktadır. En fenası yapısal olarak dar gelirliden zengin kesime doğru bir servet transferi yaşanmaktadır ki, bu sosyal sorunun daha fazla gecikmeden çözülmesi en büyük ihtiyaçtır.
Kaynağını göremeden, ortaya çıkan hiçbir enflasyon oranı için peşinen doğru veya yanlış diyemeyiz. Ağırlıklar değişince enflasyon oranının nasıl değiştiğini birkaç hafta önce örnek tablo üzerinden açıkladım. Ancak TÜİK, 428 maddenin ağırlıklarını açıklıyor ama Haziran 22’den itibaren enflasyon hesaplamasında temel aldığı “ortalama madde fiyatlarını”, “satış noktalarını” ve “markaları” açıklamıyor. Evet Eurostat (Avrupa İstatistik Ofisi) standartları da doğrudan bu verilerin açıklanmasını zorunlu tutmuyor ama bizim şartlarımız o kadar farklı ki.
AB’de yıllık enflasyon ortalamasının yükselmiş hali %3,8’dir. Aradaki yaklaşık 8 kat fark bizi onlardan ayırmaktadır. Kaldı ki buna rağmen Fransa, Almanya ve Avusturya gibi birçok Avrupa ülkesinde, temel gıda maddelerinin ve enerjinin ortalama fiyatları ve değişim grafikleri şeffaf araçlarla halka sunuluyor.
Şimdi yukardaki üç bilinmeyene neden ihtiyaç duyulduğunu ve tabloyu ne kadar değiştirebileceğini canlı bir örnekle sunuyorum…
Türkiye’nin lider ve güçlü bir tereyağı markasına ait 1 kg’lık ambalajın, yine büyük market zincirlerinde 1.049 TL’ye satıldığı yer de var, 700 TL’ye satıldığı yer de mevcut (şu anda canlı görüntüdür). Bilhassa lider markayı örnek verdim ki; en az fiyat dalgalanması böyle bir üründe gerçekleşebilir. Dolayısıyla geriye kalan binlerce üründeki fiyat farklarını gözde canlandırmak daha kolay olsun diye…
İşte TÜİK veya ENAG’ın hangi marketi, hangi markayı ve hangi fiyatı baz aldığı bilinmediği için bir kanaate ulaşılamıyor ve reel geliri azalan vatandaşta artık enflasyonla ilgilenmek yerine kendi yaşam maliyetinin yüksekliğine bakıyor.
Ercüment Tunçalp
AB 2024 / 835 sayılı komisyon uygulama tüzüğü üzerine…
Avrupa Birliği’nin (AB) 2024/835 sayılı Komisyon Uygulama Tüzüğü, “Yeşil Dönüşümde Tüketicilerin Güçlendirilmesi” direktifi, tüketicileri yanıltıcı çevresel iddialara (yeşil aklama/greenwashing) ve erken eskitme uygulamalarına karşı korumayı amaçlamaktadır. Gümrük Birliği ve AB mevzuat uyum süreçleri nedeniyle bu düzenleme Türk hukuku ve ihracatçı firmalar üzerinde doğrudan bağlayıcı etkilere sahiptir. (European Commission)
Türkiye, bu direktife tamamen paralel şekilde; şirketlerin somut, bilimsel ve doğrulanabilir bir kanıt sunmadan ürünlerine “çevre dostu”, “eko”, “karbon nötr” veya “yeşil” yazmasını engeller. Direktifin getirdiği yasaklar 27 Eylül 2026 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir. Çok olumlu bir gelişmedir.
Ancak AB bünyesinde; “önce can güvenliği (doğrudan riskler), sonra çevre bilinci (dolaylı riskler)” ilkesi esastır. Onlar birinci adımın (sahtecilik ve pestisit) çözüldüğünü varsaydığı için bu ikinci adıma (gezegenin korunması) geçmiştir.
Bizde ise henüz “taklit-tağşiş” olaylarına verilen cezalar caydırıcı olamadığı gibi daha da artış göstermiştir. Zira ilk ihlalde, firmanın yıllık gayrisafi gelirinin %1’i oranında ceza kesilmesi ve tekrarında cezanın 2 kata çıkarılması, hileden gelen ek kazancın çok küçük bir kısmını kapsar. Kaldı ki bu suçu alışkanlık haline getirenlerin defalarca Bakanlık listelerinde yer almaları da bunun kanıtıdır.
Pestisit konusunda da, “son satış noktasında pestisitin tespiti, engellenmesi ve kusurlu malın üreticiye iadesi neredeyse mümkün değildir” diye sürekli yazıyorum. Nitekim bunu başardığını iddia eden satış noktalarında, Bakanlık kontrolünde pestisit bulunması ve ceza uygulanması beni teyit etmektedir.
Yine AB’nin yıllar önce engellediği “DOĞAL” ifadesinin de yasaklanması gerekir.
Zira sık sık belirttiğim gibi; 135-150 derece yüksek ısıya tabi tutulan ve oda sıcaklığında 5-6 ay bozulmayan süt ‘doğal’ sayılamaz. Çünkü doğal kelimesi “tabiatta bulunduğu şekilde” ifadesinin karşılığıdır. Sadece bu da değil, şu anda raflar “yarım yağlı”, “az yağlı” ama yine de “doğal” tanımlı ambalajlarla doludur. Gerçi yeni bir düzenlemeyle 31 Mart 2027 tarihine kadar bir geçiş süreci vardır ama yeni değişiklikle yağlı sütün de (%3) doğal sayılması bana göre yetersizdir. Zira bir ineğin memesinden sağılan çiğ sütün yağ oranı %3,5-%3,7 civarındadır ve haliyle tam yağlıdır.
Tarım ve Orman Bakanlığı açıklamasına göre “doğal” kabul edilme şartları “tek bileşenden oluşuyorsa, katkı maddesi ve aroma içermiyorsa, sadece fiziksel, enzimatik veya mikrobiyolojik işlemlerden geçmişse ve doğal yapısını değiştirecek işlem görmemişse” şeklinde açıklanıyor. Ancak doğal yapısını değiştirecek işlem görmüş UHT süt doğal sayılıyor. Ve bu konuda AB ile aramızda anlayış farkı bulunuyor.
İçme sütlerine koruyucu madde eklenmemesi onu doğal yapmaz. Benim bu görüşüme katılmayanların iddiası; “Evimize aldığımız çiğ sütü de tüketmeden önce ocakta kaynatırız. Isıya tabi tutulması, nasıl onun doğallığını bozmuyorsa, UHT işlemi de evdeki kaynatmanın endüstriyel versiyonu olduğuna göre doğal sayılabilir” olmaktadır. Elbette bu görüş ve uygulama bana göre hatalıdır ve aşağıda belirteceğim küresel anlayış da benimle aynı doğrultudadır.
Kaldı ki günlük hayatta UHT sütün üzerinde kaymak oluşmaması ve yoğurt yapılamaması da doğallığın kaybolduğuna işarettir ama biz devam edelim…
- Evde ısıtmada, sütü tencereye koyup ocağı açarsınız. Süt yavaş yavaş ısınır, 100 dereceye ulaşır ve genellikle 5-10 dakika kaynatılır. Bu süreçte sütün içindeki bakterilerin büyük kısmı ölür. Ancak bakterilerin “spor” adı verilen, ısıya dayanıklı “uyku halindeki tohumları” 100 derecede ölmez. Ocağı kapattığınız an bu sporlar uyanır ve sütü 3 gün içinde bozar.
- Fabrikadaki UHT işleminde ise süt, kapalı boruların içinde boru hatlarından geçerken 2 ila 5 saniye gibi çok kısa bir süre içinde 135-150 dereceye çıkarılır ve anında soğutulur. Bu çok yüksek ani sıcaklık evde ölmeyen o dirençli bakterileri ve sporları da ticari sterilizasyon ile tamamen yok eder (BBC). İçinde bakteri kalmadığı için sütün bozulma ihtimali yoktur. Ambalajlama teknolojisindeki gelişmeler takdire değerdir ama sporların ölmesi sütün oda sıcaklığında 5-6 ay bozulmadan kalması için yeterli bilimsel nedendir. İşte bunun için AB, ambalajlar üzerinde en çok suistimal edilen kelimelerden biri olan “doğal” ifadesini kontrol altına almak için çok daha katı filtreler ve denetim mekanizmaları uygulamaktadır. (Safe Food Advocacy Europe)
- AB’de birçok ülkede, endüstriyel olarak aşırı işlenmiş, yüksek ısıya maruz kalmış veya homojenize edilmiş bir ürüne tek başına “DOĞAL” yazılması, “tüketiciyi yanıltıcı reklam” kapsamına sokulur. Avrupa’da gıda otoriteleri (örneğin Birleşik Krallık Gıda Standartları Ajansı- FSA veya Almanya’daki tüketici örgütleri) yüksek ısıl süreçlerle yapısı değişen gıdaların ambalajına “Doğal süt” yazmak yerine, en fazla “Doğal bileşenlerden üretilmiştir” veya “Saf sütten üretilmiştir” gibi daha spesifik açıklamaları zorunlu kılar. (Ky Wright)
Fransa’da gıda ambalajına “Doğal” yazmak, Almanya’dan da sert ve bürokratik kurallara tabidir. Fransız gıda mevzuatına göre ürünün adı ve ambalajı sadece ürünü objektif olarak tanımlamalı, onu övmemelidir. UHT gibi endüstriyel işlem görmüş ürünlerde ancak “doğal kökenli” veya “İçeriğinde doğal bileşenler kullanılmıştır” gibi kelimeyi hafifleten ifadelerin kullanılmasına izin verilir. (USDA Foreign Agricultural Servise)
Sonuç olarak; Türkiye’de mevzuat “içerikte koruyucu yoksa doğaldır” mantığıyla ısıl işlemlere esneklik tanırken; AB pazarında hem içerik kalitesine hem de ürünün ne kadar endüstriyel işlem gördüğüne bakılıyor. Bu nedenle AB ülkelerine ihracat yapmayı düşünen bir üreticimizin yukardaki esaslara uyması, toplatılma veya ceza riskini azaltır. İşte bunun için de başlıkta belirttiğim direktiften önce bu konularda AB’ye uyum sağlamak daha isabetli olur…
Ercüment Tunçalp
Fon vurgununun ekonomiye olası etkileri
Borsa İstanbul’da faaliyet gösteren yüzlerce sağlıklı fon ve halka açık dev şirket bu krizin dışındadır. Önce bunu bilerek sosyal medyadaki dezenformasyona katkı sunmamak lazım. Sonra da bu fon vurgununda manipülasyonla şişirilmiş kaydi değerler ile yatırımcıların ceplerinden çıkan gerçek nakit (ana para) birbirine karıştırılmamalıdır. Bu nedenle doğrudan kaybın miktarı bugünden ölçülemez. Gerçek anlamda “buharlaşan net nakit”, SPK ve görevlendirilen bankaların (İş Bankası ve Ziraat Bankası) yürüttükleri tasfiye süreci tamamlandığında ve raporlar açıklandığında netlik kazanacaktır. Kaldı ki, buraya kadarı doğrudan kayıptır. Bir de aşağıda belirteceğim dolaylı kayıp vardır ki bunu ölçmek daha da zordur.
Türkiye’de yaşayan herhangi bir vatandaşın bu büyük çaplı “fon olayından” dolaylı da olsa zincirleme şekilde etkilenmemesi neredeyse imkansızdır. Bir kere güven kaybı nedeniyle yatırım ortamı bozulur ve aynı nedenle ülkeye giren döviz miktarı azalır. Girişlerin azalması ve/veya mevcut sermayenin çıkması döviz kurlarını yukarı doğru tetikler. Bu durumda da enflasyon artar. Üretimde dışa bağımlı (enerji, hammadde, ara malı) bir ekonomiye sahip olduğumuz için döviz kurundaki dalgalanma ithalatı pahalı hale getirir ve bu da fona hiç bulaşmamış kişilerin bile enflasyon yoluyla giderlerini artırarak satın alma gücünü düşürür.
- Perakende sektörüne olası etkisi ise; hem talep hem de arz tarafında sıkıntı yaratabilir. Lüks ve dayanıklı tüketim malları cirosunda ani ve sert düşüş yaşanabilir. Krizin yarattığı psikoloji ile bozulan iklim, sadece parasını kaybedenleri değil genel tüketici kitlesini de olumsuz etkileyerek mağaza sepet ortalamalarını düşürebilir. Mağdur olan yatırımcıların, kredi muslukları da kısılacağı için nakit ihtiyacını karşılamak üzere araç, gayrimenkul gibi malları hızla elden çıkarmaya çalışmaları piyasada ikinci el arzını artırabilir. Elbette buna rağmen en az etkilenen gıda kategorisi olur ama o tarafta da tüketici daha ucuz bulduğu market markalarına yönelebilir.
Biraz daha açayım…
- Manipülasyona konu olan şişirilmiş hisse senetlerinde ani değer kayıpları yanında, maalesef geçici de olsa sağlam hisse senetleri de bundan olumsuz etkilenir. Çünkü nakit çıkışlarını karşılamak isteyen fonlar portföylerindeki sağlıklı varlıkları da satmak zorunda kalır. Bu durum da tüm borsada satış baskısı yaratır.
- Aldığımız duyumlara göre; 2,3 trilyon dolarlık büyüklüğü ile dünyanın en büyük kurumsal yatırımcısı olan Norveç Varlık Fonu’nun (NBIM), fon soruşturmasında yer alan 10 şirketteki pozisyonları ile olumsuz etkilenmesi küresel yankı uyandırmıştır (Ekonomim). Bu olumsuz reklamın yabancı yatırımları frenlemesi ihtimal dahilindedir. Bunun ülke ekonomisine zincirleme etkisi hesap dışı tutulamaz. Bu durum ülke risk primini de (CDS) yukarı fırlatabilir. Bu da devletin, bankaların ve şirketlerin borçlanma maliyetlerini artırabilir.
- Fon olayı ile Ponzi arasında benzerlik kurulması doğru değildir. Zira klasik Ponzi çok bilinen bir sistemdir ve eski yatırımcılara verilen anormal kâr, kısa yoldan köşeyi dönmek isteyen yeniler için verimli bir yem olmaktadır. Ponzi kapalı devredir, dışardan görülmez. Çiftlik Bank olayındaki gibi kurnaz bir çocuk, yanına birkaç akıl hocası alarak bir süre zinciri sürdürebilir ve paralarla birlikte aniden buharlaşabilir. Resmi bir tarafı yoktur.
Bu borsa krizinde ise bazı fonlar, halka açıklık oranı düşük hisseleri kendi aralarında sürekli çevirerek fiyatları yapay olarak yüz kat, beşyüz kat gibi akıl dışı astronomik seviyelere çıkarabilirler. Ancak bir hissedeki yüz kat artış gözden kaçamaz. Bunun “halkın teveccühü mü”, yoksa “manipülasyon mu” olduğunu anlamak için de üç ay beklemek gerekmez. Çünkü; Borsa İstanbul ve SPK, yapay zeka destekli anlık izleme sistemleri kullanır. Bu kadar sıra dışı hareket, daha en başta hisse fiyatı ikiye üçe katlandığı anda radara (otomatik alarm) takılır. Hatta gün içindeki ani yükseliş ve düşüşlerde bile sistem otomatik devreye girer. Sıra dışı dalgalanma durumunda ilgili şirketten açıklama istenir.
Borsa İstanbul’un “Hissenizde normal olmayan fiyat ve miktar hareketleri var, kamuya açıklanmamış özel bir durumunuz var mı?” sorusuna şirket cevap vermek zorundadır. Kaldı ki şirket faaliyetini durdurmasına rağmen hissesindeki olağanüstü artışın aylarca fark edilmemesi ise hiç mümkün değildir.
Buna rağmen hâlâ bireysel hareket etmek yerine, profesyonelce yönetilen güvenilir bir fon şemsiyesi altında yatırım yapmayı tercih ederim. Zira vatandaşın da kendini koruyabilecek önlemler alması mümkündür.
- Fon yöneticisinin, o fonun içindeki parayla hangi şirketlerin hissesini aldığı günlük takip edilemez. Ancak bir fonun içindeki tüm varlıkların (hangi şirkete ait hisse, tahvil veya bono) alındığının dökümü yasal olarak Kamuoyu Aydınlatma Platformu (KAP) üzerinden görülebilir (Merkezi Kayıt İstanbul). Yani KAP’ta yayınlanan döküm anlık olmadığı için bir yatırımcı aylık kontrollerle, içi boşalmış şirketi (çalışanı olmayan, üretimi durdurmuş ve fabrikayı satmış olan şirketi) görüp fondan çıkabilir (Uzman para). Bu tarz şirketler krizde olduğunu veya faaliyetlerini durdurduğunu gizleyemez. Uyanık bir yatırımcı böyle bir şirketin adını gördüğü an, bir de şirketin borsa hissesi tavan tavan gidiyorsa burada bir şişirme (manipülasyon) olduğunu anlayabilir ve o gemiyi terk edebilir.
Sonuç olarak; bu badireyi en az zararla atlatabilmek için en şeffaf şekilde ve en kısa zamanda sonuca ulaşarak yeniden güveni tesis etmek hayati derecede önemlidir. Bunun yanında borsa içi işlemlere çok daha katı kurallar ve hapis cezalarını artıran radikal yasal düzenlemeler getirilmesi şarttır. Yatırımcı açısından baktığımızda da; yılda %37 faiz alan bir kişi ile bir fondan ayda %40 kazanç sağlayan bir kişinin riski aynı olamaz. Finans literatüründe yüksek getiri, her zaman yüksek risk anlamına gelir ki, “bile bile lades” tam karşılığıdır.
