Sosyal Medya Hesaplarımız

Mehmet Reis

Dünya iklim değişikliğinin tehdidi altında

Mehmet Reis
Abone Ol:

Gıdanın geleceğinin konuşulduğu bu konferansta etkisini hızla artıran küresel iklim değişikliği, gıdanın sürdürülebilirliği ve zorunlu göçten bahsetmek istiyorum.

İklim değişikliğinin, tarımsal üretime ve su kaynaklarına olumsuz etkisi gıda güvencesi için tehdit oluştururken, gıda güvenliği açısından da büyük riskler taşıyor.

Sera gazı ve gıda atığı kaynaklı karbon salınımı, çevre kirliliği ve çarpık kentleşme iklim değişikliğine neden oluyor. İklim değişikliği ise ani ve şiddetli yağışlara, aşırı soğuk ve aşırı kuraklığa, mevsimlerin değişimine, tarımsal üretimde ekim ve hasat döneminin gecikmesine sebep oluyor.

Bu yıl ülkemizde; hasat döneminde bazı ürünlerde gecikmeler yaşandı:

  • Binlerce yıl öncesinde yaşamı destekleyen uygun iklim koşulları varken, tüm canlıların yaşamını tehlikeye sokacak iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini şimdiden görmeye başladık.
  • İklim uzmanları, aşırı hava olaylarının 1990’dan sonra iki katına çıktığını vurguluyor.
  • Değişen iklim şartları, sınırlı olan doğal kaynakların sürdürülebilir biçimde yönetilmesini zorlaştırıyor.

Ülkemizde tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan aileler, doğal kaynakların azalması, yaşam şartlarının kötüleşmesi nedeniyle yaşadıkları yerleri terk ediyorlar.

Bir zamanlar karasabanla toprağı süren, düvenle harman koşan, sığır güden, balıkçılık yapan ve devamında 43 yıldır gıda sektöründe çalışan bir kişi olarak, tarım ve hayvancılık da nereden nereye dediğim bir yaşanmışlığı müsaadenizle paylaşmak istiyorum. Köyün geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktı. 30’a yakın büyük ve küçükbaş hayvanımız vardı. Ürettiğimiz ürünler ihtiyacımızı karşılardı. Gaz yağı, çay, şeker ve tuz gibi temel ihtiyaç maddeleri de satın alarak yaşamımızı sürdürürdük.

Ne zaman ki doğa şartlarının zorluğu ve geçim sıkıntısı başladı, önce gençler sonra tüm aile fertleri köylerini terk ederek büyük kentlere göç ettiler. Yıllar içerisinde; ne acıdır ki buğday ektiğimiz tarlayı orman, harmanı ise çalılar kaplamış, samanlık göçmüş, boyunduruk, yaba, dirgen, üvendire kırılmış, çürümüş…

Gördüm ki kuyular kurumuş. Evlerin duvarları yıkılmış, çatıları çökmüş. Üzülüyorum, çünkü artık bacalar tütmüyor, köpeklerin havlamaları, hayvanların varlığını simgeleyen çanların sesi artık duyulmuyor. O sesleri duymayı, toprağın ve ormanın kokusunu çok özlüyorum. 1990’dan sonra sadece köyümüz değil Türkiye’nin yüzlerce köyü yaşam şartlarının ağırlaşması nedeniyle terk edildi.

Ülkemizde en çok göç veren ikinci il olan Kastamonu’nun sorunlarından yola çıkarak Türkiye’de doğduğu yerleri terk etmek zorunda kalan insanların, göç etme nedenlerini gündeme getirmek için, 1995 yılında o dönemin Başbakanı, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı, İstanbul Valisi ve İstanbul Belediye Başkanı’nda katıldığı yüksek düzeyde ilk göç panelini gerçekleştirdim.

Göçün önlenebilmesi için kırsal kesimde yaşayan bireylere; barınma, güvenlik, eğitim ve sağlığa erişim gibi hizmetlerin sunulmasının yanında, sosyal ve ekonomik yaşamın güçlendirilerek, doğduğu yerde kalmalarının sağlanması, sonuç bildirgesi olarak kamuoyuyla paylaşıldı.

Ülkemizde; 1927’de yüzde 76’sı, 1975 yılında yüzde 58’i kırsal kesimde yaşayan nüfus oranı, 2012 yılında ise yüzde 22’ye geriledi.

Kırsaldan kente göç sadece ülkemizin sorunu değil. 2010 yılında dünya nüfusunun yüzde 50’si kırsal kesimde yaşarken 2050 yılında bu oranın yüzde 30’a düşeceği öngörülüyor.

Hatırlayacaksınız, FAO 2017 yılının temasını ‘göç’ olarak belirlemişti. (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü)

Bir örnekle devam etmek gerekirse Arap bölgesi tarım uygulamalarının doğduğu yerdir. Geçmişte bu bölgede ekonomik ve sosyal gelişmeler yaşandı. Son 20 yıldır şiddetli kuraklığa bağlı çölleşmenin artması, geçim kaynaklarının azalması, açlık ve gıda güvensizliği nedeniyle milyonlarca insan bu bölgeden göç etmek zorunda kaldı. (KAYNAK: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı)

  • Daha yakın bir zaman diliminde, 2007-2008’de yaşanan şiddetli kuraklık tüm dünyada tarımsal üretimi olumsuz etkiledi. Bazı ülkelerde ayaklanma ve iç karışıklığa neden oldu.
  • Rusya’nın 130 yıl sonra, 2010’da yaşadığı, Amerika’nın da 1956’dan sonra 2011’de gördüğü en sert kuraklığın yarattığı arz eksikliği nedeniyle küresel piyasalarda fiyatlar zirve yaptı.

2017 yılı; 1880 yılından bu yana dünya tarihinde kaydedilen en sıcak 3.cü yıl oldu. Aynı yıl dünya genelinde 330 farklı doğal afet yaşandı, çok sayıda insan hayatını kaybetti. Maria kasırgası Porto Riko’da 4 binden fazla insanın ölümüne neden oldu.

2018 yazında ise dünyanın birçok bölgesinde rekor sıcaklığa ulaşıldı. Yangın ve kasırga yüz binlerce kişiyi evinden etti.

Avrupa kıtasını etkisi altına alan sıcak hava dalgası hayatı adeta felç etti.

NASA’nın 6 Ekim’de yayınladığı yeni iklim araştırması raporunda, dünyanın 2018 yazını rekor sıcaklıklarla kapattığı ve kış mevsiminde tarihi bir soğuk yaşanacağı belirtildi.

Ülkemizde 2018 yılı ilk 7 aylık verilere göre son 47 yılın en sıcak yılı yaşandı, normalin üzerinde aşırı hava olayları görüldü. Meteroloji genel müdürlüğü verilerine göre, Türkiye ortalama sıcaklığının 1998 yılından bu yana (2011 yılı hariç) sürekli arttığı; yağış miktarının düştüğü belirtiliyor. Yaşadığımız son dört yıl, 1940’dan sonra tarihimizde en çok doğal afetlerin görüldüğü yıllar olarak öne çıkıyor.

Türkiye iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek olan Akdeniz Havzası’nda yer alıyor. Olumsuz hava olayları ülkemizde sıklıkla yaşanır hale geldi. Uzmanlar, iklim değişikliğinin önümüzdeki yıllarda kendini daha şiddetli göstereceğini ve Türkiye’nin de bu durumdan en çok etkilenecek ülkelerden biri olacağını ifade ediyor. Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakabilmek adına, jeolojik miras olarak nitelendirilen göllerimizden, son 50 yılda bazıları kurudu, bazıları da kuruma tehlikesiyle karşı karşıya. Geçmişte manzarasıyla kendine hayran bırakan Konya’daki Meke gölü artık bir bataklık görüntüsüne sahip.

İklim değişikliği doğal kaynakları kısıtlıyor. Yer altı suları azalıyor. Azalan ve kirlenen su kaynakları, biyolojik çeşitliliği azaltıyor. Karadeniz’de 161 balık türünden 59’unun nesli tükendi. (KAYNAK: RİZE ÜNİVERSİTESİ-2012)

Su kaynaklarımız ciddi tehdit altında. Türkiye Çevre Raporu’na göre Türkiye’de ki yüzey sularının, derelerin ve göllerin yüzde 79’u kirlenmiş durumda. (KAYNAK: TMMOB Çevre Mühendisleri Odası)

12 yıl sonra ülkemizdeki nüfusun 100 milyon olacağı öngörülüyor. Endüstride, zirai alanlarda ve hanelerde suya olan talep her geçen gün artmaktadır. Bu talebin karşılanabilmesi için suyun hanelere en az kayıpla ulaştırılması, tasarruflu kullanımı, suyun geri kazanımı, zirai alanlarda damlama sulamanın yaygınlaştırılması gibi önlemlerin alınması gerekir. Bilimsel kuruluşlar, küresel ısınmanın su kaynaklarının dağılımında değişikliklere neden olduğunu işaret ediyor.

Türkiye’de 24 milyon hektar tarım alanının yaklaşık 5.6 milyon hektarı sulanabiliyor. Tarım alanlarının yüzde 80’ni ise yağışa bağlı sulanıyor. Bu bölgelerde iklim değişimi, kendisini daha fazla hissettiriyor.

Küresel İklim Değişikliğinin tarımsal üretim, hayvancılık ve balıkçılık üzerindeki olumsuz etkisi insanların yaşam şartlarını zorlaştırıyor.

Yaşamını tarım ve doğal kaynaklara bağlı olarak sürdüren kırsal bölgedeki insanlar yoksulluk, çatışma, zulüm ve afetler nedeniyle güvenli gıdaya ve temiz suya erişemedikleri için çaresizlik içinde göç etmek zorunda kalıyor. Dünya genelinde her gün yaklaşık 200 bin kişi göç ediyor. (KAYNAK: UNDP – Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı)

Birleşmiş Milletlerin hazırladığı rapora göre küresel düzeyde açlık çekenlerin sayısı son üç yılda yükseldi. Dünyada her gün 821 milyon insan açlık ile karşı karşıya.

Dünya Gıda Programı İcra Direktörü; “Her 5 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor. Dünyada 300 trilyon dolar varlık bulunurken bu durum kabul edilemez” ifadesini kullandı.

Harvard Üniversitesi tarafından yayımlanan araştırmaya göre son yıllarda yoğunluğu en üst seviyeye ulaşan karbondioksit, temel besin kaynaklarının daha az besleyici olmasına neden oluyor.

Bu durum besin yetersizliği çeken 2 milyar insanın sağlık sorunlarını daha da arttıracak. Birleşmiş Milletlerin hazırladığı raporda 2017 yılı itibariyle 151 milyon çocuğun yetersiz beslenmeden dolayı gelişimini tamamlayamadığına dikkat çekiliyor.

İnsanların yaşamak için yeterli gıdayı almaları ve bu gıdaların sağlıklı olması insan haklarının esasını oluşturmaktadır.

Aslında; dünya nüfusunun gıda talebini karşılayacak kadar üretim yapılıyor. Burada önemli olan doğal kaynakların korunması, sürdürülebilir üretim ve paylaşımın doğru yönetilmesidir.

İklim değişikliği ile mücadelenin önemini anlayabilmek için küresel ısınmanın ekonomik boyutunu da dikkate almak gerekir. 2017 yılında dünya genelindeki afetlerin ekonomik kaybı 353 milyar dolar.

Sürdürülebilir kalkınmayı sağlayabilmek ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinden kaçınmak için tüm ülkeler sera gazlarının salınımını kontrol altına alma girişimlerini hızlandırmalı ve küresel çalışmalar güçlendirilmelidir.

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Raporuna göre, küresel sıcaklıkların sanayi öncesi döneme göre 2°C derecenin üzerine çıkması durumunda buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi doğal yaşam alanları ve insan hayatını doğrudan etki edecektir. Sürdürülebilir bir dünya düzeni için sadece bugünü değil, gelecekte tüm canlıların hayatlarından sorumlu olduğumuzu kabul etmeliyiz.

Dünyanın bize sunduklarına saygı göstermezsek, kıymetini bilmezsek yaşam şansını kaybedeceğiz. Bu nedenle yaşamın güvencesi olan hava, toprak ve suyun kirletilmemesinin tek çıkar yol olduğunun bilinmesi gerekir.

Geçen her gün kaybımız demektir. Harekete geçmezsek, iklim değişikliğinin etkileri daha yıkıcı ve daha maliyetli olacak. Yaşama vereceği zarar gelecek nesilleri etkileyecek.

Bu sorunu ciddiye almalıyız. Geri dönülmez noktaya gelmeden sonuç odaklı projeler üretmeliyiz.

Sonuç olarak; iklim değişikliğine çözüm getirmeden doğayı koruyamayız, yaşamda sürekliliği sağlayamayız. Dünyada giderek artan nüfusun beslenebilmesi için; üretimin arttırılması, adaletli paylaşımı, israfın en aza indirilmesi, atık ve geri dönüşümün önemine tüm dünya ülkelerinin odaklanması gerekir.

Sürdürülebilir bir gelecek için açlık ve yoksulluğun gündemde olmadığı, yer küremizde yaşayan insanların topraklarını terk etmeden, güvenli gıdaya ve temiz suya erişebildiği, çocukların yeterli beslenebildiği, sağlıklı büyüdükleri barış içinde bir dünya diliyorum.

Dünya Gıda Günü kapsamında “Gıdanın Geleceğinin Şekillenmesi” temalı bu konferansın gerçekleşmesinde emeği geçenlere, değerli katılımcılara ve konuklara teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum.

Bu yazı Mehmet Reis’in 17 Ekim’de yapılan “Sürdürülebilir Gıda Konferansı” konuşmasıdır.

Devamını Oku
Advertisement
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mehmet Reis

Türkiye’deki tarımsal ürün ve gıda arzının sürdürülebilirliği

Mehmet Reis

Yazar:

Dünyada toplum sağlığı açısından gıda arzı bu dönem her zamankinden daha önemli bir hal almış durumdadır. Bir ülkenin tarımsal üretiminde kendi kendine yeterlilik gıda güvencesinin ve güvenliğinin vazgeçilmezidir.

Dünya ilk defa böyle bir Pandemi sürecinden geçmektedir. Karşı karşıya kalınan sorunlar hemen her ülke için geçerli durumdadır. Özellikle bu dönem kesintisiz gıda arzını sağlayabilmek çok önemli.

Ülkemizde şuan için hasat dönemine kadar ürün arzında bir sıkıntı görülmemektedir. Ürün arzının sürdürülebilirliği için de mevcut stok takibi yapılarak tedbirlerin alınması gerekmektedir. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin buğday ve pirinç ile ilgili olarak sezon sonuna kadar stokların yeterli olduğunu açıklamasını örnek olarak verebiliriz. Sektörümüzle ilgili olarak buğday ve mercimek ekimi yapıldı, Haziran ayında da hasadı yapılacak.

Nisan ve Mayıs ayında fasulye nohut çeltik ekilecek, Temmuz Ağustos Eylül ayı gibi de hasadı yapılacak.

Şu an ki durumla ilgili aldığımız bilgilere göre sevindirici olan konu ekimi yapılan ürünlerde iyi bir rekolte beklenmektedir. Ayrıca çiftçimiz başta fasulye olmak üzere nohut, çeltik tohumlarının hazırlıklarını yaptı. Hatta geçen seneye göre daha fazla ekmeyi planlıyor.

Özellikle bu dönemde tarlada çalışanları koruyacak önlemler alınarak çiftçimiz cesaretlendirilmeli ve olası talepleri yerine getirilmeli. Çiftçimiz, üreteceği ürünün cinsini, miktarını, hangi tohumu kullanacağı konusunda yönlendirilmek istiyor.

Sürdürülebilir tarım uygulamaları ile verimliliğin ve gelirinin artmasını bekliyor.

Gıda tedarikinin aksamaması için, çiftçinin tarlada üretime devam etmesi gerek. Çiftçinin üretimine daha fazla destek vererek verimliliği arttırırsak gıda arzında sürdürülebilirliği ve fiyat istikrarını sağlarız.

Bir tedarikçi firması olarak tüm satış noktalarındaki rafları boş bırakmayarak panik alımlarını önlemeye çalıştık. Tüm tedarikçilerin özellikle bu dönemde bu konuya hassasiyet göstermesi gerekmektedir.

İçinde bulunduğumuz bu sıkıntılı dönemde sağlık sektörü gibi gıda sektörü de çok fazla önem teşkil ediyor. Bu yüzden gıda sektöründe de oluşabilecek sorunları imece usulü ile çözüme ulaştırmamız gerekmektedir.

Tarım insanlığın beslenmesinde, kırsal kalkınmada, sanayi sektörüne hammadde sağlamada ve ihracatta önemli rol oynar.

Tarım toplam iş gücünün üçte birinin geçim kaynağı ve toplumun her kesimini ilgilendiren stratejik bir sektördür.

Devamını Oku

Mehmet Reis

Dünya iklim değişikliğinin tehdidi altında

Mehmet Reis

Yazar:

Dileğimiz, amacımız iyi yaşamak. Yaşamda sürdürülebilirliği sağlayabilmek için bugünden yarınlara dikkatle bakmak gerekir.

Sizlere küresel iklim değişikliğinin etkilerinden, zorunlu göçten, tarımın sürdürülebilirliğinden ve gıdanın geleceğinden söz etmek istiyorum.

Birleşmiş Milletler’in 6 Mayıs 2019 tarihli raporuna göre; insanların doğa üstündeki yıkıcı etkileri nedeniyle, 1 milyon hayvan ve bitki türü yok olma tehdidiyle karşı karşıya.

Sera gazı salınımları, gıda atığı, çevre kirliliği ve çarpık kentleşme iklim değişikliğine neden oluyor. İklim değişikliği ise aşırı hava olaylarını oluşturuyor. Bu durum tarım alanlarının azalmasına, bitki hastalıklarına, verim kaybına, daha fazla su ihtiyacına, ekim ve hasat sezonlarında değişikliklere neden oluyor.

Tarım; toplumun beslenmesi, sanayinin hammadde ihtiyacını karşılaması, dünyanın toplam işgücünün üçte birine temel geçim kaynağı sağlaması açısından büyük önem teşkil ediyor.

İklim değişimi kökenli afetler gıda güvencesi için risk oluştururken gıda güvenliği açısından da tehdit içermektedir.

Tüm canlıların yaşamını tehlikeye sokacak iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini geçmişe göre daha sık ve uzun süreli yaşamaya başladık.

İklim bağlantılı riskler, sınırlı olan doğal kaynakların sürdürülebilir biçimde yönetilmesini zorlaştırıyor.

Tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan aileler, doğal kaynakların azalması, yaşam şartlarının zorlaşması nedeniyle yaşadıkları yerleri terk ediyor.

Bir zamanlar karasabanla toprağı süren, düvenle harman koşan, sığır güden, balıkçılık yapan ve devamında 43 yıldır gıda sektöründe çalışan bir kişi olarak, nereden nereye dediğim bu konuyu destekleyecek bir örnek vermek istiyorum.

Köyümüz geçimlik tarım ve hayvancılıkla uğraşırdı. 30’a yakın büyük ve küçükbaş hayvanımız vardı.

Ne zaman ki doğa şartlarının zorluğu ve geçim sıkıntısı başladı, önce gençler sonra aileler büyük kentlere göç etti.

Ne acıdır ki buğday ektiğimiz tarlayı orman, harmanı ise çalılar kaplamış, samanlık göçmüş, boyunduruk, yaba, dirgen, üvendire kırılmış ya da çürümüş.

Kuyular kurumuş, evlerin duvarları yıkılmış, çatıları çökmüş.

Üzgünüm, çünkü artık bacalar tütmüyor, köpeklerin havlamaları, hayvanların varlığını simgeleyen çanların sesi artık duyulmuyor.

O sesleri duymayı, toprağın ve kemrenin kokusunu hala çok özlüyorum.

1990’dan sonra sadece köyümüz değil; Türkiye’nin yüzlerce köyü yaşam şartlarının ağırlaşması nedeniyle terk edildi.

Ülkemizde en çok göç veren ikinci il olan Kastamonu’nun sorunlarından yola çıkarak Türkiye’de doğduğu yerleri terk etmek zorunda kalan insanların, göç etme nedenlerini gündeme getirmek için, 1995 yılında o dönemin Başbakanı, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı, İstanbul Valisi ve İstanbul Belediye Başkanı’nda katıldığı yüksek düzeyde Türkiye’de ilk göç panelini gerçekleştirdim.

Panelde; kırsalda yaşayan tarım emekçilerinin kentlere göç etmesiyle birlikte tarımın sürdürülebilir yapısının bozulduğuna, şehirlerde işsizlik oranlarının arttığına dikkat çekildi.

Gelişmiş ülkelerin, ekonomik büyümelerini kırsaldaki potansiyeli değerlendirerek gerçekleştirdikleri vurgulandı.

Gelişmekte olan ülkeler için ise kırsal kalkınmanın önemine işaret edildi. Küçük ölçekli tarım işletmelerinin ve aile çiftliklerinin desteklenmesinin gerekliliğine dikkat çekildi.

Hatırlatmak isterim ki Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü(FAO) 2017 yılının temasını ‘göç’ olarak belirlemişti. Ayrıca açlık, yoksullukla mücadele ve doğal kaynakların korunması açısından 2014 yılını Uluslararası Aile Çiftliği yılı olarak ilan etmişti.

Panelin sonuç bildirgesi olarak;

Kırsal kesimin kentlere göç etmesinin önlenebilmesi için barınma, güvenlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinin verilmesi yanında bireylerin sosyoekonomik statülerinin yükseltilmesi, tarım ve hayvancılık politikalarının tersine göç ve istihdam yaratacak yönde şekillendirilmesinin gerekliliği, ilgili merciler ve kamuoyuyla paylaşıldı.

TUİK verilerine göre 1990 yılında yapılan genel sayımda nüfus 56 milyon kişi olarak kayıtlara geçti. Belde ve köylerde yaşayanların oranı yüzde 41’di.

2018 yılındaki sayımda nüfusumuz 82 milyon kişi oldu. Belde ve köylerde yaşayanların oranı yüzde 7,7’e geriledi.

1990’daki nüfusun il ve ilçelerdeki yaşayan oranı yüzde 59 iken bu oran 2018’de yüzde 92,3’lere çıktı.

Yapılan yasa değişikliği ile köylerde yaşayanların yüzde 14’lük bir bölümü il ve ilçelerde yaşayanların nüfusuna dahil edildi. Bununla birlikte nüfusun yüzde 80’ne yakınının şehirlerde yaşaması ülkemiz açısından son derece düşündürücü bir durum.

Şehirleşme arttıkça toprak ile bağ kopuyor buna bağlı olarak üretim miktarı azalıyor.

Yirminci yüzyılın ortalarında başlayan köyden kente göç günümüzde hala devam ediyor. Gençler şehirlere gidiyor.

Tarım sektörünün toplam istihdam içindeki payı azalıyor. Tarım sektöründe çalışan 1990 yılında yaklaşık yüzde 47 olan pay 2010 yılında yüzde 25’e 2018’de ise bu oran yüzde 17’lere geriledi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine bakıldığında Tarımın Gayri Safi Yurtiçi Hasılasında 2010 yılındaki yüzde 9’luk pay 2018’de yüzde 5.8 ile en düşük seviyeye indi. Uzun yıllardır kendini tarım ülkesi olarak niteleyen ve tarımın dünyada ilk geliştirildiği coğrafyanın üzerinde kurulan Türkiye, sosyal ve ekonomik açıdan sürdürülebilir bir gelecek için üretimde kendine yeterliliği sağlayan ve ihracatını artıran bir ülke konumunda olmalıdır. Yeter ki gerekli iradeyi gösterelim ve kararlı olalım.

Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış bir ülkenin ekonomisindeki dirilişinden söz etmek isterim. Bağımsızlık mücadelesini kazanan Gazi Mustafa Kemal ve kurmayları 4 Mart 1923’te İzmir’de yapılan 1.İktisat Kongresi ile ekonomide de bağımsızlığın ilk adımını attılar.

“Üreticilerden Yoksun Olan Milletler Üretenlerin Esiri Olur”, “Milli Ekonominin Temeli Ziraattır” diyerek bir ülke için üretim ve üreticinin önemini vurgulayan Atatürk “Köylü Milletin Efendisidir” sözüyle de köylü ve kırsal kesimin potansiyeline ne kadar önem verdiğini göstermiştir.

1933 yılında “İdeal Cumhuriyet Köyü” projesiyle çağdaş, kırsal yaşam modeli hedeflenmiştir.

Küresel iklim değişikliğinin etkilerine dönecek olursak;

İklim uzmanları yer küremizde, bir zamanlar ender rastlanan aşırı hava olaylarının, iklim değişikliğine bağlı olarak 1990’dan sonra iki katına çıktığını vurguluyor.

Daha yakın bir zaman diliminde, 2007-2008’de yaşanan şiddetli kuraklık tüm dünyada tarımsal üretimi olumsuz etkiledi. Bazı ülkelerde ayaklanma ve iç karışıklığa neden oldu.

Rusya’nın 130 yıl sonra, 2010’da yaşadığı, Amerika’nın da 1956’dan sonra 2011’de gördüğü en sert kuraklığın yarattığı arz eksikliği nedeniyle küresel piyasalarda fiyatlar zirve yaptı.

2017 yılı; 1880 yılından sonra dünya tarihinde kaydedilen en sıcak 3. yıl oldu.

2018 yazında ise dünyanın birçok bölgesinde sıcak hava dalgası etkili oldu. Yangın ve kasırga yüz binlerce kişiyi evinden etti.

Küresel iklim değişikliğine karşı zaten savunmasız olan, geçimlerini tarım, hayvancılık ve balıkçılıkla sağlayan az gelişmiş toplumlar; yoksulluk, çatışma, zulüm ve afetler nedeniyle güvenli gıdaya ve temiz suya erişemedikleri için çaresizlik içinde yaşam alanlarını terk ediyor.

Dünya genelinde her gün yaklaşık 200 bin kişi göç etmek zorunda kalıyor. (Kaynak: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı)

Ülkemizde ise gerek üretici boyutunda; gerekse toprak, su ve orman açısından durum nasıl bir bakalım.

Türkiye’de 2018 yılı son 47 yılın en sıcak yılı oldu. Geçtiğimiz son 4 yıl ise 1940 yılından beri aşırı hava olaylarının en çok görüldüğü yıllar oldu. Buradan hareketle ülkemizde afet riskinin güçlenerek arttığını görebiliyoruz.

İklim değişimi biyo-çeşitlilik kaybına neden oluyor. 2012 yılında yapılan araştırmaya göre, Karadeniz’de 161 balık türünden 59’unun nesli tükendi.

Türkiye Çevre Raporu’na göre su kaynaklarımız ciddi tehdit altında. Türkiye’deki yüzey sularının, derelerin ve göllerin yüzde 79’unda kirlilik görülüyor.

Tarım alanlarının yüzde 80’i yağışa bağlı sulanıyor. İklim değişikliğinin etkileri bu bölgelerde daha fazla hissedilecek. Aynı döngü içinde tarım alanlarının azalması ise iklim değişikliğini hızlandıracak.

Bilimsel kuruluşlar, küresel ısınmanın, su kaynaklarının azalmasına ve dağılımında ki değişikliklere de neden olduğuna işaret ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre; Türkiye’nin nüfusunun 2040 yılında 100 milyonu geçeceği öngörülüyor. Endüstride, zirai alanlarda ve hanelerde suya olan talep her geçen gün artıyor. Bu talebin karşılanabilmesi için suyun hanelere en az kayıpla ulaştırılması, tasarruflu kullanımı, suyun geri kazanımı, zirai alanlarda damlama sulamanın yaygınlaştırılması gibi önlemlerin alınması gerekir.

Jeolojik miras olarak nitelendirilen göllerimizin son 50 yılda yüzde 40’ı kurudu, bazıları ise kuruma tehlikesiyle karşı karşıya.

Geçmişte manzarasıyla kendine hayran bırakan, dünyanın nazar boncuğu olarak adlandırılan Konya’daki Meke Gölü kurudu.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı Raporu’na göre, her yıl denizlerimize karışan plastik atık miktarı yaklaşık 8 milyon ton. Deniz canlıları tarafından yutularak sindirilen 5 mm’den küçük parçalar besin zinciri içinde insanlara kadar ulaşarak ciddi sağlık riski yaratıyor. Denize atılan sigara izmariti 5 yıl, plastik torba 20 yıl, plastik bardak 50 yıl, misina ise 600 yıl çözülmeden doğada kalıyor.

Tüm karasal yaşam toprağa bağlıdır ve yaşam toprakta filizlenir.

Ekilebilir arazilerimizin en verimli olan üst kısmı erozyon ile yok oluyor. Topraklarımızın yüzde 86’sında erozyon görülüyor.

Tarıma elverişli 1 santimetre kalınlığında bir toprak tabakası, ortalama olarak 100 ile 1000 yıl arasında oluşuyor.

Küresel ısınmanın ilerleyen dönemlerde erozyonu daha da artıracağı ortada.

Ormanlarımıza gelince ülkemizin toplam yüz ölçümünün yüzde 28.6’sını ormanlık alanlar oluşturuyor. 22.3 milyon hektarlık orman alanı olan Türkiye zengin bio çeşitliliğe ev sahipliği yapıyor. Ormanların sürdürülebilirliği için iklim değişikliğinin azaltılması ve ekosistemin korunması gerekir.

Ormansızlaşma küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 11’ine neden oluyor. (Kaynak: WWF-Dünya Doğayı Koruma Vakfı)

1996 yılında ormanların korunması ve önemine dikkat çekmek için yine üst düzey bir katılımla Orman Paneli’ni gerçekleştirdik.

Bilim insanları dünyada tarımın ilk başladığı topraklar olarak bilinen ve birçok ürünün gen merkezi konumunda olan Türkiye’nin Akdeniz Havzası’nda yer almasından dolayı doğal afetlerin en çok yaşanacağı ülkeler arasında olduğuna işaret ediyor.

Türkiye’de azalan yağışlar ve artan sıcakların sonucuna bağlı olarak, kuraklığın sık ve uzun dönemlerde yaşanması tarım, sanayi, turizm ve enerji başta olmak üzere birçok sektörü olumsuz etkileyecektir.

Değişen iklim koşullarına uyum sağlanabilmesi için devletin tüm ilgili birim ve kurumları bu riskleri göz önünde bulundurması gerekiyor.

Türkiye’nin kararlı bir şekilde uluslararası iklim müzakerelerinde çözüme ortak olması büyük önem teşkil ediyor. Birleşmiş Milletler Dünya Beslenme ve Gıda Güvenliğinin Durumu raporuna göre küresel düzeyde açlık çekenlerin sayısı son üç yılda yükseldi.

Günümüzde yaklaşık 821 milyon insan açlık çekiyor. 600 milyonu obez olmak üzere 2 milyar insan aşırı kilolarıyla mücadele ediyor. Bugün dünyanın bir bölgesinde obezite ile mücadele edilirken, diğer bir bölgesinde çocuklar açlıktan ölüyor. Yetersiz beslenme nedeniyle her yıl 5 yaşın altındaki 3 milyon 100 bin çocuk hayatını kaybediyor.

Harvard Üniversitesi tarafından yayımlanan araştırmaya göre son yıllarda yoğunluğu en üst seviyeye ulaşan karbondioksit, temel besin kaynaklarının daha az besleyici olmasına neden oluyor.

Bu durum; besin yetersizliği çeken milyonlarca insanın sağlık sorunlarını daha da artıracak.

Gıda güvencesi, insanların sağlıklı beslenmesi için gereken güvenilir gıdalara fiziksel ve ekonomik bakımından sürekli erişebilmesidir.

Gıda güvenliği ise bir gıda maddesinin fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik anlamda sağlığı tehdit eden içeriğe sahip olmamasıdır.

İnsanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için yeterli gıdayı almaları ve bu gıdaların güvenilir olması insan haklarının esasını oluşturmaktadır.

İnsan Hakları Evrensel beyannamesinde de belirtildiği gibi insanların temel gereksinimi olan gıdanın eşit ve adil dağıtılmadığı bir dünya güvenli değildir.

Aslına bakarsak dünyada yeterli miktarda gıda üretilmektedir. Burada önemli olan doğal kaynakların korunması, sürdürülebilir üretimin ve adaletli paylaşımın gerçekleştirilmesidir.

Mahatma Gandi “Dünya, herkesi doyuracak kadar kaynağa sahiptir. Ama herkesin aç gözlülüğünü doyuracak kadarına değil” demiştir.

Uzmanlar, ekonomik çıkarların bütün değerlerin önüne geçmesi nedeniyle zengin ve fakir ülkeler arasındaki uçurumun daha da artacağı gerçeğine işaret ediyor.

Düşük gelirli ülkelerde yaşayan insanların biran önce ekonomik açıdan desteklenmesi gerekir.

İklim değişikliği ile mücadelenin önemini anlayabilmek için küresel ısınmanın ekonomik boyutunu da dikkate almak gerekir. İklim değişikliği kaynaklı hasarlar gıda, sağlık ve doğal ekosistemler üzerinde yüksek ekonomik kayıplara neden olmaktadır.

Dünya genelinde doğal afetlerin hasarı 2018 yılında 252 milyar dolar. (Kaynak: AON) Ülkemizde ise 1.9 milyar dolar.(Kaynak: BM 2018 Küresel İklim Riski Endeksi)

Küresel ısınmanın neden olduğu kayıpları azaltmak için, afet riskini nasıl yöneteceğimizi bilmemiz ve hazırlıklı olmamız gerekir.

İklim değişikliği ile mücadele konusunda küresel iş birliğine ihtiyaç var.

Enerji, sanayi, ulaştırma ve konut gibi bazı sektörlerde fosil yakıt kullanımının azaltılmasını ve yenilenebilir enerjinin artırılmasını sağlayacak önlemlerin ivedilikle uygulanması gerekmektedir. Aksi halde iklim değişikliklerinin etkileri daha yıkıcı ve daha maliyetli olacak.

Gıda üretimi ve hayvan yetiştiriciliğinde aşırı su tüketimi, petrol, kimyasal gübre ve ilaç kullanımı iklim ve çevre düzenini olumsuz etkiliyor.

Gıda üretiminin, doğal ekosisteme uygun şekilde planlaması ve uygulanması gerekiyor.

Daha az su tüketen bitkiler ve yenilebilir kaynaklar tercih edilmelidir.

Küresel ısınmanın başlıca nedeni olan fosil yakıtların kullanılması havayı, toprağı ve suyu kirleterek tüm canlıların yaşamını tehlikeye atıyor. Gelecek nesillerin varlığını tehdit ediyor.

Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada her yıl 7 milyon kişi hava kirliliği sebebiyle hayatını kaybediyor.

2017 rakamlarına göre 2.1 milyar kişi güvenilir içme suyuna erişemiyor ve bu rakamın önemli bir bölümü Afrika kıtasında yaşıyor.

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Raporunda, küresel sıcaklıkların sanayi öncesi döneme göre 2 derecenin üzerine çıkması durumunda, buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, yağmur ormanlarının yok olması, doğal yaşam alanlarına ve insan hayatına doğrudan etki edecektir.

Bilim insanları tarafından, genetik çeşitliliğin ve ekolojik sistemlerin varlıklarını sürdürmeleri açısından gerekli “kritik eşik” olarak kabul edilen 1,5 dereceyi aşmaması için uyarılıyor.

Küresel ısınmanın en önemli nedeni olan sera gazı salınımlarını 2030’a kadar yarı yarıya azaltılması ve 2050’de de sıfıra indirilmesi öngörülüyor.

Sonuç olarak; 2018 Aralık ayında Polonya’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler 24. İklim Konferansı’nda 196 ülkenin imza attığı sonuç bildirgesinde yenilenebilir enerjiye yönelme teşvik edildi.

Sürdürülebilir bir dünya düzeni ve daha iyi bir yaşam için sadece bugünü değil, gelecekte de tüm canlıların hayatlarından sorumlu olduğumuzu kabul etmeliyiz.

Bir Kızılderili reisinin herkese ders olacak şu sözleri çok anlamlı; “Son ağaç yok olduğunda, son ırmak kuruduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

Dünyanın bize sunduklarına saygı göstermezsek, kıymetini bilmezsek yaşam şansını kaybedeceğiz. Yaşamın güvencesi olan atmosfer, toprak, su ve ormanların yönetimi, ekosistemin korunmasında ve gıda tedarikinin güvence altına alınmasında önemli rol oynayacaktır. Bu bağlamda;

Henry Kissinger’in sözünü sizlerle paylaşmak isterim; ‘’Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz.’’

Su ve gıda güvenliği dünya barışı için ciddiye alınmalıdır.

Her geçen gün daha da kritik bir hal alan, çağımızın en önemli sorunu olan bu tehdide karşı kişisel yaşamımızdan başlayarak, herkesin kendi adına sorumluluk üstlenmesi, duyarlı olması, önlem alması, mücadele etmesi ve küresel tepkilerin güçlendirilmesi gezegenimizin geleceği açısından önem taşıyor.

Geleceğimizi tehdit eden küresel sorunlara çözüm getirmeden doğayı koruyamayız, yaşamda sürdürülebilirliği sağlayamayız.

(WWF) Dünya Doğayı Koruma Vakfı raporuna göre 2050’de dünya nüfusunun 10 milyara ulaşmasıyla birlikte kısıtlı kaynakların yetmeyeceği öngörülüyor.

Dünyada en çok üretilen ve tüketilen besin grubu buğday, mısır ve pirinç olduğu ifade ediliyor.

Birleşmiş Milletler 2050 yılına kadar dünyanın tahıl üretiminin yüzde 40’a düşebileceğinin yanında besin değerlerinin de azalacağı konusunda uyarıda bulunuyor.

Uzmanlar binlerce yenilebilir bitki türünün bulunduğunu ancak günümüzde insanların sadece 150-200 bitki türünü tüketebildiğini ifade ediyor. Dünyanın farklı bölgelerinde yüzlerce tarım ürünü atıl durumda bekliyor.

Besin değeri yüksek bitkisel ürünlerin besin zincirine katılması, mutfağımıza girmesi, sofralarımızda yer alması gıdanın geleceği ve sağlıklı beslenme açısından çok önemli.

Araştırmalar; tahıl ve sebzelerden sağlanacak proteinlerin, etlerin yerini tutabileceğine işaret ediyor.

Hayvansal gıdalara olan aşırı bağımlılık doğal ekosistemi olumsuz etkiliyor.

Uzmanlar; hayvansal protein tüketiminin azaltılmasını, protein ihtiyacının bitkisel ürünlerden alınmasını öneriyor.

19 Şubat 2019’da Fransa’nın Paris kentinde yapılan toplantıda geleceğin 50 gıdası olarak belirlenen kök sebzeler, yumru bitkiler, mor patates, yosun, su teresi, nohut filizi, karabuğday ve mantar çeşitleri insanların beslenme ve tüketim alışkanlıklarını değiştirecek.

10 bin yıllık geçmişi ile genetiğini ilk gün ki gibi muhafaza edebilmiş Kastamonu-Siyez buğdayı ve Kars-Kavılca buğdayı gibi bazı ürün çeşitleri geleceğin gıdaları arasında yer alacak.

Geleceğin gıdaları olarak belirlenen ürünlerin başta Afrika olmak üzere göçlerin yaşandığı ülkelerde üretilmesine destek verilirse orada yaşayan insanlar yeterli besin kaynaklarına ve ekonomik güce sahip olacaklar.

Ülkemiz topraklarında bu ürünlerden bazılarının üretilebilir olması avantaj olarak değerlendirilmelidir.

Artan gıda ihtiyacının karşılanabilmesi için ürün çeşitliliğine gidilerek bitkisel beslenmenin yaygınlaştırılması gerekiyor.

Değerli hocalarım, kıymetli öğrenciler atık ve israftan bahsederek konuşmamı tamamlamak istiyorum.

Her yıl 15 Mart Dünya Tüketiciler Günü’nde Reis gıda olarak “İsraf etmeyelim, yaşamı eşitleyelim” mesajını veriyoruz.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütüne göre çöpe giden yiyecekler yaklaşık 2 milyar insanın doymasına yetiyor. Dünya genelinde her yıl 1,3 milyar ton gıda atığı oluşuyor.

Toprak Mahsulleri Ofisi’nin araştırmalarına göre ülkemizde günde 5 milyona yakın ekmek israf ediliyor.

Ticaret Bakanlığı’nca açıklanan Türkiye İsraf Araştırması’na göre satın aldığı ekmeği tüketmeden çöpe attığını belirtenlerin oranı yüzde 11,7, tüm gıda çeşitlerinin tüketilmeden çöpe atıldığını belirtenlerin oranı ise yüzde 22,8 olarak tespit edilmiştir.

Bir ayette şöyle buyrulur. “Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz. Çünkü israf edeni Allah sevmez.”

Örf ve adetlerimizde tutumlu olmak vardır. “Çoğu zarar, azı karar.”, “Har vurup harman savurma.”, “Ayağını yorganına göre uzat.” Bu öz sözler tasarruflu olmayı israftan kaçınmayı öğütlemektedir.

İsrafı önleme, kaynakları daha verimli kullanma, gıda atık miktarını azaltma, geri dönüşüme önem verme bilincinin etkinleştirilerek yaygınlaştırılması gerekir.

Tüm bu uğraşılarımızla kamuoyunda farkındalığı artırmayı, konunun aciliyetine dikkat çekmeyi ve çözüme yönelik adımların hızlandırılmasını amaçlıyoruz.

Sonuç olarak; sürdürülebilir bir gelecek için; açlığın, yokluğun ve yoksulluğun son bulduğu, korkulardan ve kaygılardan uzak, insanların doğduğu topraklarda yaşayabildiği, güvenli gıdaya ve temiz suya erişebildiği, çocukların yeterli beslenebildiği, sağlıklı büyüdükleri barış içinde bir dünya diliyorum.

Devamını Oku

Mehmet Reis

Türkiye’nin bakliyat üretim-tüketimi ile ithalat-ihracattaki durumu ve sağlıklı beslenmedeki önemi

Mehmet Reis

Yazar:

Birleşmiş Milletlere bağlı Gıda ve Tarım Örgütü(FAO) tarafından 2016 yılı ‘’Uluslararası Dünya Bakliyat Yılı’’ ilan edilmişti.

FAO dünyada yaşanan açlık ve yetersiz beslenmeye karşı insan gelişiminde büyük rolü olan protein bakımından zengin baklagillerin gıda güvencesi açısından önemli olduğuna dikkat çekti. Ayrıca tüketicinin mercimek, nohut, fasulye gibi baklagillerin insan sağlığına fayda sağladığını bilinmediğinin uyarısını yaptı.

Türk halkının geleneksel temel gıda maddesi, lifli yapısı ve içerdiği bitkisel kaynaklı proteinler nedeniyle halkımızın önemli besin kaynağı olan bakliyat ürünlerinin üretim, tüketimi ithalatı, ihracatı, ülke ekonomisi ve sağlıklı beslenme açısından önemini, 43 yıllık gıda sektöründeki bilgi birikimimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ülkemizde 1982-1994 yılları arası uygulanan tarım politikası bakliyat üretimini arttırdı. Kendi ihtiyacını karşılayacak miktarda üretim gerçekleştirildi.

Türkiye dünya mercimek üretiminde ilk sırayı alırken, nohut üretiminde ise ikinci sırada yer aldı. Yüksek düzeyde gerçekleştirdiği üretimle ihracatçı konuma ulaştı.

5 Nisan 1994 kararları ile Türkiye’nin baklagillerdeki üretim politikası değişti. ‘’Ekonomik İstikrar Önlemleri’’ neticesinde baklagillerin fiyat yolu ile desteklenmesi kaldırıldı. TMO ve kooperatiflerin bakliyat pazarlarında etkileri azaltıldı.

TÜİK verilerine göre 1990 yılında yaklaşık 20 milyon 260 bin dekar baklagil ekili alanı 2016 yılında 7 milyon 152 bin dekara indi. Ekili alandaki azalma yüzde 65’dir.

Aynı dönem üretim 2 milyon 12 bin tondan, yüzde 46,30 azalışla 1.080 milyon 253 bin tona düştü.

1990 yılında Türkiye’nin nüfusu 56 milyon 473 bin, 2016 yılında ise 79 milyon 814 bin kişi. Artış oranı yüzde 41’dir .

Ülkemizde nüfus artışına paralel üretimin yapılamaması kişi başına düşen bakliyat tüketimini de azaltmıştır. İnsanların dengeli ve sağlıklı beslenebilmesi için gıdaların üretim ve tüketiminin nüfus artışına oranla dengelenmesi gerekmektedir. Her ülke özellikle stratejik ürünlerde ön görülü davranarak, yaşanacak mücbir sebepleri de göz önünde bulundurarak halkının gıda güvencesini sağlayabilmek için kendi kendine yeterli üretim yapmalıdır.

Türkiye 1988 yılında tüm mercimek çeşitlerinde 1 milyon 40 bin ton üretimiyle dünya mercimek üretiminin yüzde 38.8’ni gerçekleştirerek 1. sırada yer aldı. O yıl özellikle yeşil mercimek stoklarını eritebilmek için ‘’ mercimeğin sağlıklı beslenme açısından önemi’’ birçok platformda gündeme getirilmiş, televizyon programları düzenlenmiş, Prof. Dr. Ayşe Baysal tarafından mercimeğin faydaları anlatılmış ve değişik yemek tarifleri verilerek tüketime teşvik edilmiştir.

1990 yılında 216 bin ton yeşil mercimek üretimi 90’lı yılların ikinci yarısında başlayarak, 2016 yılında yüzde 91 azalarak 20 bin tona gerilemiştir. Türkiye yeşil mercimek üretiminde bugün kendi iç tüketimini karşılayamamaktadır. Üretilenden daha fazlasını ithal etmektedir. Mercimek ihracatındaki liderliğimizi kaptırdığımız Kanada’dan ithalat yapmamız ayrı bir üzüntü kaynağıdır. Yaklaşık 30 yıl önce yeşil mercimek üretimine ağırlık veren Kanada 2016 yılında 605 bin ton yeşil mercimek üreterek bugün dünya pazarının en önemli ihracatçısı konumundadır.

TUİK verilerine göre 1990 yılında genel mercimek üretimimiz 846 bin ton olup, 2016 yılına gelindiğinde yüzde 58 azalışla 365 bin tona ve yine 1990 yılında 9,9 kg kişi başına tüketim miktarı ise 2016 yılında yüzde 46 azalışla 5,4 kg‘a gerilemiştir.

1990 yılında nohut üretimi 860 bin ton iken 2016 yılında yüzde 47 azalışla 455 bin ton olmuş ve aynı yıllar kıyaslandığında kişi başına tüketim rakamları 7,9 kg dan 5,2 kg’a gerilemiştir.

1990 yılında fasulye üretimi 210 bin ton iken 2016 yılında üretim rakamı 235 bin tondur. Kuru fasulyede 1990 ve 2016 yılında ki kişi başına tüketim 3.4 kg’la sabit kalmıştır.

Dünya nohut üretiminde ikinci sıraya kadar gelen ve hatta ihracatta söz sahibi olan ülkemizde bugün gelinen noktada iç tüketimi karşılamak için ithalat yapılıyor.

Üretimin azalması nedeniyle yaşanan rekolte eksikliği spekülatif hareketlere zemin hazırlamakta ve dolayısıyla bakliyat fiyatlarında aşırı fiyat dalgalanmalarına neden olmaktadır.

Üretim azalınca iç tüketim karşılanamıyor, fiyatlar artıyor, çare olarak ithalata gidiliyor. İthalat yapılan bakliyat ürünlerinin içeriği ve lezzeti Türkiye’de yetiştirilenlerden farklıdır. Türk damak tadına uygun olmadığı için kişi başına düşen tüketimin azalmasına neden olmaktadır. Sağlıklı beslenmede önemli yeri olan bakliyat ürünlerindeki üretim ve tüketimin azalması hem ülke ekonomisini hem de sağlığımızı olumsuz etkilemektedir.

Ülkemizde son 25 yılda çocuklarda obezite olma oranı yüzde 5’ten yüzde 20’ye çıkmıştır. Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin toplam obezite oranı ise yüzde 30 civarındadır.

Obezite pek çok hastalığın ana nedeni olarak görülmektedir. Bilim insanları çağımızın hastalığı kanser ve obeziteye karşı mücadele için yerli tohumlardan üretilen ürünlerin tüketilmesini ve sağlıklı beslenmemizi öneriyor. Bakliyat tüketiminin obeziteyi önlediği ve kansere yakalanma riskini azalttığı ifade ediliyor.

Geleneksel damak tadımız İthal ürünlerle değişmeye başladı. Bu değişimi özellikle yerel tohumları koruma altına alarak ve üretimdeki sürekliliği gerçekleştirerek önleyebiliriz.

Bakliyat ürünlerinin üretimi canlıların besin kaynağının olmasının yanında toprağa verdiği azot sayesinde toprağı besler ve güçlendirir.

Türkiye’nin birçok bölgesi ekolojik yönden bakliyat yetiştirmeye uygundur. Toprak ve su kaynakları yeterlidir. Bakliyat tarımı diğer ürünlere göre daha kolaydır. Bakliyat üretiminde deneyimli çiftçilerimiz ve yerel tohumlarımız var. En önemlisi dekar başına alınan verimde ciddi artış yaşanıyor. Nohutta 1990 yılında dekar başına alınan verimlilik 97 kg iken 2016 yılında yüzde 31 artışla 127 kg’a ulaşmıştır.

Kuru fasulye de aynı yıllar arasında verimlilik yüzde 113 artış oranı ile 123 kg’dan 262 kg’a çıkmıştır.

Aynı dönem kırmızı mercimekte dekar başına alınan verim ise 100 kg’dan 147 kg çıktı. Artış oranı yüzde 47.

Bir zamanlar stoklarını eritmek için tüketim seferberliği yapılan yeşil mercimeğin 1990 yılında dekar başına alınan verimliliği 78 kg iken, 2016 yılında dekar başına alınan verimlilik 119 kg. Dekar başına alınan verimliliğin yüzde 53 oranında artmasına rağmen hala iç tüketimin yarıdan fazlasını ithal ediyoruz. Anne sütünü arttıran ve insan gelişiminde önemli yeri olan yeşil mercimeğin kişi başına tüketimi son 15 yılda 1 kg’ın altına düştü.

Bu durumun nedenlerini araştırılarak gelecek nesiller için çare bulmamız gerekir.

Ülkemizde birim alandan alınan verim; bakliyat üretiminde ve ihracatında söz sahibi olan Amerika, Kanada, Meksika gibi rakip ülkeler hariç dünya ortalamasının üzerindedir.

1990 yılında 230 bin ton olan çeltik ekimi, 2016 yılında 920 bin tona çıkmıştır.1990 yılında dekar başına alınan verimlilik 434 kg.’ dan 2016 yılında 793 kg.’ a çıkmıştır. Dekar başına yüzde 83 artış sağlanarak çeltik üretimi yüzde 300 artmıştır.

Dünya nüfusunun dörtte üçünde pirinç çok önemli bir besin kaynağıdır. Beslenme konusunda son yıllarda pirinç ile ilgili olumsuz açıklamalar yapılıyor. Türkiye’nin pirinç tüketim miktarı çok abartılıyor. 2016 yılı kişi başı pirinç tüketimi güney komşularımızda yaklaşık 50 kg., Japonya’da 63 kg., Hindistan’da 78 kg., Çin’de 94 kg., Tayland’da 161 kg. dır. Türkiye’de kişi başına pirinç tüketimi 9,5 kg. dır.

Buğdayda 1990 yılında 94 milyon 500 bin dekar ekili alandan, 2016 yılında yaklaşık 76 milyon 700 bin dekara düşmüştür. Yüzde 19 ekili alan azalışına rağmen 20 milyon tondan, 20 milyon 600 bin tona çıkmıştır. Nedeni; 1990 yılında dekar başına alınan verimlilik 212 kg.’ dan 2016 yılına gelindiğinde yüzde 27 kg artışla 269 kg.’ a yükselmesidir. Bu oran Avrupa Birliği ortalamasının altındadır.

Avrupa Birliği’nde 2010 yılında buğdayda dekar başına alınan verimlilik 534 kg’dır.

Türkiye bakliyat tarımı için son derece uygun olan bu avantajını en iyi şekilde değerlendirmelidir. Maliyetlerin yüksek olması ve diğer nedenlerden dolayı bakliyat ekim alanlarına çoğunlukla buğday başta olmak üzere arpa, mısır gibi başka ürünler ekiliyor.

1982-1994 yılları arasında olduğu gibi kendi iç tüketimimizi karşılayıp aynı zamanda ihracat yapan bir ülke konumuna gelebilmek için bakliyat ekim alanlarını arttırılmalıyız.

Bakliyat üreticisi üretim aşamasında desteğin yapılmasını ve maliyetlerin aşağı çekilmesini talep ediyor. Daha nitelikli, verim gücü yüksek tohumlarla üretim konusunda desteklenmesini ve yönlendirilmesini istiyor.

Bu çerçevede yurt içi tüketim ve dış satım potansiyeli dikkate alınarak her üründen ne kadar üretilmesi gerektiği araştırılıp; ekilecek ürün çeşidi, miktarı belirlenmeli devamında üretim planlaması yapılarak, üretici yönlendirilmeli ve takibi sağlanmalıdır.

TMO’nun ana görevi bilindiği üzere iç piyasadaki fiyatların anormal ölçüde düşme ve yükselme eğilimlerini önlemektir. Bakliyat hasat dönemi sonrası rekolteye göre iç tüketim ve dış satım potansiyelini hesaplayarak ihtiyaç yada ürün fazlalığını en kısa sürede planlayarak kritik dönemlerde alım yapacağının duyurusu üreticiye pazarlık gücü katar ve dolayısıyla ürününü ucuza satmaz. TMO’yu kendisi için garanti görür. Geçtiğimiz yıllarda bunun olumlu örnekleri yaşandı. İç tüketim ve dış satım miktarlarının hasat dönemin hemen sonrası hesaplanması diğer bir önemi ihtiyacı ve ihtiyaç fazlasının belirlenmesidir. İhtiyaç var ise iç ve dış piyasalarda fiyatlar artmadan, stoklar azalmadan en kısa sürede içerisinde ithalat başta olmak üzere tedbirlerin alınması spekülasyonları önler ve böylece tüketici ve çiftçi korunmuş olur.

Tüm bunlar sağlanarak çiftçilere tekrar bakliyat üretimi özendirilerek teşvik edilmeli ve üretimin devamlılığı sağlanmalıdır.

Türkiye bakliyat ithalatı yapmasına rağmen ihracatta yapmaktadır. Burada dikkat çeken İhracat yaptığımız ülkelerin dünya bakliyat ürünleri ihracatında söz sahibi olmalarıdır. Ülkemizde yetiştirilen bakliyat ürünleri dünya pazarında tercih edilmektedir. Dış pazarda Türkiye menşeli ürünlerin kabul görmesinin nedeni geleneksel yerli tohumların genetik müdahaleye uğramamış olmasıdır. Kendine has özelliklerini, besin değerlerini koruması ve lezzet farklılığından dolayı son yıllarda ciddi bir talep artışı yaşanıyor.

Dış pazarda Amerika, Kanada, Meksika, Hindistan’da yetiştirilen kırmızı mercimek, nohut ve fasulye daha ucuz olmasına rağmen tercih edilmiyor. Türkiye’de yetiştirilen yerli ürünleri talep ediyor. Türkiye bu talebi dikkate almalı ve üretim potansiyelini en iyi şekilde değerlendirmelidir.

Türkiye’de bakliyat üretimini artırır ve kendi kendine yeterlilik düzeyini aşarsa ithalatçı ülke konumundan çıkarak ihracatçı ülke konumuna geliriz

1990 yılında 2 milyon tonu aşan miktarda bakliyat üretimini gerçekleştiren Türkiye bugün daha fazlasını üretebilir. İç tüketimde kendi kendine yeterliliği sağladığı gibi 1,5 milyar doların üzerinde bakliyat ihracatı da yapabilir. 1 milyon ton mercimek üretelim tamamını ihraç ederiz.

Avrupa Birliği ülkelerinin 2015 yılı tarım ürünleri ihracatı 585 milyar dolar. 2015 dünya ihracatından aldığı pay yüzde 37, Amerika 163 milyar dolar aldığı pay yaklaşık yüzde 10, Almanya 115 milyar dolar, Hollanda 87, Brezilya 80, Çin 73, Kanada 63, Endonezya 39 milyar dolar Türkiye’nin 2015 yılı tarım ürünleri ihracatı yaklaşık 17,5 milyar dolardır.

Türkiye bakliyat üretimini yüzyıllardır yapmaktadır. Kanada ve Amerika mercimek ve nohut üretimine yoğunlukla 1990 yılında başladı. 2014 yılı kuru fasulye üretimi Amerika’nın 1 milyon 311 bin ton,

Kanada’nın 2016 yılındaki mercimek çeşitlerindeki üretimi 2 milyon 373 bin tondur.

Bu iki ülke bugün dünya mercimek, nohut ve kuru fasulye ihracatında önemli bir yere sahiptir.

Konya’dan yüzölçümü yüzde 7 fazla olan 17 milyon nüfusa sahip Hollanda’nın tarım ürünleri ihracatı 87 milyar dolar olup, süs bitkileri ve sebze ihracatında dünya birincisi, süt ve süt ürünlerinde dünya ikincisi et, sıvı ve katı yağ ihracatında ise dünya dördüncüsüdür. Bu ülkenin tarımdaki başarısının altında Ar-ge, planlı üretim, denetim ve tanıtım gibi faktörler yer almaktadır.

Birkaç ülke hariç dünya da artık ürün bolluğu ve ucuz ithalat dönemi bitiyor. 2016 yılında dünya nohut fiyatları yüzde 80 fasulye çeşitlerinde yüzde 45, yeşil mercimekte ise yüzde 20 fiyat arttı.

2008 yılında dünyada yaşanan kuraklık ve ekonomik krizden sonra bazı ülkelerde iç karışıklıklar yaşandı. İhracat da yasaklar uygulandı.

2010 yılında Rusya’da ve 2011 yılında ise Amerika’da yaşanan kuraklık neticesinde dünya buğday fiyatlarında yüzde 60 artış yaşandı. Küresel iklim değişikliği, kuraklık gibi doğal afetler gıdaya ulaşımı zorlaştırmaktadır.

Bilim insanları tarafından gıdada yaşanacak bir krizin dünya barışını bozabileceği söyleniyor.

ABD dış işleri Bakanı Henry Kissinger ‘’Petrolü kontrol edersen Ulusları kontrol edersin, yiyeceği kontrol edersen, insanları kontrol edersin’’ diyerek bir ülke için gıda da yeterliliğin önemini vurgulamıştır.

Her ülkenin kendi iç tüketimini karşılayacak ve üretimini kalıcı bir şekilde arttıracak önlemleri alması gerekmektedir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk Bir ülke için üretimin ve üreticinin önemini vurgulayan şu sözleri çok önemlidir. ‘’Üreticilerden yoksun olan milletler üretenlerin esiri olur. Milli ekonominin temeli ziraattır. Köylü milletin efendisidir’’

Ülkemizde; sosyal ve ekonomik açıdan katma değeri yüksek olan, hububat, bakliyat, yağlı tohumlar tarım, hayvancılık ve gıda konusunda çok önemli bir yere sahip olup stratejik ürünlerdir.

Sorunlar tüm paydaşlarca ele alınırsa, koordinasyon sağlanırsa, üretimi artırıcı projeler uygulanırsa verim artar ithalat biter, ihracat başlar, dış ticaret açığı azalır.

Bir ülke kendi topraklarında yetiştiremeyeceği ürünleri ithal edebilir ancak atalarımızın yüzyıllardır topraklarımızda ürettiği ürünleri mücbir sebep olmadıkça biz ithal etmemeliyiz.

Üretim maliyetleri düşürülerek yapılacak planlı bir üretim çiftçiye para kazandırır. Çiftçinin refah seviyesi artar, toprağına daha çok bağlanır, daha fazla üretir. Yerli tohumlarla sürdürülebilir bir tarım politikasıyla iç tüketim karşılanır, fiyat istikrarı gerçekleşir ve Türkiye sağlıklı beslenir.

İklim değişikliğine çözüm getirmeden dünyayı koruyamayız, insanları doyuramayız. Gelecekte bizi bekleyen olumsuzlukları idrak ederek bu günden tedbir almalıyız.

Bir Kızılderili’nin herkese ders olacak nitelikteki sözü beni çok etkilemiştir. “Son ağaç yok olduğunda, son ırmak kuruduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

Devamını Oku

Mehmet Reis

POPÜLER