Sosyal Medya Hesaplarımız

Mehmet Reis

Gıdada çözüm, üretimi arttırmak

Mehmet Reis
Abone Ol:

‘BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) Roma’da devlet başkanları ve bakanlar düzeyindeki zirve toplantısında, açlıkla mücadelede hükümetlerin yeni politikalar üretmek zorunda oldukları belirtildi. Dünyanın daha fazla gıda üretimine ihtiyacı olduğu, 2030’a dek gıda üretimini yüzde 50 oranında arttırmak gerektiği bildirildi. Vatikan’dan “Üretim ve kaynaklar açısından her türlü imkana sahip olan dünyada, açlık ve kötü beslenme kabul edilebilir bir olgu değildir” açıklaması yapıldı.Dünyada yaklaşık bir milyar insan yeterli düzeyde beslenemiyor. Açlık sorununa çözüm bulunabilmesi için tüm dünyanın hep birlikte çözüm üretmesi gerekiyor. Uluslararası kuruluşlar açlık tehlikesinin ne denli büyük bir tehdit olduğunu vurgulayıp, önlem alırken bizde tartışmalar hala kısır bir alanda cereyan ediyor. Dünyada ve ülkemizdeki gelişmeler hakkında bilgilenmek, gerçekci ve ciddi yaklaşımlar içinde olmak, tedbirlerin süratle ve kararlılıkla uygulamaya geçilmesini istemek; siyasi istikrarı bozmaya taraf olmak veya suçlu aramak değildir.

Gıda güvenliği ve güvencesi açısından dünyadaki gelişmeleri iyi takip edip, ülkemiz için geliştirebileceğimiz önlemleri belirlememiz gerekiyor. Ciddi tedbirler alınmazsa köylü-şehirli her kesim bu durumdan etkilenecektir. Tartışmalar, gerçekler ve doğru tespitler üzerinde yapılmalıdır.

Türkiye’deki sorun; 30 yıldır söylediğim gibi verimlilikle ucuz üretimdir. En azından stratejik ürünlerde dışarıya açılmadan kendi kendimize yetecek kadar üretebilmektir. 1980’li yıllarda başlayan ithalat, çiftçimizin üretimini engelleme politikaları tarımımızı sıkıntıya sokmuştur. Şimdi yapılması gereken ürün çeşidini belirleyerek üretimimizi arttırmaktır. Üretimi arttırmak için tarım alanlarını muhafaza etmeli, amacı dışında kullanmamalıyız. Dünyayı etkisi altına alan kuraklıktan ülkemiz de etkilenmektedir. Tarım da eskiden olduğu gibi ihracatçı konumuna gelinmelidir.Küresel ısınmanın sonucu yaşanan kuraklık nedeniyle, tarımsal üretimde bir azalma söz konusudur. 26.8 milyon hektar ekilebilir alan 25.8 milyon hektara düşmüştür. Nüfusu hızla artan ülkemizde 1 milyon hektarlık alanın ekilememesi büyük bir kayıptır. Bu çerçevede; dünyada ürün bolluğu, ucuz ithalat dönemi sona ermiştir. Her ülke kendi topraklarında kendi ihtiyacını karşılayacak üretimi yapmak zorundadır.

İnsanların yaşamak için yeterli gıda alabilmeleri, bu gıdaların sağlık yönünden güvenli olması, insan haklarının esasını oluşturmaktadır. Bu anlamda gıda güvencesi, insanların yeterli gıdayı sağlıklı bir şekilde alabilmesini içeren bir kavramdır.

Hiçbir ülke insanlarını beslemek gibi yaşamsal bir konuyu, bir diğer ülkeye ihale etmemelidir. Her ülke uluslararası ve dahili spekülasyonlardan halkını etkilendirmeden ülkesinin “Gıda Güvencesini ve Gıda Güvenliğini” sağlamalıdır.

Son yıllarda gündeme gelen gıda krizi önlem alınmazsa küresel bir güvenlik krizine ve küresel barışı bozan gelişmelere sebebiyet verebilir. 

Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Mart 2009 – 1. sayısında yayınlanmıştır.

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Mehmet Reis

Dünya tarım ürünleri ihracatında Rusya ve Ukrayna’nın önemi

Mehmet Reis

Yazar:

Bir yandan iklimsel değişim, bir yandan pandemi, bir yandan da dünyada artan tarımsal girdi maliyetleri, diğer yandan Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş hepsi aynı anda yaşanıyor.

Rusya-Ukrayna arasındaki savaşta kimileri yaşamını yitirirken kimileri vatanlarını terk etmek zorunda kalıyor. Kayıpların ve ayrılıkların son bulması için savaş bir an önce bitsin, tüm dünyada barış hâkim olsun.

Rusya ve Ukrayna hububat üretiminde ve ihracatında dünyanın en önemli iki ülkesi. Rusya buğdayda dünyanın en büyük ihracatçısı konumunda. Dünya buğday ihracatının yüzde 20’sini Rusya, yüzde 10’unu Ukrayna gerçekleştiriyor. Ayrıca bu iki ülke dünya ayçiçek ihracatının yüzde 32’sini, arpanın yüzde 31’ini, mısır ve kanolanın yüzde 19’unu yapmaktadır.

Savaş tarım ve gıda piyasalarını doğrudan etkiliyor

Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ile birlikte buğday, mısır, soya ve ayçiçeği fiyatlarında önemli artışlar oldu. Dünya buğday fiyatları son 14 yılın en yüksek seviyesini gördü. 8 Mart itibari ile Chicago Borsası’nda buğdayın tonu 2021 yılında ortalama 291 dolarken fiyat 529 dolara ulaştı. Yıllık yüzde 81 artış gerçekleşti.

Fransa’da 460 dolar olan FOB fiyatı Almanya’da ise 472 dolar civarında.

Savaştan önce Rusya’dan 8 milyon ton, Ukrayna’dan ise 6 milyon ton buğday satış yapılması bekleniyordu. Ancak Rusya ve Ukrayna’dan gemilerin limandan çıkışları yapılamıyor.

Rusya ve Ukrayna Türkiye’nin tarım dış ticaretinde önemli iki ülke konumunda.

Türkiye, Rusya ve Ukrayna’dan buğday, arpa, mısır, ayçiçeği, kepek, küspe gibi ürünler ithal ediyor. Türkiye’nin tarım ürünleri ithalatında Rusya ilk sırada, Ukrayna ikinci sırada yer alıyor.

Toplam dış ticaret hacmi Rusya ile 34.8 milyar dolarken Ukrayna’yla 7.4 milyar dolar. Her iki ülkenin toplam dış ticaret hacmi 42.2 milyar dolar.

Ukrayna’nın arpa, mısır ve ayçiçeği ekilişlerini gerçekleştirememesi 2022-2023 rekoltesini etkileyecektir.

Dünya buğday stokları yeterli

Buğday üreten ülkelerde buğday arzı imkanları mevcut olup dünya buğday stoklarında ve uluslararası buğday ticaretinde bir sıkıntı öngörülmüyor. Uluslararası Hububat Konseyi 17 Şubat 2022 tarihli son raporunda dünya buğday üretiminin 2021/2022 döneminde 781 milyon ton, dünya buğday stoklarının 2021/22 sezonu sonunda 278 milyon ton düzeyinde gerçekleşti.

Rusya, AB, ABD, Kanada, Ukrayna, Fransa, Almanya ve Avusturalya dünya buğday üretiminde ve ihracatında önemli ülkeler. Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle elindeki emtiayı bir güç olarak kullanan bazı ülkeler daha fazla para kazanmak için fiyatları artırma gayreti içindeler.

Ülkemizde hasada kadar bir olumsuzluk öngörülmüyor

Tüm dünyada olduğu gibi ülkemiz açısından da 2021 zor bir yıl oldu. Küresel ısınma ve iklim değişikliği nedeniyle ortaya çıkan kuraklık tarım üretimini olumsuz etkiledi ve rekolte kaybı yaşandı.

Küresel iklim değişikliği pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde ekim alanlarını, üretim desenini ve ürün yetiştirme süresini değiştiriyor.

Tarımsal üretim ve hasat tekniklerini, değişen iklim koşullarına uygun hale getirerek ayrıca tarımsal üretimin teknoloji ile entegrasyonunu gerçekleştirerek yeni bir üretim modeliyle çiftçilerimizin eğitilmesi ve bu yönde desteklenmesi tarımsal üretimi daha verimli hale getirecektir.

Tarımsal desteklerin artan maliyetler doğrultusunda revize edilmesi, koşulların iyileştirilmesi üreticiyi teşvik edecek ve daha fazla üretim ortamı sağlayacaktır. Daha doğrusu daha az maliyetle daha fazla yerli üretim fiyat istikrarı sağlayacaktır.

Mart-Nisan-Mayıs yağışları ve sıcaklık değerleri mevsim normallerinde gerçekleşirse hububat ve bakliyat hasadının bereketli olacağı tahmin ediliyor.

Mayıs ayı sonu başlayacak yeni hasat dönemine kadar buğday başta olmak üzere hububat arzında devletimiz tarafından alınan tedbirlerle bir eksikliğin olmayacağı öngörülmektedir.

Bu hassas zamanda 2022 hasat dönemine kadar ürün arz ve talep dengesinin sürekli takip edilmesinde fayda var.

Savaşın devam etmesi durumunda hububat fiyatları başta olmak üzere gıda fiyatlarındaki artış tarımsal üretimi yetersiz olan ülkelerde tedarik konusunda sıkıntı yaratabilir.

Son günlerde, söz konusu gelişmeler gösterdi ki her ülkenin gıda güvencesi ve beslenme güvenliği için sürdürülebilir bir üretim yapısını oluşturması gerekiyor.

Devamını Oku

Mehmet Reis

Türkiye’deki tarımsal ürün ve gıda arzının sürdürülebilirliği

Mehmet Reis

Yazar:

Dünyada toplum sağlığı açısından gıda arzı bu dönem her zamankinden daha önemli bir hal almış durumdadır. Bir ülkenin tarımsal üretiminde kendi kendine yeterlilik gıda güvencesinin ve güvenliğinin vazgeçilmezidir.

Dünya ilk defa böyle bir Pandemi sürecinden geçmektedir. Karşı karşıya kalınan sorunlar hemen her ülke için geçerli durumdadır. Özellikle bu dönem kesintisiz gıda arzını sağlayabilmek çok önemli.

Ülkemizde şuan için hasat dönemine kadar ürün arzında bir sıkıntı görülmemektedir. Ürün arzının sürdürülebilirliği için de mevcut stok takibi yapılarak tedbirlerin alınması gerekmektedir. Toprak Mahsulleri Ofisi’nin buğday ve pirinç ile ilgili olarak sezon sonuna kadar stokların yeterli olduğunu açıklamasını örnek olarak verebiliriz. Sektörümüzle ilgili olarak buğday ve mercimek ekimi yapıldı, Haziran ayında da hasadı yapılacak.

Nisan ve Mayıs ayında fasulye nohut çeltik ekilecek, Temmuz Ağustos Eylül ayı gibi de hasadı yapılacak.

Şu an ki durumla ilgili aldığımız bilgilere göre sevindirici olan konu ekimi yapılan ürünlerde iyi bir rekolte beklenmektedir. Ayrıca çiftçimiz başta fasulye olmak üzere nohut, çeltik tohumlarının hazırlıklarını yaptı. Hatta geçen seneye göre daha fazla ekmeyi planlıyor.

Özellikle bu dönemde tarlada çalışanları koruyacak önlemler alınarak çiftçimiz cesaretlendirilmeli ve olası talepleri yerine getirilmeli. Çiftçimiz, üreteceği ürünün cinsini, miktarını, hangi tohumu kullanacağı konusunda yönlendirilmek istiyor.

Sürdürülebilir tarım uygulamaları ile verimliliğin ve gelirinin artmasını bekliyor.

Gıda tedarikinin aksamaması için, çiftçinin tarlada üretime devam etmesi gerek. Çiftçinin üretimine daha fazla destek vererek verimliliği arttırırsak gıda arzında sürdürülebilirliği ve fiyat istikrarını sağlarız.

Bir tedarikçi firması olarak tüm satış noktalarındaki rafları boş bırakmayarak panik alımlarını önlemeye çalıştık. Tüm tedarikçilerin özellikle bu dönemde bu konuya hassasiyet göstermesi gerekmektedir.

İçinde bulunduğumuz bu sıkıntılı dönemde sağlık sektörü gibi gıda sektörü de çok fazla önem teşkil ediyor. Bu yüzden gıda sektöründe de oluşabilecek sorunları imece usulü ile çözüme ulaştırmamız gerekmektedir.

Tarım insanlığın beslenmesinde, kırsal kalkınmada, sanayi sektörüne hammadde sağlamada ve ihracatta önemli rol oynar.

Tarım toplam iş gücünün üçte birinin geçim kaynağı ve toplumun her kesimini ilgilendiren stratejik bir sektördür.

Devamını Oku

Mehmet Reis

Dünya iklim değişikliğinin tehdidi altında

Mehmet Reis

Yazar:

Dileğimiz, amacımız iyi yaşamak. Yaşamda sürdürülebilirliği sağlayabilmek için bugünden yarınlara dikkatle bakmak gerekir.

Sizlere küresel iklim değişikliğinin etkilerinden, zorunlu göçten, tarımın sürdürülebilirliğinden ve gıdanın geleceğinden söz etmek istiyorum.

Birleşmiş Milletler’in 6 Mayıs 2019 tarihli raporuna göre; insanların doğa üstündeki yıkıcı etkileri nedeniyle, 1 milyon hayvan ve bitki türü yok olma tehdidiyle karşı karşıya.

Sera gazı salınımları, gıda atığı, çevre kirliliği ve çarpık kentleşme iklim değişikliğine neden oluyor. İklim değişikliği ise aşırı hava olaylarını oluşturuyor. Bu durum tarım alanlarının azalmasına, bitki hastalıklarına, verim kaybına, daha fazla su ihtiyacına, ekim ve hasat sezonlarında değişikliklere neden oluyor.

Tarım; toplumun beslenmesi, sanayinin hammadde ihtiyacını karşılaması, dünyanın toplam işgücünün üçte birine temel geçim kaynağı sağlaması açısından büyük önem teşkil ediyor.

İklim değişimi kökenli afetler gıda güvencesi için risk oluştururken gıda güvenliği açısından da tehdit içermektedir.

Tüm canlıların yaşamını tehlikeye sokacak iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini geçmişe göre daha sık ve uzun süreli yaşamaya başladık.

İklim bağlantılı riskler, sınırlı olan doğal kaynakların sürdürülebilir biçimde yönetilmesini zorlaştırıyor.

Tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayan aileler, doğal kaynakların azalması, yaşam şartlarının zorlaşması nedeniyle yaşadıkları yerleri terk ediyor.

Bir zamanlar karasabanla toprağı süren, düvenle harman koşan, sığır güden, balıkçılık yapan ve devamında 43 yıldır gıda sektöründe çalışan bir kişi olarak, nereden nereye dediğim bu konuyu destekleyecek bir örnek vermek istiyorum.

Köyümüz geçimlik tarım ve hayvancılıkla uğraşırdı. 30’a yakın büyük ve küçükbaş hayvanımız vardı.

Ne zaman ki doğa şartlarının zorluğu ve geçim sıkıntısı başladı, önce gençler sonra aileler büyük kentlere göç etti.

Ne acıdır ki buğday ektiğimiz tarlayı orman, harmanı ise çalılar kaplamış, samanlık göçmüş, boyunduruk, yaba, dirgen, üvendire kırılmış ya da çürümüş.

Kuyular kurumuş, evlerin duvarları yıkılmış, çatıları çökmüş.

Üzgünüm, çünkü artık bacalar tütmüyor, köpeklerin havlamaları, hayvanların varlığını simgeleyen çanların sesi artık duyulmuyor.

O sesleri duymayı, toprağın ve kemrenin kokusunu hala çok özlüyorum.

1990’dan sonra sadece köyümüz değil; Türkiye’nin yüzlerce köyü yaşam şartlarının ağırlaşması nedeniyle terk edildi.

Ülkemizde en çok göç veren ikinci il olan Kastamonu’nun sorunlarından yola çıkarak Türkiye’de doğduğu yerleri terk etmek zorunda kalan insanların, göç etme nedenlerini gündeme getirmek için, 1995 yılında o dönemin Başbakanı, Ana Muhalefet Partisi Genel Başkanı, İstanbul Valisi ve İstanbul Belediye Başkanı’nda katıldığı yüksek düzeyde Türkiye’de ilk göç panelini gerçekleştirdim.

Panelde; kırsalda yaşayan tarım emekçilerinin kentlere göç etmesiyle birlikte tarımın sürdürülebilir yapısının bozulduğuna, şehirlerde işsizlik oranlarının arttığına dikkat çekildi.

Gelişmiş ülkelerin, ekonomik büyümelerini kırsaldaki potansiyeli değerlendirerek gerçekleştirdikleri vurgulandı.

Gelişmekte olan ülkeler için ise kırsal kalkınmanın önemine işaret edildi. Küçük ölçekli tarım işletmelerinin ve aile çiftliklerinin desteklenmesinin gerekliliğine dikkat çekildi.

Hatırlatmak isterim ki Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü(FAO) 2017 yılının temasını ‘göç’ olarak belirlemişti. Ayrıca açlık, yoksullukla mücadele ve doğal kaynakların korunması açısından 2014 yılını Uluslararası Aile Çiftliği yılı olarak ilan etmişti.

Panelin sonuç bildirgesi olarak;

Kırsal kesimin kentlere göç etmesinin önlenebilmesi için barınma, güvenlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinin verilmesi yanında bireylerin sosyoekonomik statülerinin yükseltilmesi, tarım ve hayvancılık politikalarının tersine göç ve istihdam yaratacak yönde şekillendirilmesinin gerekliliği, ilgili merciler ve kamuoyuyla paylaşıldı.

TUİK verilerine göre 1990 yılında yapılan genel sayımda nüfus 56 milyon kişi olarak kayıtlara geçti. Belde ve köylerde yaşayanların oranı yüzde 41’di.

2018 yılındaki sayımda nüfusumuz 82 milyon kişi oldu. Belde ve köylerde yaşayanların oranı yüzde 7,7’e geriledi.

1990’daki nüfusun il ve ilçelerdeki yaşayan oranı yüzde 59 iken bu oran 2018’de yüzde 92,3’lere çıktı.

Yapılan yasa değişikliği ile köylerde yaşayanların yüzde 14’lük bir bölümü il ve ilçelerde yaşayanların nüfusuna dahil edildi. Bununla birlikte nüfusun yüzde 80’ne yakınının şehirlerde yaşaması ülkemiz açısından son derece düşündürücü bir durum.

Şehirleşme arttıkça toprak ile bağ kopuyor buna bağlı olarak üretim miktarı azalıyor.

Yirminci yüzyılın ortalarında başlayan köyden kente göç günümüzde hala devam ediyor. Gençler şehirlere gidiyor.

Tarım sektörünün toplam istihdam içindeki payı azalıyor. Tarım sektöründe çalışan 1990 yılında yaklaşık yüzde 47 olan pay 2010 yılında yüzde 25’e 2018’de ise bu oran yüzde 17’lere geriledi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine bakıldığında Tarımın Gayri Safi Yurtiçi Hasılasında 2010 yılındaki yüzde 9’luk pay 2018’de yüzde 5.8 ile en düşük seviyeye indi. Uzun yıllardır kendini tarım ülkesi olarak niteleyen ve tarımın dünyada ilk geliştirildiği coğrafyanın üzerinde kurulan Türkiye, sosyal ve ekonomik açıdan sürdürülebilir bir gelecek için üretimde kendine yeterliliği sağlayan ve ihracatını artıran bir ülke konumunda olmalıdır. Yeter ki gerekli iradeyi gösterelim ve kararlı olalım.

Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış bir ülkenin ekonomisindeki dirilişinden söz etmek isterim. Bağımsızlık mücadelesini kazanan Gazi Mustafa Kemal ve kurmayları 4 Mart 1923’te İzmir’de yapılan 1.İktisat Kongresi ile ekonomide de bağımsızlığın ilk adımını attılar.

“Üreticilerden Yoksun Olan Milletler Üretenlerin Esiri Olur”, “Milli Ekonominin Temeli Ziraattır” diyerek bir ülke için üretim ve üreticinin önemini vurgulayan Atatürk “Köylü Milletin Efendisidir” sözüyle de köylü ve kırsal kesimin potansiyeline ne kadar önem verdiğini göstermiştir.

1933 yılında “İdeal Cumhuriyet Köyü” projesiyle çağdaş, kırsal yaşam modeli hedeflenmiştir.

Küresel iklim değişikliğinin etkilerine dönecek olursak;

İklim uzmanları yer küremizde, bir zamanlar ender rastlanan aşırı hava olaylarının, iklim değişikliğine bağlı olarak 1990’dan sonra iki katına çıktığını vurguluyor.

Daha yakın bir zaman diliminde, 2007-2008’de yaşanan şiddetli kuraklık tüm dünyada tarımsal üretimi olumsuz etkiledi. Bazı ülkelerde ayaklanma ve iç karışıklığa neden oldu.

Rusya’nın 130 yıl sonra, 2010’da yaşadığı, Amerika’nın da 1956’dan sonra 2011’de gördüğü en sert kuraklığın yarattığı arz eksikliği nedeniyle küresel piyasalarda fiyatlar zirve yaptı.

2017 yılı; 1880 yılından sonra dünya tarihinde kaydedilen en sıcak 3. yıl oldu.

2018 yazında ise dünyanın birçok bölgesinde sıcak hava dalgası etkili oldu. Yangın ve kasırga yüz binlerce kişiyi evinden etti.

Küresel iklim değişikliğine karşı zaten savunmasız olan, geçimlerini tarım, hayvancılık ve balıkçılıkla sağlayan az gelişmiş toplumlar; yoksulluk, çatışma, zulüm ve afetler nedeniyle güvenli gıdaya ve temiz suya erişemedikleri için çaresizlik içinde yaşam alanlarını terk ediyor.

Dünya genelinde her gün yaklaşık 200 bin kişi göç etmek zorunda kalıyor. (Kaynak: Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı)

Ülkemizde ise gerek üretici boyutunda; gerekse toprak, su ve orman açısından durum nasıl bir bakalım.

Türkiye’de 2018 yılı son 47 yılın en sıcak yılı oldu. Geçtiğimiz son 4 yıl ise 1940 yılından beri aşırı hava olaylarının en çok görüldüğü yıllar oldu. Buradan hareketle ülkemizde afet riskinin güçlenerek arttığını görebiliyoruz.

İklim değişimi biyo-çeşitlilik kaybına neden oluyor. 2012 yılında yapılan araştırmaya göre, Karadeniz’de 161 balık türünden 59’unun nesli tükendi.

Türkiye Çevre Raporu’na göre su kaynaklarımız ciddi tehdit altında. Türkiye’deki yüzey sularının, derelerin ve göllerin yüzde 79’unda kirlilik görülüyor.

Tarım alanlarının yüzde 80’i yağışa bağlı sulanıyor. İklim değişikliğinin etkileri bu bölgelerde daha fazla hissedilecek. Aynı döngü içinde tarım alanlarının azalması ise iklim değişikliğini hızlandıracak.

Bilimsel kuruluşlar, küresel ısınmanın, su kaynaklarının azalmasına ve dağılımında ki değişikliklere de neden olduğuna işaret ediyor.

Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre; Türkiye’nin nüfusunun 2040 yılında 100 milyonu geçeceği öngörülüyor. Endüstride, zirai alanlarda ve hanelerde suya olan talep her geçen gün artıyor. Bu talebin karşılanabilmesi için suyun hanelere en az kayıpla ulaştırılması, tasarruflu kullanımı, suyun geri kazanımı, zirai alanlarda damlama sulamanın yaygınlaştırılması gibi önlemlerin alınması gerekir.

Jeolojik miras olarak nitelendirilen göllerimizin son 50 yılda yüzde 40’ı kurudu, bazıları ise kuruma tehlikesiyle karşı karşıya.

Geçmişte manzarasıyla kendine hayran bırakan, dünyanın nazar boncuğu olarak adlandırılan Konya’daki Meke Gölü kurudu.

Doğal Hayatı Koruma Vakfı Raporu’na göre, her yıl denizlerimize karışan plastik atık miktarı yaklaşık 8 milyon ton. Deniz canlıları tarafından yutularak sindirilen 5 mm’den küçük parçalar besin zinciri içinde insanlara kadar ulaşarak ciddi sağlık riski yaratıyor. Denize atılan sigara izmariti 5 yıl, plastik torba 20 yıl, plastik bardak 50 yıl, misina ise 600 yıl çözülmeden doğada kalıyor.

Tüm karasal yaşam toprağa bağlıdır ve yaşam toprakta filizlenir.

Ekilebilir arazilerimizin en verimli olan üst kısmı erozyon ile yok oluyor. Topraklarımızın yüzde 86’sında erozyon görülüyor.

Tarıma elverişli 1 santimetre kalınlığında bir toprak tabakası, ortalama olarak 100 ile 1000 yıl arasında oluşuyor.

Küresel ısınmanın ilerleyen dönemlerde erozyonu daha da artıracağı ortada.

Ormanlarımıza gelince ülkemizin toplam yüz ölçümünün yüzde 28.6’sını ormanlık alanlar oluşturuyor. 22.3 milyon hektarlık orman alanı olan Türkiye zengin bio çeşitliliğe ev sahipliği yapıyor. Ormanların sürdürülebilirliği için iklim değişikliğinin azaltılması ve ekosistemin korunması gerekir.

Ormansızlaşma küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 11’ine neden oluyor. (Kaynak: WWF-Dünya Doğayı Koruma Vakfı)

1996 yılında ormanların korunması ve önemine dikkat çekmek için yine üst düzey bir katılımla Orman Paneli’ni gerçekleştirdik.

Bilim insanları dünyada tarımın ilk başladığı topraklar olarak bilinen ve birçok ürünün gen merkezi konumunda olan Türkiye’nin Akdeniz Havzası’nda yer almasından dolayı doğal afetlerin en çok yaşanacağı ülkeler arasında olduğuna işaret ediyor.

Türkiye’de azalan yağışlar ve artan sıcakların sonucuna bağlı olarak, kuraklığın sık ve uzun dönemlerde yaşanması tarım, sanayi, turizm ve enerji başta olmak üzere birçok sektörü olumsuz etkileyecektir.

Değişen iklim koşullarına uyum sağlanabilmesi için devletin tüm ilgili birim ve kurumları bu riskleri göz önünde bulundurması gerekiyor.

Türkiye’nin kararlı bir şekilde uluslararası iklim müzakerelerinde çözüme ortak olması büyük önem teşkil ediyor. Birleşmiş Milletler Dünya Beslenme ve Gıda Güvenliğinin Durumu raporuna göre küresel düzeyde açlık çekenlerin sayısı son üç yılda yükseldi.

Günümüzde yaklaşık 821 milyon insan açlık çekiyor. 600 milyonu obez olmak üzere 2 milyar insan aşırı kilolarıyla mücadele ediyor. Bugün dünyanın bir bölgesinde obezite ile mücadele edilirken, diğer bir bölgesinde çocuklar açlıktan ölüyor. Yetersiz beslenme nedeniyle her yıl 5 yaşın altındaki 3 milyon 100 bin çocuk hayatını kaybediyor.

Harvard Üniversitesi tarafından yayımlanan araştırmaya göre son yıllarda yoğunluğu en üst seviyeye ulaşan karbondioksit, temel besin kaynaklarının daha az besleyici olmasına neden oluyor.

Bu durum; besin yetersizliği çeken milyonlarca insanın sağlık sorunlarını daha da artıracak.

Gıda güvencesi, insanların sağlıklı beslenmesi için gereken güvenilir gıdalara fiziksel ve ekonomik bakımından sürekli erişebilmesidir.

Gıda güvenliği ise bir gıda maddesinin fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik anlamda sağlığı tehdit eden içeriğe sahip olmamasıdır.

İnsanların yaşamlarını sürdürebilmeleri için yeterli gıdayı almaları ve bu gıdaların güvenilir olması insan haklarının esasını oluşturmaktadır.

İnsan Hakları Evrensel beyannamesinde de belirtildiği gibi insanların temel gereksinimi olan gıdanın eşit ve adil dağıtılmadığı bir dünya güvenli değildir.

Aslına bakarsak dünyada yeterli miktarda gıda üretilmektedir. Burada önemli olan doğal kaynakların korunması, sürdürülebilir üretimin ve adaletli paylaşımın gerçekleştirilmesidir.

Mahatma Gandi “Dünya, herkesi doyuracak kadar kaynağa sahiptir. Ama herkesin aç gözlülüğünü doyuracak kadarına değil” demiştir.

Uzmanlar, ekonomik çıkarların bütün değerlerin önüne geçmesi nedeniyle zengin ve fakir ülkeler arasındaki uçurumun daha da artacağı gerçeğine işaret ediyor.

Düşük gelirli ülkelerde yaşayan insanların biran önce ekonomik açıdan desteklenmesi gerekir.

İklim değişikliği ile mücadelenin önemini anlayabilmek için küresel ısınmanın ekonomik boyutunu da dikkate almak gerekir. İklim değişikliği kaynaklı hasarlar gıda, sağlık ve doğal ekosistemler üzerinde yüksek ekonomik kayıplara neden olmaktadır.

Dünya genelinde doğal afetlerin hasarı 2018 yılında 252 milyar dolar. (Kaynak: AON) Ülkemizde ise 1.9 milyar dolar.(Kaynak: BM 2018 Küresel İklim Riski Endeksi)

Küresel ısınmanın neden olduğu kayıpları azaltmak için, afet riskini nasıl yöneteceğimizi bilmemiz ve hazırlıklı olmamız gerekir.

İklim değişikliği ile mücadele konusunda küresel iş birliğine ihtiyaç var.

Enerji, sanayi, ulaştırma ve konut gibi bazı sektörlerde fosil yakıt kullanımının azaltılmasını ve yenilenebilir enerjinin artırılmasını sağlayacak önlemlerin ivedilikle uygulanması gerekmektedir. Aksi halde iklim değişikliklerinin etkileri daha yıkıcı ve daha maliyetli olacak.

Gıda üretimi ve hayvan yetiştiriciliğinde aşırı su tüketimi, petrol, kimyasal gübre ve ilaç kullanımı iklim ve çevre düzenini olumsuz etkiliyor.

Gıda üretiminin, doğal ekosisteme uygun şekilde planlaması ve uygulanması gerekiyor.

Daha az su tüketen bitkiler ve yenilebilir kaynaklar tercih edilmelidir.

Küresel ısınmanın başlıca nedeni olan fosil yakıtların kullanılması havayı, toprağı ve suyu kirleterek tüm canlıların yaşamını tehlikeye atıyor. Gelecek nesillerin varlığını tehdit ediyor.

Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyada her yıl 7 milyon kişi hava kirliliği sebebiyle hayatını kaybediyor.

2017 rakamlarına göre 2.1 milyar kişi güvenilir içme suyuna erişemiyor ve bu rakamın önemli bir bölümü Afrika kıtasında yaşıyor.

Hükümetler Arası İklim Değişikliği Raporunda, küresel sıcaklıkların sanayi öncesi döneme göre 2 derecenin üzerine çıkması durumunda, buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, yağmur ormanlarının yok olması, doğal yaşam alanlarına ve insan hayatına doğrudan etki edecektir.

Bilim insanları tarafından, genetik çeşitliliğin ve ekolojik sistemlerin varlıklarını sürdürmeleri açısından gerekli “kritik eşik” olarak kabul edilen 1,5 dereceyi aşmaması için uyarılıyor.

Küresel ısınmanın en önemli nedeni olan sera gazı salınımlarını 2030’a kadar yarı yarıya azaltılması ve 2050’de de sıfıra indirilmesi öngörülüyor.

Sonuç olarak; 2018 Aralık ayında Polonya’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler 24. İklim Konferansı’nda 196 ülkenin imza attığı sonuç bildirgesinde yenilenebilir enerjiye yönelme teşvik edildi.

Sürdürülebilir bir dünya düzeni ve daha iyi bir yaşam için sadece bugünü değil, gelecekte de tüm canlıların hayatlarından sorumlu olduğumuzu kabul etmeliyiz.

Bir Kızılderili reisinin herkese ders olacak şu sözleri çok anlamlı; “Son ağaç yok olduğunda, son ırmak kuruduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”

Dünyanın bize sunduklarına saygı göstermezsek, kıymetini bilmezsek yaşam şansını kaybedeceğiz. Yaşamın güvencesi olan atmosfer, toprak, su ve ormanların yönetimi, ekosistemin korunmasında ve gıda tedarikinin güvence altına alınmasında önemli rol oynayacaktır. Bu bağlamda;

Henry Kissinger’in sözünü sizlerle paylaşmak isterim; ‘’Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz.’’

Su ve gıda güvenliği dünya barışı için ciddiye alınmalıdır.

Her geçen gün daha da kritik bir hal alan, çağımızın en önemli sorunu olan bu tehdide karşı kişisel yaşamımızdan başlayarak, herkesin kendi adına sorumluluk üstlenmesi, duyarlı olması, önlem alması, mücadele etmesi ve küresel tepkilerin güçlendirilmesi gezegenimizin geleceği açısından önem taşıyor.

Geleceğimizi tehdit eden küresel sorunlara çözüm getirmeden doğayı koruyamayız, yaşamda sürdürülebilirliği sağlayamayız.

(WWF) Dünya Doğayı Koruma Vakfı raporuna göre 2050’de dünya nüfusunun 10 milyara ulaşmasıyla birlikte kısıtlı kaynakların yetmeyeceği öngörülüyor.

Dünyada en çok üretilen ve tüketilen besin grubu buğday, mısır ve pirinç olduğu ifade ediliyor.

Birleşmiş Milletler 2050 yılına kadar dünyanın tahıl üretiminin yüzde 40’a düşebileceğinin yanında besin değerlerinin de azalacağı konusunda uyarıda bulunuyor.

Uzmanlar binlerce yenilebilir bitki türünün bulunduğunu ancak günümüzde insanların sadece 150-200 bitki türünü tüketebildiğini ifade ediyor. Dünyanın farklı bölgelerinde yüzlerce tarım ürünü atıl durumda bekliyor.

Besin değeri yüksek bitkisel ürünlerin besin zincirine katılması, mutfağımıza girmesi, sofralarımızda yer alması gıdanın geleceği ve sağlıklı beslenme açısından çok önemli.

Araştırmalar; tahıl ve sebzelerden sağlanacak proteinlerin, etlerin yerini tutabileceğine işaret ediyor.

Hayvansal gıdalara olan aşırı bağımlılık doğal ekosistemi olumsuz etkiliyor.

Uzmanlar; hayvansal protein tüketiminin azaltılmasını, protein ihtiyacının bitkisel ürünlerden alınmasını öneriyor.

19 Şubat 2019’da Fransa’nın Paris kentinde yapılan toplantıda geleceğin 50 gıdası olarak belirlenen kök sebzeler, yumru bitkiler, mor patates, yosun, su teresi, nohut filizi, karabuğday ve mantar çeşitleri insanların beslenme ve tüketim alışkanlıklarını değiştirecek.

10 bin yıllık geçmişi ile genetiğini ilk gün ki gibi muhafaza edebilmiş Kastamonu-Siyez buğdayı ve Kars-Kavılca buğdayı gibi bazı ürün çeşitleri geleceğin gıdaları arasında yer alacak.

Geleceğin gıdaları olarak belirlenen ürünlerin başta Afrika olmak üzere göçlerin yaşandığı ülkelerde üretilmesine destek verilirse orada yaşayan insanlar yeterli besin kaynaklarına ve ekonomik güce sahip olacaklar.

Ülkemiz topraklarında bu ürünlerden bazılarının üretilebilir olması avantaj olarak değerlendirilmelidir.

Artan gıda ihtiyacının karşılanabilmesi için ürün çeşitliliğine gidilerek bitkisel beslenmenin yaygınlaştırılması gerekiyor.

Değerli hocalarım, kıymetli öğrenciler atık ve israftan bahsederek konuşmamı tamamlamak istiyorum.

Her yıl 15 Mart Dünya Tüketiciler Günü’nde Reis gıda olarak “İsraf etmeyelim, yaşamı eşitleyelim” mesajını veriyoruz.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütüne göre çöpe giden yiyecekler yaklaşık 2 milyar insanın doymasına yetiyor. Dünya genelinde her yıl 1,3 milyar ton gıda atığı oluşuyor.

Toprak Mahsulleri Ofisi’nin araştırmalarına göre ülkemizde günde 5 milyona yakın ekmek israf ediliyor.

Ticaret Bakanlığı’nca açıklanan Türkiye İsraf Araştırması’na göre satın aldığı ekmeği tüketmeden çöpe attığını belirtenlerin oranı yüzde 11,7, tüm gıda çeşitlerinin tüketilmeden çöpe atıldığını belirtenlerin oranı ise yüzde 22,8 olarak tespit edilmiştir.

Bir ayette şöyle buyrulur. “Yiyiniz, içiniz; fakat israf etmeyiniz. Çünkü israf edeni Allah sevmez.”

Örf ve adetlerimizde tutumlu olmak vardır. “Çoğu zarar, azı karar.”, “Har vurup harman savurma.”, “Ayağını yorganına göre uzat.” Bu öz sözler tasarruflu olmayı israftan kaçınmayı öğütlemektedir.

İsrafı önleme, kaynakları daha verimli kullanma, gıda atık miktarını azaltma, geri dönüşüme önem verme bilincinin etkinleştirilerek yaygınlaştırılması gerekir.

Tüm bu uğraşılarımızla kamuoyunda farkındalığı artırmayı, konunun aciliyetine dikkat çekmeyi ve çözüme yönelik adımların hızlandırılmasını amaçlıyoruz.

Sonuç olarak; sürdürülebilir bir gelecek için; açlığın, yokluğun ve yoksulluğun son bulduğu, korkulardan ve kaygılardan uzak, insanların doğduğu topraklarda yaşayabildiği, güvenli gıdaya ve temiz suya erişebildiği, çocukların yeterli beslenebildiği, sağlıklı büyüdükleri barış içinde bir dünya diliyorum.

Devamını Oku

Mehmet Reis

POPÜLER