Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Taklit ve tağşiş sıradanlaştı

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Eski yıllarda satıcıya güveniliyorsa onun rafındaki her ürün gönül rahatlığı ile alınırdı. En kurumsal olanların da kalite kontrol birimleri ve kalite standartları vardı. Ancak o günler artık geride kaldı!

Şimdi tağşiş bilinse de; eğer insan sağlığına zarar vermeyecek kadar bir kusuru varsa o ürün her kapıdan kolayca girebiliyor. Yani “O kadar kusur kadı kızında da bulunur” rahatlığı, artarak devam ediyor. Bunda alım gücü azalan tüketicinin, sorgulama direncindeki düşüşün de etkisi var.

Şimdi hilenin en zor anlaşıldığı üründen başlayalım. Piyasa hiç arı ile karşılaşmamış ballarla veya şeker şurupları ile beslenen arıların yaptığı sözde ballarla doludur. Bu tarz ürünlerin etiketinde “bal aromalı şurup” yerine sadece bal yazsa ona da şükredeceğiz; ancak ‘doğal’, ‘gurme’, ‘organik’, ‘hakiki’ gibi ek özellikleri de münasip görmüşler. Sertifikalı olan ürünler konumuz dışındadır…

Oysa işin basit bir çözümü var; aynen Avrupa’da olduğu gibi gerçek bal olmayan bu karışımlara ‘bal aromalı şurup’ etiketi zorunlu kılınabilir. Tüketici de bilerek ve uygun fiyatını da kabullenerek bu ürünleri tüketebilir.

Kırk senelik arkadaşım, Balparmak Yönetim Kurulu Başkanı Özen Altıparmak’a rekolteyi sordum. Yarı yarıya olduğunu öğrendim.

Normal sezonda toplam rekoltenin yüzde 75’i çiçek, yüzde 25’i çam balı iken, 2021 yılında yüzde 50 de kalan üretim miktarının içinde 45 pay çiçek balına, 5 pay da çam balına ait bulunuyor. Görüleceği üzere düşüşün büyük kısmı beşte bir mertebesinde kalan çam balından kaynaklanıyor. Böylece normal sezonda çam balı çiçek balının üçte biri kadar iken, içinde bulunduğumuz sezonda dokuzda birine düşmüş bulunuyor.

Peki sahada durum böyleyken, market raflarında durum nasıl?

Raflara bakınca çam balı bolluğu olduğu görülüyor. Eksikliği sadece ülkenin en büyük iki markası hissediyor (Balparmak, Anavarza). Onların çektiği tedarik sıkıntısını onlarca marka hiç çekmiyor!

Hilenin kolay anlaşılır tarafı; çam balının kolay kolay kristalleşmeyeceğidir. Oysa bu durumdaki ürünlerle her yerde sık sık karşılaşmak mümkündür.

Sızma zeytinyağındaki hileyi çok yazdığım için bu sefer kısa geçeceğim. Ancak eve zeytinyağı alırken tercihimin 3 marka ile sınırlı olduğunu söylemeliyim. Elbette isimlerini vermem doğru olmaz. Ancak taklit tağşiş listelerinde yer aldığı halde market raflarında yerlerini koruyabilen markaları da tespit etmek o kadar zor değildir. Sadece Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından yayımlanan listeler ile rafın karşılaştırılması, yapılacak seçim için çözüm olabilir.

Daha önce söz verdiğim üzere süt ürünleri ile devam ediyorum…

Önce en yaygın olanından başlayalım. Süte su katılması; eldeki ürünün miktarını artırmak ve daha fazla haksız kazanç sağlamak için yapılıyor.

Yine daha fazla kazanç için sütün yağının bir kısmı alınarak tereyağı üretimi için ayrılabiliyor. Bakın önemli markaların light ürünler için uyguladığı normal prosedürden bahsetmiyorum, aşırmanın altını çiziyorum. Ayrıca o kremanın gittiği tereyağı üretim hattına; margarin, palm yağı ve diğer ucuz bitkisel sıvı yağların da dolgu malzemesi olarak girebildiğini söylüyorum. Bilinen markaları tercih etmenin yanında, gerçek tereyağını tağşişli olandan ayıran önemli özelliğin daha sert yapısı olduğunu da bir kenara not edelim.

Sert ve kıvamlı yoğurdun olası dolgu malzemeleri ise jelatin, pektin ve nişasta oluyor. Eğer eldeki zayıf sütten yoğurt yapmak hedefleniyorsa, çözümü süt tozu ve peynir altı suyu tozu ilavesidir ki bunun da masum bir hile olduğu söylenemez.

Çalışma hayatım boyunca en fazla karşılaştığım ve sahtekarların hiç zorlanmadıkları, hatta şöhrete ulaştıkları kulvar; tarihi geçen, bozulan, küflenen iade peynirlerin tekrar üretime kazandırılmasıydı!

Hatta ‘Eritme kaşar peyniri’ hileli ürünün adı haline gelmişti. Artarak devam ettiğini izliyoruz. Bu tip ürünleri fiyatından ve deforme olmaya müsait yapısından, görerek bile anlamak mümkündür. Krem peynire dönüşüm ihtimali de göz ardı edilemez. Özellikle belirmeliyim ki; Türk Gıda Kodeksi’ndeki eritme peynirden bahsetmiyorum. Gerçi o uygulamanın da ambalaj üzerinde tüketiciyi yanıltan veya tereddütte bırakan (çok küçük boyutlu açıklamalar) tarafları var ama o ayrı bir yazının konusu olmalıdır.

Kaşar peynirin ham maddesi süttür, peynir veya başka bir madde değildir.

Bu bakımdan bahse konu olan eritme peynirlerin piyasada “Taze Kaşar Peynir” etiketi ile satışa sunulması, üretici kadar perakendeciyi de sorumlu tutar.

Tulum peyniri için yapılan en önemli tağşiş, ‘Erzincan tulum peyniri’ diye satılan ama nişasta ve bitkisel yağ ağırlıklı üretilen benzeridir. Ve çoğunlukla bu üretimin ait olduğu coğrafyada değil, İç Anadolu’da gerçekleştiği ilgili denetimler sonucunda anlaşılmıştır. Bu hileli ürünü de fiyatından ve fiziki yapısından teşhis etmek zor değildir.

Denetimsiz süt üretimlerinde, çiğ sütün kesilmeden satış ve dağıtımının yapılabilmesi için soda külü ve çamaşır suyu gibi kimyasalların da süte karıştırılması, gözünü kolay karartan eğitimsiz hilekarların başvurabildiği bir başka yoldur. Bu bakımdan güvenli markaları tercih etmenin önemi büyüktür.

Yakın zamanda, son günlerde artmaya başlayan ‘indirimli fiyat hileleri’ni de gündeme alacağız. Kısaca, kategorisinde lider olan bir markanın seçildiğini (Balparmak veya Selpak gibi), oldukça düşük fiyatla o ürünün inserte konduğunu ama mağazalara gönderilmediğini belirtelim. Bunu uzun zamandan beri istikrarlı şekilde uygulayan tek zincir vardı, ancak sayı artmaya başlayınca öncelik vermek şart oldu.

Sonuç olarak; tüketicinin düşen alım gücünü fırsata çevirmek isteyen aç gözlülerle sadece kamu kurumları mücadele edemez. Perakendeci hakem rolünü adil şekilde yerine getirmezse, tüketici bilgi düzeyini artırmaz ve şikayet mekanizmasını işletmezse bu mücadele kazanılamaz.

Hilelerin bir kısmı sadece cebe dokunurken, önemli bir kısmı da uzun vadede sağlık sorunları yaratmaktadır. Gözü kapalı alışveriş devri bitmiştir. Kayıtsız şartsız güven duyulacak işletme sayısı oldukça azalmıştır. Çünkü üzüm üzüme baka baka kararmıştır!

Devamını Oku
2 Yorum

2 Yorum

  1. Avatar

    Hayri

    5 Temmuz 2022 saat: 22:34

    Baharat gurubunu da ele almalıydınız!

  2. Ercüment Tunçalp

    Ercüment Tunçalp

    6 Temmuz 2022 saat: 18:35

    Hayri bey hiç merak etmeyin, hepsi tek yazıya sığmayacağı için baharata özel yer ayıracağız.

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Peynirin de tadı kaçtı!

Ercüment Tunçalp

Elbette enflasyonun sebebi marketler değildir. Ancak ülkemizde sürekli olarak “zarar ediyoruz” diye şikayet ederek kazancı artıranlar ve maliyetten kaynaklanan fiyat artışlarını fırsata çevirenler vardır. Kısaca bunu yüksek enflasyon ortamının yarattığı imkanlardan faydalanma (sık fiyat değiştirebilme) becerisi olarak tarif edebiliriz.

İlk davranış tarzını hangi kategorilerde daha fazla gördüğümüzü önceki yazılarımda örneklerle açıklamıştım. Bu günkü konumuz ise; fiyatlarda ölçünün iyice kaçtığı markalı süt ürünleridir.

Ne tedarikçiler için ne de perakendeciler için toptan suçlama doğru değildir. Kaldı ki, esas olarak fiyatta belirleyici olan taraf da perakendeciler değildir. Hatta tedarikçinin hazırladığı her yeni fiyat listesini, perakendeci zamansız ve matematiğe aykırı buluyorsa geri çevirme hakkına sahiptir. Örneğin yılın başında 25 lira fiyatı olan diş macunu henüz 1 yıl dolmadan 125 lira olmuşsa ve satıcı da sorgusuz sualsiz bu ürünü rafa koymuşsa, bunun tek izahı olabilir; o da “tüketici nasıl olsa almak zorunda” anlayışıdır.

Küresel bir markanın, üretimi Türkiye’de yaptığı halde anında kur farkını fiyata yansıtma talebi perakendeci tarafından iyice analiz edilmeden kabul edilmemelidir. Siparişi göndermeme durumunda ise tüketici bilgilendirilerek özel markalı ürünlere veya diğer markalara yönlendirme yapılmalı ve bu ürünlerle her kategoride rekabetçi fiyat mücadelesi verilmelidir. Öncelikle de et ve süt ürünlerinde…

Evet üreticinin daha fazla desteklenmesi ve yaşatılması şarttır. Buna kimse itiraz etmez. Ancak tüketici de sahipsiz bırakılmamalıdır.

Televizyonda veya gazetede işin uzmanına soruyorlar, “Peynir fiyatları neden bu kadar yüksek?” diye…

Cevap, “Yem fiyatları ve diğer maliyet kalemleri yüksek olduğu için üretici hayvanını kesiyor ve süt üretimi düşüyor.”

Cevaba bakar mısınız?

Evet açıklamanın içinde gerçek payı vardır ama sorunun cevabı bu değildir. Zira ortada fiilen çiğ sütün üreticideki 8,50 TL olan güncel fiyatı varken, market rafında da UHT sütün 25 lira, pastörize sütün 35 lira olan etiket fiyatları görülürken, bu rakamların yan yana gelmesi hiç merak uyandırmaz mı?

Sonra, mademki hayvanlar kesiliyor ve süt arzı düşüyor, bu durumda da et arzı yükseldiğine göre, neden et fiyatları düşmüyor?

Peynir konumuza dönelim ve biraz daha detay vereyim. 3 Aralık 2021’de çiğ süt fiyatı 3,20 TL iken, 3 Aralık 2022’de çiğ süt fiyatı 8,50 TL dir. Fiyat artış oranı yüzde 165,6’dır.Ulusal zincirlerimizdeki (1 süpermarket, 2 indirim marketi) en ucuz yağlı UHT süt fiyatları ise 3 Aralık 2021’de 5,25 TL iken, 3 Aralık 2022’de 15,50 TL’dir. Üç zincirde de fiyatlar aynıdır, fiyat artış oranı da yüzde 195,2’dir. Ve hâlâ çiğ süt fiyatının 11 TL olmasını isteyenler vardır…

Yani olası yüzde 244 oranındaki artışı çok kolay telaffuz edebiliyorlar!

Peki tüketici hangi gelir artış oranı ile bu ürünlere ulaşabilecektir?

1 kg klasik beyaz peynir 8 litre sütten yapılır. Şu anda rafta olan peynirlerin çiğ süt maliyeti 7,5 TL x 8 litre = 60 TL’dir. Eğer peynir yumuşak ise daha az süt kullanılmış demektir ve maliyet 52,5 TL ye kadar düşer (7,5 TL x 7 litre).

Şu anda raflarda markalı klasik beyaz peynirlerin kilogram fiyatları 200-250 TL’yi bulmuş durumdadır. Aynı peynirin private label uygulamasının kg fiyatı 137 TL’dir. Yani sorun sadece süt ile peynir arasındaki fiyat makası değil, maliyeti aynı olan iki peynir arasındaki 110 TL’ ye varan fiyat farkıdır da…

Eğer perakendecilerin private label uygulamaları (market markaları) olmasaydı, bu fiyatları daha da yüksek seviyelerde görmemiz kaçınılmazdı…

Bugün için bu fiyatların üretim azalması ile ilgisi yoktur. Evet üretim azalmaya devam eder ve çiğ süt fiyatı bir gün 15-20 liraya çıkarsa o hesabı da ancak o zaman yaparız. Ben bu günkü fiili durumdan bahsediyorum.

Bir hatırlatma daha; peynirin asgari olgunlaşma süresi 4 aydır. Çiğ süt fiyatı değiştiği gün peynir fiyatı değişmez. Oysa görüldüğü gibi peynir önden gidiyor.

Diğer çeşitlere de bakacak olursak; bilinen bazı markalarda, 10 kg sütten üretilen taze kaşar peynirin kg fiyatı 240 TL’yi; 14 kg sütten üretilen 1 kg eski kaşar peynirin fiyatı 300 TL’yi aşmıştır. Trakya eski kaşar peyniri 430 TL’ye satan bir lüks şarküteri değil, ulusal zincirdir. Karışık sütlerden üretilen (koyun, keçi, inek) beyaz peynirlerin fiyatı da 300 TL’yi geçmiştir.

Aynen yumurta sektöründe olduğu gibi bazı et ve süt sektörü temsilcileri de TÜİK’in yüzde 4,4 düştü dediği süt üretim miktarının yüzde 15 düştüğünü belirterek haklı gerekçe yaratmaya çalışıyorlar. “Süt arzı çok düşük olduğu için peynir ve süt ürünlerinde fiyatlar afaki şekilde artmaya devam edecek” diye de korku salıyorlar. ‘Afaki’ kelimesinin anlamı “bir kaynağa dayanmayan” şeklindedir. Peki herhangi bir dayanağı bulunmayan fiyat artışının haklılığı olabilir mi?

İşte sürekli itiraz ettiğimiz konu budur…

Bir müddet önce “Kırmızı et sorunu ne olacak?” başlıklı yazımda, mevcut et fiyatlarımızın hem karkas hem de çeşit olarak euro bazında bile Almanya’dan pahalı olduğunu yazmıştım. Aynı yazıda; Türkiye Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Merkez Birliği (TÜDKİYEB) Başkanı Nihat Çelik’in görüşlerine de yer vermiştim. Başkan, “Ette fiyat artışına ihtiyaç yok. Böyle açıklamalar yapanların kimin değirmenine su taşıdığı araştırılmalı.” diyordu. Ancak hâlâ sektör içinden ete yüzde 30- 40 fiyat artışı geleceğini seslendirenler var. Yem hammaddesinin yüzde 50’si ithal olduğu gerçeği yanında; döviz kuru hareketsiz kalsa da bu çevreler için fark etmiyor, afaki fiyat artışlarını et ürünleri için de hak olarak görebiliyorlar.

Sonuç olarak; tüketicinin her durumda kaderi değişmiyor. Kesime giden süt hayvanları sebebiyle hem süt fiyatı artmalı hem de kesimler sebebiyle artan et arzına rağmen fiyatlar düşmemeli, tersine o da yüzde 40 artmalı öyle mi?

Ülkemizi dünyanın en büyük ilk 140 perakendecisi içinde temsil eden hard discount formatının disiplinli uygulayıcısı BİM, güçlü özel markaları ile piyasada regülatör görevi üstlenmeseydi, bu günkü tablonun daha da olumsuz şekillenmesi muhtemeldi. Bu hakkı da teslim etmezsek eksik kalır!

Evet ülkemizde hatalı fiyatlandırma yapan, satmadığı ürünü indirimde gösteren, sattığı indirimli ürünü ise şube başına 3’er adet gönderen sözde kampanyaların sahibi perakendeciler de bulunmaktadır. Ama hem azınlıkta kalmaktalar hem de artık tüketici daha fazla araştırma yaparak her şeyin farkına varmaktadır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

2023 nasıl bir yıl olacak?

Ercüment Tunçalp

Önce bize özel durumdan başlayalım. 2023 seçim yılı olduğu için bu yılı birbirine eşit iki bölümde ama farklı yaşayacağız.

Birinci bölümde yüksek enflasyonun yıprattığı büyük halk kesimleri için gelir artışları görülecektir. Her zaman olduğu gibi henüz para ele geçmeden yapılacak fiyat artışları ile satın alma gücü yine korumasız kalacaktır.

Yine dememin sebebi; asgari ücretin yüzde 95 artışla 5.500 TL olduğu gün, satın alma gücünün düşmeye devam edeceğini, ilk zamlı asgari ücret henüz cebe girmeden de haberin rüzgarıyla gelecek fiyat artışları ile gelirin önemli kısmının daha baştan törpüleneceğini yazmıştım.

Youtuber Kadir Kuru, ulusal gıda zincirlerinde 1 yıl içindeki fiyat değişiminin asgari ücret karşısında satın alma gücünü nasıl etkilediğini gerçek verilerle iki gün önce açıkladı. Emek harcanmış bu titiz çalışmaya buradan ulaşabilirsiniz.

Özeti; Ekim 21’de 2.825 TL asgari ücretle, gelirin yüzde 10,5’i ile sahip olunan bir sepete; Kasım 22’de 5.500 TL asgari ücretle, gelirin ancak yüzde 15,2’sinin yetebildiği görülüyor. Kendisine ayrıntılı ve ince hesabı için teşekkürler…

Dolayısıyla ‘aynı şeyleri tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklenemeyeceğinden’, tüketici satın alma gücü için 2023 tahminim de aynıdır.

Yılın ikinci bölümünde ise ekonomiye binen yük sebebiyle seçimi kim kazanırsa kazansın birikmiş sıkıntılar tüketiciyi bekliyor olacaktır.

Zira bizim rekor enflasyon oranlarımıza rağmen faiz indirimine devam edilmesi ile Amerika Merkez Bankası’nın (Fed) faiz artırımına daha küçük oranlarda da olsa devam etmesi kur üzerindeki baskıyı artıracaktır.

Reel sektöre muhtemel yansımalarına da bakacak olursak;

Politika faizini tek haneye düşürerek kredi musluklarını açmak kolay değildir. “Almadan vermek Allah’a mahsustur.” derler. Mevduat sahibi faizi beğenirse parasını getirecek ki, banka üzerine kârını koyarak krediyi verebilsin. Krediyi alacak olanın da faiz oranını uygun bulması gerekecek. Elbette her faiz oranını kabul edene de kredi verilemeyecek.

Dolarizasyonu azaltmak üzere çare olarak bulunan ve bir müddet yatırımcısına kazandıran Kur Korumalı Mevduat bir çeşit döviz hesabıdır (dövize endeksli olduğu için). Cazibesini yitirdiği an (şu anda olduğu gibi) o mevduat tekrar dövize yönelecektir. Yani tavuk-yumurta meselesi…

Baz etkisi ile enflasyonun 1-2 ay için 10-15 puan düşük seyretmesi bu dertten kalıcı olarak kurtulabileceğimizi göstermez. Örneğin Aralık 21’in aylık yüzde 13,58’lik yüksek oranı Aralık 22’de sistemden çıkacak ve yerine diyelim ki, yüzde 2’lik yeni oran girecek ve bu sayede enflasyon oranı düşmüş gözükecek.

Peki fiyat artışları duracak mı?

Elbette hayır. Peki zaten sorunumuz bitmek bilmeyen fiyat artışları ve hayat pahalılığı değil mi?

Avrupa Birliği’nin resesyona girecek olması bizim ihracatımızı olumsuz etkileyecektir. Ekim ayı başında yayınlanan DTÖ ticaret istatistikleri basın bildirisinde; dünya mal ticaret hacminin 2022 yılında yüzde 3,5 artış göstereceği, 2023 yılı için ise yüzde 1 seviyesine gerileyeceği açıklandı.

Avrupa’da birçok sektörde üretime ara verileceği ve bazı fabrikaların üretimi tamamen durduracağı söyleniyor. Avrupa’nın durgunluğa girmesi bu coğrafya ile yoğun ilişkisi bulunan bizim gibi ekonomilerin olumsuz etkileneceği anlamına geliyor. Nitekim ülkemiz açısından bakarsak; AB ve diğer Avrupa ülkelerine ihracatımızın toplam ihracatımızın yüzde 54’ünü oluşturduğunu görürüz.

Peki ne olacak da ekonomi ve para politikaları değişmeden gidişat düzelecek?

Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu Temmuz ayında yılın 3. Enflasyon Raporu’nu açıklarken, 2022 yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 42,8’den 17,6 puanlık güncellemeyle (yüzde 41 değişiklikle) yüzde 60,4’e yükseltmişti.

Sayın Kavcıoğlu, 27 Ekim’deki yılın dördüncü enflasyon toplantısında ise 2022 yılı için tahminini yüzde 60,4’den yüzde 65,2’ye (yüzde 8 değişiklikle) yükseltmiştir. Bu tahminin de sapma göstermesi ihtimal dışı değildir.

Şirketler aşağıda belirteceğim birbirini desteklemeyen, uyumsuz verilerle sağlıklı bütçe yapamayacaklardır. Bir can alıcı nokta da budur.

TÜİK’e göre tüketici fiyatları Ekim’de yıllık yüzde 85,51 arttı. Eş zamanlı olarak İstanbul Ticaret Odası’nın açıkladığı İstanbul enflasyonu da yüzde 108,8 çıkmıştı. Her iki oran arasındaki 23 puanlık farkı matematikle izah etmek kolay değildir. Zira her iki tarafta hesaplama yöntemi farklı da olsa dikkate alınan endeks içindeki ağırlığı fazla olan ürünler hemen hemen aynıdır. Ayrıca Türkiye’nin en büyük 5 gıda perakendecisine ve ülke geneline yayılmış gıda dışı zincirlere ait toplam sayısı 50 bini aşan şubelerde İstanbul- Anadolu arasında fiyat farkı yoktur. Diğer yerel perakendeciler de bu piyasaya bakarak fiyat belirlemekteler. Aylık enflasyon oranları arasında makul farklar olabilir (aylar arasındaki kaymalardan dolayı), ancak yıllık oranlar arasında bu kadar büyük fark çıkmamalıdır.

TÜFE yıllık yüzde 85,51 iken, Yİ- ÜFE Ekim ayında yüzde 157,69 çıkmıştır. Aradaki 72 puan farka rağmen üreticilerin büyük kısmı iflas etmiyor ve hâlâ “yıkılmadık, ayaktayız” diyorlarsa bakacağımız bir yer daha kalmıştır. O da hükümetin yüzde 85 enflasyon oranı yanına yüzde 122,93 yeniden değerleme oranını koymuş olmasıdır. Burada da 38 puanlık fark şaşırtıcıdır. Enag’ın yüzde 185,34 çıkan yıllık enflasyonu da bir kenarda dursun.

Sonuç olarak; yüksek enflasyon tüketicinin birinci sorunudur. İş dünyası tüketicinin bu büyük sorunundan bağımsız olarak sağlıklı yatırım planı ve bütçe yapamaz. Satın Alma Yöneticileri Endeksi – PMI, bu konudaki öncü ve uyarıcı bir göstergedir. Eşik değer olan 50’den büyük olması önceki aya kıyasla bir iyileşmeye ya da artışa işaret ederken, 50’den küçük rakamlar önceki aya göre kötüleşme ya da düşüş olarak değerlendirilmektedir. Son 8 aydır PMI 50’nin altındadır. Bu endeks esas alınan ekonomi ya da sektörün yönünü göstermesi açısından bir eğilim göstergesi özelliği taşımaktadır.

İşte 2023’e özellikle bu pencereden bakmak gerekir. Önce yapısal reformları gerçekleştirmeli, sonra küresel kabul görmüş iktisat politikaları uygulanmalı, en sonra da küresel sorunlara karşı korunma tedbirleri gündeme gelmelidir.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Dezenformasyon üzerine

Ercüment Tunçalp

Güncel olarak karşımıza çıkan kelimenin sadece anlamı ve hayatımızdaki yansımaları ile sınırlı kalacağız. Yeni çıkan yasanın tartışılmasını siyasilere ve hukukçulara bırakıyoruz…

Dezenformasyon kelimesinin en kısa anlamı TDK’ya göre “Bilgi çarpıtma” olarak açıklanmış. Yani 2 kelimeyle, kısa ve öz…

Bazı görüşlere göre ise; “Mesele bu kadar dar kapsamlı değil”miş, “Bilgi çarpıtma, yanlış bilginin en yaygın yedi türünden biri”imiş. Oysa, ‘bilgi çarpıtma’ yanlış kullanılan bilginin her türünü kapsayan bir şemsiyedir.

Yani parodi, taklit, uydurma, manipülasyon, hatalı ilişkilendirme, bağlamından kopartma gibi eylem çeşitlerinin de dezenformasyon sayılmasının ilk şartı bilginin çarpıtılmış olmasıdır. Sadece eğlence amaçlı ortaya çıkan parodi, taklit gibi aktiviteler içinde bilgi çarpıtma bulunmayabilir. Kısaca olmazsa olmaz unsur bilginin çarpıtılmış olmasıdır. Hem de kasıt olup olmadığı aranmaksızın…

Peki ülkemizde dezenformasyon yaygın mı?

Art niyet olmasa da her türlü görüşe sahip bireyleri, işletmeleri, medya kuruluşlarını ve dernekleri de kapsayacak kadar yaygındır…

Dolayısıyla dezenformasyon tek yönden gelmez, çok yönlüdür. Yani her kesim içinden bilgiyi çarpıtanlar çıkabileceği gibi sayıları daha az da olsa doğru bilgiden ayrılmayanlar da çıkar. Ama maalesef onlar dokuz köyden kovulmayı her an beklemek zorundadırlar.

İşte en basit yanlış bilgi örneği:

TÜİK’in Ekim ayı Tüketici Güven Endeksi açıklamasını, dünyaya iki ayrı pencereden bakan gazete birlikte çarpıtıyorlar. Kasıt olduğunu söyleyemem. Diğer ihtimaller dikkatsizlik veya bilgi eksikliği olabilir…

TÜİK açıklamasının ilgili kısmı; “Tüketici Güven Endeksi, Ekim ayında bir önceki aya göre yüzde 5,3 oranında arttı. Eylül ayında 72,4 olan endeks, Ekim ayında 76,2 oldu” şeklindeydi.

İlgili kurumdan bu açıklamayı alan birinci gazetenin haber başlığı; “Tüketici güveni yılın zirvesinde” şeklinde ilgi uyandırıyor…

Be kardeşim, ortada tüketici güveni yok ki, zirvede olsun!

Daha da ilginç olan ikinci gazetenin haber başlığı; “TÜİK: Tüketici güveni ekimde arttı” şeklinde ve kurumun söylemediğini söylemiş gibi yansıtıyor.

İlgili kurum “Endeks arttı” diyor, gazete “Güven arttı” şekline çeviriyor.

Oysa aynı TÜİK açıklamasında; “Endeksin 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durumu göstermektedir” ilave notu da var.

“Bunda ne var, masum hatalar” diye düşünenler çıkabilir. Ancak en azından yanlış haberlerin bilhassa genç insanların bilgilerini ve inanışlarını olumsuz etkileyebileceğini unutmayalım.

Bu kadarla kalsa iyi, yanlış bilgiyi dezenformasyondan ayıranlar da var. Yanlış bilgi yanlışlıkla yayılıyorsa güya tehlikesi yokmuş!

İşte yukarda verdiğim iki örnekte resmi kurumun verdiği bilginin tam tersini başlığa taşımışlar. Yani fark siyah ve beyaz kadar büyük…

Şimdi bunu sadece dikkatsizlikten kaynaklanan ‘yanlış bilgi’ gibi mi değerlendirmeliyiz?

Peki sonuçları ne olacak?

Yani okuyucunun yanıltılması ve kurumun söylediklerinin çarpıtılması…

“Yanlış bilgi sadece kasıtlı olursa tehlike yaratır”mış…

Ne münasebet!

Diyelim ki yazılı veya görsel basın aceleyle cinayet failinin resmini ve/veya ismini yanlış yayımladı. Bakınız burada masum bir hata var değil mi?

Peki o yanlış şüpheliye, güvenlik güçlerinden önce maktulün yakınları ulaşamaz mı?

İşte tehlikenin en katmerlisi…

Pardon denip geçilebilir mi?

Sonra dezenformasyonun kasıtlı olduğunu tespit edebilmek o kadar kolay mı?

Bakınız, henüz sosyal medyaya geçemedik. Ancak kasıt olmayan yanlış bilginin domino etkisiyle sosyal medyada yayılmasının hesabı kime sorulmalı?

Bazı gıda ürünlerinin gerçek olmayan şifa dağıtıcı özelliklerini yayanlara hangi gözle bakacağız?

Veya bir başka gıda ürününün haksız yere sağlığa zararlarını sıralayanlara ne diyeceğiz?

Sadece, “uzmanlık konusu değil, fazla takılmayın” deyip geçecek miyiz?

Birinci örnekte tüketicinin, ikinci örnekte üretici veya marka sahibinin zararları nasıl karşılanacak?

Sonuç olarak; daha küresel bakışla da dezenformasyon kelimesinin Türkçedeki karşılığı “bilgilendirmeme, yanlış bilgilendirme” oluyor. Çünkü bu anlam Fransızca ‘deinformation’ kelimesinin çevirisidir.

Kelime; information (bilgi, bilgilendirme) sözcüğünden de + önekiyle türetilmiştir. Dolayısıyla her türlü yanlış bilgilendirme kasıt aranmaksızın dezenformasyon sayılır.

Gerçek dışı bilginin kasıtlı yayılması hali ise manipülasyondur. İşte kasıt durumu burada ana şarttır. Manipülasyon, yarar sağlamak amacıyla başkalarını çeşitli yollarla aldatarak veya gerçeği çarpıtarak etkileme, yönlendirme, kontrol etme ve yönetme anlamına gelir (Dr. Dilaver Nişancı).

En fazla da borsada ve diğer finansal piyasalarda rastlanır, sisteme ve yatırımcıya büyük zararlar verdiği gibi haksız kazanca da neden olur. Mücadele edilmesi gereken bir kötülüktür. Yeter ki sonuçları itibariyle bırakacağı hasar doğru ölçülebilsin ve hakem heyeti adaletli olsun…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

POPÜLER