Sosyal Medya Hesaplarımız

Nurdan T. Tekeoğlu

Perakendenin anavatanı: Londra

Nurdan Tümbek Tekelioğlu
Abone Ol:
Eşim Orhan Tekeoğlu’na ait “İfakat” belgeselinin gösterimi ve ödül töreni için İngiltere’nin Kent şehrindeyiz. Kent muhteşem. Hele Broadstairs ve Ramsgate diye iki şirin kasabası var ki dillere destan. Fransa ile komşu. Turistik yerler ve Charles Dickens’ın romanlarına konu olmuşlar. Yazın hayli kalabalık olan Kent şehri, sonbaharda huzuru, sükuneti, kızıl yapraklı ağaçları ile daha da bir güzel. İfakat en iyi belgesel ödülünü aldı ve biz ertesi gün soluğu Londra’da aldık.
Türkiye’nin modern perakende sektöründe çalışan ilk yöneticilerindenim diyebilirim. Zira Galleria’nın ve Ataköy Marina’nın pazarlama bölümünde çalıştım ve açılış esnasında uzun kuyrukları ve izdihamı gördüm. Türkiye, Galleria’nın ilk açıldığı 1988 senesinden beri epey bir yol katetti. Hele İstanbul’da artık yok yok. Fakat yine de Londra’ya yetişmesi zor. Sizlerle bu ay Londra’da perakende alanındaki tecrübelerimi paylaşmak istiyorum. İstiklal caddesi Oxford caddesi yanında gerçekten tenha kalır. Artık insanlar sokakta yürüyorlar zira kaldırımlar yetmiyor. Marka açısından artık İstanbul’da her şeyi bulabiliyorsak da Londra da gözüme çarpan ve İstanbul’a gelmesini gerçekten arzu ettiğim markalar var. Örneğin Primark. Akşamüstü saatlerinde elimizde torbalarımızla yürürken sokağa taşan bir kuyruk dikkatimizi çekti. Banka mı, devlet kurumu mu nedir? diye bakarken çok katlı bir mağaza olduğunu keşfettik. Mağazaya gireyim dememle çıkmam bir oldu. Yürüyemiyorsunuz, insanların sizi ileri itmesi ile yürümek durumunda kalıyorsunuz. Neden niçin diye bakarken hazır giyim ürünlerinin çok ucuz olmasından dolayı aşırı bir talep olduğunu gözlemledim. Bir bot 6 Pound. bir cüzdan 2, bir kazak 4, uzun kollu pamuklu bir tişört 2,bir ceket 20,bir bavul 15,bir inci bilezik 1 Pound. Dolayısıyla fakiri zengini, orta hallisi herkes deli gibi alışveriş ediyor. Dileğim H&M ‘den sonra bu markanın da Türkiye’ye gelmesi. Dünyada herkez artık kaliteliyi ucuza almak istiyor. Sonra baktım adım başı suşi bar. Hani şu sadece zenginlerin girebildikleri restoran mönülerinde yer alan lezzetli Japon yemeği.
Her sosyal sınıftan insan yiyebiliyor gönlünce. Baktım The Japan Technology isminde bir mağaza. Cumartesi saat 21:30 ve mağaza satış elemanları eğitim alıyorlar. Ertesi gün inceledim kışın sıcak tutan her türlü giysi satılıyor. Tabii farklı bir teknoloji ile üretilmiş, pazarlama taktiği işte.
Biraz ilerledim, tıpkı bizim şehir hatları vapurlarında veya trenlerde çığırtkanların bağırarak sattığı ucuz son derece ürünleri kapışmamız gibi bir adam çıkmış mağazasının önünde bir masanın üstüne beş adedi 20 Pounda parfüm satıyor. Hem de hepsi yerel İngiliz markası ve mağazalarda çok daha yüksek fiyata satılanlardan. Kaptık tabii.
Ara sokaklarda ise 1 pound mağazaları. Delirdim. Her biri 1 Pounda İngilizce kocaman bir sözlük, roman, 10cd, 10 kurşun kalem,silgi ve kalemtraş bir paket içinde ve burada saymakla bitmeyecek ve bu fiyata nasıl mal olduğunu anlayamayacağımız yüzlerce şey.
Akşam bir müzikale gidelim dedim. We will rock you isminde Queen eserlerinin de dinletildiği hareketli bir müzikal. Gişe memuruna sordum güzel midir diye. Gişe memuru valla 9 yıldır tıklım tıklım oynuyor dedi. Gittik, salon tıklım tıklımdı, ayakta alkışlandı ve 2 kere bis yaptılar. İşte Londra’nın turist çekmek için ürettiği bir ticari kazanç kapısı daha.
Publar tıklım tıklım, fast food restoranları tıklım tıklım. Türkiye’nin tek eksiği nitelikli kitapçılar. Waterstone isimli kitapçılarda ne ararsanız var ve eğer aradığınız kitap o anda yoksa hemen ertesi gün orada ya da iki sokak ötedeki diğer Waterstone mağazasında. Bir de sağlık mağazaları var. İçinde de danışmanlık yapan doktorlar. Beliniz mi ağrıyor, başınıza uygun yastık mı arıyorsunuz, düz taban mısınız, diziniz mi arızalı, artık ne sorunuz varsa işte bu sağlık mağazalarında. Her türlü vitamin, kozmetik, aksesuvar ürününü aynı çatıda barındıran ve kat kat sandviçlerine bittiğim Boots’u geçiyorum. Ah bir Türkiye’ye gelse!
Valla ben Londra’da koptum ve şuna karar verdim. İstanbul’un perakande sektöründe gideceği daha çok yol var. Yatırımcılara duyurulur.

Eşim Orhan Tekeoğlu’na ait “İfakat” belgeselinin gösterimi ve ödül töreni için İngiltere’nin Kent şehrindeyiz. Kent muhteşem. Hele Broadstairs ve Ramsgate diye iki şirin kasabası var ki dillere destan. Fransa ile komşu. Turistik yerler ve Charles Dickens’ın romanlarına konu olmuşlar. Yazın hayli kalabalık olan Kent şehri, sonbaharda huzuru, sükuneti, kızıl yapraklı ağaçları ile daha da bir güzel. İfakat en iyi belgesel ödülünü aldı ve biz ertesi gün soluğu Londra’da aldık.

Türkiye’nin modern perakende sektöründe çalışan ilk yöneticilerindenim diyebilirim. Zira Galleria’nın ve Ataköy Marina’nın pazarlama bölümünde çalıştım ve açılış esnasında uzun kuyrukları ve izdihamı gördüm. Türkiye, Galleria’nın ilk açıldığı 1988 senesinden beri epey bir yol katetti. Hele İstanbul’da artık yok yok. Fakat yine de Londra’ya yetişmesi zor. Sizlerle bu ay Londra’da perakende alanındaki tecrübelerimi paylaşmak istiyorum. İstiklal caddesi Oxford caddesi yanında gerçekten tenha kalır. Artık insanlar sokakta yürüyorlar zira kaldırımlar yetmiyor. Marka açısından artık İstanbul’da her şeyi bulabiliyorsak da Londra da gözüme çarpan ve İstanbul’a gelmesini gerçekten arzu ettiğim markalar var. Örneğin Primark. Akşamüstü saatlerinde elimizde torbalarımızla yürürken sokağa taşan bir kuyruk dikkatimizi çekti. Banka mı, devlet kurumu mu nedir? diye bakarken çok katlı bir mağaza olduğunu keşfettik. Mağazaya gireyim dememle çıkmam bir oldu. Yürüyemiyorsunuz, insanların sizi ileri itmesi ile yürümek durumunda kalıyorsunuz. Neden niçin diye bakarken hazır giyim ürünlerinin çok ucuz olmasından dolayı aşırı bir talep olduğunu gözlemledim. Bir bot 6 Pound. bir cüzdan 2, bir kazak 4, uzun kollu pamuklu bir tişört 2,bir ceket 20,bir bavul 15,bir inci bilezik 1 Pound. Dolayısıyla fakiri zengini, orta hallisi herkes deli gibi alışveriş ediyor. Dileğim H&M ‘den sonra bu markanın da Türkiye’ye gelmesi. Dünyada herkez artık kaliteliyi ucuza almak istiyor. Sonra baktım adım başı suşi bar. Hani şu sadece zenginlerin girebildikleri restoran mönülerinde yer alan lezzetli Japon yemeği.

Her sosyal sınıftan insan yiyebiliyor gönlünce. Baktım The Japan Technology isminde bir mağaza. Cumartesi saat 21:30 ve mağaza satış elemanları eğitim alıyorlar. Ertesi gün inceledim kışın sıcak tutan her türlü giysi satılıyor. Tabii farklı bir teknoloji ile üretilmiş, pazarlama taktiği işte.

Biraz ilerledim, tıpkı bizim şehir hatları vapurlarında veya trenlerde çığırtkanların bağırarak sattığı ucuz son derece ürünleri kapışmamız gibi bir adam çıkmış mağazasının önünde bir masanın üstüne beş adedi 20 Pounda parfüm satıyor. Hem de hepsi yerel İngiliz markası ve mağazalarda çok daha yüksek fiyata satılanlardan. Kaptık tabii.

Ara sokaklarda ise 1 pound mağazaları. Delirdim. Her biri 1 Pounda İngilizce kocaman bir sözlük, roman, 10cd, 10 kurşun kalem,silgi ve kalemtraş bir paket içinde ve burada saymakla bitmeyecek ve bu fiyata nasıl mal olduğunu anlayamayacağımız yüzlerce şey.

Akşam bir müzikale gidelim dedim. We will rock you isminde Queen eserlerinin de dinletildiği hareketli bir müzikal. Gişe memuruna sordum güzel midir diye. Gişe memuru valla 9 yıldır tıklım tıklım oynuyor dedi. Gittik, salon tıklım tıklımdı, ayakta alkışlandı ve 2 kere bis yaptılar. İşte Londra’nın turist çekmek için ürettiği bir ticari kazanç kapısı daha.

Publar tıklım tıklım, fast food restoranları tıklım tıklım. Türkiye’nin tek eksiği nitelikli kitapçılar. Waterstone isimli kitapçılarda ne ararsanız var ve eğer aradığınız kitap o anda yoksa hemen ertesi gün orada ya da iki sokak ötedeki diğer Waterstone mağazasında. Bir de sağlık mağazaları var. İçinde de danışmanlık yapan doktorlar. Beliniz mi ağrıyor, başınıza uygun yastık mı arıyorsunuz, düz taban mısınız, diziniz mi arızalı, artık ne sorunuz varsa işte bu sağlık mağazalarında. Her türlü vitamin, kozmetik, aksesuvar ürününü aynı çatıda barındıran ve kat kat sandviçlerine bittiğim Boots’u geçiyorum. Ah bir Türkiye’ye gelse!

Valla ben Londra’da koptum ve şuna karar verdim. İstanbul’un perakande sektöründe gideceği daha çok yol var. Yatırımcılara duyurulur.

Yazarımızın bu yazısı Retail Türkiye Dergisi’nin Kasım 2010 – 21. sayısında yayınlanmıştır

Devamını Oku
Yorum Yapın

Yorumunuz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Advertisement

Nurdan T. Tekeoğlu

Mehmet Erbak, çalışan personeline moral mektubu yazdı

Nurdan Tümbek Tekelioğlu
mehmet erbak

İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde öğretim üyesiyim. Yüksek lisans öğrencilerim Aralık ayı boyunca Türk markalarının pandemide izledikleri pazarlama stratejilerini anlatıyorlar. Genç yaşta iş adamı kimliğini belki de ailevi sebeplerden benimsemek zorunda kalan, fakat daha sonra içselleştirerek işini özenle yapan Emre Hekim Uludağ markasının sunumunu yaptı. Neler anlattı neler. Kuruluşu yüzyılı aşan firmalardan olan Uludağ krizlerden güçlenerek çıkan ve her krizden sonra daha da büyüyen bir firma. Pandemi nedeniyle Türkiye ekonomisinde büyüme gerilerken, Uludağ yüzde 4 büyümüş. Beni tüketici olarak en mutlu eden güçlü yanı ise ürünlerinde doğal şeker kullanmış olması. Vegan içeriği var ve ayrıca yenilikçi bir firma. 1940 yıllarında Türkiye’de şeker sıkıntısı olunca, bir yıl boyunca gazoz üretmekten vazgeçmiş. Tüketiciye zarar verecek içerikleri olan maddeler kullanmak istememiş. Tüketicisinin sağlığı için zarar etmeyi kabullenmiş. Dünyanın en önemli konularından birinin su kaynakları olduğunu hepimiz biliyoruz. Gazoz üretmek için su kullanımını yüzde 45 azaltarak sürdürülebilirlik ödülü de almış. Dünyaca ünlü trend yazarı Faith Popcorn 20 yıl önce gelecek trendlerinden bahsederken etik ve sosyal sorumluluğu olan firmaların gelecekte tüketicilerin 1 numaralı tercihi olacağını yazmıştı. Uludağ bu tanıma yüzde 100 uyuyor.

Markanın beni esas çeken yönü Pandemi dönemine girdiğimiz andan itibaren çalışanlarını el üstünde tutması. Emre Hekim bana Mehmet Erbak’ın her bir çalışanına moral olsun diye elle yazdığı mektupları gönderdiğini söyleyince gerçekten çok duygulandım. Böyle kaç tane patron var Türkiye’de? Covid19 döneminde aileleri tek tek arıyor, sağlık durumları ile ilgileniyor, kontrollerini yaptırıyor ve üstüne bir de enflasyon oranında maaşlarına zam yapıyor.

Almanya’da yüzyıllık çok firma vardır. Oldukça başarılı firmalar. Türkiye Temsilciliğini de arkadaşım Ayşe Slevogt yapıyor. Bir organizasyonuna da destek olmuştum. Yüze yakın orta ölçekli aile firmasının ortakları, yöneticileri Türkiye’ye gelmiş, değerli iş insanı Demet Sabancı tarafından yalısında ağırlanmıştı. Bizim de Uludağ, Hacı Şakir, Hacı Muhittin, Rebul gibi nice firmayı el üstünde tutmamız ve yurt dışı sermayeye tanıtmamız gerekli.

Mehmet Erbak Beyefendiyi tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum.

Devamını Oku

Nurdan T. Tekeoğlu

Özgür Tort, İstanbul Ticaret Üniversitesi İşletme Fakültesi’nin konuğu oldu

Nurdan Tümbek Tekelioğlu
ozgur tort

Zoom moda oldu. İnsanlar Covid19 nedeniyle eve çok çabuk alıştılar ve evden röportajlar, konferanslar, eğitimler veriyorlar. Farklı teknolojik altyapılar kullanılsa da Zoom en popüler olanı. Hangi birine katılacağımızı şaşırdık. Evde de satın alınan ürünleri tek tek sil, yemek yap, temizlik, çamaşır, öğrencilerime ders verme, röportajlara katılma, büyüklerin ve çocukların için endişelen ve onları destekle derken bir sabah bir akşam oluyor ve gerçekten günler yetmiyor. İşletme Fakültesi kadrosunda olduğum İstanbul Ticaret Üniversitesi geçenlerde Migros Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Tort’u Zoom konferans ile İşletme Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ömer Torlak moderatörlüğünde ağırladı. Ben çok faydalandım. Organize edenleri tebrik ederim.

Migros Yönetim Kurulu Başkanı Özgür Tort dijital yatırımlara 25 yıl önce başladıklarını ve Korona krizi nedeniyle kesinlikle kriz yaşamadıklarını anlattı. 75 ilde eve teslimat yaptıklarını ve e- ticaretin Korona öncesi yüzde 60-70 büyürken, dört katına çıktığını açıkladı. Şu anda İstanbul’da bazı pilot bölgelerde hızlı teslimat uygulamalarına başladıklarını ve bu alanda da 6-7 kat büyüme kaydettiklerini, İstanbul’da hızlı teslimata başlanacak ilçe sayılarını arttırdıklarını, 3 ilde daha bu uygulamaya başlayacaklarını anlattı. 65 yaşındaki kişilere öncelikli teslimat yaptıklarını anlattı. En hoşlarına giden ve motive edici geri besleme de ebeveyni Türkiye’de yaşayan, fakat kendileri yurt dışında yaşayan gençlerin Migros’u gerçekleştirdiği başarılı adrese teslimat çalışmalarından dolayı tebrik etmeleri olmuş. Tabii ki işsizliğin arttığı böylesine önemli bir kriz döneminde 5000 kişinin artı olarak istihdama kazandırılması.

Migros personelini tablet ve cep telefonu uygulamaları ile temizlik ve diğer konularda ilk andan itibaren eğittiklerini, maske ve dezenfektanın ilk andan itibaren kullanıldığını söyledi. Halkın önce gıdaya hücum ettiğini, fakat gıda bulmakta sıkıntı yaşanmadığını görünce evin keyfine varmak için yemek pişirmek, kahve içmek, oyun oynamak gibi daha zevkli faaliyetlere yöneldiğini ve bu alandaki ürün satışlarda artış olduğunu bizlerle paylaştı.

Tarım Bakanlığı ile yakın çalıştıklarını, Migros olarak çiftçinin üretimi bırakmamasını sağladıklarını söylerken, “Ürettikçe pazarların oluşmasını sağlayacağız” dedi. Bazı tarımsal ürünlerde ihracat pazarları kapandığı için fiyat gevşemesi olduğunu ve tarımsal alanda kooperatiflerin önemli olduğunu, Migros’un kooperatiflerle iş birliği yaptığını ve özellikle alım taahhütlerine gittiğini vurguladı. Tarımsal üretimin doğal yöntemlerle yapılması gerektiğini, zira insanların sağlıklı beslenmeye daha çok önem vereceğini söyledi. Türkiye’de çiftçinin tarımsal alanda fidelerini dikmeye devam etmesi ve örneğin sarımsak gibi bir gıda ürününü ithal etmemesi gerektiğini vurguladı.

En büyük sorunun ambalaj ham maddesi sıkıntısı olduğunu, halen ithal ettiğimize dikkat çekti. Fabrikaların unla tıka basa olduğunu, fakat ambalaj kağıdı, plastik hammaddesi bulunamadığından ambalajı yapılıp, piyasaya sürülemediğini iletti. Bir başka örnek de şampuan. “Fabrikalar şampuan dolu, fakat pompası yok” dedi.

Türklerde yardımlaşma kültürünün olması, evde yaşamaya değer veren bir alt yapı olmasının önemli olduğunu, insanların bir anlamda aynı şeyi tüketip, tekdüzeleştiği için ürün planlamasını ön görebildiklerini ve gerçekleştirdiklerini anlattı.

Markanın ikinci plana düştüğünü, ihtiyaç birimi kültürünün ön plana çıktığını söyledi.

Migros TV’nin çok popüler olduğunu ve evde müzik ve spor etkinliklerine sponsor olduklarını ifade etti.

Bu dönemde lojistik konusunda eksiklikler, kara yolları taşımacılığında hijyen konuları, demir yollarının gelişmesi gerektiğine dair saptamaları, e-ticarete yatırımın kurgulanması, fiziki mağazacılığın devam etmesi, Korona sonrası gündeme gelecek esnek istihdam modelleri vurgulama yaptığı diğer konular oldu.

İşte notlarım. Sizlere sağlıklı günler diliyorum.

Devamını Oku

Nurdan T. Tekeoğlu

Korona ve kabuk değiştiren perakende sektörü

Nurdan Tümbek Tekelioğlu

9 ile 12 dakika arasında getir.com uygulamasından ısmarladıklarımız kapımıza geliyor. ŞOK büyük bir hızla online sipariş aşamasına geçti. Siparişleri birkaç saat içinde getiriyor. Migros, sanal market kapsamında 1000 kişiyi işe alacağını söyledi. Brandmentor Dijital Ajansı’nın sahibi, eski öğrencim Taha Yasin Toraman yakın gelecekte perakende mağazalarının stoklarda biriken ürünlerini satmak için sosyal medya becerileri olan, fotoğraf çekmeyi teknik açıdan becerebilen satış elemanları alacaklarını ve dolayısıyla üniversitelerle sertifikalı eğitim alanında çalışmalar yapmak gerektiğini söyledi. Üreticiler aracıları aradan çıkararak, yaptıkları reklamlar sayesinde insanların dikkatini çekmeyi başardılar ve yeter ki sen Evde Kal diyerek satış yapmaya başladılar. Ben bu şekilde incelediğim firmalardan sebze, meyve, kuru incir, sucuk, maske ve benzeri ürünler aldım. Hizmetten de memnun kaldım. Hatta Şahin Sucukları bana satın aldığım sucuk kolisinin içinde bir sürü eldiven ve maskeyi hediye olarak gönderdi. Kapanan restoran ve kafeler yemeksepeti.com gibi uygulamalardan veya kendi açtıkları aplikasyonlardan ürünlerini evlere götürmeye başladılar. Kahvaltı servisi bile yapıyorlar. Gıda hiç bu kadar önemli olmamıştı. CarrefourSa Genel Müdürü perakende duayeni Suat Soysal’a verdiği röportajda gıda perakendeciliğinde cironun yüzde 50 arttığını söyledi. 1 ay içinde yetişemediğim bir hızda perakende dünyası değişti. Sanırım 2000 yılı idi ve Retail Türkiye Dergisi’ndeki bir köşe yazımda da bahsetmiştim. İstanbul Ritz Carlton Oteli’nde yönetici olarak çalışırken Amerika’da New York’ta toplantıda yöneticim Christina Bana Faith Popcorn isimli bir fütüristten söz etmişti. The Popcorn Report isimli kitabını al ve oku demişti. Hemen aldım ve okudum. Okuduklarımı da çeşitli platformlarda yazdım ve öğrencilerime de 10 yıldır anlatıyorum. 2000 yılı idi. 20 yıl geçti ve hepsi gerçek oldu. Peki ne diyordu FAITH POPCORN? Her anlamda güvenlik konusunun dünyanın en önemli sorunlarından birisi olacağını ve insanların daha fazla evde yaşamak zorunda kalacaklarını söylüyordu. Bu trendin ismine de cocooning diyordu. Türkçesi ile kozalaşma. Bu terimi 1981 yılında trend terminolojisine sokmuştu. Gıda güvenliği, can güvenliği hepsi bu kapsama giriyordu. Terör saldırıları, virüsler, savaşlar, kötü insanların cinayetleri, tecavüzleri, kaçırmalar ve daha birçok konu güvenlik kapsamına girmiyor mu? Şirketlerin eğer zamanında dijital yatırımlarını yaparlarsa evde daha fazla vakit geçirmek zorunda kalan insanlara ürün ve hizmet satacağını da vurguluyordu. Başka neler söylüyordu?

  • İnsanlar, hızlı yaşam ve toplumda üstlenmek zorunda oldukları çeşitli rolleri nedeniyle 99 Hayatı aynı anda yaşamak zorunda kalacaklar.
  • Tüketiciler, kirlenen hava, su ve şüpheli içerikli gıdalar nedeniyle Atmosfer Korkusu yaşayacaklar. *Sağlık sektöründe ilerlemeler ve ömrümüzün uzadığını gerçeği Yaşamda Kalma trendini popüler hale getirecek.
  • Çalışan kadın ve erkek, sosyal yaşamları ve kariyer tatminleri ile ilgili konuları sorgulayacaklar ve daha sade bir yaşamı tercih edecekler.
  • İnsanlar kendilerini aynı ideallere, inanç sistemine, değerlere sahip diğer kişilerle aynı toplulukta hissetme ihtiyacı içinde olacaklar ve bir tür klanlaşma söz konusu olacak.
  • Gençlik aşkıyla yanıp tutuşan 1946-1964 doğumlu baby boomer kuşağı gençliğini tekrar yaşamak için bu konudaki tüm ürün ve hizmetlere ilgi duyacaklar.
  • Kişiliklerinden ödün vermek zorunda kaldıkları kurumsal yaşamlarında tüketiciler bireyselliklerini öne çıkarmak isteyecekler.
  • Kadınların düşünme ve davranış biçimleri iş dünyasında pazarlamanın hiyerarşik bir modelden ilişkisel boyuta geçmesine neden olacak.
  • Modern çağ, maceralar ve denenmemişler için insanları iştahlandıracak ve böylece yeni iş fırsatları çıkacak.
  • Sosyal, ekonomik ve siyasi kaoslardan kendini sürekli endişe içinde hisseden tüketiciler, bugünü göğüslemekte ve yarını hayal etmekte zorlanacaklar.
  • Toplum etik, merhamet, tutku gibi kavramları sorguluyor ve sorgulayacak. Toplumu kurtarmak ve yarınlar için.
  • Stresli tüketiciler kendilerini lüks tüketim ürünleri ve hizmetleri ile şımartmak isteyecekler. Lüks asla bitmeyecek.
  • Tüketici baskıyla, protestolarla, siyaset yaparak, pazarlar üzerinde ve pazarlama üzerindeki gücünü hissettirecek.
  • Gelecekte sağlam tutacak geçmiş değerlerimize dönecek, onları hatırlayacak ve sımsıkı tutunacağız.
  • Tüketicilerde aslında gizli bir kendini kaybetme halleri var. Zaman zaman kendilerini kaybetme hissiyle yanıp tutuşacaklar. Bu duruma hitap eden ürün ve hizmetler kazanacak.
  • Yeni bir sosyal dalga dünyayı değiştiriyor ve toplumun temel direkleri tartışılır hale gelecek. İşte tam da bunları yaşamıyor muyuz?
Devamını Oku

Nurdan Tümbek Tekelioğlu

POPÜLER