Ercüment Tunçalp
Tam rekabet piyasası üzerine
Geçen yıl, “Tam rekabet piyasası ne kadar gerçektir?” başlıklı bir yazı yazmış ve aksayan tarafları örneklerle açıklamıştım. Ancak gelen sorulardan anladım ki; ideal şeklini yeteri kadar anlatamamışım. Dolayısıyla, beklenen sonuçlara ulaşmak üzere nelerin yapılması gerektiği de bu yazının konusu oldu.
Önce tam rekabet piyasasının özelliklerinden başlayalım:
1- Piyasada çok sayıda alıcı ve satıcının bulunması (atomisite koşulu) şarttır. Zira örneğin pirinç piyasasında çok sayıda alıcı ve satıcı varsa, herhangi bir pirinç üreticisi veya alıcısı piyasada oluşan pirinç fiyatını tek başına etkileyemez. Bu piyasada bir firma ancak piyasada oluşan fiyatı veri olarak kabul eder ve o fiyattan istediği miktarda mal satabilir.
2- Malın homojen olması (homojenlik koşulu) gerekir. Alıcılar bu durumda satıcılar arasında bir ayrım yapmazlar. Mal homojen (aynı) olduğu için bir tüketicinin piyasa fiyatından daha düşük veya bir üreticinin piyasa fiyatından daha yüksek bir fiyat talep etmesi mümkün olmaz. Zira bu piyasada oluşan fiyattan mal alacak çok sayıda alıcı, mal satacak da çok sayıda satıcı vardır.
3- Alıcı ve satıcıların piyasaya ilişkin tam bilgiye sahip olması (açıklık koşulu) gerekir. Örneğin aynı pirinci, bir satıcı kilosunu 25 TL’ye satarken, bir başkası 20 TL’ye satıyorsa ve alıcı bundan haberdar olmayıp 25 TL’ye satın alıyorsa, bu piyasa ile ilgili tam bilgiye sahip olmadığını gösterir. Dolayısıyla düşük fiyatlı pirinç alınarak yüksek fiyatlı olan düşürülmeye zorlanamayacağından piyasada tam rekabet gerçekleşemez.
4- Piyasaya giriş ve çıkışın serbest olması (mobilite koşulu) gerekir. Tam rekabet piyasasında bir firmanın piyasaya girmesine veya piyasadan çıkmasına ekonomik, yasal veya teknolojik bir engel bulunmamaktadır.
(Kaynak: Prof. Dr. Tümay Ertek)
Peki yukardaki tam rekabet piyasası şartlarına bizim ülkemizde ne sıklıkta rastlanıyor? Bir kısmını ilk satırda belirttiğim eski yazımda aktarmıştım.
Devam edelim…
- Bizim piyasalarda az sayıda güçlü alıcı ve satıcı olduğu bilinen bir gerçektir.
- Malın homojen olmasına değil, farklılaştırılmasına yönelik çabalar vardır ki, fiyat farklılaşmasına dair haklı gerekçe sağlanmış olsun!
- Alıcı ve satıcıların piyasaya ilişkin tam bilgiye sahip olmaları zor olduğundan Ticaret Bakanlığı devreye girip yeni bir tebliğ yayınlamak zorunda kalmıştır. Yazının devamında bu konuda ayrıntılı bilgi aktaracağım.
- Piyasaya giriş her firma için o kadar kolay değildir. Güçlü satıcıların güçlü alıcılarla oluşturduğu iş ortaklıklarını kırmak ve araya girmek için büyük maddi fedakarlıklar gerekir ki, bunun da çoğu zaman ticari getirisi yetersiz kalır.
Bazı akademisyenlerin tarım ve hayvan ürünlerini tam rekabete en yakın piyasalar olarak göstermelerinin de uygulamada karşılığı yoktur. Örnek: yumurta, et ve süt ürünleri, muz gibi kategorilerde sık sık gördüğümüz zorlamalar…
Dolayısıyla tam rekabetin oluşabilmesi için varsayılan ‘atomisite’, ‘homojenlik’, ‘mobilite’ ve ‘açıklık’ koşullarının eksiksiz gerçekleştiği bir mal ve hizmet piyasasına örnek çok kolay gösterilemez. Bu koşullardan birinin veya birkaçının aksaması sonucu oluşan piyasaya ise eksik (aksak) rekabet piyasası denir.
Ülkemizde bu konuda iki olumlu gelişme vardır. Birincisi, pandemi döneminin de etkisiyle pazar payını artıran e-ticaret kanalının gelişmesidir ki; tam rekabet piyasasının en az 3 kuralına (atomisite, açıklık, mobilite) destek sağlamaktadır. Pazar payı arttıkça tesiri de artacaktır.
İkinci gelişme ise özellikle gıda fiyatlarının istikrara kavuşması ve alt gelir grubunun korunması açısından önemlidir. Tam rekabet piyasasının oluşması şartlarından ‘açıklık’ ilkesine, yani bilgi sahibi olmaya yardımcı fiyat bilgisi ve ürün özellikleri için bilgi desteği konusunda, yılın son günlerinde Ticaret Bakanlığı tarafından hazırlanan ‘Perakende Ticarette Uygulanacak İlke ve Kurallar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik’ Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Değişiklikle, yönetmeliğe “Veri Paylaşımı” başlıklı madde eklendi. Buna göre perakende ticaretin etkin ve sürdürülebilir rekabet şartlarına göre yapılmasına yönelik politikaların geliştirilmesi, kamuoyunun aydınlatılması ve tüketicinin fiyat karşılaştırması yapabilmesine imkan sağlanması amacıyla gıda perakende sektöründe şube sayısı 200’den fazla olan zincir mağazalar, satışa sundukları ürünler ile şubelerine ilişkin verileri Bakanlıkça belirlenen sisteme aktarmakla yükümlü tutuldu. Bu veriler ilgili kurum, kuruluş ve kamuoyuyla paylaşılabilecektir. (Kaynak: Anadolu Ajansı)
Sonuç olarak; tam rekabet piyasaları için gerekli koşullardan bir veya birkaçının gerçekleşmediği durumlarda eksik rekabet piyasası gündemdedir ve yaygın olan da budur. Zira alıcı ve satıcı adedi yeterli olsa bile az sayıda alıcı ve satıcının piyasayı denetim altında tutması söz konusu olabiliyor. Mallar homojenlikten yoksundur. En azından dış görünüş olarak, ambalaj üzerindeki içerikler olarak, paketlemedeki farklılıklar olarak her üretici kendi ürününe artı değer katmanın peşindedir. Örneğin gıda sektöründe; “ev yapımı”, “çiftlik ürünü”, “doğal”, “yüzde 100” gibi boşlukta duran birçok ifade bu amaçla kullanılmaktadır. Yıllardır yazıyorum; UHT süte “yüzde 100 doğal” demek gerçek dışı bir ifadedir. Zira işlemden geçmiş olan bu ürün yüzde 1 bile doğal değildir. Sebep, kelime anlamında yansıtıldığı gibi “doğada bulunduğu şekilde” olmadığı içindir. Doğal olan ineğin memesinden alınan çiğ süttür.
Piyasaya girişler serbest gözükse de büyük sermaye desteği olmadan ürünü tüketici ile buluşturmak kolay olmaz. Fiyatı beğendirmek yetmez, alıcıyı tatmin edecek raf bedeli üzerinde de anlaşmak şarttır.
Tüketicinin piyasa koşulları hakkında tam bir bilgi sahibi olmaları şimdiye kadar kolay değildi. Ancak artık e-ticaret siteleri ve kıyaslamalı fiyatları yan yana getiren araştırma şirketlerinin siteleri bu açığı kapattılar.
İşin en acıtıcı tarafı, eksik rekabette fiyatların tam rekabet piyasasından daha yüksek oluşmasıdır ki, bunun da panzehiri geçen hafta açıklamaya çalıştığım private label uygulamalarıdır.
Ercüment Tunçalp
Akaryakıt zammını fırsata çevirmek…
Önemli bir maliyet kalemi olan akaryakıt fiyatları savaş nedeni ile yükselirse ne olur? Bütün mal ve hizmetlerin fiyatı gerekenden fazla artar. Peki savaş bitip petrol fiyatları geri gelirse ne olur? Hiçbir şey olmaz, fiyatlar çıktığı yerde kalır. Çünkü o artık kazanılmış haktır!
Belki bana kızanlar oluyordur, fırsatçı enflasyonunu gündeme getirip, fazla üzerinde durduğum için. Ancak aynı çevreler bu nedenle fiyat seviyelerinde dünyadan koptuğumuzu göz ardı ederler. Örneğin kakao fiyatları yüzde 70 düşünce, çikolata fiyatları bizim ülkemizde düşer mi? Geçici indirimler hariç aynı yerde kalır. Fiyatını artıranlar bile olur…
Geçmişte rekolte düşüklüğü nedeniyle haklı olarak artan ayçiçeği yağ fiyatları, rekolte normale dönünce düşer mi? Hayır. Üstelik şaşırtan savunma, “ihtiyacımızın yarısını ithal ediyoruz” olur. Biz de “İyi ya o zaman ithalat yapılan ülkelerin raf fiyatlarına yaklaşsanıza” deriz…
Kırmızı et spekülatörleri, “hayvan sayısı azalıyor, fiyatlar bunun için yükseliyor” derken, devletin resmi kaynakları tam tersine, artışa işaret ediyordu.
Bu sefer de gündeme “girdi maliyetleri” geliyordu. Öyle ki sanki dünyada girdi maliyeti döviz bazında sadece bizi hırpalıyordu…
Dolayısıyla akaryakıttaki fiyat artışını da tüketici fazlasıyla ödeyecek. Zira enflasyon herkesi üzmez, sevindirdikleri de vardır. Yani mücadelesi zordur.
Mehmet Şimşek demiş ki; “Petrol fiyatlarındaki artışın kalıcı olması beklenmiyor.” Evet bu işin küresel ve sahici tarafıdır…
Peki bu artışı şişirerek maliyet içine yerleştirenler, kalıcı olmayacağını garanti ediyorlar mı? Hayır, yaşadıklarımız bize bu konuda ihtiyatlı olmamızı söylüyor.
Elbette Şimşek’de bu tehlikeyi görmüş olmalı ki, “Vatandaşların, yatırımcıların ve firmaların bu süreci sağduyuyla değerlendirmelerinin önemine” vurgu yapıyor.
Şimdi bazı gerçeklerden hareketle bu dileğin tutma ihtimaline bakalım…
- 28 Şubat 2026, ABD – İran savaşının başladığı tarih…
- 2 Mart 2026, İran’ın Hürmüz Boğazını geçişe kapattığı, geçiş yapmaya çalışacak gemilere müdahale edileceğini açıkladığı ve petrol fiyatlarının sert yükselişe geçerek aynı gün içinde 80,07 dolar seviyesine çıktığı tarih…
- 4 Mart 2026, Eşel Mobil Sisteminin devreye girdiği tarih. Sistem 2 Mart günü baz alınarak, bu tarihten itibaren bazı petrol ürünlerinin fiyatı artarsa, artış tutarının yüzde 75’ine kadar bu ürünlerin ÖTV’sinin indirilmesi şeklinde uygulanıyor. Nitekim eş zamanlı olarak motorine 12 lira 45 kuruş zam gelse de yeni düzenlemeyle 12,45 TL yerine 3,11 TL zam pompaya yansıyor.
- 7 Mart 2026, henüz ortada gıda ürünlerine yansıyacak önemli bir maliyet farkı olmadığı halde, Osmaniye’nin Kadirli ilçesindeki hal esnafı, “Akaryakıt fiyatları arttı, ürünlerin hepsine zam geldi” diyebiliyorlar. (Anka Ajansı)
- 10 Mart 2026, motorine 2 lira 32 kuruş zam gelmesine rağmen, pompa fiyatlarına 58 kuruş olarak yansıyor.
- 12 Mart 2026, motorine 4 lira 58 kuruş indirim gelirken, pompaya 1 lira 15 kuruş olarak yansıyor.
Buraya kadarı sadece söylentiden yola çıkan fırsatçıların icraatlarıdır…
Şimdi ise aşağıda motorine 3-4 lira değil, 10 lira zam gelmesi durumundaki senaryoyu sunuyorum…
Örneğimizde, nakliyenin yapılacağı güzergah olarak Antalya-İstanbul arasını dikkate aldım. Mesafe yaklaşık 750 kilometredir. Taşıdığı ürün meyve sebze olan bir kamyon yaklaşık 20 ton yük taşır. Şartlara göre değişmekle beraber bir kamyon ortalama 100 kilometrede 30 litre mazot tüketir. Bu şekilde de toplamda harcadığı yakıt 750×30/100= 225 litredir.
Diyelim ki; mazot fiyatı 65 liradan 75 liraya çıkmış olsun. Fiyat 65 TL iken, 65 TLx225 litre= 14.625 TL mazot için harcanırken; fiyat 75 TL olunca, 75 TLx225 litre= 16,875 TL harcanır. Maliyet farkı 2.250 TL olup, taşınan yük miktarına bölündüğünde, 2.250 TL/20 ton= 11 kuruş çıkar. Bu durumda fırsatçı fiyatını 11 kuruş mu artırır? Rahatlıkla en az 3-4 lira artırmak ister. Ve gerekçesi de “mazota 10 lira zam geldi ya…” olur. Bu olay sadece bugüne ait olmayıp, 30 yıl önce de aynı kapı aralanmaya çalışılırdı. Bugün ise yüksek enflasyonun itici gücü sayesinde biraz daha kolaylaşmıştır.
Elbette yukardaki hesap, sadece nakliyeciye ait olan toplam yakıt maliyetinin ve tedarikçiye ait olan birim başına düşen maliyet artışının ifadesidir. Nakliyecinin bu artışı faturasına yansıtması kadar normal bir şey olamaz. Ancak aynı hesabı yapan ürün sahibi daha fazlasını nakliyeciye ödemeyeceğine göre tüketiciye de daha fazlasını ödetmemelidir. Ancak sözü bile edilmemesi gereken birim maliyet artışının; bahane yaratmaya elverişli olması, nihai tüketici fiyatının kartopu gibi şişmesini kaçınılmaz kılmaktadır.
Hepsi bu kadar mı? Savaş bitip petrol fiyatları düşmeye başlayınca ürün fiyatları da gerileyecek mi?
Bu sorunun cevabı yazımın başındaki yaşanmış örnekler de gizlidir.
Sonuç olarak; Osmanlıca bir deyim olan “Şüyuu vukuundan beter” sözü konumuzla çok ilgilidir ve boşuna söylenmemiştir. Anlamı; “Bir olayın söylentisinin dilden dile aktarılması, onun gerçekleşmesinden çok daha kötü sonuçlar doğurabilir.
Bunun için muhalif olmak bile, “iğneden ipliğe zam” diye başlayarak kenarda hazır bekleyen fırsatçının ateşini körüklemeyi gerektirmez.
Ercüment Tunçalp
İleriye dönük endeksleme
İleriye dönük endekslemenin amacı; fiyatların, maaş, kira veya sözleşmelerin geçmiş enflasyon yerine, TCMB gibi kurumlarca hedeflenen gelecek enflasyon oranlarına göre artırılmasıdır. Bu sistemi tartışmalı yapan ise, çoğu zaman olduğu gibi hedefler tutmadığı için çalışanların alım gücünü düşürmesidir.
Zira fiyatları ve ücretleri “geriye değil, ileriye doğru endeksleme” yöntemi tek şartla olumlu sonuç verebilir. O şart, ileriye dönük tahminin az sapmalı gerçekleşebilmesidir…
Bizde öyle mi?
Yukarda da belirttiğim şekilde; tahminle gerçekleşen arasındaki fark büyük olduğundan ücret artışları yetersiz kalmaktadır. Üstelik inandırıcılığı da kaybolduğundan, fiyatlama gücünü elinde bulunduranlar, kendi tahminlerine göre “tedbir” almakta, bu da fiyatlama davranışlarını bozmaktadır. Yani sabit gelirli iki defa kayba uğramaktadır.
Bu kadar mı?
“Dezenflasyon sürecindeyiz” ifadelerine karşı, böyle bir süreç yaşanmadığı resmi rakamlarla sabittir. Evet geçmişe endeksli artışların enflasyonu beslediği doğrudur. Ancak bunun yerine geçecek uygulamanın daha olumlu netice üretmesi beklenmez mi?
Üstelik bir taraftan çalışana “seni enflasyona ezdirmeyeceğiz” sözü verilirken, hatta üzerine “refah payı” ilavesinden bahsedilirken, gerçek yaşamda bunların görülememesi geleceğe dair beklentileri de bozar. Ve bu da enflasyona olumsuz katkı yapar. İşte bundan dolayı başta asgari ücretliler olmak üzere, emekliler ve daha sonra da çalışanlar için yoksullaşma ve gelir dağılımı eşitsizliğinin artışı kaçınılmaz olur.
Emek sömürüsünün çok geniş anlamı vardır. Örneğin kayıt dışı işçi çalıştırmak, asgari ücretin altında ücret ödemek dar kapsamlı olanıdır. Ancak sebep ne olursa olsun emeğin karşılığını eksik ödemek ise hepsini kapsayan en geniş anlamıdır. Öyle ya ücretler reel olarak artmıyorsa bunun bir adı olmalıdır.
Ücretler, işletmeler için en temel gider ve maliyet kalemidir. Devlet açısından da; özellikle kriz dönemlerinde, enflasyonu kontrol altında tutmak amacıyla ücretlerin baskılanması şeklinde ortaya çıkar. Geçici fiyat istikrarı hedeflense de uzun vadede alım gücünü azaltır, sermaye lehine bölüşüm adaletsizliğini artırır.
Geçtiğimiz yıl içinde enflasyon hedeflerini sürekli yukarıya doğru revize eden TCMB’nin Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay tarafından yapılan açıklamayı hatırlayalım…
Akçay, “Bir noktada ileriye dönük endekslemeye geçmek zorundayız. Geriye doğru endekslemeler aslında sürekli kendi kendini yaratan bir süreç doğuruyor. Bir noktada ileriye dönük endeksleme, hem kamuda hem özel sektörde devreye girmek zorunda. Ben bu konjonktürün bunun için uygun olduğu kanaatindeyim” diyordu…
Bunun anlamı; kamu ve özel sektör kendi tedbirlerini alabildiğine ve hatta bu durum enflasyon yaratan ek katkı yapabildiğine göre yükü omuzlamak da sabit gelirliye ve emekliye kalıyor.
Benim itirazım; eğer hedefin üzerinde kalan kısım için daha sonra telafi edici ek zam gerçekleşecekse, bu sistemin öncekinden pek farkı olmayacağıdır. İşte resmi enflasyonu tartışılır hale getiren de budur. Zira TCMB’nin uygun bulduğu sistem, TÜİK verileri ile de destekleniyorsa ücret artışlarına müdahil olmadıkları söylenebilir mi?
Üstelik bundan fazlası da var. Örneğin emekli bayram ikramiyesi, uygulamanın başladığı 2018 yılından bu güne kadar asgari ücret kadar artırılsaydı, 2026 yılında 17.517 TL olmalıydı. Yani yeterli olmadığı söylenen asgari ücret karşısında bile yıllık kayıp 13.517 TL x 2= 27.034 TL’dir.
Hata payını azaltmak üzere herkes için sabit olan asgari ücretle bayram ikramiyesini kıyasladım. Eğer bu iki grubun harcamalar içindeki ağırlığı en fazla olan (ortalamanın çok üzerinde) gıda kategorisine göre kıyaslama yapsaydım, fark daha da açılırdı ama tartışmaya da açık hale gelirdi. Yine de fikir vermesi açısından bazı temel gıda ürünlerinde aynı dönemdeki fiyat artış oranlarına da bakalım. Ayçiçek yağı %3.118, Türk kahvesi %2.013, süt %1.937, kaşar peynir %2.299, tereyağı %2.391, yoğurt %3.900, kıyma %2.039, muz %2.581. 21 ürünlük listenin toplamdaki artış oranı ise %1.953’e ulaşmıştır.
(Kaynak: Mahfi Eğilmez)
Sonuç olarak; TCMB’nin yüzde 16’lık yılsonu hedefi yanında, yine aynı kurumun Hanehalkı Beklenti Anketi’nde 3 katı aşan (%48,8) 12 ay sonrası için beklenti her şeyi anlatıyor zaten…
Bu uygulama; reel gelirlerin erimesi ve yaşam koşullarının zorlaşması sebebiyle toplumdan destek bulamaz. Bunun sonucu da enflasyon beklentilerinin yönetilemeyeceği (halen görmekte olduğumuz gibi) ve programdan istenen neticenin alınamayacağı yönündedir.
İşte küresel bir kurumdan gelen önemli uyarı…
ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü), makul bir yaşam standardı sağlayacak ücret düzeyi hesaplanırken; “sağlam verilere ve güvenilir metodolojiye dayalı” yaklaşımların benimsenmesini öneriyor. Bu genel bir kural olmakla beraber her ülkede aynı önceliğe sahip olmayabilir. Zira, yıllık enflasyonu yüzde 3-4 seviyelerinde yaşayan ülkelerde yarım puanlık sapma fazla önemli değilken, bizim gibi yüksek enflasyona sahip ülkelerde 10 puan üzerindeki sapmaların ücretlerdeki reel gelir kaybını önlemesi mümkün değildir.
Burada unutulan bir şey var; kısa dönemde maliyet tasarrufu sağlayan bu durumun, uzun vadede düşecek talep nedeniyle reel sektörü de sıkıntıya sokacağıdır. Yani en önemlisi emek ve sermaye arasındaki dengedir…
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (32) Sırbistan
Güneydoğu Avrupa’da yer alan Sırbistan’ın komşuları Macaristan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ, K. Makedonya, Romanya ve Bulgaristan’dır.
Sırbistan 6,6 milyon nüfusa sahip olup, başkenti ve en büyük şehri Belgrad’dır.
420 yıl Osmanlı toprağı olarak kalmıştır. Eski Yugoslavya’nın iki parçasından Karadağ 2006 yılında düzenlenen referandum sonucunda birlikten ayrılmıştır.
Sırbistan bu vesileyle denizle irtibatı kalmadığı için donanmasını satışa çıkarmıştır.
Sırbistan üst-orta gelirli bir ekonomiye sahiptir. İnsani Gelişme Endeksi’nde 64. sıradadır. BM tarafından yayınlanan aynı listede Türkiye de 51. sıradadır.
Sırbistan üniter bir cumhuriyettir ve parlamenter sistemle yönetilir.
Ülkede yer alan süpermarket zincirleri, Maxi, Univerexport, Lidl, İdea Süper, DIS, MERE’dir.
Bu kısa tanıtımdan sonra alışveriş kıyaslamasına geçebiliriz…
- Sırbistan’ın resmi para birimi Sırp Dinarı’dır (RSD). Yazının devamında bu kısaltmayı kullanacağız.
- Önce her iki ülkenin 2025 yılı kişi başı milli gelirine bakalım. Sırbistan’ın 15.322 $, Türkiye’nin 18.198 $ seviyelerindedir.
- Kıyaslamalarda dikkate alacağımız net asgari ücret Sırbistan’da saatlik 371 RSD x 174 saat= 64.554 RSD’dir. Karşılığı 550 Euro’dur.
Türkiye’nin net asgari ücreti 28.074 TL ve karşılığı 543 Euro’dur.
Demek ki iki ülkedeki asgari ücret hemen hemen aynı olduğuna göre geriye harcamaların kıyaslanması kalıyor. Sonra da satın alma gücü hakkında bir kanaate ihtiyaç duyuluyor.
- Yıllık enflasyonları yüzde 4 çıkmış olup, bizimkinin yedide biridir.
- İşsizlik oranı yüzde 8,5 olup, hemen hemen bizimkine (yüzde 8,2) eşittir ama aramızdaki önemli fark; onlar bunu dert edinip çareler ararken, biz çok normal karşılayabiliyoruz…
- Alışveriş Belgrad’da Maxi Market’ten, “Gezgin UFO” adını kullanan bir youtuber tarafından yapılmıştır. Bizdeki fiyatlar ise her zaman olduğu gibi 2 büyük ulusal market zincirinden alınmıştır.
- Güncel kur olarak 29 Şubat 2026’da geçerli olan 1TL= 2,27 RSD, 1 Euro= 117,42 RSD, 1 Euro= 51,73 TL dikkate alınmıştır.
- Listede, yazarken ve okurken gözü yormaması için kuruşlar yuvarlanmıştır.
- Listede 35 ürün yer alırken, Sırbistan alışverişi 13.738 RSD (117 Euro), karşılığı 6.053 TL (117 Euro), Türkiye alışverişi 9.311 TL (180 Euro) tutmuştur.
- Gelirleri aynı olan iki ülke tüketicisinden bizim vatandaşımız market alışverişine euro bazında yüzde 54 daha fazla harcıyor.
- Listedeki 35 ürünün sadece 5’inde ucuz olduğumuz görülüyor.
- Dana etinde yüzde 32, kasap köftede yüzde 128, tavuk kanatta yüzde 93 pahalıyız.
- Beyaz peynirde yüzde 100, ayçiçek yağında yüzde 126 pahalıyız. En şaşırtıcı birinci ürün budur. Zira dünya rekoru kırmak başka bir şey, bunu açık ara başarmak ise daha başka bir şeydir…
- Bira fiyatlarında ortalama yüzde 120 pahalıyız ama sebebini biliyoruz. Farkın önemli kısmı vergi payının olağanüstü yüksek olmasından kaynaklanıyor.
- Alkol fiyatlarındaki farklar merak konusu olduğu için listenin altında ayrı bir bölüm olarak yer verilmiştir. Bu kategori olmadan da (ara toplamda görülebilir) yüzde 48 daha pahalı çıkmaktayız.
- Şimdi de satın alma güçleri arasındaki farkı daha iyi anlayalım. Sırp tüketici aylık geliri ile aynı alışverişi bir ay içinde 4.7 defa tekrarlayabilirken, Türk tüketici aylık geliri ile aynı alışverişi bir ay içinde 3 defa tekrarlayabiliyor.
Başka bir ifade ile Sırp tüketici gelirinin yüzde 21,2’sini bu alışverişe ayırırken, bizim tüketici aynı alışverişe gelirinin yüzde 33,2’sini ayırmak zorunda kalıyor.
Sonuç olarak; gelir aynıyken harcama fazla ise buna bile şükretmek gerekiyor. Zira daha önceki kıyaslamaların çoğunda hem gelirimiz az hem de harcamamız fazla çıkıyordu.

