Sosyal Medya Hesaplarımız

İbrahim Pekbay

Tüketici ve yönetici…

İbrahim Pekbay
Abone Ol:

Eskiden (çokça eskiden) Vehbi Koç’u aramak istediğinizde, telefonun kulpunu çevirir, santrale “Vehbi Koç” derdiniz. Santral bağlar, telefon açıldığında da Vehbi Koç karşınızda olurdu… Daha sonra çevirmeye başladınız telefonun numara yazan deliklerine parmağınızı sokarak…

Cevap verdiğinde, yine Vehbi Koç karşınızda olurdu, çünkü telefonu masasının üzerinde dururdu…

Sonra araya sekreter, şimdiki adıyla “Yönetici asistanı” girdi. Aradığınızda önce onu geçmek zorunda kaldınız. Türlü ahret suallerinden sonra ulaşabildiniz… Bu normaldi, iş yükü artmış, meşguliyetler çoğalmış, boşa harcanacak zaman yoktu… Ama aradığınızda yine bir türlü ulaşıyordunuz…

Elbette teknoloji gelişmeye devam etti, durduğu yerde durmadı… Açıyorsunuz (Tuşluyorsunuz) telefonu, başlıyor karşınızdaki ses konuşmaya…

“Aradığınız kişinin dâhili numarasını biliyorsanız…” diyor. Biliyorsan mesele yok, bilmiyorsanız, santraldeki kişinin cevap vermesini bekliyor, yine aynı şekilde ulaşıyorsunuz…

Ama ulaşıyorsunuz… Tabi yine sekreterin ya da yeni tanımlaması ile “Yönetici sekreterini” aşmak kaydıyla… Bu da normal elbette, sonuçta öyle veya böyle ulaşıyorsunuz.

Sistem, giderek çeşitlenmeye başladı… Tuşluyorsunuz telefonu, karşınıza yine “O ses” çıkıyor ve başlıyor saydırmaya… Artık siz ne konuda arıyorsanız, o konuda cevap verecek numaraya bir daha dokunmak zorundasınız… Eh… Vakit nakittir, gereksiz görüşmeleri kaldırmak için uygun bir yol…

Hatta öyle bir sistem ki, işinizi tamamen telefonun tuşlarına dokunmak suretiyle bile bitirebiliyorsunuz… Lakin… Araya bir de “Müşteri temsilcisi” diye bir kişi girdi ki, işte orada bir şeyler oldu sisteme… Aradığınız ve özellikle sektörü “Hizmet” olan şirketlerde “Müşteri temsilcisi” denilen kişilerin görevleri, müşterilerden gelen taleplere ya da sorunlara cevap vermek…

Genellikle bir tarafta “Üretici” vardır, diğer tarafta da “Tüketici” sıfatındaki kişi. Ve başlarlar konuşmaya… Sorun ne ise ortaya konulur, “Müşteri temsilcisi” de cevap verir, sorununuzu da bu kişi ile çözmek zorundasınız. Eğer çözemiyorsanız, çözülmüyor demektir… Neden biliyor musunuz?

Orada cevap veren kişinin konuyu nasıl çözeceğinin sınırları bellidir. Sınırı aşarsa, çözümsüzlük vardır. Ve işte siz bu noktada sorunu çözmeye yetkili “Üst düzey” bir yönetici ile görüşmek isterseniz, vay gele ki başınıza… Bittiniz… Hani Amerikan filmlerindeki gibi “Bittin oğlum sen” diyebilirsiniz…

“Yetkili birisinin numarasını verir misiniz” dersiniz önce… Cevap “Yetkim yok” olur… Sonra, deyim yerindeyse tepenizin tası atar, ses volümünüz yükselir, konuşmanız kayda alındığı için karşınızdaki sabır göstermek zorundadır, ama alamazsınız bir türlü numarayı.

Son bir hamle daha yaparsınız “Amirini ver…” diye seslenirsiniz, ama tansiyonunuz filan varsa dikkat etmek gerekir… Bu kez telefona başkası çıkar. Amir midir, değil midir, yetkili midir, orasını da bilemezsiniz, ama anlatırsınız derdinizi, istersiniz “Üst düzey yetkili” birinin telefonunu…

Mümkünü yoktur, alamazsınız “Ben ilgileneceğim” sözü ile yetinmek zorunda kalırsınız çoğu kez…

İşte size “Çağın” bir hastalığı daha… Tüketici karşına çıkmaya “Yüreği olmayan” bir sürü “Üst düzey yönetici” tipi. Ya da yöneticilik kariyerinde “Üst düzey” olunca, kendisini bulunduğu noktaya getiren “Tüketici” yani “Müşteri” ile konuşma gereğini duymayan tipler…

Oysa bilmek gerekir ki, eğer “Tüketen” varsa sen de varsın. Ve o tüketen senin varlığının nedenidir. Varlığına neden olana sırtını dönmeye başladığında, artık sen tükenmeye başlamışsındır…

Başarı buysa, mesele yok… Ama öyle bir gün gelir ki tüketici, ulaşamadığı “Üst düzey” veya “Yetkili” birini aramaya gerek duymaz hale gelir. İşte bittiğiniz nokta da burasıdır… Eğer tükenmek istemiyorsanız, tüketicinin karşısına çıkma cesaretiniz olsun… Tabi kaldıysa… Gerçi savunma hazır…

“Efendim, bu kadar iş yoğunluğu arasında, günde o kadar kişi ile görüşmeye vakit var mı” diyebilirler… Hem de arayanın birçoğunun da derdi eften püften olabilir…

E…Marifet de orada “Yönetici” olabilmek de orada, “Saklanan yöneticiliği” herkes yapar…

Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Ekim 2009 – 8. sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

İbrahim Pekbay

Sudan ucuz mu, su mu ucuz?

İbrahim Pekbay

Türk Telekom “İnternet fiyatları sudan ucuz” demiş…

Necip Celal Andel’in bir şiiri aklıma geldi, şöyle der şiirde…

Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer.

Bir an acı duyar insan, belki sevmişse biraz eğer…

Anlar ki geçenlerin rüyaymış hepsi meğer…

Ruy’a olsa bile, o günlerin hayali cihan değer…

Necip Cemal Andel dedim ya, hakkında kısa bilgi vermek isterim.

Andel, 1908 yılında İstanbul’da doğmuştur. Türk kemancı ve bestecidir. İlk Türk tango müziği bestecilerindendir. 1928’de bestelediği Mazi adlı tango, Türkiye’de çok sesli müziğin halk tarafından benimsenmiş ilk örneği olan Türk tango müziğinin başlangıcı kabul edilir. Sanatçı, 29 Kasım 1957 tarihinde yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak vefat etmiştir.

XXX

Gelelim konumuza…

Sudan da ucuz internet varmış, öyle buyurmuşlar.

Eski zaman içinde ne internet vardı ne cep telefonu ne de buna ödenecek aylık ücret, yani bu masraf kapısı yoktu.

“Geçmiş zaman olur ki, hayâli cihana değer” iken.

O zamanda zaten su da henüz ambalaja girmemişti. Alırdın bardağı eline, yanaşırdın mutfaktaki musluğun başına, olmadı kuyudan çektiğin su henüz “Aşırmanın” içinde vardır, doldurur içerdin.

Daha da öncesi, güğümleri alırdın eline, iki güğüm, giderdin mahallenin “Matra Çesmesi’nin” başına, doldurup gelir, ihtiyaçları oradan karşılardın.

Sonra çıktı bu ambalajlı sular…

Çünkü insanlar, evlerdeki musluklardan akan sulara güvenmedikleri gibi, ilaç konulduğu için kokuyordu. Ve toplum da hemen kabullendi ambalajlı suyu…

İlk 0,5 litrelik su, sanırım 50 kuruş idi.

İlk aldığımız 19 litrelik damacana suyun fiyatı ise, 7 lira civarında.

Bunlar, kaynak suları, nerede varsa başına dolum tesisi kuruluyor, ambalajlanıyor ve satışa sunuluyor. Bu sularda önemli olan, içindeki faydalı mineral maddeler ile PH derecesinin ne kadar yüksek olduğudur. Çünkü fiyat belirleyici kalite, bu değerlerden gelmektedir…

İşte belirlenen kaliteye göre, bir damacana su, 100 ila 140 lira civarında satılmaktadır bugün.

Şimdi gelelim İnternet fiyatına…

İnternet aboneliğinin bir aylık “Yeni” fiyatı hiç de düşük değil.

Bir ev düşünün, ayda sadece içmek için kullanılan, 5 damacana olsa, en düşük fiyatı ile 500 lira eder. Peki, sınırsız, hızlı, kaliteli internet fiyatı ne kadar?

Fiyat şöyle: bir defa 15 taahhütlü, ilk 5 ayı 599 lira, sonraki 10 ayı ise, 1.080 lira…

Yani ne demek oluyor bu hesap ile internetin aylık gideri 919 lira…

Hani sudan ucuz idi?

Efendiler…

Sizin yüksek yüksek maaşlar ile hesaba aklınız ermeyebilir, masrafları karşılamakta güçlük çekmediğiniz için sizi yormaya bilir de.

Ama dar gelirli, emekli, işçi, memur, yakın bir gelecekte ne internet kullanabilecek kalitelisinden ne de cep telefonu.

Çünkü bu masrafların altından da kalkılamaz oldu.

Dahası, de ki kullandık, kestik diğer temel ihtiyaçlarından, çağın gerisinde kalmayalım dedik, bunların üzerinden ödediğimiz dolaylı vergiler ile devlet ayakta duruyor desem biraz mübalağa olur mu?

Belki olur, olsun, o kadar da bizden olsun…

Devamını Oku

İbrahim Pekbay

Yumurtanın 30’lu kolisi 105 lira…

İbrahim Pekbay

Protein ihtiyacımız var…

Doğru beslenme için şart besinlerden biri. Ve elbette bu besinleri bilip, bulup tüketmek zorundayız. Ancak, ulaşabiliyor muyuz, ulaşabiliyor isek ne kadarına ulaşıyoruz? İşte bugünün ekonomik koşulları içinde bütün mesele “Ulaşmak” ki irdeleyelim şimdi.

En iyi ve kaliteli protein anne sütü ve yumurtada bulunur. Anamızı bulabilsek fedakârdır, belki sütünden verir de onu bulamayınca, sırada “Yumurta” var.

Ayrıca miktarı bakımından kırmızı et, tavuk ve hindi eti, deniz ürünleri ve balık, süt, bezelye, , mercimek, keten tohumu, badem, fındık, soya, peynir, kabak çekirdeği gibi besinler protein zenginidir. En iyi ve kaliteli protein anne sütü ve yumurtada bulunmaktadır. Ayrıca miktarı bakımından kırmızı et, tavuk ve hindi eti, deniz ürünleri ve balık, süt, bezelye, chia (Sarayda bulunur)tohumu, mercimek, keten tohumu, badem, fındık, soya, peynir, kabak çekirdeği gibi besinler protein zenginidir.

Düşündüm, düşünebildiğim kadar ve sordum kendi kendime, yumurta dışında hangi protein zengini ürüne rahatça ve cücük kadar emekli maaşımla sahip olup da vücudumun ihtiyacı olan proteini mideye indirebilirim diye…

Aklıma şöyle bir fikir geldi…

Eve chia tohumu stoku mu yapsam acaba? Fiyatı kaç kuruş acaba?

Araştırdım, sanki alabilecekmişim gibi, mübarek ürün her derde deva yani.

Güney Amerika, Guatemala ve Güney Meksika’ya özgü, nane ailesinden çiçekli bir bitki türüdür. Kan kolesterolünü düzenlemesi, bağırsak fonksiyonlarını koruması, kabızlığı önlemesi, uzun süre tokluk hissi vererek zayıflamaya yardımcı olması, kalsiyum ihtiyacını karşılaması chia tohumunun faydalarındandır. Chia tohumu; salataya, pudinge, mısır gevreğine, yoğurda ilave edilerek tüketilebilir. Fiyatına gelince, kilosu ortalama 500 kâğıt civarında…

Moiz’in hasta yatağında, reçetenin tutarını öğrenince dediği gibi…

“Ört de öleyim” deyip yorganı kafasına çekmiş ya hani! İşte öyle bir şey yani…

Sonra baktım Yumurta…

Tertemiz abi, alacaksın bir paket, koyacaksın eve, her gün sabah bir adetten fazla olmamak kaydı ile fazlası israf olur, kafadan mı istersin, rafadan mı istersin, o orta pişmişe ne diyorlardı, kayısı kıvamında, ondan mı istersin, üzerine biraz tuz, biraz kırmızı pul biber, biraz da karabiber…

Kolisi 105 lira üç harfli marketlerden birinde. Tanesi eder 3 buçuk lira. Koy üstüne pul biber, tuz ve karabiber ekleme maliyetini, etsin sana hadi 3 lira 75 kuruş. Çarp 30 ile adam başı 112 lira 50 kuruş. Onu da çarp 4 kişilik aile için, etti mi sana aylık gideri 4 yüz 50 lira…

Ekmek…

Günde adam başı yarım ekmek saysak, iki ekmek, 20 lira. Ayda 6 yüz lira eder. Koy üstüne yumurtanın aylık maliyetini, al sana bin 60 lira…

Vücudun Protein ihtiyacını karşılamak için aylık masraf, 4 kişilik aile için bu kadar. Karın doyurmak için değil, diğer zorunlu masrafları da ekleyince üzerine, eh işte ayın belki de 10 gününü doyamasak da “Doyuyormuş gibi “ yaparak geçirebiliriz. Ancak bir tehlike var her gün yumurta yemenin, her ne kadar “Yemek gerek” diyorlarsa da…

Bir gün sabah uyanırken gıdaklayarak uyanmaya başlamış olmayasınız?

He… He… Gülün siz.

Akıllanmazsanız, gıdaklayacak günleriniz de yakın, şunun şurasında ne kaldı?

Ekonomi yönetmenlerinin “Çekiyoruz, motooor” diye filim çektikleri ortamda, ancak seyredersiniz de yumurta yiyerek bir gün gıdaklama aşamasına geçersiniz. Aklınızın bir köşesinde olsun. Yumurtanın 30’lu kolisi 105 lira, aklınızda bulunsun…

Yanlış hatırlamıyorsam, 2002 yılında yumurtanın tanesi yanlış olmasın ama kuruşlar seviyesindeydi…

Seksenli yıllara gitmiyorum daha…

XXX

Değerli okurlar…

Şu çok önemli ki, yumurta üretimi, başka üretimlere benzemez.

Fiyatı, her hafta bir borsada belirlenir ve o fiyattan alıcı bulur, satılır.

Fiyat bazen maliyetin altında olur, zarar eder ama satılır yine de, bazen maliyetinin üzerinde olur, kâr eder, ancak sonuca baktığınızda bir öncekinin zararını ancak kapatır. Yılsonunda, bugün için eğer başa baş veya biraz üzerinde kazanç elde edilebilirse, öpülür ve başa konulur. Ne var ki yaşadığımız bu süreçte, iflas eden yumurta üreticileri de var, diğer tüm sektörlerde olduğu gibi.

Devamını Oku

İbrahim Pekbay

Ben yaptım oldu sonucu mu?

İbrahim Pekbay

Hemen hemen bütün ilim dalları, uzun zaman içindeki deneyimlerin, adeta imbikten geçirilerek ortaya çıkan sonuç ile inşa edilirken, güçlendirici harç olarak da matematik ilmini harç olarak kullanırlar.

Ekonomi bilim dalı da, tarihin derinliklerinden gelen deneyimler sonucu oluşturulan bilim dalıdır.

Bilimsel kuralların değişebilmesi için, uzun araştırmalar, deneyler sonucunda ait olduğu ilim içinde, topluma faydalı sonuçları oraya konularak, ilim çevrelerine kabul ettirilmesi ve aynı zamanda toplumun da kabul etmesi gerektirilmesi zorundadır.

Hiç bir bilim dalında, “Ben yaptım oldu” ya da “Ben yapıyorsam doğrudur” anlayışı içinde iş göremezsiniz, doğru da olmaz.

XXX

Birçok kez yazdığım gibi, ülke ekonomisinin, üretim artırılıp, nakit akışını ekonomi içinde döndürülmeye başlanmadıkça, ekonominin düze çıkması da olacak iş değildir.

Diğer yandan, ihracatın artması ve ithalatın da beraberinde düşürülmesi gerekir. Yüksek döviz kuru ile yapılacak ithalat, fiyatlara enflasyon olarak yansıyacaktır. Diğer yandan seçim döneminde şirinlik muskası gibi dağıtılan paraların, hazineye getirdiği yük, ayrıca enflasyonu tetikleyecektir…

Bu enflasyonist ortamda ücretlere yapılacak zamlar da maliyet rakamlarını yukarı çekeceğinden, istenmeyen enflasyonu aşağı çekmek için çare değildir.

XXX

Bir başka konu, üretime katkı sağlayacak olan kiralık paranın kira bedelinin yüksek olması da enflasyonu tetikler.

Esas olan, kuralları hiçe sayarak “Ben bilirim” mantığı ile yola çıkmak, toplumun tümüne zarar vermekten başka hiçbir işe yaramaz.

Bugün geldiğimiz nokta da zaten ekonomide budur.

XXX

Her ne amaçla ve yerde olursa olsun yönetmek, önce imbikten geçmiş ve matematik harcı ile güçlendirilmiş uygulamalar ile başlamalı, ayrıca “Yönetme” aşamasına gelince de “Danışarak yapmak gerekir” kuralına uymak gerekir.

Ne kadar deneyimli olursanız olun, dinlemeden, bilgi sahibi olmadan yapacağınız uygulama, bir de bakmışınız ki yanlış olmuş, geri tepmiştir.

İşte o noktada geriye dönerek düzeltme yapmak, hem zaman israfıdır hem de geride telafisi oldukça zor kayıpları oluşturur ve toplumu da mutsuzluğa iteler.

XXX

Son haberlere göre, 2024 yılında harç, vergi ve trafik cezalarında %5o den fazla zam yapılıyor… İşte yine ekonomiyi etkileyecek bir karar.

XXX

Roche Faucauld şöyle der… “Bilgisizliğin üç kötü biçimi vardır: Gerekeni bilmemek, kötü bilmek, bilinmemesi gerekeni bilmek.”

A’râf Suresi, 199. Ayet: “Rasûlüm! Sen yine de af yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir.”

Ne yazık ki cehaletin pençesine bilmediğimiz, bilmek istemediğimiz, ya da anlamamakta ısrarcı olmamızın toplumu getirdiği nokta da budur.

Devamını Oku

İbrahim Pekbay

İbrahim Pekbay

POPÜLER