Ercüment Tunçalp
Tüketici güven endeksi çöktü!
Başlıktaki ifadeyi özellikle kullandım. Zira yaşanan bu durumu anlaşılır kılmak o kadar kolay olmayabilirdi. Ağustos ayında endeks değeri 68’e düşmüştür. Gerçi 99 olsa bile tüketici güveni yoktur ama bu değer güvensizlikteki irtifa kaybının da ölçüsü oluyor.
Bazı medya kuruluşlarının, endeks 2 puan yükseldiğinde “Tüketici güveni 2 puan arttı” şeklinde yorumda bulunmaları temelden yanlıştır. Eğer bilgisizlikten kaynaklanmıyorsa niyetten kaynaklandığı çok bellidir. Nitekim bugün için de “Tüketici güveni 12 puan azaldı” ifadesi aynı derecede yanlıştır. Zira çok uzun zamandan beri tüketici güveni yok ki azalsın veya artsın. Bunun için sadece “Tüketici Güven Endeksi’ndeki değişiklik” doğru ifade olabilir. Veya ‘kötümserliğin azalması ya da artması’ söz konusu olur.
Çünkü;
Endeks 0-200 aralığında değer alır. 100’den küçük olması kötümser durumu, 100’den büyük olması iyimser durumu gösterir. Önemli bir hatırlatma da iyimserlik sınırı olan 100 puan üzerindeki TGE’yi en son Nisan 2006’da (100,7) görmüş olmamızdır.
Bu sene seçimlerin yapıldığı Mayıs ayında 91,1 olan endeks kötümserliği (güvensizliği) ifade ederken; Haziran ayında 85,1’e, Temmuz’da 80,1’e ve en son da Ağustos ayında 68’e düşmesi çöküşü ifade etmektedir.
Endeksteki bu çöküşün önemli sebepleri; seçim ekonomisinin sona ermesi, negatif reel faiz, kurlardaki artış (TL’deki değer kaybı), dolaylı vergilerin artması ve krediye ulaşmanın zorlaşmasıdır.
Alt endekslerdeki en şiddetli bozulma; ‘Gelecek 12 aylık genel ekonomik durum beklenti endeksi’nde yüzde 23,2, ‘Gelecek 12 aylık maddi durum beklentisi endeksi’nde yüzde 19,6 oranlarındaki gerileme ile gerçekleşmiştir.
Tüketici piyasayı okumada ustalaşmıştır. Zira olayı yaşayan, sıkıntıyı çeken bizzat kendisidir. Bu arada çevrede değişik amaçlarla bu görüntü ile paralellik göstermeyen görüşler de vardır. TGE’ye yön verdiği için üzerinde durulmalıdır.
Televizyonda, isminin önünde akademik unvan bulunan bir yorumcudan, “Politika faizinin mevduat sahibini ve kredi müşterisini ilgilendirmediği” görüşünü duyunca şaşırdım kaldım. Oysa MB’nın bankalara verdiği kısa vadeli borcun düşük oranlı faizi, negatif reel faizin ana sebebidir. Zira bunu MB, ticari bankaları daha fazla kredi vermeye teşvik amacıyla yapar. Peki krediyi görece düşük faizle veren bankalar mevduat sahibine bundan bağımsız olarak yüksek faiz verebilirler mi? Elbette hayır…
Zira kredi faizini artıramayan bankalar mevduat faizini de artıramazlar.
Kaldı ki özel bankalar zararına negatif faizle kredi vermek istemezler ve bugün olduğu gibi kredi piyasası durgunlaşır. Mevduat sahibi için ise faiz hâlâ dünyanın en negatif düzeyinde olduğu için TL’den kaçış hep aklın bir köşesinde kalır. Dolayısıyla bankalar mevduata yüzde 50’ye kadar faiz vermezlerse ‘Kur Korumalı Mevduat’dan TL’ye geçişi sağlayamazlar. Eğer bu oranı mevduata verirlerse kâr edebilmeleri için yüzde 55 ve üzerinde de kredi faizi uygulamaları gerekir. Neticede dolaylı da olsa banka müşterilerinin politika faizinden etkilendikleri ortadadır. Nitekim Ağustos ayında yüzde 17,5’dan yüzde 25’e yükseltilen politika faizine rağmen reel faiz oranı hâlâ eksi yüzde 30’lar düzeyindedir. Bu şartlarda ne enflasyon sorunu çözülür ne de ilk anda büyük dalgalanma gösteren kurlarda kalıcı istikrar sağlanabilir. Tüketici Güven Endeksi’nin çöküşünde, bu iktisat bilimine aykırı politikaların (değişmeye başlamasına rağmen) etkisi de büyüktür. İyi gelişmeler vardır ama bugün için hâlâ yetersiz kalmaktadır.
Her ayın ilk günlerinde TÜİK tarafından açıklanan TÜFE, enflasyonun tüketiciye yansıyan resmidir. Gelecek dönemde yapılacak tüketim harcamalarının belirleyicisi olan ve TGE’yi etkileyen de bu resmî enflasyon oranıdır. Oysa ülkemizde başka kurumlar tarafından çıkarılan daha yüksek oranlı enflasyon sonuçları da (İTO, ENAG) vardır. Tüketici güvenini olumsuz etkileyen bir neden de aralarındaki büyük farklardır.
Emekli maaşlarında yapılan düzenlemenin enflasyon oranının çok altında kalması ve üstelik dolaylı vergiden de aynı kesime ilave yük binmesi endeksi bozmuştur. Yaptığı tesir emekli sayısının kat be kat üstündedir. Zira ailesinde veya yakın çevresinde emekli bulunmayan tüketici sayısı çok azdır. Üstelik geçinemeyen emekli yakınına maddi destek sağlamak zorunda kalan da milyonlarca insan vardır.
Sonuç olarak; Tüketici Güven Endeksi, aynı zamanda öncü bir ekonomik göstergedir. Zira bu endeks tüketicilerin tüketim kararlarında etkili olmaktadır. Dolayısıyla gayri safi yurt içi hasılayı da kişi başına düşen milli geliri de etkilemesi kaçınılmazdır. Zira endeksteki bu güvensizliğin seviyesi; yatırımcıların, üreticilerin, perakendecilerin, bankaların ve hükümetin alacakları kararlara da doğal olarak tesir eder. Ancak uygulamada pek dikkate alındığı söylenemez.
Nerden mi anlıyoruz?
Yapılan araştırmalar dolaylı vergilerde meydana gelecek artışın endeks değerini azalttığı, dolaysız vergilerde meydana gelecek artışın ise artırıcı etki yaptığını açıklıyor. (Kaynak: Tuba Gezer- Güner Tuncer)
Ekonomik büyümenin yavaşladığı durumlarda yatırımcıların harcama eğilimlerinin düşmesi kaçınılmazdır. Buna karşı aksiyon alınması gerekmez mi?
Kaldı ki; tüketici güveninin artırılması, siyasal iktidarların maliye politikalarında yer alması gereken ana unsurdur.
Ercüment Tunçalp
İki ülkede iki alışveriş (42) Avusturya
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın en fakir ülkelerinden sayılan Avusturya, son 20 yılda dünyanın en zengin ülkeleri arasında yer almayı başarmıştır. Coğrafi konumu da ticari yönden önemli güç kaynağı oluşturmaktadır. Orta Avrupa’da denize kıyısı olmayan bu ülkenin komşuları; Almanya, Çekya, Slovakya, Macaristan Slovenya, İtalya, İsviçre, Lihtenştayn’dır. Başkenti Viyana’dır. Yüzölçümü 83.879 kilometrekare (Ege Bölgesi kadar), nüfusu 9,2 milyondur (İzmir’in 2 katı kadar).
Denize kıyısı olmadığı halde Tuna nehrinden turistik açıdan olduğu kadar taşıma açısından da faydalanmaktadırlar. Zira Karadeniz’i Kuzey Denizi’ne bağlayan su yolu üzerinde bulunmaktalar. Ülkenin hemen hemen yarısı ormanlarla kaplı olup, büyük kısmı özel şahıslara aittir. Bu ülkenin Japonya’dan sonra çevre konusunda dünyanın en duyarlı ikinci ülkesi olduğu kabul edilmektedir.
- Kişi başı milli geliri 63.160 dolar, yani bizimkinin (18.040 dolar) 3,5 katı,
- Yıllık enflasyon %3,7, işsizlik %7,1.
- Viyana şehir merkezi hariç, 2+1 ev kiraları 1.100-1.500 Euro civarındadır. Yani 52-79 bin TL arasıdır. Satılık dairelerin metrekare fiyatları 6.200- 6.700 Euro civarındadır. Yani 90 metrekare bir dairenin fiyatı Avrupa’nın göbeğinde 29-32 milyon TL karşılığındadır.
- Avusturya’da devlet tarafından belirlenmiş tek yasal asgari ücret bulunmamaktadır. Minimum brüt maaş 1.800 Euro’dur. Yılda 14 defa ödendiği için 14×1.800/12= 2.100 Euro’dur. Bu maaşın neti yaklaşık 1.550 Euro civarındadır. Bizim 28.075 TL’lik (531 Euro) asgari ücreti de yanına koyalım.
Fiyat kıyaslamamıza geçebiliriz…
- Avusturya’da faaliyet gösteren küresel zincirler; Spar, Rewe, Billa, Penny, Hofer, Mpreis…
- Alışveriş yeri Spar mağazasıdır. Fiyatların alındığı tarih 24 Haziran 2026’dır.
- Güncel kur; 1 Euro= 52,84 TL’dir.
- 63 ürünün yer aldığı listede, Avusturya alışverişinin tutarı 391,24 Euro (20.673 TL), Türkiye tutarı 488,22 Euro (25.856 TL) çıkmıştır. Aynı alışverişe bizim tüketicimiz Euro bazında %25 daha fazla ödemektedir.
- Ülkemizdeki en güncel konu olan tavuk olayını bu fiyat listesi ile birleştirelim. Listede görüleceği üzere; bütün tavukta oldukça farklı şekilde biz ucuzuz. Spar 5,99 euro, bizde 2,55 Euro’dur. Sıra parça fiyatlarına gelince; örneğin kanat fiyatında onları geçiyoruz. Spar’da 6,49 Euro iken, bizde 8,14 Euro çıkıyor. Orada kanat fiyatı, bütün fiyatın %8 fazlası iken; bizde kanat fiyatı, bütün fiyatın %219 fazlasıdır. Bunun tek izahı vardır. Vitrine bütün piliçi uygun fiyata koyup, parçalardan fazlasını kazanmaktır. Yabancının o kadar aklı olmadığı için maalesef bunu düşünemiyor. Bu da bilinsin istedim!
- En dikkat çekici durum Fransız malı St Dalfour reçellerinde görülmektedir. Her iki ülkede de ithal ürün olmasına rağmen Euro bazında bizde %71 daha pahalıdır. İşte fahiş fiyat seviyesi dediğim budur. Zira piyasada ne kadar reçel olarak tanıtılsa da bizim anlayacağımız şekilde marmelat, markanın kendi tarifi ise “meyve ezmesi”dir.
- Türkiye’de “organik ürün” pahalı satılacak ürün olarak algılanıyor. Asgari %52 konvansiyonel ürünün üzerinde fiyat seviyesi görüyoruz. Dünyada böyle değildir, %26 fark eden örneği de Avusturya’da görmekteyiz.
- Bu bakımdan onların organik ürünlerinin karşısına, bizde muadili yoksa normal ürünü koyabiliyorum. Örneğin tereyağı bizde oradaki gibi organik değil. Fıstık ezmesi de bizde hem 50 gr eksik hem de oradaki gibi organik değildir.
- Mozerella ve sızma zeytinyağı bizde yerli üretim, oradakiler ithaldir.
- Yaban mersini çileği Avusturya’da 450 gr, bizdeki 290 gramdır.
- Fındık içi fiyatı Avusturya’da ambalajlı, bizdeki dökme fiyatıdır.
- Kuru incirde de 2 katı aşan fiyat farkına rağmen, oradaki ambalajlı ithal ürün, bizdeki dökme yerli üründür. Bütün bu özellikler eşitlenebilseydi aradaki fark birkaç puan daha açılabilirdi, dikkate alınmalıdır.
- Türk fındığı ile Türkiye’de üretilen Nutella’nın, Euro bazında iki ülkede fiyatları bu kadar birbirine yakın olmamalıydı…
- Milka çikolata bizde Euro bazında %52 pahalıdır. Benim aldığım fiyatlar her iki tarafta da normal raf fiyatlarıdır. Zira onlarda da zaman zaman daha düşük insert fiyatlarına rastlanabiliyor.
- Bu alışverişe bizim tüketicimiz Euro bazında %25 daha fazla öderken, alışverişi ucuza getiren Avusturya vatandaşının geliri de %192 fazladır.
Satın alma gücündeki farka gelirsek; bu alışverişi Avusturya vatandaşı aylık geliri ile ay içinde 4 defa tekrarlayabilirken, bizim vatandaşımız aynı alışverişi aylık geliri ile 1 defa yapabilmektedir.
Bir başka ifade ile Avusturya vatandaşı bu alışverişe gelirinin %25’ini ayırırken, bizim vatandaşımız gelirinin %92’sini ayırmak zorundadır.
Sonuç olarak; liste toplamında %25 fazlalığımız varken, alkollü içkileri dışarda tutunca fazlalık oranı %21’e düşüyor. Listeyi alkolsüz olarak görmek isteyenlerin ara toplamı dikkate almaları önerilir.

Not: Ülkemizde fiyatların nasıl rahat artırılabildiğine en son örnek, çevre kirliliğini azaltmak amacıyla devreye sokulan “Depozitosu Olan Ambalajlar” (DOA) iade sisteminin sabote edilmesidir. Bazı içecek ve hazır su firmaları tarafından, iade edilecek şişe başına 1 TL depozito yansıtılması gerekirken, ürünlere 5 TL’yi bulan zamlar yapıldığı tespit edilmiştir. İşte yıllardır “fırsatçı enflasyonu” olarak ifade ettiğim bu tarz sadece şekil değiştirmiştir.
Bu defa yapılan, enflasyona katkı yanında; ancak tüketici motivasyonu yükselirse başarılı olması beklenen sistemin de hızını kesmeye dönüktür.
Para cezalarını da fazlasıyla tüketiciye yansıtan işletmelere karşı daha caydırıcı başka tedbirler devreye sokulmalıdır.
Ercüment Tunçalp
Muz üreticisinin fiyat şikayeti!
En az 6 yıldır dünyanın en yüksek muz fiyatlarının ülkemizde olduğunu örneklerle açıklıyorum. İthal muz üzerindeki yüksek verginin (şimdi değil) bir neden olduğunu söylemekle birlikte yerli muzun ithal muza yakın fiyatla satılmasını yanlış bulduğumu da ifade ediyordum. Bu günkü durum ortada…
Önce nereden nereye geldiğimizi görmek için son 15 yıllık gelişmeye bakalım…
2010-2015 yılları arasında 210-250 bin ton olan muz üretimi, 2016’dan itibaren hızla yükselmeye başladı. İthal muz gerçeği yanında bu tehlikeli bir gelişmeydi. Nitekim 2019 yılında 548 bin ton olan yıllık üretim, 2022 yılında 997 bin tona kadar yükselmişti. Peki son 10 yılda 4’e, son 3 yılda 2’ye katlanan üretim miktarıyla ve sadece yurt içi satışla fiyatın gerilemesi çok doğal bir sonuç değil mi?
Evet ama bunu önceden görmek gerekiyordu. Bugün 20-25 lira olan üretici fiyatından şikayet için çok geçtir. Elbette bu fiyat 2019’daki fiyata göre çok düşüktür. Fiyat her yıl yüzde 25 artsa o günkü 4,5 TL, 7 yıl sonra 21,5 TL olur ki, bu artışın enflasyon altında kaldığı ortadadır. Ancak esas sorun o günkü fiyatın aşırı yüksekliğiydi. Örneğin 2019’da Ekvador üretici fiyatı 31 cent iken, bizimki 78 cent seviyesindeydi. Zengin ülke vatandaşlarının marketten 1-1,5 dolara aldığı ithal muz yerine bizim tüketicimiz yerli ürünü 3 dolara tüketmekteydi. Bugün de perakende fiyatlarımız 2,5 dolardır ve hâlâ yüksektir.
Dolayısıyla üretici için o parlak günler geçiciydi…
O gün için; “sektör dışından kârlı yatırım olduğunu gören birçok kişinin arazi sahibi olma girişimlerini çok sık duyuyordum. Muz üretimi elma üretimine benzemezdi. Zira elmayı daldan indirdiğiniz anda satmak zorunda değilsiniz, soğuk hava deposuna koyarak 9-10 ay boyunca piyasaya sürebilirsiniz. Muz ise nazik üründür ve zamana karşı yarışmak zorundasınız. O yıllarda, “kârlı görünen bu kulvara fazla yığılmanın istenmeyen sonuçlar üreteceğini 5-6 yıl içinde göreceğiz” demiştim…
Keşke haklı çıkmasaymışım!
Üstelik ben bunu söylerken ihracat hazırlıkları da vardı. Sonra ne oldu?
Suriye, KKTC ve Gürcistan’a yapılan sembolik ihracat rakamı ilaç olamadı.
Eh ihracat yoksa, ithalat aynı hızda sürüyorsa, rekolte de katlana katlana artıyorsa bu günkü manzaraya şaşırmanın alemi var mı?!
Plan yapmadan, uygun kredilerle ve teşviklerle dağ taş muz seralarıyla dolduruldu. Öyle ki, yetiştiricilik bilgisi olmayan kişiler farklı sektörlerden ve ülkelerden (Belçika, Almanya gibi) buraya kanalize oldular. Bu da problemi büyüttü.
Dolayısıyla arz fazlası, sera yatırımlarını kârsız hale getirdi. Bölge siyasetçileri de konuya fazla ilgi göstermeyince, sorun polemik konusu olmaktan ileri gidemedi. Örneğin bir Antalya milletvekilinin mecliste konuyu nasıl ele aldığına bakalım. Sayın vekil yukarda anlattığım olumsuz gelişmelerin yanından bile geçmeden, “ithal muzda verginin tekrar yüzde 145,8’e çıkmasını” ve “marketlerde yerli muza yüzde 50 kota konmasını” öneriyor. Yani tekrar başa dönülmesini, ithal üründe fahiş fiyatlara ulaşılmasını, bu sayede yerli muzun da aynı köprüden geçmesini istiyor.
Oysa günü kurtaracak söylemler yerine büyük resme odaklanmak gerekiyordu.
Evet üreticiden 25 liraya alınan muz markette 100-120 liraya satılıyor. Ancak bu muza özel bir durum değil ki…
Bütün tarım ürünlerinde bu olumsuzluk geçerlidir. İşte bunun için önceki yazımda üretici ile tüketicinin birlikte nasıl kaybettiklerini, nedenleri ile açıklamıştım. Muz için daha fazlası geçerli olduğundan bu yazı gündeme geldi.
Perakendeci açısından ithal muz daha dayanıklı ve firesi az olduğu için tercih sebebidir. Bu birinci gerçektir. İkincisi brüt kâr marjları büyük perakendecilerde yüksektir. Üçüncüsü bazı perakende zincirlerin tedarik kanalını kısaltmak yerine devreye kendi aracı işletmelerini de dahil etmeleri fiyatları şişirmektedir.
Sonuç olarak; elbette koruma olmazsa muz üretimi ithal muz ile rekabet edemez. Ancak bu öncelik verilecek tedbir değildir. Zira yukarda yüzde 145,8 verginin olduğu günlerde yaşananları açıkladım. Üretim miktarında patlama yaşandı. Peki iyi mi oldu?
Üstelik bu durum sadece yatırımcıyı olumsuz etkilemekle kalmadı, çevre açısından da risk yarattı. Zira muz üretiminde su tüketimi çok yüksektir. Muhtemel sonuç ekili alanların çoraklaşmasıdır. Yani arz fazlası yaratmak uğruna en değerli varlığın bu şekilde heba edilmesine de kayıtsız kalındı. Dolayısıyla doğal dengenin korunması için de bu kulvarda frene basma zamanı gelmiş, hatta çoktan geçmiştir.
Üretimde ve satışta, planlama yapılması ve bozulan fiyatlama davranışlarının da düzeltilmesi öncelikli hedefler olmalıdır.
Dünya sadece markette değil evdeki fireyi azaltmak için de kafa yoruyor. İşte Güney Kore uygulaması…
Bir pakete 6 adet olgunluk derecesi farklı muz koyuyorlar. Müşteri de en sarı renkten yeşile doğru değişen ürünü sıralı şekilde tüketeceğini biliyor. İşte bu da firelerin azalmasına ve fiyatların makul seviyelerde kalmasına zemin hazırlıyor. Teşhiste isabet olmazsa tedavi sonuç vermez…
Sorun buradadır ve bunun için de mutlaka küresel benchmarking alışkanlığı edinmek gerekiyor.
Ercüment Tunçalp
Üreten de tüketen de birlikte kaybeder mi?
Evet aracıların hakim olduğu piyasada üretici ile tüketici aynı anda ve birlikte kaybederler. Üretici cebine girenden, tüketici cebinden çıkandan şikayetçidir…
Yıllar önce bizdeki “meyve sebze dağıtım kanalları”nın oldukça kalabalık ve maliyet artırıcı özelliklerini yazmıştım. En kısa dağıtım kanalından başlamış ve çoğaltarak 33 adet farklı kulvar çizmiştim. Ve de bu kulvarlarda yer alan 14 ayrı meslek grubuna yer vermiştim. Önce eski yazımın okunmasını tavsiye ederim. Üniversite yıllarımızda tarımsal pazarlama kitaplarından dünyadaki şablona uygun 6 çeşit dağıtım kanalımız olduğunu öğrendik. Sahaya inince ülkemizdeki gerçeğin bu olmadığını görmüş, çektiğim fotoğrafla önceki makaleyi yazmıştım. Şimdi de dağıtım kanallarının genel kabul görmüş ana başlıkları ve dünyanın en başarılı iki örneği ile çözüm önerilerimi sunacağım.
Dağıtım kanalı; ürünlerin, üreticiler, toptancılar, çeşitli aracılar, perakendeciler ve nihai tüketiciler arasında hareket etmesini sağlayan sürecin adıdır.
- Doğrudan dağıtım kanalı, en kısa yoldur ve üreticinin herhangi bir aracı kullanmadan ürünlerini doğrudan tüketiciye ulaştırmasıdır. En önemli faydası aradaki yüksek maliyetlerin asgariye inmesidir. En iyi örnekler çiftlik veya fabrika satış mağazaları ile online satış siteleridir.
- Dolaylı dağıtım kanalı için en iyi örnek meyve sebze dağıtım kanallarıdır. Hatta en kalabalık dağıtım kanalını barındırdığı da söylenebilir. Bu kanalda üretici ile tüketici arasında üretim hali, toplayıcı, toptancı, şehir hali ve perakendeci gibi çok sayıda aktarma noktası vardır. Aracı sayısı fazla olduğu için de her durakta aşırı maliyet ilavesiyle tüketici fiyatları yükselir, gider…
- Kısa dağıtım kanalında, üretici ile tüketici arasında sadece bir aracı (örneğin perakendeci) bulunur. Verimliliğin fazla, maliyetin düşük olduğu bir kanaldır ama bu avantajın ne kadarının tüketiciye yansıyacağı da o tek aracıya bağlıdır. Yani maliyet fiyatına göre değil de şehir halinden alan esnafın etiket fiyatına göre fiyatlama yapıyorsa (çoğunlukla böyledir) bu kanalın da tüketiciye faydası olmaz, sadece o tek aracının kârını artırır!
- Uzun dağıtım kanalı, adı gibi geniş bir coğrafyaya yayılan uluslararası ticareti kapsar. Her farklı ülkenin kendi yasal düzenlemelerine ve iç dağıtım usullerine uymayı gerektirir ki, en zahmetli kanal olduğu söylenebilir. Yukarda saydığım bütün aracıları kapsasa bile kanalın esas sahibi ihracatçıdır.
- Karma dağıtım kanalı, hem doğrudan hem de dolaylı dağıtım kanalının birlikte kullanıldığı sistemdir. Örnek, perakende zincirlerin fiziksel şubeleri yanında başta toptan satış birimleri ve e-ticaret siteleri olmak üzere değişik formatların birlikte kullanılmasıdır.
Şimdi sıra yurt dışındaki başarılı iki örnekte…
- ABD’de sebze ve meyvelerin halde veya buna benzer toptancı marketlerde satış zorunluluğu bulunmamaktadır. Meyve sebze toptancılığında ABD vergi dairesince yapılan kayıt yeterli bulunur, bunun dışında ilave bir belge veya lisans istenmez. İşte bu kalabalık dağıtım kanalındaki aracı sayısını azaltmaya dönük sadeleşmeye örnektir. Bu sadeleşmenin yanında ilk aşama olan üretici bölgesinde de maliyet düşürücü, verim artışı sağlayıcı gelişmeler yaşanmaktadır.
ABD’deki tüm çiftliklerin yaklaşık yüzde 88’ini küçük aile şirketleri oluşturmaktadır. Ancak bu çiftlikler ABD’de satılan tüm tarım ürünlerinin yüzde 20’sinden daha azını kapsamaktadır. Bu durum küçük çiftçiyi de koruyacak yasaların zamanında devreye girmesini sağlamaktadır. ABD Tarım Bakanlığı, dünyada bir ilk olan, “Çiftçi ve Hayvancılık Çerçevesi” adı verilen yeni bir plan duyurdu. Amaç, çiftçilerin hak ve özgürlüklerini sınırlayan, “hükümetin yetki aşımına son vermek, çiftçileri, aileleri ve özel mülkiyeti korumak”tır. Tarım arazileri gereksiz projeler ve siyasi yaptırımlardan korunacak, finansal imkanlara erişim garantiye alınarak çiftçilerin toprak kaybetmeleri önlenecektir. Enerji, su ve diğer girdi fiyatları çiftçi lehine düzenlenecektir. (Mine Ataman)
- Hollanda’nın çok küçük yüzölçümüne rağmen ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük tarım ihracatçısı olduğunu sık sık konu ediyorum. Gelişmiş lojistik alt yapısı, müzayede sistemleri, kooperatif yapıları ve güçlü perakende zincirleri sayesinde tarım ürünleri hem yerel pazarda hem de küresel ölçekte en verimli şekilde tüketiciye ulaştırılmaktadır.
Toptan satış (Groothandel) tarımsal dağıtım merkezleri, Hollanda tarımının kalbi olup, üretici ile perakendeci / ihracatçı arasındaki köprüyü oluşturur.
Büyük perakendeciler (Albert Heijn, Jumbo ve Spar gibi) ürünleri hasattan önce sabit fiyat ve miktar üzerinden doğrudan çiftçilerden sözleşmeli olarak tedarik edebilmekteler. Yerel şehir pazarları da doğrudan üreticiden ya da toptancıdan tedarik yapabilirler. Çiftlik satış mağazaları, tüketicinin direkt üreticiden satın alma yaptığı bir modeldir ve çok revaçtadır. Online platformlar ise tüketici ile yerel çitçileri buluşturan diğer seçenektir.
- Ülkemizde de bu konuda başarılı bir örnek vardı. Bir zamanlar kamu kurumlarının da hissedarı olduğu Migros, tanzim satışı yapmak üzere 35-40 yıl önce üretici ile tüketici arasındaki köprü göreviyle meyve sebzenin en hızlı şekilde şubelere naklini sağlardı. Kâr marjı düşük tutulduğu için de uygun fiyatlar hem tüketiciden yoğun ilgi görür hem de sürümden kazandırırdı.

Bu sayede her gün tek şubede (kamyon trafiğine uygun olanlarda), yazın 1 kamyon şeftali ve 1 kamyon çilek satılırdı. Aynı durum kış aylarında da narenciye çeşitleri için geçerliydi. Merkezdeki Departman Müdürü ile Bursa, Mersin, Antalya ve İzmir Bölge Müdürleri tarlada ve bahçede bu büyük organizasyonu yönetirlerdi. Ülkemizde bu örneğin genele yayılamaması ve hal gerçeği, bugün de mümkün olan bu uygulamayı gündemden düşürmüştür. Ya da halden alanla üreticiden alanı etiket fiyatlarında buluşturmuştur.
Sonuç olarak; yukarda bizdeki çok kalabalık dağıtım kanalları yanında en kestirme yolu tercih edenlerden iki küresel örnek verdim. Bu ülkelerle benchmarking (kıyaslama) yapılmazsa, her ay Türkiye Ziraat Odaları Birliği liste yayınlar ve üretici ile market arasındaki yüzde 400’e varan fiyat farklarını tekrarlar, bizler de hep beraber kara kara düşünürüz…
