Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Tüketiciyi yanlış anlamak!

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Tüketici Güven Endeksi’nin (TGE) şubatta 2 puan artarak 85,7’ye yükselmesini, “Tüketici güveni 11 ayın en yüksek düzeyinde” şeklinde değerlendirmek ve üstelik bir ekonomi yazarının ağzından okuyucuya servis etmek en azından özensizliktir.

Zira ortada tüketici güveni yok ki; arttığı veya eksildiği konu edilebilsin…

Herkes biliyor ki; Endeks 0-200 aralığında değer alır. Endeksin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumun, 100’den küçük olması ise tüketici güveninde kötümser durumun işaretidir. Yani endeks artışı ile güven artışı başka başka şeylerdir

İşte bunun için yukarda belirttiğim 85,7’lik değer, tüketici güvensizliğinin devam ettiğini ancak kötümserliğin biraz azaldığını gösterir. Yani “tüketici güveninde bir artış” söz konusu değildir.

Sadece ekonomide değil hayatımızın her ayrıntısında, “hiç olmayan bir şey” üzerinden olumlu veya olumsuz yönde değişimden söz etmek yanlıştır.

İşte bunun için bir endeks belirlenmiş ve 100 sınırının altında kalan her değerin “güvensizlik” şeklinde ifade edilmesini emretmiştir. Örneğin varsayalım ki; bir ay önce 65 olan TGE, ertesi ayda 98 olsun, burada büyük bir değişim var değil mi?

Evet ama bu sadece endeks değişimidir ve hâlâ tüketici güveni söz konusu değildir. Eğer bu değer 98 yerine 101 olsaydı, o zaman “güven artışının başladığı” şeklinde bir ifade doğru olabilirdi.

Tüketici Güven Endeksi (TGE), TÜİK tarafından anket yoluyla derlenen verilerle oluşturuluyor. Bu yapılırken, birden fazla başlık ele alınıyor. Bunların arasında tüketicilerin kişisel maddi durumları (geçmiş performans ve gelecek beklentisi), tüketicilerin ekonominin genel durumu ile ilgili görüşleri (ve beklentileri), tasarruf etme durumları (ve beklentileri) gibi değişkenler bulunuyor. Tüm bu farklı değişkenlerin ayrı ayrı endeks değerleri belirlendikten sonra da ortalamaları alınarak TGE oluşturuluyor.

Elbette tüketiciye doğru sorular sorulduğunda doğru sonuca ulaşılabilir.

Bundan 6 yıl önce TÜİK endekste bir değişiklik yapmış, ben de sonrasında bunun yanlış olduğunu ve bu şekilde doğru sonuca ulaşılamayacağını iddia etmiştim.

O günkü değişikliği özetleyelim…

TÜİK, tüketici güven endeksi hesaplamasında kullandığı dört alt endeksten ikisi olan “işsiz sayısı beklentisi” ve “tasarruf etme ihtimali” başlıklarını hesaplamalardan çıkardığını, Eylül 2020’de yayımladığı açıklamalarla duyurmuştu. Bu sayede Eylül’de, 200 üzerinden 61,8 olması gereken endeks, yeni hesapla 82 olarak karşımıza çıkmıştı!

Evet amaç hasıl olmuştu ama bizim tüketicimiz açısından en hayati gerçekler ise göz ardı edilmişti. TÜİK açıklamasında, “Avrupa Komisyonu’nun standartlarına uyulduğu” belirtilmişti. Oysa AB ülkeleri ile aramızda “işsizlik sorunu” ve “tasarruf imkanları” açısından büyük uçurum dikkate alınmamıştı. Buna rağmen güvensiz alan varlığını sürdürmüştü…

Şubat 2026’ya gelindiğinde ise TCMB’nin ‘Merkezin Güncesi’nde, istatistiğin Avrupa Komisyonu’nun öngördüğü çerçevede tutulmasının sakıncaları belirtiliyor ve bazı değişiklikler hakkında bilgiler veriliyor.

Aşağıdaki tek cümle her şeyi anlatıyor…

“Avrupa Komisyonu eşgüdümünde çok sayıda ülkede uygulanan tüketici eğilim anketi, standart bir çerçeveye sahip olduğundan, soru setinin ülkeye özgü ayrıntılı sorular içerecek şekilde revizyonuna sınırlı ölçüde imkan tanıyor…” diye devam ediliyor.

“Günaydın” demek gerekmez mi?

Gerçeği görmek için aradaki zaman farkının 6 yıl olması normal mi?

Elbette değişik ülke tüketicilerinin beklentileri, hayata bakışları ve öncelikleri farklıdır ve bilinmeyen bir şey de değildir. Bir İtalyan ile bir Türk’e aynı soruların uygun olamayacağını Eurostat’ın dikkate almaması mümkün müydü?

Şimdi yine 2020 yılındaki yazıma dönelim ve yukardaki eksik değerlendirmenin o gün için nelere tesir ettiğine bakalım…

Üreticiler, perakendeciler, bankalar ve devlet, karar verme süreçlerinde verileri hesaba katmak için TGE’deki değişiklikleri izlerler. Yüzde 5’in altındaki endeks değişiklileri genellikle önemsiz olarak nitelendirilirken, yüzde 5 veya daha fazla olan endeks değişiklikleri genellikle ekonominin yönündeki değişikliğe işaret eder. Şimdi buradan soruyorum; alt endekslerde yapılan 2 önemli değişiklikle aynı ay içinde yüzde 33’lük sanal artış, bu kurumların önüne hangi gerçeği koymuş olabilir?

Üstelik daha sonraki ayları da etkileyecek olması unutulmadan…

Şimdi de çıkan sonuçlar üzerinden uygun görülen bazı gazete başlıklarını değerlendirelim

  • “Tüketici Güven Endeksi dip seviyeyi gördü” ifadesi doğrudur.
  • “Tüketici güveninde ılımlı artış” bugünkü veriye bakarak yanlış değerlendirmedir..
  • “Tüketici Güven Endeksi Şubat’ta arttı” ifadesi doğrudur.
  • “Tüketici güveni Şubat’ta yükseldi” ifadesi bugün için yanlıştır.

Konunun anlaşılmış olduğunu ümit ediyorum…

Sonuç olarak; ne konuştuğumuzu iyi bilmemiz, rakamlardan daha önemlidir.

Zira verileri değerlendirme aşaması son noktadır ve akıllarda kalacak olan da budur. Üstelik akılda kalan yanlış değerlendirmeyi işe yansıtmanın sonucu ise önemli risk oluşturur…

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Savaş öncesine ait ekonomik tablo

Ercüment Tunçalp

ABD- İran savaşının ülkemiz ekonomisine etkilerine bakmadan evvel Mart ayından önceki duruma odaklanmak daha isabetli olur. Zira savaş öncesi ile sonrasını birbirine karıştırma ve bütün zorlukları savaşa yükleme ihtimali var ki; bu sorunları daha da ağırlaştırabilir.

2025 yılı büyüme oranımız yüzde 3,6 olmuş, kişi başı gelirimiz ise 18.040 dolara çıkmıştır. Kağıt üzerinde güzel duruyor değil mi?

Oysa yukardaki geliri herhalde nüfusun en az yüzde 70’i göremiyor. Zira çok kullanılan kişi başına gelir, GSYH’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunuyor.

Eurostat verilerine göre Türkiye’de en zengin yüzde 20’lik grubun, en yoksul yüzde 20’lik grubun 9 katı gelir elde ettiği bilinirken, aritmetik ortalamanın o kadar da önemsenecek bir yanı yoktur.

Ekonomik büyüme bu sorunları çözmediği için de vatandaşın ilgisini çekmiyor. Ortada olan tek gerçek, sermayenin büyüdüğüdür. Eğer bir ekonomide büyüme sağlanırken toplumun büyük kesimi için refah düzeyi düşmekte ise ‘yoksullaştıran büyüme’ söz konusudur. Gelir eşitsizliğinin nasıl ölçüldüğüne ve ülkemiz açısından sonuçlarına bir ay kadar önce değinmiştim.

Peki bu bizi nereye götürüyor?

İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Dolayısıyla servet dağılımı adaletsizliği konusunda da Avrupa’da ilk sırayı bırakmıyoruz.

BDDK’nın yayımladığı açıklamaya göre; mevduatın yüzde 80’i sadece 2,2 milyon kişiye ait olduğuna göre şimdi daha da geniş bir pencereden bakalım…

Serbest piyasa ekonomisine dayalı bir sistem, üretim ve tüketim üzerine kurulduğu için sürekli büyümeyi gerektirir. Ayrıca sadece büyümeyi öne alan ülkelerde gelirin nasıl arttığının bir önemi yoktur. Örneğin finans kaynaklı bir büyümenin istihdama katkısı çok düşüktür.

Oysa sağlıklı bir ekonomide gelirin tüketim için harcanması da tasarrufa yönelmesi de (yastık altı değil) aynı sonuca götürür; yani büyüme ve istihdam yaratır. Biraz daha açacak olursak; tüketim arttığı durumda, bu talebe cevap olmak üzere önce yatırımlar, sonra da üretim artar.

Peki bu her zaman ve her yerde aynı sonucu verir mi?

Hayır, zaten sorun da buradadır!

Evdeki hesap çarşıya uymazsa bu döngü bozulur. Eğer tüketim arttıkça yeni yatırımla değil de kolay olan hammadde ve ara malı ithalatı tercih edilirse ekonomik büyüme istihdam yerine enflasyon yaratan bir özellik kazanır.

Aynı şekilde tasarrufların da banka yerine yastık altına (döviz ve altın olarak) yönelme durumu krediye dönüşmediği için ideal durumu yansıtmaz.

Bunu önlemenin çaresi eksi reel faizi gündemden düşürmektir.

Maalesef ülkemizde olan sürecin bu negatif tarafıdır.

Eğer bir ülkede enflasyon sürekli yüksek seyrediyorsa, büyüme oranı ne olursa olsun refah olumsuz etkilenir. Yani bu mücadelenin önceliği olmalıdır değil mi?

Şubat 2026 enflasyon rakamları açıklandı. TÜİK’e göre TÜFE’deki aylık artış yüzde 2,96, yıllık artış yüzde 31,53 olarak gerçekleşti.

Ortada dezenflasyon olarak tanımlanacak bir süreç yaşanmadığı halde faizlerin düşürülmesi konusunda yoğun bir istek var. Resmi kaynaklarda da bunu destekler şekilde, ‘dezenflasyon süreci’nde olduğumuz ifadeleri yer almakta…

Kasım ayında, son dört aya ait verilerle dezenflasyon sürecinde olmadığımızı belirtmiştim Şimdi bunu tekrar ediyorum ve aşağıda bir kere daha son dört ayın verilerini de belirterek soruyorum; Dezenflasyon nerede?

Tabloya bakışı kolaylaştırmak açısından bir hatırlatma faydalı olacaktır.

Dezenflasyon, zaman içinde enflasyonda kalıcı düşüşün sağlanacağı süreci ifade eder. Yani bir defalık değil, ‘kalıcı düşüş’ ve ‘süreç’ özellikleri olacak…

  Kasım Aralık Ocak Şubat
TÜFE (yıllık % değişim) %31,07 %30,89 %30,65 %31,53
TÜFE (aylık % değişim) %0,87 %0,89 %4,84 %2,96

Daha da geriye gidelim. 2025 yılı ilk 2 ayında yüzde 7,42 çıkan enflasyon, 2026’nın aynı döneminde kümülatif yüzde 7,95 olarak gerçekleşmiştir. Bunun anlamı; SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aldığı yeni zamların yarıdan fazlasının bu kısa sürede eridiğidir.

Bir taraftan Merkez Bankası’nın hâlâ yüzde 16’lık yıl sonu enflasyon hedefi kenarda dururken, diğer taraftan yine Merkez Bankası’nın Hanehalkı Beklenti Anketi’ne göre; vatandaşın 12 ay sonrasına dönük yıllık enflasyon beklentisi yüzde 48,81 olarak açıklanmıştır. İnandırıcılık sorununun yarattığı bu durum, fiyatlama davranışlarını bozuyor, enflasyonla mücadeleyi de sekteye uğratıyor.

İşte henüz ortada savaş durumu yokken manzara buydu ve 23 Şubat 2026 tarihinde IMF Türkiye Raporu’nu açıklamıştı.

Konumuzla ilgi olan bölümü aktarıyorum…

“Güçlü kredi büyümesi, para politikasının enflasyonu Merkez Bankası hedefleriyle uyumlu seviyelere indirmek için hâlâ yeterince sıkı olmadığını göstermektedir. Daha yüksek bir reel politika faizi patikası, daha hızlı dezenflasyonu destekleyecek ve hedeflere ulaşma olasılığını artıracaktır. Bu, politika faizinin 2024’te ulaşılan nihai seviyeye (yaklaşık yüzde 48) daha yakın bir düzeye yeniden yükseltilmesi ve enflasyon hedeflere uyumlu hale gelene kadar da reel faizin yüksek tutulmasıyla sağlanabilir.”

İşte dışardan bakan bir göz bizden de fazlasını önermektedir. Üstelik bunun içinde 28 Şubat 2026 tarihinde başlayan savaşın yükü yoktur.

Sonuç olarak; yukardaki ekonomik tabloyu düzeltmek için daha yapılması gereken çok şey varken, bir de üstüne savaş şartlarının getireceği olumsuzluk eklenecektir. İşte bunun için savaş öncesi ve sonrası diye tabloyu ikiye ayırmak ve de diğer ülkelerin alacağı tedbirlerden daha fazlasına ihtiyacımız olduğunu da kabul etmek zorundayız.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ayçiçek yağı fiyatları üzerine…

Ercüment Tunçalp

Dünyada gıda fiyatları düşerken bizde artışın sürmesi artık alıştığımız bir durum oldu. Ancak bazı ürün kategorileri var ki; ne mantıkla ne de matematikle bağdaşmayan fiyat şişmeleri yaşanıyor. Kırmızı et ve çikolatayı yazmıştım, şimdi sırada ayçiçek yağı var…

Üzerinde çok konuşulduğu halde hiçbir şey söylenmeyen kategoridir bu…

  • İki yıl önce Trakya Birlik Başkanı Şafak Kırbiç’i dinleyince fiyat artışlarının devam edeceğini anlamıştım. Zira Başkan fiyatların konuşulmasından rahatsızdı ama yukarda belirttiğim fiyat şişmelerini sektör adına da savunamıyordu.

“Yağ fiyatları piyasada çok konuşulmakta ama aslında pahalı değil” diyordu. Yani döviz bazında diğer ülkelere göre ikiye katlanan raf fiyatlarımızı pahalı bulmuyordu. Üstelik tüketiciye tavsiyeleri de vardı. “Her nedense yağ fiyatları her zaman televizyonlarda yer alıyor, bu büyütülecek bir olay değildir. Bir kişinin ülkemizde yıllık yağ tüketimi 12 litre. Bunu da aylığa vurduğumuzda bir kişinin aylık tüketimi 1 litre yağ, güne böldüğümüzde ise bir kişinin günlük 1 TL bile yağ gideri yok” diyebiliyordu Başkan…

Yani üretici yerine tüketicinin maliyet hesabını yapıyordu…

Elbette zaman zaman başka görüşleri de dinliyoruz…

  • Ülkemizin bu üründe dışa bağımlı olduğunu biliyoruz. Yani ihtiyacın yaklaşık yarısı iç üretimden, diğer yarısı da dışardan geliyor. Ancak dünyada tamamını ithal eden ülkelerde bile fiyat bizimkinin yarısı. Demek ki; içerdeki pahalılığın sebebi dışa bağımlılık olamaz. O zaman bu gerekçeyi geçelim.
  • Farklı maliyeti olan piyasalardan tedarikte söz konusu değildir. Zira dünyanın en büyük iki üreticisi Rusya ve Ukrayna olduğuna göre bütün ithalatçı ülkelerin kullandığı kaynak hemen hemen aynıdır. Zaten diğer ithalatçı ülkeler arasındaki raf fiyatları benzerliği de bunu teyit ediyor. O zaman bizdeki şişmenin nedeni olarak bu şık da devre dışı kalmış oluyor…
  • Efendim son yıllarda Trakya’da kuraklık sebebiyle verim düşmüş. Evet bu üreticinin sorunu olsa da destek vermesi tüketiciden beklenemez. İthalat bunun için yapılıyor zaten. Bölgeye devletin sulama yatırımı yapması bekleniyor, haklı bir istektir ama bu da aşırı şişmiş tüketici fiyatını izah etmez. Zira kullanılan başka kanallar mevcuttur.
  • Diyelim ki; bu ürün ülkemizde hiç yetişmiyor ve tamamını dışardan alıyoruz. Raf fiyatları daha çok artar mı? Elbette hayır. Tersine düştüğünü izleriz.

Ancak bazı çevrelerin sihirli dokunuşları olmazsa…

  • Zaman zaman yüzde 30-36 olan ayçiçek yağı gümrük vergileri, 4 Mart 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kararla sıfırlanmıştı. Fiyat artışı durdu mu?

Fiyat istikrarının sağlanması için alınmış bir karardı ama tersine stokçuların frene basması sebebiyle yok satmalar ve sonrasında da fiyat artışları sürmüştü.

Demek ki; vergi konusu da bu kadar büyük farkı azaltmıyor….

Geçtiğimiz yıl içinde de son yayımlanan Cumhurbaşkanı kararı ile ham ayçiçek yağı ithalatında gümrük vergisi yüzde 36’dan yüzde 30’a indirildi, Karar 1 Ekim 2025’ten geçerli oldu ve Kosova’dan yapılacak ithalat ise sıfır gümrükle yapılacaktı. Raflara yansıdığını gördük mü?

Şimdi de elimizdeki son ürün bilgilerine bakalım…

  • 2023/24 üretim sezonunda üretilen 1,9 milyon ton yağlık ayçiçeğinden 758 bin ton ham yağ üretimi gerçekleşti. Böylece 2023/24 üretim sezonunda Türkiye’nin 2,4 milyon ton olan toplam ayçiçek ham yağ arzının yüzde 32’si yerli üretim ile geriye kalan kısmı ise tohum ve ham yağ ithalatı ile karşılanmış oldu. İthalatımızın yüzde 95’i Rusya ve Ukrayna’dan yapılmıştır. (Tarım ve Orman Bakanlığı Tarımsal Ekonomi ve Politika Geliştirme Enstitüsü)
  • TÜİK verilerine göre 2023/24 sezonunda Rotterdam üretici fiyatı 483 $/ton, Türkiye fiyatı ise 638 $/ton olarak gerçekleşmiştir. Rotterdam Avrupa’nın en büyük limanı ve ticaret merkezidir. Avrupa’nın kapısı da diyebiliriz. Dolayısıyla bildirilen fiyatın kapsama alanı görülsün istedim.

Dünya üretici fiyatlarının yüzde 32 üzerinde olduğumuzu görüyoruz ama bu da yüzde 100’e yaklaşan farklı raf fiyatlarımızı açıklamaya yetmiyor.

  • Bunu görmek için de değişik tarihlerde diğer ülkelerle yaptığımız market fiyat kıyaslamalarına bakalım…

Şubat 2026, 1 litre fiyatı Sırbistan’da 1,53 Euro, Türkiye’de 3,46 Euro,

Şubat 2026, 1 litre fiyatı K. Makedonya’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,59 Euro,

Aralık 2025, 5 litre fiyatı Rusya’da 6,45 Euro, Türkiye’de 9,14 Euro,

Aralık 2025, 2 litre fiyatı Belçika’da 3,99 Euro, Türkiye’de 7,36 Euro,

Eylül 2025, 1 litre fiyatı İtalya’da 1,59 Euro, Türkiye’de 3,26 Euro,

Eylül 2025, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,83 Euro, Türkiye’de 3,32 Euro,

Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Tayland’da 2,06 Dolar, Türkiye’de 3,39 Dolar,

Ağustos 2025, 1 litre fiyatı Hollanda’da 1,48 Euro, Türkiye,de 3,00 Euro,

Temmuz 2025, 1 litre fiyatı Kazakistan’da 1,56 Euro, Türkiye’de 3,05 Euro,

Haziran 2025, 1 litre fiyatı Yunanistan’da 1,75 Euro, Türkiye’de 3,04 Euro,

Eylül 2024, 1 litre fiyatı Bulgaristan’da 1,77 Euro, Türkiye’de 2,63 Euro,

Haziran 2024, 1 litre fiyatı Macaristan’da 1,11 Euro, Türkiye’de 2,37 Euro olarak tespit etmiştik. Buna göre (2 ila 5 litreler ve dolar kıyaslaması hariç) yurt dışı fiyat ortalaması 1,57 Euro, Türkiye fiyat ortalaması 3,08 Euro olarak karşımıza çıkıyor. Euro bazında yüzde yüze varan pahalılığı normal görmek mümkün mü? Girdi maliyetleri dünyada sadece bizi mi etkilemekte?

Sonuç olarak; üreticimizin yukardaki bütün taleplerini haklı buluyorum. Ancak tüketici de raf fiyatlarına bakıyor ve tedarik zincirinde olanlara ve anlatılanlara bir anlam veremiyor. Esasında üreticiye eline geçen paranın az gelmesi, tüketicinin de raftaki fiyatı fahiş bulması çok şey anlatıyor. Tedarik zincirinin aradaki arızalı halkaları ise denetlenmeyi ve onarılmayı bekliyor!

Yoksa kuraklık, dışa bağımlılık, gümrük vergisi, verimsizlik, desteklerin yetersizliği yukardaki yüksek fiyat farklarını açıklamaya yetmiyor. Çikolata ve birçok üründe olduğu gibi haftalık geçici indirimler de algıyı değiştirebiliyor ama gerçeği değiştiremiyor…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (31) Kuzey Makedonya

Ercüment Tunçalp

Kuzey Makedonya Cumhuriyeti Balkanlar’da denize kıyısı olmayan bir ülkedir. 1991 yılında Yugoslavya’dan ayrılarak bağımsız olmuştur. Komşuları; Sırbistan, Kosova, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan’dır. Nüfusu yaklaşık 2 milyondur. Başkenti ve en büyük şehri Üsküp olup, nüfusun dörtte biri bu şehirde yaşamaktadır. Ülkenin tek büyük ırmağı, tam ortasından geçen Vardar nehridir. Kişi başı milli geliri 2025 yılında 9.882 dolar olmuştur.

Bu defa da Kuzey Makedonya’yı seçme nedenim, asgari ücret seviyesi bizden düşük bir Avrupa ülkesi olmasıdır. Gelir düşüklüğüne rağmen bize göre satın alma gücünün nasıl olduğunu öğrenmek istedik…

Zira satın alma gücü sadece gelire göre değil harcamalara ne kadar yettiğine  göre ölçülür. Veya bazı yabancı kurumların yaptığı gibi sadece fiyat düzeyine bakarak (SAGP) yapılırsa da fazla ilgi görmez ve kenarda kalır.

Fiyat kıyaslaması 7 Şubat 2026 tarihinde yapıldı. Para birimleri Makedonya Dinarıdır (MKD). O gün geçerli kur olarak 1 MKD= 0,84 TL, 1 Euro= 61,64 MKD ve 1 Euro= 51,57 TL’yi dikkate aldık.

Fiyatlar Ramstore sitesinden ve birkaç eksik ürün de Tinex’ten alınmıştır.

  • Bu ülkenin 2025 yılında tüketici fiyat enflasyonu yüzde 3,4 çıkmıştır (IMF). Türkiye enflasyonu bu oranın 9 katıdır.
  • Kuzey Makedonya’da 2026 yılı net asgari ücretin (Mart ayından itibaren) 26.400 MKD olması bekleniyor. Bunun karşılığı 22.176 TL ve 428 Euro’dur. Bizim 2026 net asgari ücretimizin 28.075 TL ve 544 Euro olması, bizim vatandaşımızın yüzde 27 daha fazla ücret aldığını gösteriyor. Buna karşılık listede görüleceği üzere vatandaşımızın harcaması ise yüzde 48 daha fazla çıkıyor.
  • Şimdi de satın alma gücü açısından bunu değerlendirelim. Bir Kuzey Makedonya asgari ücretlisi bu alışverişi aylık geliri ile 3,2 defa tekrarlayabilirken, aynı alışveriş ülkemizde 2,7 defa tekrarlanabilmektedir. Aradaki fark az da olsa, bize göre satın alma güçleri daha fazladır.
  • Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse; Kuzey Makedonya vatandaşı bu alışverişi gelirinin yüzde 31’i ile yapabilirken, aynı alışverişe bizim vatandaşımız gelirinin yüzde 37’sini ayırmak zorundadır.
  • 51 ürünlük listede, bizim ucuz olduğumuz ürün sayısı 6’dır. Bunlar, toz şeker, Ülker Al Beni, Ariel deterjan, aseton, makarna ve patatestir.

Listede görüleceği üzere bazı yerel markalarımız da, ABD alışverişinde de karşımıza çıktığı gibi sınırlarımız dışında daha ucuzdur. Bu durum muhtemelen iki ülke arasındaki brüt kâr marjı farkından kaynaklanabilir. Elbette daha doyurucu açıklama marka sahiplerinden beklenmelidir.

  • Dana kıyma fiyatımız yüzde 100, dana eti fiyatımız yüzde 76 daha yüksektir. Süt fiyatımız yüzde 81, ayçiçeği yağı fiyatımız da iki katından fazladır. Aynı marka çikolatanın bizde yüzde 70 daha yüksek fiyata satılması ilginçtir. Bütün dünya yarıya düşen kakao maliyetine göre fiyatlarını güncellerken, bizim fiyatlar patinaj yapmaktadır. Kağıt ürünlerinde de aşırı fark dikkat çekicidir.

Sonuç olarak; birçok ülkeden döviz bazında pahalı olduğumuz bir gerçektir. Buna gerekçe olarak sadece resmi enflasyonu gösteremeyiz. Zira bu enflasyon içine fırsatçı enflasyonu da yerleşmiştir. Fahiş fiyat bireysel uygulama olduğu için işin en masum kısmıdır. Kırmızı ette olan ise bazı spekülatörlerin sektörü organize ve toplu harekete teşvik etmelerinden kaynaklanmaktadır.

Enflasyonla mücadele sadece hükümetlere bırakılamaz, topyekün yapılır.

Ne yazık ki yüksek enflasyonun bazı çevrelerin işine gelmesi netice almayı zorlaştırıyor. “Yem fiyatı artıyorsa ürün fiyatı da artar” söyleminin doğru olduğunu ama bizim ülkemize uymadığını bir önceki yazımızda ele almıştık. Döviz bazında en pahalı yemi kullananların ürünlerini dünyanın en pahalı fiyatına satma hakları vardır. Ama bizdeki mevcut durum bu değildir…

TCMB eski baş ekonomisti Prof. Dr. Hakan Kara, OECD ülkeleri arasında Türkiye’nin ‘gün aşırı et, tavuk ya da balık tüketemeyen’ yaklaşık yüzde 40’lık nüfus oranıyla açık ara ilk sırada yer aldığını belirtti. Eurostat verilerine dayanan değerlendirmesinde Kara, “Türkiye’nin 10 yıl önce Bulgaristan’a göre daha iyi durumda olduğunu, ancak 2023 itibariyle Bulgaristan’ın Türkiye’yi geride bıraktığını ortaya koydu. Bulgaristan’da söz konusu olan oran yüzde 20’nin altına gerilerken, Türkiye’de yüzde 35’in üzerinde kaldı” diyor.

Sahada yaptığımız araştırma sonuçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER