Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Tarla ile market arasındaki makas açılıyor!

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Artık tarla ile tezgah arasında irtibat kopmuş, fahiş fiyatın ölçüsü de bir hayli kaçmıştır. Birebir aynı marka ürünü A markette 89 lira, B markette 265 lira etiketle görmeye başladık. 89 liraya satan da kâr ettiğine göre daha ötesini gözde canlandırmak hiç zor olmasa gerek.

Yüksek enflasyon ticari ahlakı bozunca tarımsal ürünler de bundan nasibini aldı. Fiyatlandırma yaparken ne tarladaki fiyata ne de maliyete bakmadan, sadece “Kim en yüksek fiyata satıyor, ben kaça satmalıyım?” sorusuna cevap arayan ve rahatça baş fiyatı etikete yansıtan bazı tavırlar izlemeye başladık.

Bu gözü kararmışlar sadece sağlam malı değil bozuk malı bile fahiş fiyata satmayı sürdürüyorlar. Fiyatlarımızı İngiltere ile de sterlin bazında kıyaslıyoruz.

Örneğin o ülkede ithal muzun fiyatı 1 sterlin değil 90 peni iken, bizde bazı reyonlarda çöp haline gelmiş olan yerli muzun fiyatı 1.55 sterlindir (73 lira). Üstlendikleri ithalat maliyetine ve kalite farkına rağmen; satın alma gücü de çok daha yüksek tüketiciye satış yapan yabancı perakendecinin fiyatını sterlin bazında yüzde 72 aşmak nasıl bir açgözlülüğün eseridir, takdirlerinize sunuyorum.

Yıllardır “tarlada 3 lira, markette 23 lira” şikayetleri yapılır, satıcılardan da “Ne yapalım aracılar fazla, bize gelene kadar fiyat şişiyor” cevabı alınırdı.

Buraya kadarı herkesin bildiği kısmı…

Bizi yönetenlerden de “aracı sayısı azaltılacak” sözü verilir, bu da içimize su serpmeye yeterdi. Peki aracı sayısı hiç azaldı mı? Azalmak şöyle dursun, arttı…

Bu yüzden de yukarda belirttiğim söylem tarihe karıştı, yerine “tarlada 5 lira, markette 70 lira” aşamasına geçildi.

Oysa yıllar önce en azından büyük perakendecilerin hedefi; meyve sebzeyi üreticiden direkt alarak rekabetçi fiyatlara ulaşmak ve tüketiciye kaliteli ürünü ucuza yedirmekti. Son yıllarda ise dağıtım kanalı sadeleşeceği yerde daha kalabalık hale gelmiştir. Kaybeden de üretici ve tüketici olmuştur. Üretici emeğinin karşılığını alamazken, tüketici ise küresel ölçekte ve döviz bazında bile en yüksek ödemeyi yapmak zorunda kalmıştır. Arada yer alan zincirin diğer halkaları ise verilen büyük firelere rağmen yüksek kârlara ulaşabilmişlerdir.

Bitmedi. Dağıtım kanalında toptan satan da ondan alıp perakende satan da aynı sermayedarın idaresinde çift kazanç elde eder hale gelmiştir. Böylece her yapılan sevkiyat tüccarı iki defa mutlu eden bir ortam yaratmıştır. Neticede tüketiciye ucuz ürün yedirmek gündemden düşmüş, pahalı yedirmenin sanal mazereti yaratılmaya çalışılmıştır.

Gıda Dedektifi, Hal Kayıt Sistemi üzerinden, üreticiden tüketiciye gelene kadarki yolculuğu inceliyor. Buna göre bazı perakendecilerin meyve sebzede kendi aracı işletmelerini dağıtım kanalına dahil edip, yüksek kâr marjlarını ikiye katladıkları görülebiliyor. Böylece “1 koyundan 2 post çıkartmak” tarifi de yerini bulmuş oluyor.

Diğer avantajlara gelince;

  • Bu kategorideki yüksek kâr marjı satıcıya yetmiyorsa, daha da fazlası bir kademe geride garantiye alınabiliyor.
  • Aracı durumundaki kardeş işletmeye para kazandırmak uğruna, nihai satıcının etiket fiyatları şişiyor, satışları yavaşlıyor ve firesi de artıyor.
  • Aracı durumundaki işletmenin elindeki malı satamama riski bulunmuyor. Çünkü son durak perakendeci şirket olduğundan fazla stok orada birikiyor.
  • Aracı durumundaki işletmenin fire gibi bir derdi de bulunmuyor, o ihtimal belirdiğinde hemen problem nihai satıcıya transfer ediliyor.
  • Son duraktaki nihai satıcının, bozulan sebze meyveyi hiç çekinmeden ve rahatça çöp konteynerlerine boşaltmaları bu rahatlıktandır. Zira çift aşamalı yüksek kâr marjı içinde artan fireyi tolere etmek mümkün olabiliyor. Olayın israf boyutu ise Gıda Dedektifi hesabından güncel olarak izlenebiliyor.
  • İşin bir başka boyutu da bazı halka açık şirketlerde izleniyor. Aynı patronun aracı şirketi kârına kâr katarken, halka açık market zinciri zarar açıklayabiliyor.

Bu durumda küçük ortakların haklarını korumak üzere de bir şeyler yapmak gerekmiyor mu?

Sonuç olarak; “Nasıl olsa insanlar karınlarını doyurmaya mecburlar. Bütçelerinden aslan payını zorunlu olarak gıdaya ayırsınlar, tasarrufu da gıda dışı kategorilerden yapsınlar.” İşte en bencil düşünce tarzı budur!

Gıda dışı kategorilerin olumsuz etkilenmesi de bunun eseridir…

Hal Kayıt Sistemi çok başarılı şekilde ürün takibini mümkün kılıyor. Peki devamında ne oluyor? Bu dağıtım kanalını esnetenlere, her kademede yüksek kâr ilave ettirenlere ve halkın temel gıdaya ulaşmasını zorlaştıranlara hak ettikleri yaptırım gerçekleşiyor mu?

İşte esas sorun burada oluşuyor ve caydırıcılık yetersiz kalıyor…

Hem aracı sayıları artıyor hem bunu “serbest piyasa koşullarının işlemesi” olarak takdim edenler çoğalıyor hem de fiyatlar şişiyor. Sonra da vatandaş markette ve pazarda indirim için akşam saatlerini bekliyor.

  • Artık çöp konteynerlerinden ihtiyacını karşılayanları söylemekten utanıyorum.

Hal Kayıt Sistemi önemli bir yardımcıdır. Zira tüketiciyi ilgilendiren en önemli faydası sebze ve meyve ticaretinin elektronik ortamda takip edilebilmesidir. Devleti ilgilendiren kısmı ise kayıt dışılığı önleyebilmesidir.

Tüketicilerin ürün künyeleri sayesinde tükettikleri ürünün nerede ve kim tarafından üretildiğini ve kendilerine ulaşana kadarki aşamalarını, etiketteki karekodu okutarak öğrenmeleri kendi yararlarınadır.

Yüksek enflasyondan korunmak için bu mücadele verilmek zorundadır. Zira bu dönemde yüksek enflasyonun nimetlerinden faydalanan bir kitle vardır. Onlar asla enflasyonun düşmesini istemezler. Aksine faizler düşsün, finansman ucuzlasın; kur artışı hem ihracata yarasın hem de enflasyonu coştursun ve de özgürce fiyat belirlenebilecek ortam oluşsun isterler.

O halde ekmeğini korumak isteyen herkes, her şeyi devletten beklemek yerine bunlarla mücadele etmek zorundadır. Hiç olmazsa üşenmeden yetkili mercilere ‘şikayet’ sürecini zamanında işleterek ve vatandaşlık görevini yerine getirerek…

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

İleriye dönük endeksleme

Ercüment Tunçalp

İleriye dönük endekslemenin amacı; fiyatların, maaş, kira veya sözleşmelerin geçmiş enflasyon yerine, TCMB gibi kurumlarca hedeflenen gelecek enflasyon oranlarına göre artırılmasıdır. Bu sistemi tartışmalı yapan ise, çoğu zaman olduğu gibi hedefler tutmadığı için çalışanların alım gücünü düşürmesidir.

Zira fiyatları ve ücretleri “geriye değil, ileriye doğru endeksleme” yöntemi tek şartla olumlu sonuç verebilir. O şart, ileriye dönük tahminin az sapmalı gerçekleşebilmesidir…

Bizde öyle mi?

Yukarda da belirttiğim şekilde; tahminle gerçekleşen arasındaki fark büyük olduğundan ücret artışları yetersiz kalmaktadır. Üstelik inandırıcılığı da kaybolduğundan, fiyatlama gücünü elinde bulunduranlar, kendi tahminlerine göre “tedbir” almakta, bu da fiyatlama davranışlarını bozmaktadır.  Yani sabit gelirli iki defa kayba uğramaktadır.

Bu kadar mı?

“Dezenflasyon sürecindeyiz” ifadelerine karşı, böyle bir süreç yaşanmadığı resmi rakamlarla sabittir. Evet geçmişe endeksli artışların enflasyonu beslediği doğrudur. Ancak bunun yerine geçecek uygulamanın daha olumlu netice üretmesi beklenmez mi?

Üstelik bir taraftan çalışana “seni enflasyona ezdirmeyeceğiz” sözü verilirken, hatta üzerine “refah payı” ilavesinden bahsedilirken, gerçek yaşamda bunların görülememesi geleceğe dair beklentileri de bozar. Ve bu da enflasyona olumsuz katkı yapar. İşte bundan dolayı başta asgari ücretliler olmak üzere, emekliler ve daha sonra da çalışanlar için yoksullaşma ve gelir dağılımı eşitsizliğinin artışı kaçınılmaz olur.

Emek sömürüsünün çok geniş anlamı vardır. Örneğin kayıt dışı işçi çalıştırmak, asgari ücretin altında ücret ödemek dar kapsamlı olanıdır. Ancak sebep ne olursa olsun emeğin karşılığını eksik ödemek ise hepsini kapsayan en geniş anlamıdır. Öyle ya ücretler reel olarak artmıyorsa bunun bir adı olmalıdır.

Ücretler, işletmeler için en temel gider ve maliyet kalemidir. Devlet açısından da; özellikle kriz dönemlerinde, enflasyonu kontrol altında tutmak amacıyla ücretlerin baskılanması şeklinde ortaya çıkar. Geçici fiyat istikrarı hedeflense de uzun vadede alım gücünü azaltır, sermaye lehine bölüşüm adaletsizliğini artırır.

Geçtiğimiz yıl içinde enflasyon hedeflerini sürekli yukarıya doğru revize eden TCMB’nin Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay tarafından yapılan açıklamayı hatırlayalım…

Akçay, “Bir noktada ileriye dönük endekslemeye geçmek zorundayız. Geriye doğru endekslemeler aslında sürekli kendi kendini yaratan bir süreç doğuruyor. Bir noktada ileriye dönük endeksleme, hem kamuda hem özel sektörde devreye girmek zorunda. Ben bu konjonktürün bunun için uygun olduğu kanaatindeyim” diyordu…

Bunun anlamı; kamu ve özel sektör kendi tedbirlerini alabildiğine ve hatta bu durum enflasyon yaratan ek katkı yapabildiğine göre yükü omuzlamak da sabit gelirliye ve emekliye kalıyor.

Benim itirazım; eğer hedefin üzerinde kalan kısım için daha sonra telafi edici ek zam gerçekleşecekse, bu sistemin öncekinden pek farkı olmayacağıdır. İşte resmi enflasyonu tartışılır hale getiren de budur. Zira TCMB’nin uygun bulduğu sistem, TÜİK verileri ile de destekleniyorsa ücret artışlarına müdahil olmadıkları söylenebilir mi?

Üstelik bundan fazlası da var. Örneğin emekli bayram ikramiyesi, uygulamanın başladığı 2018 yılından bu güne kadar asgari ücret kadar artırılsaydı, 2026 yılında 17.517 TL olmalıydı. Yani yeterli olmadığı söylenen asgari ücret karşısında bile yıllık kayıp 13.517 TL x 2= 27.034 TL’dir.

Hata payını azaltmak üzere herkes için sabit olan asgari ücretle bayram ikramiyesini kıyasladım. Eğer bu iki grubun harcamalar içindeki ağırlığı en fazla olan (ortalamanın çok üzerinde) gıda kategorisine göre kıyaslama yapsaydım, fark daha da açılırdı ama tartışmaya da açık hale gelirdi. Yine de fikir vermesi açısından bazı temel gıda ürünlerinde aynı dönemdeki fiyat artış oranlarına da bakalım. Ayçiçek yağı %3.118, Türk kahvesi %2.013, süt %1.937, kaşar peynir %2.299, tereyağı %2.391, yoğurt %3.900, kıyma %2.039, muz %2.581. 21 ürünlük listenin toplamdaki artış oranı ise %1.953’e ulaşmıştır.

(Kaynak: Mahfi Eğilmez)

Sonuç olarak; TCMB’nin yüzde 16’lık yılsonu hedefi yanında, yine aynı kurumun Hanehalkı Beklenti Anketi’nde 3 katı aşan (%48,8) 12 ay sonrası için beklenti her şeyi anlatıyor zaten…

Bu uygulama; reel gelirlerin erimesi ve yaşam koşullarının zorlaşması sebebiyle toplumdan destek bulamaz. Bunun sonucu da enflasyon beklentilerinin yönetilemeyeceği (halen görmekte olduğumuz gibi) ve programdan istenen neticenin alınamayacağı yönündedir.

İşte küresel bir kurumdan gelen önemli uyarı…

ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü), makul bir yaşam standardı sağlayacak ücret düzeyi hesaplanırken; “sağlam verilere ve güvenilir metodolojiye dayalı” yaklaşımların benimsenmesini öneriyor. Bu genel bir kural olmakla beraber her ülkede aynı önceliğe sahip olmayabilir. Zira, yıllık enflasyonu yüzde 3-4 seviyelerinde yaşayan ülkelerde yarım puanlık sapma fazla önemli değilken, bizim gibi yüksek enflasyona sahip ülkelerde 10 puan üzerindeki sapmaların ücretlerdeki reel gelir kaybını önlemesi mümkün değildir.

Burada unutulan bir şey var; kısa dönemde maliyet tasarrufu sağlayan bu durumun, uzun vadede düşecek talep nedeniyle reel sektörü de sıkıntıya sokacağıdır. Yani en önemlisi emek ve sermaye arasındaki dengedir…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (32) Sırbistan

Ercüment Tunçalp

Güneydoğu Avrupa’da yer alan Sırbistan’ın komşuları Macaristan, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Karadağ, K. Makedonya, Romanya ve Bulgaristan’dır.

Sırbistan 6,6 milyon nüfusa sahip olup, başkenti ve en büyük şehri Belgrad’dır.

420 yıl Osmanlı toprağı olarak kalmıştır. Eski Yugoslavya’nın iki parçasından Karadağ 2006 yılında düzenlenen referandum sonucunda birlikten ayrılmıştır.

Sırbistan bu vesileyle denizle irtibatı kalmadığı için donanmasını satışa çıkarmıştır.

Sırbistan üst-orta gelirli bir ekonomiye sahiptir. İnsani Gelişme Endeksi’nde 64. sıradadır. BM tarafından yayınlanan aynı listede Türkiye de 51. sıradadır.

Sırbistan üniter bir cumhuriyettir ve parlamenter sistemle yönetilir.

Ülkede yer alan süpermarket zincirleri, Maxi, Univerexport, Lidl, İdea Süper, DIS, MERE’dir.

Bu kısa tanıtımdan sonra alışveriş kıyaslamasına geçebiliriz…

  • Sırbistan’ın resmi para birimi Sırp Dinarı’dır (RSD). Yazının devamında bu kısaltmayı kullanacağız.
  • Önce her iki ülkenin 2025 yılı kişi başı milli gelirine bakalım. Sırbistan’ın 15.322 $, Türkiye’nin 18.198 $ seviyelerindedir.
  • Kıyaslamalarda dikkate alacağımız net asgari ücret Sırbistan’da saatlik 371 RSD x 174 saat= 64.554 RSD’dir. Karşılığı 550 Euro’dur.

Türkiye’nin net asgari ücreti 28.074 TL ve karşılığı 543 Euro’dur.

Demek ki iki ülkedeki asgari ücret hemen hemen aynı olduğuna göre geriye harcamaların kıyaslanması kalıyor. Sonra da satın alma gücü hakkında bir kanaate ihtiyaç duyuluyor.

  • Yıllık enflasyonları yüzde 4 çıkmış olup, bizimkinin yedide biridir.
  • İşsizlik oranı yüzde 8,5 olup, hemen hemen bizimkine (yüzde 8,2) eşittir ama aramızdaki önemli fark; onlar bunu dert edinip çareler ararken, biz çok normal karşılayabiliyoruz…
  • Alışveriş Belgrad’da Maxi Market’ten, “Gezgin UFO” adını kullanan bir youtuber tarafından yapılmıştır. Bizdeki fiyatlar ise her zaman olduğu gibi 2 büyük ulusal market zincirinden alınmıştır.
  • Güncel kur olarak 29 Şubat 2026’da geçerli olan 1TL= 2,27 RSD, 1 Euro= 117,42 RSD, 1 Euro= 51,73 TL dikkate alınmıştır.
  • Listede, yazarken ve okurken gözü yormaması için kuruşlar yuvarlanmıştır.
  • Listede 35 ürün yer alırken, Sırbistan alışverişi 13.738 RSD (117 Euro), karşılığı 6.053 TL (117 Euro), Türkiye alışverişi 9.311 TL (180 Euro) tutmuştur.
  • Gelirleri aynı olan iki ülke tüketicisinden bizim vatandaşımız market alışverişine euro bazında yüzde 54 daha fazla harcıyor.
  • Listedeki 35 ürünün sadece 5’inde ucuz olduğumuz görülüyor.
  • Dana etinde yüzde 32, kasap köftede yüzde 128, tavuk kanatta yüzde 93 pahalıyız.
  • Beyaz peynirde yüzde 100, ayçiçek yağında yüzde 126 pahalıyız. En şaşırtıcı birinci ürün budur. Zira dünya rekoru kırmak başka bir şey, bunu açık ara başarmak ise daha başka bir şeydir…
  • Bira fiyatlarında ortalama yüzde 120 pahalıyız ama sebebini biliyoruz. Farkın önemli kısmı vergi payının olağanüstü yüksek olmasından kaynaklanıyor.
  • Alkol fiyatlarındaki farklar merak konusu olduğu için listenin altında ayrı bir bölüm olarak yer verilmiştir. Bu kategori olmadan da (ara toplamda görülebilir) yüzde 48 daha pahalı çıkmaktayız.
  • Şimdi de satın alma güçleri arasındaki farkı daha iyi anlayalım. Sırp tüketici aylık geliri ile aynı alışverişi bir ay içinde 4.7 defa tekrarlayabilirken, Türk tüketici aylık geliri ile aynı alışverişi bir ay içinde 3 defa tekrarlayabiliyor.

Başka bir ifade ile Sırp tüketici gelirinin yüzde 21,2’sini bu alışverişe ayırırken, bizim tüketici aynı alışverişe gelirinin yüzde 33,2’sini ayırmak zorunda kalıyor.

Sonuç olarak; gelir aynıyken harcama fazla ise buna bile şükretmek gerekiyor. Zira daha önceki kıyaslamaların çoğunda hem gelirimiz az hem de harcamamız fazla çıkıyordu.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Savaş öncesine ait ekonomik tablo

Ercüment Tunçalp

ABD- İran savaşının ülkemiz ekonomisine etkilerine bakmadan evvel Mart ayından önceki duruma odaklanmak daha isabetli olur. Zira savaş öncesi ile sonrasını birbirine karıştırma ve bütün zorlukları savaşa yükleme ihtimali var ki; bu sorunları daha da ağırlaştırabilir.

2025 yılı büyüme oranımız yüzde 3,6 olmuş, kişi başı gelirimiz ise 18.040 dolara çıkmıştır. Kağıt üzerinde güzel duruyor değil mi?

Oysa yukardaki geliri herhalde nüfusun en az yüzde 70’i göremiyor. Zira çok kullanılan kişi başına gelir, GSYH’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunuyor.

Eurostat verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun 9 katı gelir elde ettiği bilinirken, aritmetik ortalamanın o kadar da önemsenecek bir yanı yoktur.

Ekonomik büyüme bu sorunları çözmediği için de vatandaşın ilgisini çekmiyor. Ortada olan tek gerçek, sermayenin büyüdüğüdür. Eğer bir ekonomide büyüme sağlanırken toplumun büyük kesimi için refah düzeyi düşmekte ise ‘yoksullaştıran büyüme’ söz konusudur. Gelir eşitsizliğinin nasıl ölçüldüğüne ve ülkemiz açısından sonuçlarına bir ay kadar önce değinmiştim.

Peki bu bizi nereye götürüyor?

İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Dolayısıyla servet dağılımı adaletsizliği konusunda da Avrupa’da ilk sırayı bırakmıyoruz.

BDDK’nın yayımladığı açıklamaya göre; mevduatın yüzde 80’i sadece 2,2 milyon kişiye ait olduğuna göre şimdi daha da geniş bir pencereden bakalım…

Serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sistem, üretim ve tüketim üzerine kurulduğu için sürekli büyümeyi gerektirir. Ayrıca sadece büyümeyi öne alan ülkelerde gelirin nasıl arttığının bir önemi yoktur. Örneğin finans kaynaklı bir büyümenin istihdama katkısı çok düşüktür.

Oysa sağlıklı bir ekonomide gelirin tüketim için harcanması da tasarrufa yönelmesi de (yastık altı değil) aynı sonuca götürür; yani büyüme ve istihdam yaratır. Biraz daha açacak olursak; tüketim arttığı durumda, bu talebe cevap olmak üzere önce yatırımlar, sonra da üretim artar.

Peki bu her zaman ve her yerde aynı sonucu verir mi?

Hayır, zaten sorun da buradadır!

Evdeki hesap çarşıya uymazsa bu döngü bozulur. Eğer tüketim arttıkça yeni yatırımla değil de kolay olan hammadde ve ara malı ithalatı tercih edilirse ekonomik büyüme istihdam yerine enflasyon yaratan bir özellik kazanır.

Aynı şekilde tasarrufların da banka yerine yastık altına (döviz ve altın olarak) yönelme durumu krediye dönüşmediği için ideal durumu yansıtmaz.

Bunu önlemenin çaresi eksi reel faizi gündemden düşürmektir.

Maalesef ülkemizde olan sürecin bu negatif tarafıdır.

Eğer bir ülkede enflasyon sürekli yüksek seyrediyorsa, büyüme oranı ne olursa olsun refah olumsuz etkilenir. Yani bu mücadelenin önceliği olmalıdır değil mi?

Şubat 2026 enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK’e göre TÜFE’deki aylık artış yüzde 2,96, yıllık artış yüzde 31,53 olarak gerçekleşti.

Ortada dezenflasyon olarak tanımlanacak bir süreç yaşanmadığı halde faizlerin düşürülmesi konusunda yoğun bir istek var. Resmi kaynaklarda da bunu destekler şekilde, ‘dezenflasyon süreci’nde olduğumuz ifadeleri yer almakta…

Kasım ayında, son dört aya ait verilerle dezenflasyon sürecinde olmadığımızı belirtmiştim Şimdi bunu tekrar ediyorum ve aşağıda bir kere daha son dört ayın verilerini de belirterek soruyorum; Dezenflasyon nerede?

Tabloya bakışı kolaylaştırmak açısından bir hatırlatma faydalı olacaktır.

Dezenflasyon, zaman içinde enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanacağı süreci ifade eder. Yani bir defalık değil, ‘kalıcı düşüş’ ve ‘süreç’ özellikleri olacak…

  Kasım Aralık Ocak Şubat
TÜFE (yıllık % değişim) %31,07 %30,89 %30,65 %31,53
TÜFE (aylık % değişim) %0,87 %0,89 %4,84 %2,96

Daha da geriye gidelim. 2025 yılı ilk 2 ayında yüzde 7,42 çıkan enflasyon, 2026’nın aynı döneminde kümülatif yüzde 7,95 olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı; SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aldığı yeni zamların yarıdan fazlasının bu kısa sürede eridiğidir.

Bir taraftan Merkez Bankası’nın hâlâ yüzde 16’lık yıl sonu enflasyon hedefi kenarda dururken, diğer taraftan yine Merkez Bankası’nın Hanehalkı Beklenti Anketi’ne göre; vatandaşın 12 ay sonrasına dönük yıllık enflasyon beklentisi yüzde 48,81 olarak açıklanmıştır. İnandırıcılık sorununun yarattığı bu durum, fiyatlama davranışlarını bozuyor, enflasyonla mücadeleyi de sekteye uğratıyor.

İşte henüz ortada savaş durumu yokken manzara buydu ve 23 Şubat 2026 tarihinde IMF Türkiye Raporu’nu açıklamıştı.

Konumuzla ilgi olan bölümü aktarıyorum…

“Güçlü kredi büyümesi, para politikasının enflasyonu Merkez Bankası hedefleriyle uyumlu seviyelere indirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını göstermektedir. Daha yüksek bir reel politika faizi patikası, daha hızlı dezenflasyonu destekleyecek ve hedeflere ulaşma olasılığını artıracaktır. Bu, politika faizinin 2024’te ulaşılan nihai seviyeye (yaklaşık yüzde 48) daha yakın bir düzeye yeniden yükseltilmesi ve enflasyon hedeflere uyumlu hale gelene kadar da reel faizin yüksek tutulmasıyla sağlanabilir.”

İşte dışardan bakan bir göz bizden de fazlasını önermektedir. Üstelik bunun içinde 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın yükü yoktur.

Sonuç olarak; yukardaki ekonomik tabloyu düzeltmek için daha yapılması gereken çok şey varken, bir de üstüne savaş şartlarının getireceği olumsuzluk eklenecektir. İşte bunun için savaş öncesi ve sonrası diye tabloyu ikiye ayırmak ve de diğer ülkelerin alacağı tedbirlerden daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER