Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Shrinkflasyon tehdidi!

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Shrinkflasyon; bir ürünün fiyatı değişmeden, miktarının azalmasıdır. Böyle bir uygulamaya ihtiyaç duyan ise sorunlu zihniyetin ta kendisidir.

Azalan miktar küçük olmalıdır ki; hem ambalajın boyutları tüketicinin fark edeceği kadar değişmemeli, hem de perakendeciler arasında oluşacak fiyat farklarının da geçerli bir izahı olmalıdır. Etik bir davranış olmadığı çok açıktır. Yıllardır ‘taklit tağşiş’, ‘haksız fiyat artışları’ ve ‘sözde indirimler’ kadar tüketiciyi tehdit eden ‘shrinkflasyon’da özel ilgiyi hakediyor. Çünkü bu 4 konunun da ortak hedefi tüketici cebinden haksız kazanç sağlamaktır.

Efendim, ambalajın üzerinde miktar yazmıyor mu?

Yazıyor ama tüketiciyi bu kadar yormanın da bir anlamı olmalı!

Bir ayçiçeği yağının 1 lt, 2 lt, 4 lt, 5 lt ambalajı varken, 4,5 litre ara ambalaja neden ihtiyaç duyulduğunu birisi bize anlatsa…

Veya, tereyağının 125 gramı varken 100 gramına, 250 gramı varken 225 gramına, 500 gramı varken 450 gramlık ambalajına neden ihtiyaç duyulduğunu üretici anlatsa da tüketiciler de ilk ağızdan öğrenseler…

Belki de hak verirler!

Fiyat değişmeden miktarın azaltılması aynı zamanda gizli enflasyondur.

Bu tarz uygulamalara her kategoride rastlama ihtimali vardır. Kağıt ürünlerinde bobinlerin kısalması, gazlı içecekte, ayranda, yoğurtta, çikolatada, hazır kahvede, cipste, kuruyemişte, et ürünlerinde, şampuanda gramaj azalması gibi…

Daha da saymaya devam edebiliriz ama bu kadarla yetinelim.

Hani benzin zammına kafayı takmayan vatandaş, “ben hep 50 liralık alıyorum” demiş ya, bu çözümü bulanlar da herhalde oradan esinlenmişler.

Başlığa takılı kalmayalım, gramajı düşürürken zam yapan da var. Yani “biraz oradan, biraz buradan” uygulaması ile tüketicideki psikolojik yıpranmayı azaltmaya odaklanmışlar.

Bitmedi; önce gramajı düşürüp, daha sonra eski gramaja dönünce, “yüzde 20 daha fazla” diye ilan edip tüketiciye kutlama yaptıran da var, miktarı düşürürken, kaliteyi bir tık eksilten de var.

Tedarikçinin oluşturduğu en masum savunma mekanizması şöyle işliyor; “Efendim tüketici, ‘zam yapılması yerine küçük ambalaj’ talep ediyor” deniyor.

O talep çok haklıdır ama bugünkü konumuz değildir. Örneğin yıllardır en ucuz bal çeşidi için küçük ambalajı da tercih eden lider marka, defalarca önermeme rağmen pahalı ürünleri için küçük ambalaj çıkartmamıştır. İşte yapılacaksa tüketiciye hizmet bu olabilirdi. 80 liraya alamadığı kestane balını 45 liraya alma imkanı sunulabilirdi. Üstelik marka sahibi de satış hacmini artırabilirdi. Dolayısıyla bu yazıda anlatmak istediğim bu değildir…

Müşteriye aynı veya benzer ambalaj içinde eksik ürün vererek, göz yanılması sayesinde fiyat artışını hissettirmemektir!

Çözüm mü?

Çok kolaydır. Ambalajlar yüzde 25’den daha düşük miktarlarda küçültülemesin. İşletmeler buna mecbur tutulsunlar. Örneğin 600 ml olan şampuanın bir boy küçüğü 450 ml olmalı, 550 ml olmamalıdır. Yani canı isteyen 500 ml’den 450 ml’ye, sonra 450 ml’den 400 ml’ye düşürememelidir.

200 ml olan küçük meyve suyu ve sütlerde aynı boyuttaki ambalajda 180 ml ürün satılamamalıdır.

Kare çikolatalarda, 80-75-70-65-60 gramlı alternatiflerin hepsinin rafta aynı ürün gibi algılanması savunulabilir mi?

Daha isabetli çözüm; her ürün kategorisi için ambalaj hacimleri ve gramajları belirlenmelidir. Örneğin şampuanlar da 250-400-600-800 ml gibi…

Tereyağları için de 125-250-500-1000 gr şeklinde belirlenebilir.

Aksine örnek bol miktarda bulunmasına rağmen, en çarpıcı olanı ile bitireyim.

H……. marka şampuanın şu anda piyasada bulunan ambalajlarını yan yana dizersek; 90- 180- 200- 250- 300- 350-360- 400-420- 450- 500-550- 600- 700- 800- 900 ml’lik geniş bir seri karşımıza çıkıyor. Her boyuttaki ambalaja ait onlarca çeşidin olduğunu da düşünürsek dünyada bu kadar çeşidi taşıyacak bir raf bulunmadığı açıktır. E ticaret sitesinde bu markaya ait çeşit adedi 191’dir. Orada bile bütün çeşitlerin sergilenebildiğini zannetmiyorum.

Birçok kategoride, gözle ayırt edilmesi zor olan farklı ambalajlar mevcuttur. Yıllar önce bakliyatta yaşanan; 1000 gram yerine 900 gramlık, 850 gramlık ambalajlar kurumsal perakendecilerin kararlı duruşları sayesinde gündemden düşmüştür. Ancak hâlâ piyasadan 900 gramlık ambalaj tam olarak kalkmamıştır.

Neticede, yasak savma kabilinden, “işte gerçek gramajı buraya yazmışız” savunmasının bir anlamı yoktur. Çünkü, markalar hem kendi aralarındaki rekabet zorluklarına çözüm bulmak için (ucuz gözükeyim yeter), hem de perakendeciler arasındaki rekabete kurban gitmemek için (aynı ürün değil ki) farklı gramajı uygun çözüm olarak bulmuşlar.

Yani olay sadece tüketici merkezli değildir. Tedarikçiler arasındaki ve perakendeciler arasındaki sorunları da çözme amaçlıdır. Yani 3 boyutludur.

En şaşırtıcı olan da; aynı ambalajın rakipte ucuz olmasına itiraz eden bazı perakendecilerin, yüzde 10 eksik miktarla daha pahalıya veya aynı fiyata gelen ama ucuzluk imajı yaratan farklı ambalaja itiraz etmemeleridir.

Hemen canlı bir örnek vereyim. N…….. marka fındık kremasının süpermarkette 750 gr ambalajı 26,75 TL’ye, indirim marketinde ise 630 gr ambalajı 22,50 TL’ye satılmaktadır. Ambalaj boyutu hemen hemen aynıdır. Yan yana getirmedikten sonra ayırt etmek mümkün değildir ama güya indirim marketinde daha ucuzdur!

Oysa ürünün her iki taraftaki kilogram fiyatı da 35,70 TL olup, kuruşu kuruşuna aynıdır. Buna güçlü süpermarket kanadının sessiz kalması oldukça tuhaftır. Zira bu bir haksız rekabet olup, 100 müşteriden 80 tanesinin bu ve benzer ürünlerde indirim marketinin daha ucuz olduğuna dair yanılgısı vardır.

Yıllardır perakendeciye mal pompalayarak ve depolarını doldurarak rakibe yer bırakmamayı düşünen küresel üreticilerin, bol çeşitli ‘tüm liste’ baskıları artık deneyimli kadrolardan dönmektedir ama yine de oltaya takılanlar olmaktadır.

Perakendeci gol yemeyecek defansı kuramıyorsa buna bir şey diyemeyiz.

Ancak büyük resimde; tüketici zaaflarından nasıl faydalanılacağını kurgulamanın da bir adı vardır ama onu burada ifade edemeyeceğim.

Yazımın yayına girmesi gecikince; TESK Başkanı Bendevi Palandöken’in “gramaj standardı” çağrısını da görmüş oldum. Yerden göğe kadar haklıdır. Benim de anlatmak istediğim budur; “Bütün ambalajlı ürünlere gramaj standardı getirilmelidir.”

İlave edeyim dedim…

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Kredi kartı tüketicinin can simididir

Ercüment Tunçalp

TCMB, yüksek enflasyonla mücadele kapsamında ve sıkı para politikası gereği kredi kartı kullanımını kısıtlama yönünde çalışmalar yapıldığını açıkladı. Ancak yerel piyasa şartlarını, enflasyonun şiddetini ve tüketicinin azalan satın alma gücünü dikkate alan hassas ölçümlerden ne kadarının kullanıldığını bilmiyoruz…

Küresel örneklerin hiçbirisi bize tıpa tıp uymaz. Bazı ülkelerde sıkılaştırma tedbirleri az acı verebilir, bazı ülkelerde de komaya sokan sonuçlar doğurabilir. Bizim ülkemizde kredi kartına sınırlamanın insani boyutuna iyi bakmak gerekir. Yoksa karar almak çok kolaydır. “Taksit kaldırıldı” dersiniz, neticesi de “kalan sağlar bizimdir” aşamasına evrilir. Örneğin orta gelir grubunun dahi özel sağlık sigortalarını yeterli taksit sayısı olmadan ödemesi zorlaşır.

Bu tüketiciyi ilgilendiren kısmıdır…

Peki perakendecinin durumu ne olur?

Ay sonunu zor getiren tüketici, öncelik verdiği gıda harcamaları ile kaynağı tüketirse gıda dışı alışveriş bitme noktasına gelir. Birçok perakendeci bundan olumsuz etkilenir ve iflaslar yaşanabilir.

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, “kredi kartına taksit kaldırıldı” söylentilerini doğrulamazken; “Bu konuda hayata geçirilmiş herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır” diyor. Ancak böyle bir çalışma yapılmadığını söylemiyor. İşte esas bu konuda doyurucu bir açıklamaya ihtiyaç vardır ve stres ancak bu şekilde azalır ve piyasa rahatlayabilir.

Elbette vatandaşı yüksek enflasyondan korumak için bazı tedbirler alınabilir ama alışverişi peşin yapmaya gücü yetmeyen tüketici de ancak kredi kartı yardımı ile bu yüksek enflasyondan kısmen korunabildiğine inanıyor. Üstelik sıkılaştırmada öncelik verilmesi gereken ‘kamu harcamalarında tasarruf’ konusunda kimsenin bir şey yapmadığını ve israfın aynen devam ettiğini de görüyor. Ve soruyor; “neden öncelik bizde ?” diye…

Gelir dağılımındaki büyük eşitsizlik kredi kartı kullanımına standart bir sınırlama getirmeye engeldir. Eğer ısrar edilirse birçok toplumsal sorunla karşılaşmak olasıdır. Burası Amerika veya AB ülkelerinden biri değildir. Sıkılaşma tedbirleri o ülkelerdeki dozajla uygulanmamalıdır.

Büyüme konusunda çok istekli olan hükümetimiz; kredi kartına sınırlama kararının ekonomiyi durma noktasına getireceğini, en çok gelire ihtiyacımız olduğu bir dönemde de dolaylı vergi gelirlerinin azalacağını görmelidir. Yani devlet büyümeden vazgeçerken kamu maliyesinin de olumsuz etkilenmesi muhtemeldir. Bunun çözümü de vergi oranlarını artırmak olmamalıdır.

Semt pazarlarında bile kredi kartı kullanımını artıran bir tüketici yapısına sahibiz. Yine çok geniş bir kesim ‘asgari ödeme tutarı’ ile borçlarını ancak çevirebiliyorlar. Önemli faiz yüküne rağmen borçların kartopu gibi büyümesi sineye çekiliyorsa, bunun mecburiyetten kaynaklandığı iyi görülmelidir. Daha yeni kredi kartı işlemlerinde uygulanacak aylık azami akdi faiz oranı yüzde 3,66’dan, yüzde 4,25’e çıkarıldı. Bu sıkılaştırma adımının da beklenen frenlemeyi yapamayacağı görülecektir. Zira kart sahibinin ne temel ihtiyaçlarından vazgeçmesi ne de bu kaynağın yerine başka alternatif bulması mümkün değildir.

Enflasyondaki artış beklentisini ve tüketim iştahını kırmanın öncelikli yolu kişiler üzerinde güven tesis etmektir. Yoksa alınacak kararlara temel olacak yılsonu enflasyon tahminini hâlâ yüzde 36 seviyesinde tutmak ve buna inanılmasını beklemek mücadeleyi zorlaştıran bir başka husustur.

Getirilecek muhtemel kısıtlamaların bir önemli sonucu da; nakit ödemeye kayacak tüketicinin kredi kartı borçlarının ihmale uğraması ve yasal takibe alınan kişi sayısının da artacak olmasıdır.

Sonuç olarak; tüketici kredisi niteliğinde olan kredi kartı sözleşmesinde de kural, ‘tüketicinin ekonomik olarak zarar görmesini önlemek’ olmalıdır. Aynen aşağıda belirteceğim 2020 yılında olduğu gibi…

Kaldı ki; kayıt dışı ile mücadele etmenin yolu da nakit yerine kredi kartı kullanımını teşvik etmekten geçer.

Dört sene önce COVİD-19 salgınının kredi kartı kullanıcıları üzerindeki ekonomik yükünü azaltmak üzere 28 Mart 2020 tarihli Resmi Gazete’de BDDK tarafından Yönetmelik’te yapılan değişiklikler yayımlanmıştı.

Birinci önemli değişiklik; asgari ödeme tutarının ilgili dönem borcunun en az %20’si (daha önce %30 idi) kadar olacağının açıklanmasıydı…

İkinci önemli değişiklikte; 2020 yılı sonuna kadar (9 aylık dönem) kart borçlarını öteleyebilme ve bu süre boyunca bankaların alacaklarını talep etmeyecek “ödemesiz dönemler” tanımlayabileceğini getirmek olmuştu…

Çabuk unuttuğumuz için hatırlatmak istedim.

Peki bugün yaşanan sıkıntılar o günden daha mı azdır?

Bırakınız o günkü uygulamayı, bu günden daha geriye götürecek ve tüketici aleyhine gelişecek senaryolara ümit bağlamanın, çıkış yolunu iyice tıkayacağı önceden görülmelidir.

Küresel gıda fiyatları yıllık bazda yüzde 7,7 düşerken, Türkiye’de ise yıllık gıda enflasyonu yüzde 70,41 oluyor. Demek ki; öncelikle yüksek enflasyonun bu lokomotifine çözüm bulmak gerekiyor.

Ancak tam tersine KDV ve ÖTV’ye yapılacak artışların da enflasyonu nasıl tetikleyeceğini piyasa heyecanla bekliyor. Bu şekilde enflasyonun kontrol altına alınabileceğine inanmıyorum. Çünkü teşhis doğru olsa da öncelikler hatalıdır.

Kredi kartının aşırı kullanımı ise sebep değil sonuçtur…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyon muhasebesi ve değişen mali tablolar

Ercüment Tunçalp

2023 yılının bir önceki yılla kıyaslamalı mali tabloları çıkınca gördük ki; önceki senelerde izlediğimizden çok daha farklı bir görüntü var. Nedeni enflasyon muhasebesine geçilmiş olmasıdır. Bu da yüksek enflasyon dönemlerinin zorunlu kıldığı bir durumdur. Hatta geç bile kalınmıştır…

Çünkü, paranın satın alma gücündeki hızlı değişmeler sebebiyle gerçek durumu ortaya koyamayan mali tabloların, gerçeğe yakın durumu ifade edebilmesi için enflasyon düzeltmesine ihtiyaç olduğu kaçınılmazdı. Örneğin bir şirketin performansını ölçerken stok devir hızının yüksek olması, normal şartlarda iyi bir şeydir. Zira stok tutma maliyetini aşağı çeker ve nakit akışını hızlandırır. Ancak yüksek enflasyon şartlarında stok devir hızı düşük olan bir şirket daha kârlı görünebilir. İşte bu tip yanıltıcı durumları elimine etmek üzere enflasyon muhasebesi (enflasyon düzeltmesi) uygulanması şarttır.

Tersi durum; şirketlerin yüksek fiktif kârlılık elde etmesine, yüksek vergi giderlerinin oluşmasına ve şirket sermayesinin erimesine neden olabilir.

Bu bakımdan, bilhassa yabancı yatırımcılar açısından da “gerçek durumun anlaşılamaması” şikayetleri artık son bulacaktır.

Dolayısıyla, enflasyon muhasebesi en basit haliyle, ‘belli endekse göre düzeltme’ anlamına geliyor. Şirketlerin serbest nakit akışlarını değiştiren bir etkisi bulunmuyor. Daha geniş tarifi; “Parasal olmayan değerlerin, enflasyon düzeltmesinde dikkate alınacak tutarlarının düzeltme katsayısı ile çarpılması sonucunda, finansal tablonun ait olduğu tarihteki satın alma gücü cinsinden hesaplanmasıdır. (Garanti Yatırım)

Finansal tabloların enflasyona göre düzeltilmesi için kullanılacak endeks olarak; Vergi Usul Kanunu (VUK) kapsamında yapılan düzeltmede ÜFE dikkate alınırken, Kamu Gözetimi Kurumu (KGK) kapsamında yapılan TMS 29 düzeltmesinde TÜFE dikkate alınıyor.

Şimdi geliyoruz enflasyon düzeltmesinde gelir tablosunun en önemli kalemi haline gelen ‘Net parasal pozisyon karı/zararı’na…

Kısaca, enflasyondan kaynaklanan kazanç/kayıp demektir. Enflasyon dönemlerinde amortisman ve stok değerlemesini satın alma gücünü yansıtır hale getiren bir enflasyon düzeltmesi şirketin kârlılık ve büyüme performansını daha iyi yansıtır duruma getirir ama bu arada bazı şirketlerde brüt ve faaliyet kâr marjlarının olumsuz etkilenmesine sebep olmuş gibi de görünebilir. (GCM Yatırım)

Dolayısıyla enflasyon düzeltmesi gelir tablosunu; satılan malın maliyeti, amortisman tutarları, parasal kayıp ve kazançlar üzerinden etkilemektedir. Bu da şirketlerin kazancı ile ilişkili rasyolarında değişime sebep olur.

Şimdi bu konuda en canlı örneği başarılı bir perakendecimizin ilk çeyrek gelir tablosu üzerinden vereceğim. Çünkü bu yeni finansal tabloları anlamak eskisi kadar kolay olmayacaktır. Belki örnek üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz.

Gelir tablosunda çok uzun yıllardan beri hep tatminkar seviyede faaliyet kârı çıkartmış olan şirketimiz, ilk defa bu sene faaliyetten zarar etmiş görünüyor.

  • 2022 yılı brüt kâr marjı %23,89 iken, düzeltilmiş yeni oran %18,7’dir.
  • 2023 yılı brüt kâr marjı %23,7 iken, düzeltilmiş yeni oran %18,7’dir.
  • 2022 yılı faaliyet kâr marjı %3,66 iken, düzeltilmiş haliyle %3.43 oranında faaliyet zararı ortaya çıkmıştır.
  • 2023 yılı faaliyet zarar oranı da %3,64 çıkmıştır.
  • 2022 yılı net kâr marjı %2,56 iken, düzeltilmiş net kâr marjı %6,51 çıkmıştır.
  • 2023 yılı net kâr marjı %4,1 iken, düzeltilmiş net kâr marjı %4,9’a yükselmiştir.

Bu da gösteriyor ki; artık sadece ‘faaliyet kâr/zarar’ına bakarak performansı değerlendiremeyeceğiz. Neticede son 2 yılda şirketi tatminkar sayılabilecek net kâra ulaştıran görüntü, ‘Net parasal pozisyon kazancı’ ile sağlanıyor.

Mali tablo rakamlarının enflasyon dikkate alınarak düzeltilmesinde iki safha bulunuyor. Birincisi, mali tablolarda geçmiş tarihli veya döneme ait rakamların genel bir fiyat indeksi ile bilanço tarihindeki satın alma gücü üzerinden ifade edilmesidir. İkincisi ise, parasal kazanç ya da kayıp rakamının hesap edilmesidir. İlk safhadaki düzeltmeler daha anlaşılırdır. Ancak ikinci safha, tabloların anlaşılmasını güçleştiren, hatta engelleyen bir özellik taşımaktadır.

Uluslararası Muhasebe Standardı (UMS) 29 uygulaması, parasal kazancı (kaybı) veya eş anlamlı olarak kullanılan satın alma gücü kazancını (kaybını) şöyle tanımlamaktadır: “Enflasyon döneminde parasal borçlarından daha fazla parasal varlık bulunduran işletmeler satın alma gücü kaybına uğrarlar. Parasal borçları parasal varlıklarından çok olan işletmeler ise satın alma gücü kazancı sağlarlar.” İşte anlaşılmazlık bu noktadan itibaren ortaya çıkmaktadır. Çünkü UMS 29’daki tanım faiz ve kur farkı kavramlarını kapsamamaktadır. “Kazanç sağlamak” ile “parasal kazanç (satın alma gücü kazancı) yaratmak” ifadeleri birbirinden farklı kavramlardır. Yoksa çok yüksek faiz oranı ile borçlanan biri dahi yukardaki tanıma göre ‘parasal kazanç’ sağlıyor gözükebilir ki; gerçek durum böyle değildir. (Prof. Dr. Ahmet Göksel Yücel)

Sonuç olarak; zannedildiği gibi enflasyon düzeltmesi her işletmeye vergi avantajı sağlamıyor. Bilançonun aktif ve pasif yapısına göre bazı işletmeler için daha az, bazıları için de daha fazla vergi tahakkuku söz konusu oluyor.

Enflasyon düzeltmesinin duran varlıkları ve stok kalemleri güçlü olan şirketler için olumlu olduğunu, özsermayesinin üzerinde yabancı kaynak kullananların ise olumsuz etkileneceğini tekrar edelim. Ancak öncelikle bilinmesi gerekir ki; gerçek olmayan kazançların vergisini gündemden kaldıran bu uygulamanın eskiye göre daha adil olduğu kesindir.

Ancak eski mali tablolar yabancı yatırımcı tarafından zor anlaşılırken, yeni mali tablolar da yerli finansal okur yazarları zorlayacaktır. Bir müddet rakamsal örneklerle ve basit anlatımlarla bu açığı kapatmak faydalı olacaktır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Döviz kredisi kullanma zamanı mı?

Ercüment Tunçalp

Ekonomim’den Şebnem Turhan’ın haberine göre; ticari kredilere getirilen sınırlama ve TL’nin reel olarak değer kazanacağına yönelik beklentiler, daha düşük maliyetli yabancı para kredi hacminde hızlı artışa yol açmış…

Haberde çok fazla doyurucu bilgi var ama bizim ilgi alanımız geçmişteki kötü tecrübelerden yeteri kadar ders alınmadığını gösteren bu giriş kısmıdır.

  • Son 15 sene içinde AVM yatırımcıları başta olmak üzere şirketleri sıkıntıya sokan en önemli nedenin döviz kredileri olduğu unutulmuş gibi gözüküyor.
  • Ülkemizde 2006-2009 yılları arasında Japon Yeni ve İsviçre Frangı’na endeksli konut kredisi kullanıp, anormal kur değişimi ile borçları katlanan 30 bin dövizzedeye de tanık olmuştuk. Mağduriyetlerini önlemek üzere, ‘döviz kredisi borçlarının yeniden yapılandırılması’ düzenlemesi bile ilaç olamayınca, bankalar ile mahkemelik olma aşamasına bile gelinmişti.

Çabuk unuttuğumuz için hatırlatmak istedim…

  • “Geliriniz hangi para cinsinden ise borcunuz o para cinsinden olmalı” kuralını artık geçtik; yine de böyle bir girişimde bulunan işletmenin “kur riskinden endişe duymaması” normal sayılabilir mi?
  • TL ticari kredi faizleri yüzde 60 civarında seyretse bile yine de enflasyon oranının altındadır. Yani gelir ve kâr enflasyon kadar arttıkça, borcun ödenmesinde risk yoktur. Yeter ki bu kredi çeşidine rahat ulaşılabilsin.

Yeni gelişme; TCMB’nın politika faizini gecikerek de olsa çok doğru bir kararla yüzde 50’ye çıkartmış olmasıdır. Ancak yine de eksi reel faiz devam ettiği için gidişatı değiştirecek seviyede değildir.

  • Döviz kredi faizlerinin yüzde 8-9 civarında seyretmesi çok mu caziptir?

Bu faiz ile birleşecek olan kur farkının, TL ticari kredi faizi kadar artmayacağının garantisi var mıdır?

Sadece bugüne kadar yaşadıklarımız bile bu sorunun cevabı sayılabilir. Yukardaki örneklere ilave olarak; TL geliri olan birçok şirketin karşılanamayan kur farkları için taşınmazlarını elden çıkartmak zorunda kaldıklarını da hatırlatmış olayım…

  • Piyasa içinden gelen bir ses; “Son 4-5 haftada ne oldu da bireyler karamsarlığa kapılıp döviz talep etmeye başladı?” diye soruyor.

Hayli şaşırtıcı olan bu soruya cevap teşkil edecek ayrıntılı açıklamayı geçen hafta yapmıştım ama yine de özetini takdim edeyim.

Artık KKM hesabı açılamazken ve TL mevduata da enflasyonun altında faiz verilirken, küçük yatırımcının dövize veya altına yönelmesi kadar doğal bir tercih olabilir mi?

İhracatçının bugünkü kur seviyesini yetersiz bulması, devalüasyon ihtimalinden söz edilmesi bile bu girişimlere daha da haklılık kazandırmaz mı?

  • Merkez Bankası, Ocak ayı itibariyle bir yıl içinde Türkiye’nin kamu ve özel sektörüyle yapması gereken dış borç geri ödeme miktarını 225,4 milyar dolar olarak açıkladı. Bu borcun 131,9 milyar dolarının özel sektöre ait olduğu görülüyor. Bu yüklü dış borç geri ödemeleri dövize olan talebi artırmaz mı? Bu tabloya bakan reel sektörün kur endişesi nasıl olmaz?
  • Çift paralı bir ekonomiye sahibiz. Merkez Bankası’nın döviz satarak kurları kontrol altında tutma çabası sınırlıdır ve sürdürülebilir değildir (rezervler sınırlı olduğu için). Diğer alternatif de faizi artırarak döviz kurunu frenlemekten geçer. Bu da seçimden sonra siyasetin konuya nasıl bakacağına bağlıdır.

Sonuç olarak; bu tahlilleri yapmadan döviz kredisine sarılmak, panik durumunda can yeleğini sağlamlık testinden geçirmeden kuşanmaya benzer.

Bir konuya daha açıklık getireyim; döviz kredisi ile dövize endeksli kredi ayrı ürünler olması yanında, neticeleri bakımından da ikincisi daha maliyetlidir.

Döviz kredisi kullanmak isteyen firmalar ihracat yapmak zorundalar ve döviz cinsinden gelir elde ettikleri için kur riskleri yoktur.

Dövize endeksli kredide ise ihracat taahhüdü yoktur ama ödenmesi gereken KKDF ve BSMV adında iki farklı vergi vardır. Üstelik kredi taksitinin ödeneceği ana kadar ne tutarda ödeme yapılacağı da belli değildir. Yani TL geliri olan ve her türlü ticari faaliyet için kullanılan dövize endeksli kredide maliyet daha yüksektir. Oysa TL kredide borç miktarı önceden bellidir ve sürpriz yoktur.

Döviz kuru, özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından daha fazla araştırma gerektiren iktisadi bir değişkendir. Maalesef burada da tavuk-yumurta ilişkisi devrededir. Döviz artışına karşı kendini güvende hissetmek için elinde döviz bulundurmak isteyen yatırımcılar döviz kredisi çekebiliyorlar. Bu durumda da döviz talebi oluşuyor ve kurdaki artış tetikleniyor. Neticede krediyi alanlar için de finansman maliyeti yükseliyor.

Konuya bankalar açısından bakarsak; BDDK çok doğru şekilde zaman zaman ilgili düzenlemeleriyle olası kur şoklarına karşı banka bilançolarının kırılganlığını azaltmak için döviz kredilerine de sınırlama getirebiliyor.

Peki bu neyi gösteriyor?

Bütün tarafların olası kur şokuna karşı kendi tedbirlerini alma ihtiyacını…

Yoksa aksi durumda olumsuz zincirleme etkinin bütün ekonominin ahengini bozabilme riski doğuyor…

Enflasyon tahmini konusunda; geçmiş aylık enflasyonlara bakarak gelecek ayları küçük yanılma payları ile öngörebilmek mümkündür. Bir sene önceki ayların enflasyon oranları da bilindiğine göre hangi ayların baz etkisinden nasıl etkileneceği de kolayca tahmin edilebilir.

Kur için ise geleceğe dönük fazla bilinmez husus olduğundan, aynı şekilde tarih vererek tahmin yapmak çok zordur.

Peki o zaman dövize endeksli kredinin riskli olduğunu nereden biliyoruz?

İşte tam da bu sebepten…

Yani kurların oynak olduğu piyasalarda döviz kredisi alarak kazançlı çıkmak da büyük sıkıntı yaşamak da ihtimal dahilindedir. TL ile gelir elde eden için tek avantajlı durum kurun düşüşte olduğu dönemlerdir ve bu çok düşük ihtimaldir.

Şans oyununa benzetmem de bundandır. Yoksa sadece riskli tarafından bahsediyorum; “alan hiç kazançlı çıkamaz” diye iddiada bulunmuyorum…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER