Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Yapı disiplini olmadan…

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Başlıktaki teşhisi koyan kişi Prof. Dr. Mustafa Erdik’tir. Güncel deprem konusu için diyor ki; “Şili’de 9.2 büyüklüğünde bir deprem oldu, yani bizdeki depremin 30-40 katı büyüklüğünde. O depremde 500 kişi hayatını kaybetti. Deprem 500 kilometre kıyıyı etkiledi. Bunun sebebi yapı disiplinidir. Onlarda depremin dayanımı perde duvara bağlıdır. Perde duvarı bol miktarda kullanırlar. Bizde bir yapıda perde duvar binde 5’tir.”

Sadece bu kadar mı?

Mevcut yapı yönetmeliğinin eksiksiz uygulanmadığı da görülmüştür. İşte bunun için yapı disiplinin sağlanamamasında kimlerin hangi oranda payı olduğunun ortaya çıkarılmasının tam zamanıdır. Malzemeden çalan müteahhitleri, görevini kötü yapan yapı denetim firmalarını, üç katlı projeye iki katta kaçak ilave eden mülk sahiplerini ve bunları görmezden gelen yetkilileri, gözü kapalı ruhsat veren belediyeleri masaya yatırmak en önemli gündem maddesi olmalıdır. Elbette sık sık imar affı için harekete geçen siyasileri de unutmadan…

Bu yapılmadan ‘Deprem seferberliği’ başlatılamaz.

Büyük bir deprem felaketi yaşadığımız gerçektir ama yine de bu kadar kayıp vermemiz hiçbir şekilde normal gösterilemez.

Üstelik yaşadığımız bu deprem felaketi dünyada bu güne kadar yaşanan en büyük 20 deprem arasına girmediği halde kayıplarımız ölçüsüz olmuştur.

Elbette söylenen her söze verilecek cevapları olan, tek yanlı yayıncılığın temsilcileri; bu büyük depremlerin çoğunlukla denizlerde olduğunu, “bizdekinin ise karada gerçekleşen en büyük deprem” olduğunu yazdılar. Gerçekle ilgisi yoktur. Oysa araştırma yapsalar doğruya ulaşacaklardı!

Önce yetkili ağızlardan:

  • Dr. Shinji Tada diyor ki; “2010 yılında Haiti’de meydana gelen deprem karada gerçekleşti ve daha yıkıcıydı.”
  • Dr. Cenk Yaltırak diyor ki; “2016’da Yeni Zelanda Kaikoura’da 7.8 büyüklüğünde bir kara depremi olmuştu.”

Şimdi de daha büyük kara depremleri konusunda benim ulaştıklarım:

  • Tangshan şehir merkezli – Çin 1976 ; büyüklük 7.8, 240.000 can kaybı…
  • Haiyuan – Çin 1920 ; büyüklük 7.8, 200.000 can kaybı…
  • Xining – Çin 1927 ; büyüklük 7.9, 200.000 can kaybı…
  • Sichuan- Çin 2008 ; büyüklük 7.9, 70.000 can kaybı…
  • Nepal 2015 ; büyüklük 7.8, 8.000 can kaybı…

Şimdi de bizim 7.7’lik depremin yanında yukardaki 7.8 ve 7.9’luk büyüklüklerin ne ifade ettiğine bakalım. Zira “0.1’lik, 0.2’lik farkların lafı mı olur ?” diyenler çıkabilecektir. Bu da hiç beklenmeyecek bir şey değildir.

İşte cevabı;

Jeoloji uzmanı Prof. Dr. Okan Tüysüz, “Bu logoritmik bir değerdir. Her 0,1 artış üç misli artış demektir” diyor.

Akla ve mantığa kolay sığmayacak bir gerçeği de aşağıda göreceğiz.

Bir inşaat mühendisinin itirafları:

2001 yılında yapı denetim şirketleri oluşturuldu. Kurgusal olarak güzeldi. Ama yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Müteahhitlerin eksiklerini belirten denetim şirketleri, ödeme alamıyordu. Çünkü denetim şirketi denetim bedelini denetlediği şirketten alıyordu. İşini doğru yapan ama ödemesini alamayan şirketler dayanamadı, sayıca azaldı. Müteahhitler kendi aralarında paravan denetim şirketleri kurdular. Mühendis çalıştırmak yerine mühendis diplomaları kiralandı. Çalışıyor gösterildi. Kendi kendilerini denetlediler, onayladılar.”

(Kaynak: Hürriyet)

Yani 2001-2019 yılları arasında tam 18 yıllık dönemde bir kısım denetim işlerinin bu şekilde yürüdüğünü öğreniyoruz…

Denetim kavramının özüne ve mantığına aykırı olan bu düzenden, yani müteahhitlerin kendi denetçisini seçtiği ve ödemesini yaptığı bir sistemden hayır gelmeyeceğini bilmek için uzman olmaya gerek yoktu. Nitekim aradan geçen bu uzun süreden sonra nihayet 2019 yılında müteahhitlerin tercihinde olan yapı denetim şirketlerinin belirlenmesi seçeneği ortadan kaldırıldı.

Peki 18 yıl boyunca yapılan yüzbinlerce inşaatın olası denetim zafiyeti nasıl giderilecek?

Sonuç olarak; bu kadar can kaybımızın yanında işin maddi yanını da düşünmek zorundayız. Konut fiyatlarımız ABD ve AB ülkeleri ile yarışırken, küresel standartlarda kalite ve fayda sağlayamadığımız gerçeği karşımızda duruyor. Artık sözde inşaat maliyeti konuşmak yerine, anormal müteahhit kârlarını sorgulama zamanıdır. Hani perakendecilere yapıldığı gibi mesela…

İstanbul’daki hasarlı okulların boşaltılması, hastanelerin taşınması için 6 Şubat’taki deprem mi beklenmeliydi?

Büyük bir deprem gerçekleşmesine rağmen hâlâ bundan ders çıkartmayan, mesela hiç sorumluluk üstlenmeyen yetkililer yok mu?

Elbette var. İşte Hatay ve Kahramanmaraş Belediye Başkanları…

“Biz sorumlu değiliz, eski yapılar yıkıldı” mealinde altı boş savunma oluşturmaya çalışıyorlar. Sanki bu günün dijital imkanlarıyla bu iki şehirde yıkılan yeni binaları listelemek o kadar zormuş gibi…

Nitekim her iki şehirde de yıkılan veya yıkılacak ağır hasarlı yüzlerce yeni binayı (binlerce daireyi) öğrenmek çok kolay oldu. Kahramanmaraş’ta Ebrar Sitesi çok konuşuldu. Sadece bu sitede en az 320 dairenin olduğu ve 1300 kişinin yaşadığı öğrenildi. Güneşevler Mahallesi’nde, Belediye öncülüğünde yapılmış 37 Bloğun ağır hasarlı (yıkılacak) olduğu ve 2016 yılında yapıldığı, 1480 dairede 6000 kişinin ikamet ettiği anlaşıldı. (Haber Global)

Sabır Apartmanı, Hasel Sitesi, Mehtap Apartmanı, Atabey Sitesi, Hamidiye Sitesi, Penta Park Sitesi diye liste devam edip gidiyor…

Yumuşak topraklı tarım arazisine, dere yatağına, heyelan bölgesine çok katlı binaları dikip sonra da yıkıldığına şaşırmak bize özel bir durum olsa gerek…

İstanbul’da birçok semtte görüldüğü gibi 40 katlı binaları mahallenin ortasına dikmenin; komşunun güneşini, rüzgarını kesmenin, bir de “üzerime yıkılırsa” korkusu salmanın özgürlüğü olur mu?

Bunun için, yapı disiplini sadece deprem zamanı için değil, deprem öncesi ruh sağlığını korumak için de gereklidir.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Kredi kartı tüketicinin can simididir

Ercüment Tunçalp

TCMB, yüksek enflasyonla mücadele kapsamında ve sıkı para politikası gereği kredi kartı kullanımını kısıtlama yönünde çalışmalar yapıldığını açıkladı. Ancak yerel piyasa şartlarını, enflasyonun şiddetini ve tüketicinin azalan satın alma gücünü dikkate alan hassas ölçümlerden ne kadarının kullanıldığını bilmiyoruz…

Küresel örneklerin hiçbirisi bize tıpa tıp uymaz. Bazı ülkelerde sıkılaştırma tedbirleri az acı verebilir, bazı ülkelerde de komaya sokan sonuçlar doğurabilir. Bizim ülkemizde kredi kartına sınırlamanın insani boyutuna iyi bakmak gerekir. Yoksa karar almak çok kolaydır. “Taksit kaldırıldı” dersiniz, neticesi de “kalan sağlar bizimdir” aşamasına evrilir. Örneğin orta gelir grubunun dahi özel sağlık sigortalarını yeterli taksit sayısı olmadan ödemesi zorlaşır.

Bu tüketiciyi ilgilendiren kısmıdır…

Peki perakendecinin durumu ne olur?

Ay sonunu zor getiren tüketici, öncelik verdiği gıda harcamaları ile kaynağı tüketirse gıda dışı alışveriş bitme noktasına gelir. Birçok perakendeci bundan olumsuz etkilenir ve iflaslar yaşanabilir.

Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, “kredi kartına taksit kaldırıldı” söylentilerini doğrulamazken; “Bu konuda hayata geçirilmiş herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır” diyor. Ancak böyle bir çalışma yapılmadığını söylemiyor. İşte esas bu konuda doyurucu bir açıklamaya ihtiyaç vardır ve stres ancak bu şekilde azalır ve piyasa rahatlayabilir.

Elbette vatandaşı yüksek enflasyondan korumak için bazı tedbirler alınabilir ama alışverişi peşin yapmaya gücü yetmeyen tüketici de ancak kredi kartı yardımı ile bu yüksek enflasyondan kısmen korunabildiğine inanıyor. Üstelik sıkılaştırmada öncelik verilmesi gereken ‘kamu harcamalarında tasarruf’ konusunda kimsenin bir şey yapmadığını ve israfın aynen devam ettiğini de görüyor. Ve soruyor; “neden öncelik bizde ?” diye…

Gelir dağılımındaki büyük eşitsizlik kredi kartı kullanımına standart bir sınırlama getirmeye engeldir. Eğer ısrar edilirse birçok toplumsal sorunla karşılaşmak olasıdır. Burası Amerika veya AB ülkelerinden biri değildir. Sıkılaşma tedbirleri o ülkelerdeki dozajla uygulanmamalıdır.

Büyüme konusunda çok istekli olan hükümetimiz; kredi kartına sınırlama kararının ekonomiyi durma noktasına getireceğini, en çok gelire ihtiyacımız olduğu bir dönemde de dolaylı vergi gelirlerinin azalacağını görmelidir. Yani devlet büyümeden vazgeçerken kamu maliyesinin de olumsuz etkilenmesi muhtemeldir. Bunun çözümü de vergi oranlarını artırmak olmamalıdır.

Semt pazarlarında bile kredi kartı kullanımını artıran bir tüketici yapısına sahibiz. Yine çok geniş bir kesim ‘asgari ödeme tutarı’ ile borçlarını ancak çevirebiliyorlar. Önemli faiz yüküne rağmen borçların kartopu gibi büyümesi sineye çekiliyorsa, bunun mecburiyetten kaynaklandığı iyi görülmelidir. Daha yeni kredi kartı işlemlerinde uygulanacak aylık azami akdi faiz oranı yüzde 3,66’dan, yüzde 4,25’e çıkarıldı. Bu sıkılaştırma adımının da beklenen frenlemeyi yapamayacağı görülecektir. Zira kart sahibinin ne temel ihtiyaçlarından vazgeçmesi ne de bu kaynağın yerine başka alternatif bulması mümkün değildir.

Enflasyondaki artış beklentisini ve tüketim iştahını kırmanın öncelikli yolu kişiler üzerinde güven tesis etmektir. Yoksa alınacak kararlara temel olacak yılsonu enflasyon tahminini hâlâ yüzde 36 seviyesinde tutmak ve buna inanılmasını beklemek mücadeleyi zorlaştıran bir başka husustur.

Getirilecek muhtemel kısıtlamaların bir önemli sonucu da; nakit ödemeye kayacak tüketicinin kredi kartı borçlarının ihmale uğraması ve yasal takibe alınan kişi sayısının da artacak olmasıdır.

Sonuç olarak; tüketici kredisi niteliğinde olan kredi kartı sözleşmesinde de kural, ‘tüketicinin ekonomik olarak zarar görmesini önlemek’ olmalıdır. Aynen aşağıda belirteceğim 2020 yılında olduğu gibi…

Kaldı ki; kayıt dışı ile mücadele etmenin yolu da nakit yerine kredi kartı kullanımını teşvik etmekten geçer.

Dört sene önce COVİD-19 salgınının kredi kartı kullanıcıları üzerindeki ekonomik yükünü azaltmak üzere 28 Mart 2020 tarihli Resmi Gazete’de BDDK tarafından Yönetmelik’te yapılan değişiklikler yayımlanmıştı.

Birinci önemli değişiklik; asgari ödeme tutarının ilgili dönem borcunun en az %20’si (daha önce %30 idi) kadar olacağının açıklanmasıydı…

İkinci önemli değişiklikte; 2020 yılı sonuna kadar (9 aylık dönem) kart borçlarını öteleyebilme ve bu süre boyunca bankaların alacaklarını talep etmeyecek “ödemesiz dönemler” tanımlayabileceğini getirmek olmuştu…

Çabuk unuttuğumuz için hatırlatmak istedim.

Peki bugün yaşanan sıkıntılar o günden daha mı azdır?

Bırakınız o günkü uygulamayı, bu günden daha geriye götürecek ve tüketici aleyhine gelişecek senaryolara ümit bağlamanın, çıkış yolunu iyice tıkayacağı önceden görülmelidir.

Küresel gıda fiyatları yıllık bazda yüzde 7,7 düşerken, Türkiye’de ise yıllık gıda enflasyonu yüzde 70,41 oluyor. Demek ki; öncelikle yüksek enflasyonun bu lokomotifine çözüm bulmak gerekiyor.

Ancak tam tersine KDV ve ÖTV’ye yapılacak artışların da enflasyonu nasıl tetikleyeceğini piyasa heyecanla bekliyor. Bu şekilde enflasyonun kontrol altına alınabileceğine inanmıyorum. Çünkü teşhis doğru olsa da öncelikler hatalıdır.

Kredi kartının aşırı kullanımı ise sebep değil sonuçtur…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Enflasyon muhasebesi ve değişen mali tablolar

Ercüment Tunçalp

2023 yılının bir önceki yılla kıyaslamalı mali tabloları çıkınca gördük ki; önceki senelerde izlediğimizden çok daha farklı bir görüntü var. Nedeni enflasyon muhasebesine geçilmiş olmasıdır. Bu da yüksek enflasyon dönemlerinin zorunlu kıldığı bir durumdur. Hatta geç bile kalınmıştır…

Çünkü, paranın satın alma gücündeki hızlı değişmeler sebebiyle gerçek durumu ortaya koyamayan mali tabloların, gerçeğe yakın durumu ifade edebilmesi için enflasyon düzeltmesine ihtiyaç olduğu kaçınılmazdı. Örneğin bir şirketin performansını ölçerken stok devir hızının yüksek olması, normal şartlarda iyi bir şeydir. Zira stok tutma maliyetini aşağı çeker ve nakit akışını hızlandırır. Ancak yüksek enflasyon şartlarında stok devir hızı düşük olan bir şirket daha kârlı görünebilir. İşte bu tip yanıltıcı durumları elimine etmek üzere enflasyon muhasebesi (enflasyon düzeltmesi) uygulanması şarttır.

Tersi durum; şirketlerin yüksek fiktif kârlılık elde etmesine, yüksek vergi giderlerinin oluşmasına ve şirket sermayesinin erimesine neden olabilir.

Bu bakımdan, bilhassa yabancı yatırımcılar açısından da “gerçek durumun anlaşılamaması” şikayetleri artık son bulacaktır.

Dolayısıyla, enflasyon muhasebesi en basit haliyle, ‘belli endekse göre düzeltme’ anlamına geliyor. Şirketlerin serbest nakit akışlarını değiştiren bir etkisi bulunmuyor. Daha geniş tarifi; “Parasal olmayan değerlerin, enflasyon düzeltmesinde dikkate alınacak tutarlarının düzeltme katsayısı ile çarpılması sonucunda, finansal tablonun ait olduğu tarihteki satın alma gücü cinsinden hesaplanmasıdır. (Garanti Yatırım)

Finansal tabloların enflasyona göre düzeltilmesi için kullanılacak endeks olarak; Vergi Usul Kanunu (VUK) kapsamında yapılan düzeltmede ÜFE dikkate alınırken, Kamu Gözetimi Kurumu (KGK) kapsamında yapılan TMS 29 düzeltmesinde TÜFE dikkate alınıyor.

Şimdi geliyoruz enflasyon düzeltmesinde gelir tablosunun en önemli kalemi haline gelen ‘Net parasal pozisyon karı/zararı’na…

Kısaca, enflasyondan kaynaklanan kazanç/kayıp demektir. Enflasyon dönemlerinde amortisman ve stok değerlemesini satın alma gücünü yansıtır hale getiren bir enflasyon düzeltmesi şirketin kârlılık ve büyüme performansını daha iyi yansıtır duruma getirir ama bu arada bazı şirketlerde brüt ve faaliyet kâr marjlarının olumsuz etkilenmesine sebep olmuş gibi de görünebilir. (GCM Yatırım)

Dolayısıyla enflasyon düzeltmesi gelir tablosunu; satılan malın maliyeti, amortisman tutarları, parasal kayıp ve kazançlar üzerinden etkilemektedir. Bu da şirketlerin kazancı ile ilişkili rasyolarında değişime sebep olur.

Şimdi bu konuda en canlı örneği başarılı bir perakendecimizin ilk çeyrek gelir tablosu üzerinden vereceğim. Çünkü bu yeni finansal tabloları anlamak eskisi kadar kolay olmayacaktır. Belki örnek üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz.

Gelir tablosunda çok uzun yıllardan beri hep tatminkar seviyede faaliyet kârı çıkartmış olan şirketimiz, ilk defa bu sene faaliyetten zarar etmiş görünüyor.

  • 2022 yılı brüt kâr marjı %23,89 iken, düzeltilmiş yeni oran %18,7’dir.
  • 2023 yılı brüt kâr marjı %23,7 iken, düzeltilmiş yeni oran %18,7’dir.
  • 2022 yılı faaliyet kâr marjı %3,66 iken, düzeltilmiş haliyle %3.43 oranında faaliyet zararı ortaya çıkmıştır.
  • 2023 yılı faaliyet zarar oranı da %3,64 çıkmıştır.
  • 2022 yılı net kâr marjı %2,56 iken, düzeltilmiş net kâr marjı %6,51 çıkmıştır.
  • 2023 yılı net kâr marjı %4,1 iken, düzeltilmiş net kâr marjı %4,9’a yükselmiştir.

Bu da gösteriyor ki; artık sadece ‘faaliyet kâr/zarar’ına bakarak performansı değerlendiremeyeceğiz. Neticede son 2 yılda şirketi tatminkar sayılabilecek net kâra ulaştıran görüntü, ‘Net parasal pozisyon kazancı’ ile sağlanıyor.

Mali tablo rakamlarının enflasyon dikkate alınarak düzeltilmesinde iki safha bulunuyor. Birincisi, mali tablolarda geçmiş tarihli veya döneme ait rakamların genel bir fiyat indeksi ile bilanço tarihindeki satın alma gücü üzerinden ifade edilmesidir. İkincisi ise, parasal kazanç ya da kayıp rakamının hesap edilmesidir. İlk safhadaki düzeltmeler daha anlaşılırdır. Ancak ikinci safha, tabloların anlaşılmasını güçleştiren, hatta engelleyen bir özellik taşımaktadır.

Uluslararası Muhasebe Standardı (UMS) 29 uygulaması, parasal kazancı (kaybı) veya eş anlamlı olarak kullanılan satın alma gücü kazancını (kaybını) şöyle tanımlamaktadır: “Enflasyon döneminde parasal borçlarından daha fazla parasal varlık bulunduran işletmeler satın alma gücü kaybına uğrarlar. Parasal borçları parasal varlıklarından çok olan işletmeler ise satın alma gücü kazancı sağlarlar.” İşte anlaşılmazlık bu noktadan itibaren ortaya çıkmaktadır. Çünkü UMS 29’daki tanım faiz ve kur farkı kavramlarını kapsamamaktadır. “Kazanç sağlamak” ile “parasal kazanç (satın alma gücü kazancı) yaratmak” ifadeleri birbirinden farklı kavramlardır. Yoksa çok yüksek faiz oranı ile borçlanan biri dahi yukardaki tanıma göre ‘parasal kazanç’ sağlıyor gözükebilir ki; gerçek durum böyle değildir. (Prof. Dr. Ahmet Göksel Yücel)

Sonuç olarak; zannedildiği gibi enflasyon düzeltmesi her işletmeye vergi avantajı sağlamıyor. Bilançonun aktif ve pasif yapısına göre bazı işletmeler için daha az, bazıları için de daha fazla vergi tahakkuku söz konusu oluyor.

Enflasyon düzeltmesinin duran varlıkları ve stok kalemleri güçlü olan şirketler için olumlu olduğunu, özsermayesinin üzerinde yabancı kaynak kullananların ise olumsuz etkileneceğini tekrar edelim. Ancak öncelikle bilinmesi gerekir ki; gerçek olmayan kazançların vergisini gündemden kaldıran bu uygulamanın eskiye göre daha adil olduğu kesindir.

Ancak eski mali tablolar yabancı yatırımcı tarafından zor anlaşılırken, yeni mali tablolar da yerli finansal okur yazarları zorlayacaktır. Bir müddet rakamsal örneklerle ve basit anlatımlarla bu açığı kapatmak faydalı olacaktır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Döviz kredisi kullanma zamanı mı?

Ercüment Tunçalp

Ekonomim’den Şebnem Turhan’ın haberine göre; ticari kredilere getirilen sınırlama ve TL’nin reel olarak değer kazanacağına yönelik beklentiler, daha düşük maliyetli yabancı para kredi hacminde hızlı artışa yol açmış…

Haberde çok fazla doyurucu bilgi var ama bizim ilgi alanımız geçmişteki kötü tecrübelerden yeteri kadar ders alınmadığını gösteren bu giriş kısmıdır.

  • Son 15 sene içinde AVM yatırımcıları başta olmak üzere şirketleri sıkıntıya sokan en önemli nedenin döviz kredileri olduğu unutulmuş gibi gözüküyor.
  • Ülkemizde 2006-2009 yılları arasında Japon Yeni ve İsviçre Frangı’na endeksli konut kredisi kullanıp, anormal kur değişimi ile borçları katlanan 30 bin dövizzedeye de tanık olmuştuk. Mağduriyetlerini önlemek üzere, ‘döviz kredisi borçlarının yeniden yapılandırılması’ düzenlemesi bile ilaç olamayınca, bankalar ile mahkemelik olma aşamasına bile gelinmişti.

Çabuk unuttuğumuz için hatırlatmak istedim…

  • “Geliriniz hangi para cinsinden ise borcunuz o para cinsinden olmalı” kuralını artık geçtik; yine de böyle bir girişimde bulunan işletmenin “kur riskinden endişe duymaması” normal sayılabilir mi?
  • TL ticari kredi faizleri yüzde 60 civarında seyretse bile yine de enflasyon oranının altındadır. Yani gelir ve kâr enflasyon kadar arttıkça, borcun ödenmesinde risk yoktur. Yeter ki bu kredi çeşidine rahat ulaşılabilsin.

Yeni gelişme; TCMB’nın politika faizini gecikerek de olsa çok doğru bir kararla yüzde 50’ye çıkartmış olmasıdır. Ancak yine de eksi reel faiz devam ettiği için gidişatı değiştirecek seviyede değildir.

  • Döviz kredi faizlerinin yüzde 8-9 civarında seyretmesi çok mu caziptir?

Bu faiz ile birleşecek olan kur farkının, TL ticari kredi faizi kadar artmayacağının garantisi var mıdır?

Sadece bugüne kadar yaşadıklarımız bile bu sorunun cevabı sayılabilir. Yukardaki örneklere ilave olarak; TL geliri olan birçok şirketin karşılanamayan kur farkları için taşınmazlarını elden çıkartmak zorunda kaldıklarını da hatırlatmış olayım…

  • Piyasa içinden gelen bir ses; “Son 4-5 haftada ne oldu da bireyler karamsarlığa kapılıp döviz talep etmeye başladı?” diye soruyor.

Hayli şaşırtıcı olan bu soruya cevap teşkil edecek ayrıntılı açıklamayı geçen hafta yapmıştım ama yine de özetini takdim edeyim.

Artık KKM hesabı açılamazken ve TL mevduata da enflasyonun altında faiz verilirken, küçük yatırımcının dövize veya altına yönelmesi kadar doğal bir tercih olabilir mi?

İhracatçının bugünkü kur seviyesini yetersiz bulması, devalüasyon ihtimalinden söz edilmesi bile bu girişimlere daha da haklılık kazandırmaz mı?

  • Merkez Bankası, Ocak ayı itibariyle bir yıl içinde Türkiye’nin kamu ve özel sektörüyle yapması gereken dış borç geri ödeme miktarını 225,4 milyar dolar olarak açıkladı. Bu borcun 131,9 milyar dolarının özel sektöre ait olduğu görülüyor. Bu yüklü dış borç geri ödemeleri dövize olan talebi artırmaz mı? Bu tabloya bakan reel sektörün kur endişesi nasıl olmaz?
  • Çift paralı bir ekonomiye sahibiz. Merkez Bankası’nın döviz satarak kurları kontrol altında tutma çabası sınırlıdır ve sürdürülebilir değildir (rezervler sınırlı olduğu için). Diğer alternatif de faizi artırarak döviz kurunu frenlemekten geçer. Bu da seçimden sonra siyasetin konuya nasıl bakacağına bağlıdır.

Sonuç olarak; bu tahlilleri yapmadan döviz kredisine sarılmak, panik durumunda can yeleğini sağlamlık testinden geçirmeden kuşanmaya benzer.

Bir konuya daha açıklık getireyim; döviz kredisi ile dövize endeksli kredi ayrı ürünler olması yanında, neticeleri bakımından da ikincisi daha maliyetlidir.

Döviz kredisi kullanmak isteyen firmalar ihracat yapmak zorundalar ve döviz cinsinden gelir elde ettikleri için kur riskleri yoktur.

Dövize endeksli kredide ise ihracat taahhüdü yoktur ama ödenmesi gereken KKDF ve BSMV adında iki farklı vergi vardır. Üstelik kredi taksitinin ödeneceği ana kadar ne tutarda ödeme yapılacağı da belli değildir. Yani TL geliri olan ve her türlü ticari faaliyet için kullanılan dövize endeksli kredide maliyet daha yüksektir. Oysa TL kredide borç miktarı önceden bellidir ve sürpriz yoktur.

Döviz kuru, özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından daha fazla araştırma gerektiren iktisadi bir değişkendir. Maalesef burada da tavuk-yumurta ilişkisi devrededir. Döviz artışına karşı kendini güvende hissetmek için elinde döviz bulundurmak isteyen yatırımcılar döviz kredisi çekebiliyorlar. Bu durumda da döviz talebi oluşuyor ve kurdaki artış tetikleniyor. Neticede krediyi alanlar için de finansman maliyeti yükseliyor.

Konuya bankalar açısından bakarsak; BDDK çok doğru şekilde zaman zaman ilgili düzenlemeleriyle olası kur şoklarına karşı banka bilançolarının kırılganlığını azaltmak için döviz kredilerine de sınırlama getirebiliyor.

Peki bu neyi gösteriyor?

Bütün tarafların olası kur şokuna karşı kendi tedbirlerini alma ihtiyacını…

Yoksa aksi durumda olumsuz zincirleme etkinin bütün ekonominin ahengini bozabilme riski doğuyor…

Enflasyon tahmini konusunda; geçmiş aylık enflasyonlara bakarak gelecek ayları küçük yanılma payları ile öngörebilmek mümkündür. Bir sene önceki ayların enflasyon oranları da bilindiğine göre hangi ayların baz etkisinden nasıl etkileneceği de kolayca tahmin edilebilir.

Kur için ise geleceğe dönük fazla bilinmez husus olduğundan, aynı şekilde tarih vererek tahmin yapmak çok zordur.

Peki o zaman dövize endeksli kredinin riskli olduğunu nereden biliyoruz?

İşte tam da bu sebepten…

Yani kurların oynak olduğu piyasalarda döviz kredisi alarak kazançlı çıkmak da büyük sıkıntı yaşamak da ihtimal dahilindedir. TL ile gelir elde eden için tek avantajlı durum kurun düşüşte olduğu dönemlerdir ve bu çok düşük ihtimaldir.

Şans oyununa benzetmem de bundandır. Yoksa sadece riskli tarafından bahsediyorum; “alan hiç kazançlı çıkamaz” diye iddiada bulunmuyorum…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER