Sosyal Medya Hesaplarımız

Ercüment Tunçalp

Yumurta üreticisinin bitmeyen şikayeti!

Ercüment Tunçalp
Abone Ol:

Yıllardır süren yetersiz fiyat şikayeti üretici ve üretici birlikleri tarafından seslendiriliyor. En az 25 yıl bu ticaretin bir tarafında yer almış bir kişi olarak şikayete ara verildiğine çok az tanık oldum. Yani bugünün meselesi değildir.

Peki bu fiyatları kim açıklıyor?

Yine aynı meslek birlikleri…

Serbest piyasa koşulları geçerli olduğuna göre artan fiyatlardan tüketici talep etmezse fiyat düşmez mi?

Düşer ama bu ve birkaç temel gıda ürününde piyasa böyle işlemiyor. Tüketici başka ihtiyacından kesip yumurta almaya devam ediyor.

Örneğin hangi ihtiyaçlardan vazgeçildiğine bakalım…

Ipsos tarafından yapılan araştırmaya göre, son bir yıl içinde halkın yüzde 46’sı herhangi bir dayanıklı tüketim malı almazken bu oran son bir ayda yüzde 64 olarak kaydedilmiş. Araştırmaya göre yaklaşık her 10 kişiden 3’ü harcamalarını kısmak için satın almayı ertelediğini söylemiş. Sebep gıdanın önceliğidir.

30’lu yumurtanın fiyatı 50 TL’yi geçtiği halde üreticinin hâlâ zarar ettiğini duyuyoruz. İddia ediyorum; fiyat 80-90 TL olduğunda da üreticinin zararı devam edecek!

Eğer Rekabet Kurumu’da bu gidişata dair benzer bir fikre sahip olmasaydı duruma müdahale etmezdi. Kurul, 12.05.2022 tarihli toplantısında, Yumurta Üreticileri Merkez Birliği (YUMBİR) ve YUMBİR’e üye birliklerin rekabeti kısıtlayıcı çeşitli eylemlerde bulunmak suretiyle 4054 sayılı Kanun’un 4. maddesini ihlal edip etmediklerinin tespiti amacıyla soruşturma açmıştı. Sonucunu bekleyip göreceğiz…

Şubat ayına dönelim. Temel gıda ürünlerinde KDV yüzde 8’den yüzde 1’e indirilmeden birkaç gün önce 37 TL olan 30’lu yumurtanın fiyatı 46 TL’ye çıkarılmıştı. KDV indirimi ile de fiyat ancak 43 TL’ye inmişti.

Peki bu nasıl bir vergi indirimiydi de tüketici 7 puan indirimi hiç görmediği gibi üste yüzde 16’da fark ödemek zorunda kalmıştı?Şubat ayında “KDV indirimi boşa gitmemeli” başlıklı yazımın yumurta ile ilgili bölümünde şunları yazmıştım: “Tesadüf bu ya yumurtaya maliyet zammı gelmiş. Başmakçı ve YUM-BİR gibi üretici birliklerinin her pazartesi günü yasal yumurta borsası fiyatlarını açıkladıklarını biliyoruz. Ancak nedense YUM-BİR Başkanı İbrahim Afyon, ‘Geçen perşembe günü yeni fiyatları belirlediklerini, raflara da cuma günü yansıdığını’ açıklamıştır.

Birincisi fiyat duyurusunun günü mü değişmiştir? İkincisi üreticide perşembe günü artan fiyatın hemen ertesi sabah satış noktasındaki etikete yansıması normal değildir.

Zira o esnada yolda, toptancıda ve mağazalarda eski fiyatlı stok bulunmaktadır. Bu aşamada önce sipariş verilecek, sonra kamyona mal yüklenecek, devamında da yükünü alan kamyonlar 300-400 kilometreyi aşıp toptancı ve/veya perakendeci ana depolarına ulaşacaktır. Sırası geldiği tarihte de şubelere sevkiyat gerçekleşecektir” demişim. Yani o tarihlerde olan bitenin işin normal gidişatına uygun olmadığını detaylarıyla anlatmaya çalışmışım.

Daha anlaşılır olması açısından üretici tarafının söylediklerine de bakalım.

17.02.2022 tarihinde YUM-BİR Başkanı İbrahim Afyon gazetecilere açıklama yapıyor (Kaynak Birgün):

“Tavuk yeminde kullanılan soya, ayçiçeği ve yağlı soya küspesinin fiyatının artmasından dolayı üreticiler maliyette zarardan çıkış için zam yapmak durumunda kaldı. Üreticiler geçen haftalarda maliyetin altında satıyordu ve artık maliyet kıskacına girildiğinden dolayı zarardan çıkmak için geçen perşembe günü yeni fiyatlar belirlendi. Cuma günü raflara yansıyan yeni fiyat üreticinin zarardan çıkması için gerekliydi ve marketlerin kâr marjını da üstüne koyarak tüketicilere yansıtıldı.”

23.02.2022 tarihinde yine Başkan İbrahim Afyon imzası ile yapılan “Fiyat artışının sebebi biz değiliz” başlıklı yazılı açıklaması:

“Yumurta fiyatları üretici tarafından değil; marketler, toptancılar ve Türkiye’den yumurta ithal eden ithalatçılar tarafından belirlenmektedir. Birçok üretici fiyatı bilmeden yumurtayı İstanbul’daki toptancıya gönderir ve yumurta bu toptancılar üzerinden tüketiciler ile buluşturulur.”

Şimdi yukardaki iki açıklama arasında herhangi bir benzerlik var mı?

Olmadığı görülüyor. Peki doğrusu nedir?

Üretici fiyatını; market, toptancı ve dış ticaret kanalı belirlemez. Ancak market, toptancı ve özellikle de ihracat için talep edilen miktar üretici fiyatı üzerinde etkili olabilir. Nitekim Mayıs ayında yumurtada yüzde 13,13’lük fiyat düşüşü olmuş. Zaman zaman görülen bu durum daha çok ihracat rakamlarındaki düşüşten kaynaklanmaktadır. Yoksa iç piyasa daha istikrarlı bir talep miktarına sahiptir. Raf fiyatını ise, elbette marketler belirliyor.

16.02.2022 tarihinde Başkan’ın açıklamalarında raf fiyatları için söyledikleri de var (Kaynak: Sabah):

“Yumurtada üreticiler değil marketler yüksek kâr elde ediyor. M boy 30’lu yumurtanın ambalajlı şekilde üreticiden çıkış fiyatı ortalama 35 TL. Bunun bize maliyeti ise 32 TL. Kazancımız yüzde 10. Marketler üstüne yüzde 30 koyarak satışa sunuyor. Hatta bazıları bu oranı yüzde 50’ye kadar çıkarıyor. Marketler biraz kârlarından fedakarlık etsin.”

İşte Başkan’ın haklı olduğu kısım burasıdır. Bizim de sürekli yazdığımız gibi brüt kâr marjlarında ölçüyü kaçıran satıcılar olduğu doğrudur. Ancak tüketicinin genel şikayet konusu pahalı fiyatlar değil ortalama fiyatlardır. Fahiş fiyat kısmının nasıl eleneceğini ise insanlar artık öğrenmiş bulunuyor.

Sonuç olarak; 2022 yılında en fazla zam gelen gıda ürünlerinin başında yumurta geliyor. Geçen yıl temmuz ayında orta boy yumurtanın tanesi 60 kuruş iken, bugün 1,86 liradan satışa sunuluyor. Böylece yıllık fiyat artışı yüzde 210’u buluyor. Bu kadar olsa iyi. Şu anki fiyatların da önümüzdeki 1 haftadan fazla ömrü olmadığını duyuyoruz.

Soya, mısır, arpa gibi yem hammaddelerinde ve enerji fiyatlarında oluşan artışları kabul ediyorum. Yem için destek istenmesini de normal karşılıyorum. Eğer “zarar ediyoruz” şikayetleri sadece bu yıla ait olsaydı bu konuya da hiç girmezdim. Ancak uzun yılların bitmeyen serzenişi olduğu için biraz da itiraz hakkı bulunmayan tüketici açısından olaya bakmak gerekiyordu…

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Ercüment Tunçalp

Yerel perakendecilere bazı tavsiyeler

Ercüment Tunçalp

Aşağıda belirteceğim eksik bulduğum hususlar bir ortalamayı ifade ediyor. Bu bakımdan mutlaka belli konularda başarılı örnekler bulunabilir, onlar üzerlerine almasınlar.

  • Yaptığımız fiyat araştırmalarında; yerel marketlerin rekabette bir adım önde olduğunu sık sık belirtiyoruz. Ancak duyurusu büyükler kadar iyi yapılamıyor.

Sürekli indirimler yapmak yetmez, insert uygulamalarına uzun aralar vermek bu aktiviteleri yeterince destekleyemez. Küresel zincirlerde boşluk yoktur. Zira mağaza içinde yapılan fiyat indirimleri ne kadar cazip olursa olsun sadece içeri giren müşteri tarafından görülür. Oysa insert uzaktaki tüketiciyi çağırır. En çok denenmiş ve kabul görmüş uygulama; iki haftada bir değişen ve hiç ara verilmeyen insert çalışmalarıdır. Konuştuğum yerel zincir yöneticileri hazırlık için zamana ihtiyaçları olduğunu söylemekteler. Ben de kendilerine her defasında soruyorum; “Size bu hazırlıklar için kaç gün lazım?” diye…

Bir gün bile gerekmediğini, bitiş gününün sonuna doğru yeni teşhirlerin yapılabileceğini yıllarca deneyimlemiş bir kişi olarak söylüyorum. Hadi bir gün ara olsun, 15 gün ara verilmesinin mantıklı açıklamasını çok merak etmekteyim.

Ulusal marketlerin basılı insertten vazgeçmesi önemli hatadır. Zira belli yaşın üzerindeki tüketicilerin dijital inserti takip etme imkanı yoktur. Bu müşteriler basılı inserte işaret koyarak ve yanlarına alarak alışverişi tercih ediyorlar. Yerel market insertinin sayfa adedi daha az olduğu için o maliyete katlanmaya değer.

  • Telefona yapışık yaşayan bir gençliğe sahibiz. Sakın yanlış anlaşılmasın, teknolojiden yararlanarak işini geliştiren çalışanları kastetmiyorum. Bilgisayarda oyun oynayan, mesajlaşan veya uzun konuşarak zaman harcayan çalışanlardan bahsediyorum. Özel tercihlere karışamayız ama çalışma saatlerinde bu eylemlerin verimlilik kaybı olduğunu da bilmeliyiz. Patronların bunu görmemesi imkansızdır ama tedbir almamaları ise daha şaşırtıcıdır.
  • Yerel zincirlerimizde benchmarking (kıyaslama) çalışmaları yetersizdir. En büyük hata “En iyisi biziz, neyi kıyaslayalım?” dendiği anda gerçekleşir.

Hiçbir işletme her konuda en iyi olamaz. Ancak belli bir konuda kıyaslama yapılmaya başlandığında eksikler görülür. Daha iyi 1 adet uygulama tespit edilse bile bunun 5 işletme ile yapıldığında ulaşılacak sonuç bellidir.

  • Bölge satış müdürlerinin mağaza kontrolleri yetersizdir. Yapılan kontrollerin de verimliliği düşüktür. Bir bölge müdürü mağazaya çay kahve içmek veya sohbet etmek için gitmez. Elbette hal, hatır sormak ve varsa personel sorunlarıyla ilgilenmek görevin bir parçasıdır ama benim bahsettiğim o değildir. Bu aksaklık mağaza kayıplarını önleme konusunda da zafiyet yaratır.
  • O zaman daha yetkili bir kontrolöre ihtiyaç olduğu açıktır. Teklifim; her patron en az ziyaret ettiği şubelerden başlayarak tebdili kıyafetle gizli müşteri olarak markete girsin ve bütün verimlilik kaybını (mağaza kayıpları dahil) gözleriyle görsün. Ve gerekirse benim haksız olduğumu da ortaya koysun…
  • Ayrıca kötü niyetlilerin cesaretini artıracak şekilde değerli malların gözden uzak bölgelerde teşhir edildiğini görmekteyim. Örneğin bir şubede sürekli açık olan giriş kapısının karşısında çikolata teşhiri yapılmıştı. Eminim bu durumda fiili envanter ile kaydi envanter arasındaki fark büyük çıkacaktır.
  • Ulusal zincirler hem personel verimliliğini artırmak hem de hataları asgariye indirmek üzere dijital etikete geçiyorlar. Maliyetler konusunda zorluklar olduğunu biliyorum. O zaman hatasız manuel çözümler bulmak zorundasınız. İndirimli fiyatların raflardaki sarı afişetlerle duyurulması en tesirli olanıdır. Üstelik büyük rakiplerin tercih etmedikleri bir yöntemdir.
  • Yerel zincirlerde müşteri ilişkileri daha sert yürütülüyor ve daha fazla alınganlık gösteriliyor. Örneğin mesleki bilgisi yeterli olan bir çalışan bile sorunu olan müşteriye sert tepki verebiliyor. Bu da mesleki eğitimlerin yeterli olduğuna, kişisel gelişim eğitimlerinin ise yetersizliğine işaret ediyor. Bu açık mutlaka kapatılmalıdır. Patronların çoğunu tanıyorum. Müşteriye ne kadar değer verdiklerini de biliyorum. En kestirme yol olarak sadece kendi patronlarını takip etmeleri bile yeterli olabilir.
  • CRM (Müşteri İlişkileri Yönetimi) departmanı bütün perakendecilerimizde olmasına rağmen, müşteriye yansıyan olumlu dönüş yok denecek kadar azdır. Bir kere müşteri temsilcisine ulaşmak çok zordur. Sabır gösterseniz ve görüşme imkanınız olsa bile olumlu veya olumsuz dönüş yoktur. Her 4 perakendeciden 3’ü için bunu rahatça söyleyebilirim.
  • Markalar için büyük perakendecilerin rafına girmek kolay değildir. O markalar arasından her kategori için iş ortakları bulunmalıdır. Bu şekilde ulusal zincirlerin private label ürünlerde yarattıkları farkı kapatmak mümkündür. Büyüklerde yer alamayan markaların yerel perakendecilere destek verecekleri garantidir. Zira her iki taraf için de piyasa payını artırmak ortak hedeftir ve bunun için de güçleri birleştirmek en doğrusudur.
  • Stok yönetiminde hatalar var. Bundan sadece mağazayı sorumlu tutamayız. Örneğin pazartesi günü bulamadığım bir ürünü (çok satan) sorduğumda aldığım cevap, “kolili mallar sevkiyatı perşembe günü yapılacak” oluyor. Yani tüketicinin 4 gün beklemesi gerekiyor. Bu durumun birinci sorumlusu kategori yöneticisidir. Aksama tedarikçide, depoda veya mağazada olabilir. Bunu araştırıp bulmak onun görevidir. Çünkü şirket içinde malın sahibi ve koruyucusu odur. Böyle olmazsa top ortada kalır. Sadece yok satmalar artmaz, bu süreç işlemiyorsa aylarca rafta kıpırdamadan bekleyen ürünler de artar.
  • Mağaza deposunda olması gereken paletli mallar, çoğu markette rafa erişimi engelleyecek ve müşteriyi sıkıntıya sokacak şekilde satış alanında tutulmaktadır.

Sonuç olarak; en sık rastladığımız olumsuz şartlar düşünülürse, stok kontrolü, görsel düzenleme, rekabetin izlenmesi ve mağaza kontrolü öne çıkmaktadır. Elbette tüccarca yaklaşımın da olumlu karşılığı olacaktır.

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

İki ülkede iki alışveriş (25) – Belçika

Ercüment Tunçalp

Bugün kıyaslama yapacağımız ülke Belçika’dır. Avrupa’nın tam ortasında, komşu olduğu 5 ülkeye en uzak mesafesi 250 km…

Avrupa Birliği, Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü (NATO) ve diğer örgütlerin merkezleri bu ülkede bulunuyor.

Belçika’nın toplam yüzölçümü Sivas ilimiz kadardır. Bu kadar dar alanda neleri başardıkları görülürse; bizim kıyaslamanın sonucu ile bütünleştirmek daha kolay olabilir. Kısıtlı imkanlarına rağmen ekonomik ve lojistik alt yapılarıyla dünya ticaretinde söz sahibi olabiliyorlar.

Avrupa’nın en büyük 2. limanı (Antwerp) bu ülkededir. Bunun dışında ülke sınırları içinde 7 liman daha bulunmaktadır. Bunlar Gent, Zeebrugge, Ostend, Brüksel, Liege, Genk ve Namur limanlarıdır.

Bu küçük ülkenin toplam yüzölçümünün yüzde 57’si tarım toprağıdır. Toplam tarımsal üretimin üçte ikisini canlı hayvan, et ve süt ürünleri oluşturmaktadır.

Kalan arazilerde, Opel, Ford, VW, Volvo, Audi markalarına ait 7 otomobil fabrikası vardır. Hepsi bu kadar da değil. Gemi yapımı, kimyasallar, tekstil, çelik ve ağır sanayi tesisleri de bu dar alana sığdırılmıştır.

OECD ülkeleri arasında Belçika, oldukça verimli ve güçlü bir sosyal güvenlik sistemine sahiptir. Sosyal harcamaları GSYİH’nin yaklaşık yüzde 29’unu oluşturmaktadır.

İşçilerin yüzde 65’i sendikaya üye olduğundan (Türkiye’de yüzde 14.02), Belçika en yüksek sendika üyelik oranına sahip ülkelerden biridir.

İşte böyle bir ülke ile bu günkü market fiyatları kıyaslamasını yaptık…

Bunu ölçmek için aynı sanal alışverişi Belçika’da Lidl’dan (Kaynak: Amir Zakaria ve kurumsal site), Türkiye’deki alışverişi ise Carrefoursa’dan yaptık.

  • Alışveriş tarihi 21 Kasım 2025 olup güncel euro kuru 48,89 TL
  • İlişikteki listenin birinci sütununda Belçika fiyatları, üçüncü sütununda Türkiye fiyatları, orta sütunda ise Türkiye fiyatlarının euro karşılığı yer almaktadır.
  • Listede görüleceği üzere 27 ürünlük aynı alışverişe euro bazında ülkemizde yüzde 25 daha fazla ödenmektedir.
  • 18 üründe pahalıyız, geriye kalan 9 üründe de biz ucuzuz.
  • En dikkat çekici taraf; euro bazında yüzde 100’den pahalı olduğumuz ürünlerdir. Bunların başında dana kıyma geliyor.
  • Yüzde 50’den pahalı olduğumuz ürünler ise tam buğday ekmeği, ayçiçeği yağı, muz ve cheddar peynirdir.
  • Sızma zeytinyağında yüzde 28, salamda yüzde 36, cinde yüzde 40, viskide yüzde 42 makarnada yüzde 39 daha pahalıyız.
  • Bizim ucuz olduğumuz ürünlerde; 3 ürün hariç (Tavuk göğsü, yumurta ve kuru soğan), euro bazında yakınlık olması bile bizim açımızdan düşündürücüdür.
  • Belçika kişi başı geliri olan 57.772 euro (neredeyse bizimkinin 4 katı) ile dünyada 16. sırada yer almaktadır (IMF- 2026). Ve bunu 12 milyona varan nüfus ile yapıyorlar.
  • 2025 yıllık enflasyonu yüzde 3,2 (bizimki 10 kat fazla) olup, bunu da düşürmek için büyük mücadele vermekteler ve 2026’da 1 puan azaltacaklarını kesin bir dille ifade ediyorlar. (IMF)
  • 2025 yıl başı itibariyle Belçika’da asgari ücret 2.070,48 euro dur (101.225 TL karşılığı). Bu bize ne ifade ediyor?

Bizim asgari ücret (22.104 TL) alan vatandaşlarımız, 4,5 kat gelire sahip asgari ücretli Belçika vatandaşına göre euro bazında aynı alışverişe yüzde 25 fazla ödemek zorundalar.

  • Satın alma gücü bakımından durumu biraz daha anlaşılır hale getirelim. Bir Belçikalı bu alışverişi bir ay içinde 12 defa tekrarlayabilirken, ülkemiz tüketicisi 452 euro karşılığı olan ücreti ile aynı sürede aynı alışverişi 2 defa tekrarlayabiliyor. İşte altı çizilmesi gereken en önemli gerçek budur.

Başka bir ifade ile Belçikalı gelirinin sadece yüzde 8’i ile bu alışverişi yaparken, vatandaşımız gelirinin yüzde 45’ini market kasasına bırakmak zorundadır.

  • Eğer her iki tarafın da gelir ve fiyat düzeyleri benzerlik gösterseydi, bizdeki alışverişin tutarı 10.023 TL yerine 1.768 TL olmalıydı. Veya 10.023 TL’lik alışverişi yapan vatandaşımızın asgari ücreti 120.276 TL olmalıydı.

Sonuç olarak; yukarda belirttiğim bazı ürünlerin euro bazında yüzde 50-100 arası fiyat yüksekliğini kimse maliyet artışı ile açıklayamaz. Evet belki oradaki desteklerin tamamı bizde yok ama bizdeki fırsatçılar da orada bulunmuyor.

Not: Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) son raporuna göre; ABD’nin gümrük tarifeleri ve kuraklık gibi sert iklim koşulları et fiyatlarının dünya genelinde yükselmesine yol açmış. 100 kg karkas et fiyatının en yüksek olduğu ülke, güya 745,3 euro ile İngiltere çıkmış. ABD’de 100 kg karkas et fiyatı 727,5 euro, AB’de 100 kg karkas et fiyatı 669,8 euro ya ulaşmış.

Ülkemizde de ofisi bulunan FAO’nun İngiltere değerlendirmesi yanlıştır. 100 kg karkas ettte dünyanın en yüksek fiyatı 1.115 euro ile bizdedir. İngiltere’den euro bazında yüzde 50 daha pahalı olmamıza rağmen neden istatistik dışında kaldığımız anlaşılamamıştır. Ancak yine de dünyanın hangi fiyata ağladığını, bizim hangi fiyata şaşırmadığımızı göstermesi bakımından da ilgi çekicidir!

(Haber: 24.11.2025 tarihli Hürriyet).

(Fiyat kaynağımız: 27.11.2025 tarihli Ulusal Kırmızı Et Konseyi tablosu)

[Dana karkas kg fiyatı 549,93 TL olup, güncel kurdan (49,30 TL) 11,15 euro dur.]

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Yeni banknot neden gündemde değil?

Ercüment Tunçalp

TCMB Başkanı Fatih Karahan, yılın son Enflasyon Raporu sunumunda; “200 TL’nin üzerinde bir banknot basımının şu an için gündemlerinde olmadığını” net bir dille ifade etmiş. Ayrıca amacın ne olduğunu da belirtmiş. “Nakit yerine kart kullanımının yaygınlaşmasının, kayıt dışılığı azaltan ve ekonomiyi daha şeffaf hale getiren bir unsur olduğunu” da belirtmiş.

Acaba kayıt dışı kalmak isteyen kişi ve kuruluşların kredi kartı uygulaması dışına çıkması o kadar zor mu? Şimdiye kadarkinden farklı ne gibi önlemler alındığını bilmiyoruz. Acaba gerçek sebep, insanlara kendilerini daha iyi hissettirmek olabilir mi? Zira yüksek enflasyon etkisiyle 200 TL’lik banknotun azalan alım gücü bir markette küçük bir alışverişe bile yetmemektedir.

Geçtiğimiz aylarda 500 TL’nin, birkaç ay sonra da 1.000 TL’nin yetmediği tek ürünleri listelemiştim. Bunu yapmamın nedeni bu iki banknotun da zamanının geçmekte olduğunu anlatmak içindi…

Bugün için 5.000 TL’lik banknota sıra gelmiş olmalıydı. Gerçi bununla da haftalık alışveriş yapmak zordur ama en büyük banknot olarak bir müddet işlevini sürdürebilir. Neden “bir müddet” dediğime gelince; eğer 5.000 TL’lik banknot tedavülde olsaydı, onun alım gücü bile 3 kg kuzu pirzolaya ancak yetebilirdi. Fıstıklı baklavadan en fazla 3 kg alabilirdiniz. Antrikot pastırmadan 2 kg almaya yetmeyecekti. Eğer doğum günü kutlaması için 10 kişilik yaş pasta alacaksanız, 5.000 TL yetmeyeceği için üzerine 2.500 TL daha ilave etmek gerekecekti. Neticede sadece 500 ve 1.000 TL’lik banknotlar basmak çözüm olmaz, yanına 5.000 TL’lik olanı da hemen eklemek gerekir. O da şimdilik…

200 TL tedavüle ilk girdiği 2009 Ocak ayında 125 dolar ediyordu. Bu günkü karşılığı 4,7 dolar. Peki o zamanki 125 doların bu günkü karşılığı nedir?

5.271 TL’dir.

Kurumsal tahmine dayalı bir iki sene sonraki tabloya da bakalım…

Hollanda merkezli yatırım bankası ING Global, Türkiye ekonomisine ilişkin hazırlanan son raporda döviz kurlarına ait yeni tahminlerini güncelledi. Biz doları referans aldığımız için sadece o bölüme bakalım. Dolar kurunun 2026 sonunda 53 TL, 2027 sonunda 60 TL. olacağı öngörülüyor. Yani 5.000 TL’lik banknotun basımı 2 sene gecikirse 83 dolar karşılığı olarak piyasaya çıkacak ve muhtemelen kısa bir süre için ihtiyaca cevap verebilecektir.

TCMB Başkanı’nın bir sözüne daha değinmek isterim. “kredi kartı kullanımının bireysel kredi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, çünkü harcamaların büyük bir kısmının faize maruz kalmadan ödeme döneminde kapatıldığı”nı belirtiyor. Elbette buna da katılmam mümkün değildir. Kredi kartlarının birçok kullanıcı tarafından her ay asgari tutarı ödeniyor, kalanına da faizin en haşmetlisi uygulanıyor.

Şimdi esas konuya gelelim. Alternatif olarak düşünülen dijital paraya…

  • Dijital para üzerindeki çalışmalar yıllardır sürmesine rağmen uygulamanın başlatılması o kadar kolay değildir. Ya da kullanımda olan basılı paranın tamamen devre dışı kalması mümkün değildir. Zira sürekli kıyaslandığımız ABD ve AB’nin şartları ile ülkemiz şartları arasında en küçük bir benzerlik bulunmamaktadır. Dijital para kullanımı için önce her vatandaşın akıllı telefonu ve internet bağlantısı olmalıdır. Ülkemizde milyonlarca kişinin banka hesabı yoktur. Maaşı bankaya yatan dar gelirlinin parası ise bankada sadece 1 gün kalabilmektedir. Bu durumda; olmayan paranın dijitali mi olur?

Bu bakımdan, öncelikle adil bir gelir ve servet dağılımı olması, sonra da enflasyonun diğer ülkelerdeki gibi tek haneye düşmesi ve vatandaşların alım gücünün artırılması gerekir. Bu da çok uzun yıllar alabilir. Zira bazı ülkelerde çalışmalar başlatılmasına rağmen çeşitli nedenlerden dolayı durdurulmuştur.

  • Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, 2022 yılındaki bir açıklamasında, “her ekonominin birbirinden farklı olması nedeniyle merkez bankası dijital para birimleri için ‘evrensel’ bir çerçevenin söz konusu olmadığı”nın altını çizdi. Devamında, “ülkelerin yeni dijital para biçimlerini denerken, geleneksel parasal ve finansal sistemlerinin temel özelliklerini de korumaya çalıştıklarını” söyledi.

Neticede sorun teknik alt yapının kurulum zorluğu değildir. Bunu gerçekleştirecek kadrolar bizde var. Sorun kullanıcının olumsuz şartlarıdır.

Sonuç olarak; evet şu anda nakit para geçmeyen ülke var; İsveç

O ülkede bile bankasız yaşayan, kredi alamayan veya dijital teknolojilere erişimi olmayan azınlık için durum pek de iç açıcı değil. Özellikle yaşlılar faturalarını ödemekte zorlanıyorlar (Özgür Yıldız).

Bizdeki durumu da biraz açalım…

  • İsveç’in kişi başı gelirinin dörtte birine sahibiz. Üstelik servet dağılımı adaletsizliğinde de Avrupa’da en öndeyiz. İsviçreli Credit Suisse ve UBS tarafından yayımlanan verilere göre, Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim ülkedeki servetin yüzde 40’ını alıyor. Yine İsviçre Bankası UBS’nin “Küresel Servet 2025” raporuna göre de Türkiye 2024 yılında dolar milyoneri sayısındaki yüzde 8,4 oranındaki artışla bu konuda açık ara küresel lider oldu. Oysa dünyada 2024 yılında dolar milyonerleri bir önceki seneye göre sadece yüzde 1,2 arttı. Yani önce bu dengesizliğin giderilmesi gerekiyor.

Fazlaca sözü edilen, “sıradaki banknotlar basılırsa yüksek enflasyonun itirafı olur” görüşü belki doğru olabilir ama yaşananlar daha gerçekçi değil mi?

Yoksa dijital paranın uluslararası ödemeleri hızlandırma, düşük işlem maliyeti sağlama, kayıt dışı ekonomiyi azaltma, vergi toplama süreçlerini iyileştirme, uluslararası rekabet avantajı sağlama gibi faydaları inkar edilemez. Sadece şimdilik bizim şartlarımıza uymuyor…

Devamını Oku

Ercüment Tunçalp

Ercüment Tunçalp

POPÜLER