Sosyal Medya Hesaplarımız

Serkan Çürük

Restaurant ve cafelere boykot!

Serkan Çürük
Abone Ol:

Restaurant ve cafelere boykot ülke gündemimizi meşgul etmekte. Bu durum süregelen bir durum mu yoksa gerçekten menü fiyatlarında fahiş artışlar mı var?

Ben 35 yaşındayım, aklımın erdiği günden itibaren özellikle turizm bölgelerinde restaurant ve cafe menü fiyatlarının pahalı olduğu konuşuluyor, yalnız bu durum son dönemde ülkemiz genelinde ayyuka çıktı. Magazin gazetecilerinin her yıl Bodrum lahmacun fiyatlarını gündeme getirmesinden hatırlayabilirsiniz. Aslında neredeyse haftanın 20 günü dışarıda yemek yiyen (öğle yemeği) birisi olarak bu durumu yakından gözlemliyorum. Gerçekten bütçe dostu ve oldukça lezzetli restaurant ve cafe sayısı da azımsanamayacak kadar çoktur.

Herkesin bildiği gibi Ticaret Bakanlığı’nın son yaptığı düzenleme ile restaurantlar menülerini mekanların girişlerinde sergilemek zorunda. Ayrıca birçoğumuz bir yerde bir şeyler yemek veya içmek için oraya gitmeden önce mekanın puanına ve yorumlarına bakıyoruz. Rekabetin bu kadar yoğun olduğu, insanların her bilgiye kolay ulaşabilir olduğu bu ortamda akıllı bir işletmeci müşterisini uzaklaştıracak her türlü aksiyondan uzak durmayı tercih eder özellikle fiyat konusunda.

Elbette pahalı restaurantlar ve cafeler var. Aslında bu gibi mekanlarda ürünlerden ziyade orada bulunmaya, o ortamdaki aynı kişilerle birarada olmak için yüksek hesap ödemekteyiz. Burada devreye tercihler giriyor. Ultra lüks restaurant ve cafeler tabiki olsun, sonuçta bacasız fabrika olan turizm ülkesiyiz. Fakat unutmamak lazım ki ülkemizin %95 civarı yoksulluk sınırının altında, %60’ı açlık sınırının altında yaşamakta. (Kaynak: Tüketici Hakları Derneği 2023) Sadece %5’lik kesim veya turistlere hitap eden restaurant ve cafeler olmamalı.

  • Gıda enflasyonu %71 olarak açıkladı. Kaynak: TUIK Şubat 2024
  • En düşük emekli maaşı 10.000 TL
  • Asgari ücret 17.002 TL

Türkiye’de son dönemde gıda enflasyonu alarm verici bir seviyeye ulaştı. %71’lik bir artış, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılamasını zorlaştırırken, düşük gelirli kesimler için özellikle sıkıntılı bir durum oluşturuyor. Bu zorluğa ek olarak, bazı restaurantların fiyatları da olması gerekenin üzerinde seyrediyor. Bu durum, zaten zor geçinen insanları daha da zor duruma sokuyor.

Türkiye’deki en düşük emekli maaşı 10.000 TL, asgari ücret ise 17.002 TL olarak belirlenmiş durumda. Ancak, bu miktarlar, artan gıda fiyatları ve diğer yaşam maliyetleri karşısında yetersiz kalıyor. Ücretler reel enflasyona göre artış göstermediği için ekonomik olarak darboğaza sıkışmış olanlar, bu koşullarda temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorlar. Bu durum, ekonomik adaletsizliğin derinliğini gösteriyor ve toplumsal bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Restaurant fiyatlarındaki yükseklik, toplum içinde bölünmelere neden oluyor. Bir kesim, restaurantları boykot etmeyi savunurken, diğer kesim ise bu fikri saçma buluyor. Peki, bu tartışmanın temeli nedir? Restaurantlar mı pahalı, yoksa biz mi fakiriz? İşte bu soru, aslında ekonomik adaletsizliğin derinliğini ve toplumun ekonomik gerçekliğiyle başa çıkma şeklini sorgulatıyor.

Restaurant fiyatlarının yüksekliği, sadece restaurant sahiplerinin kararlarından değil, aynı zamanda genel ekonomik koşullardan da kaynaklanıyor. Gıda enflasyonu ve diğer ekonomik faktörler, işletmelerin maliyetlerini artırıyor ve bu da fiyatlara yansıyor. Ancak, bu durum, toplumun geniş kesimlerini olumsuz etkiliyor ve ekonomik adaletsizliğin bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Restaurantları boykot etmek, vatandaşların sesini duyurmak ve fiyatların düşmesini sağlamak için bir yöntem olarak görülebilir. Ben boykot yerine fiyatlarını pahalı bulduğumuz restaurant ve cafelere gitmeme taraftarıyım. Fakat bu durumu genel bir boykot gibi değil kişisel tercihe bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Fiyatları gerçekten pahalı buluyorsak o mekana Google’da veya çeşitli puanlama uygulamalarında objektif yorumlar yaparak bizim gibi düşünen insanların oradan alışverişlerini etkileyebiliriz. Müşteri sayısında ki düşüşün gerçek anlamda fiyatdan kaynaklandığını düşünen işletme sahibi bu duruma kayıtsız kalmayacaktır. Şahsen pahalı olduğunu düşündüğüm mekanlar için sessiz boykot olarak oraya bir daha gitmemeyi tercih ediyorum.

Asıl çözüm alım gücünü arttırıp, gelir adaletsizliğinin önüne geçmektir. Burada asıl iş bizleri yönetenlere düşmektedir. Yazımı okuyan her yöneticinin elini vicdanına koyup ülkemiz için vereceği kararlarını bu doğrultuda vermesini ümit ediyorum. Verdiğiniz her karar bu ülke insanını doğrudan etkilemektedir.

Patron bizleriz, istediğimiz yerden alışveriş yapar , istediğimiz yerden yer içeriz.

Devamını Oku
1 Yorum

1 Yorum

  1. Fatih keskin

    25 Nisan 2024 saat: 01:33

    Mükemmel bir yazı olmuş. Elinize sağlık.

Yorumunuz

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Advertisement

Serkan Çürük

Türkiye’de mama markası enflasyonu: Marka mı üretiyoruz, ambalaj mı?

Serkan Çürük

Son yıllarda Türkiye’de evcil hayvan sektöründe çok önemli bir dönüşüm yaşanıyor. Yeni üretim tesisleri kuruluyor, mevcut tesislere yatırımlar yapılıyor, ihracat artıyor ve neredeyse her hafta yeni bir kedi veya köpek maması markasıyla karşılaşıyoruz.
Sektörün içerisinde uzun yıllardır bulunan biri olarak bu gelişmeyi hem heyecan verici hem de üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olarak görüyorum.
Çünkü Türkiye’de artık mama üretmek giderek kolaylaşıyor. Fakat marka yaratmak hâlâ zor. Ve bence önümüzdeki dönemde sektörün en önemli ayrışma noktası da tam olarak burası olacak.

Rakamlar bize ne söylüyor?
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2025 yılı verilerine göre Türkiye’de 106 onaylı kedi-köpek maması üretim işletmesi/tesisi bulunuyor. Bakanlığın resmi listesinde bu işletmeler isim isim yer alıyor.
Bu rakamın birkaç yıl önceki seviyelerle karşılaştırıldığında ne kadar hızlı büyüdüğünü görmek, sektörün üretim tarafındaki dönüşümünü anlamak açısından önemli.

Daha da dikkat çekici olan ise üretim ve ihracat tarafındaki gelişim.
2024 yılında Türkiye’de toplam 268.616 ton kedi-köpek maması üretildi. Bunun 181.713 tonu Manisa’daki tesislerde gerçekleşti; yani Türkiye üretiminin yaklaşık yüzde 68’i tek bir üretim merkezinden çıktı.
2025 yılında ise Türkiye’nin 112 ülkeye yaklaşık 103 bin ton kedi-köpek maması ihraç ederek 150 milyon dolar seviyesinde ihracat geliri elde ettiği açıklandı.
Bu tablo bize önemli bir şey söylüyor: Türkiye artık sadece büyüyen bir tüketim pazarı değil, aynı zamanda ciddi bir üretim ve ihracat merkezi haline geliyor.

Üretim kapasitesi arttıkça marka sayısı da artıyor
Bugün sermayesi olan bir girişimcinin bir mama markası oluşturması geçmişe göre çok daha kolay.
Bir fason üreticiyle anlaşabiliyor. Formülasyon üzerinde çalışabiliyor. Ambalajını tasarlatabiliyor. Markasını tescil ettirebiliyor. E-ticaret kanallarına girebiliyor. Trendyol, Hepsiburada, Amazon ve kendi web sitesi üzerinden tüketiciye ulaşabiliyor.
Ve kısa bir süre içerisinde karşımıza yeni bir mama markası çıkıyor.
Burada benim asıl dikkat çekmek istediğim nokta şu: Ürün üretmek ile marka üretmek aynı şey değildir.

Bir mamanın “iyi” olması ne demek?
Pet food kategorisini diğer birçok hızlı tüketim ürününden ayıran önemli bir özellik var. Bu ürün doğrudan bir canlı tarafından tüketiliyor.
Dolayısıyla mesele sadece ambalaj, fiyat veya tüketici iletişimi değil.
Bir mamanın arkasında besin maddesi gereksinimleri, enerji yoğunluğu, protein ve yağ dengesi, aminoasit profili, vitamin ve mineral seviyeleri, hammadde kalitesi, sindirilebilirlik, üretim prosesleri, mikrobiyolojik güvenlik, raf ömrü ve kalite kontrol gibi birçok bilimsel ve teknik değişken bulunuyor.
FEDIAF’ın kedi ve köpek beslenmesi için yayımladığı bilimsel rehberler de bu nedenle sektör açısından önemli bir referans niteliğinde.
Dolayısıyla “yüksek protein”, “premium”, “natural”, “holistic”, “grain free” gibi pazarlama ifadelerinin ötesine geçmek gerekiyor. Çünkü tüketici açısından önemli olan sadece ne söylediğiniz değil, söylediğiniz şeyin bilimsel ve teknik olarak ne anlama geldiğidir.

Fason üretim kötü bir şey mi?
Kesinlikle değil.
Hatta doğru yönetildiğinde çok başarılı bir iş modeli.
Ben fason üretime karşı değilim. Tam tersine, sermayenin sadece üretim tesisine değil; ürüne, markaya, dağıtıma, inovasyona ve tüketiciye yönelmesini sağlayan önemli bir model olduğunu düşünüyorum.
Sorun fason üretim değil.
Sorun şu: Fason ürettirdiğimiz ürünü gerçekten farklılaştırabiliyor muyuz?
Çünkü aynı üretim tesisinde, aynı veya birbirine çok yakın hammaddelerle, birbirine benzeyen formüllerle, sadece ambalajı değişmiş onlarca ürün ortaya çıkabiliyor.
Burada “marka” kavramı devreye giriyor.

Marka, logodan çok daha fazlasıdır
Benim satış ve pazarlama perspektifimden marka; logodan, ambalajdan veya sosyal medya hesabından ibaret değil.
Marka, tüketicinin zihninde oluşturduğunuz beklentidir.
Bir tüketici sizin mamanızı satın aldığında ne bekliyor? İyi içerik mi? Veteriner güveni mi? Uygun fiyat mı? Yüksek sindirilebilirlik mi? Belirli bir sağlık ihtiyacına yönelik çözüm mü? Yerli üretim mi? İthal ürün alternatifi mi? Sürdürülebilirlik mi?
Bunların hiçbirinin tek başına doğru veya yanlış olduğunu düşünmüyorum. Ama bir markanın bunlardan hangisini temsil ettiğini net biçimde bilmesi gerektiğine inanıyorum.

Asıl sınav: Tekrar satın alma
E-ticarette bugün bir ürünü satmak mümkün.
Reklam verirsiniz. İndirim yaparsınız. Kupon tanımlarsınız. Influencer kullanırsınız. İlk siparişi alırsınız.
Fakat pet food kategorisinde gerçek başarı burada başlamıyor.
Gerçek başarı ikinci siparişte başlıyor. Sonra üçüncü. Sonra beşinci. Sonra altıncı.
Çünkü mama, tekrar satın alma frekansı yüksek bir ürün.
Tüketici üründen memnun kaldığında aynı ürünü tekrar satın alma davranışı gösterebiliyor.
İşte burada marka ile ürün arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Bir ürünü satabilirsiniz. Ama tüketiciye alışkanlık kazandırabiliyorsanız marka yaratmaya başlamışsınızdır.

Türkiye’de kaç mama markası var?
Burada ilginç bir veri eksikliğiyle karşılaşıyoruz.
Türkiye’de kaç tane kedi-köpek maması markası olduğunu söyleyen, güncel ve güvenilir resmi bir veri seti bulunmuyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı üretim işletmelerini ve onay süreçlerini takip ediyor; ancak pazardaki toplam marka sayısını ayrı bir resmi istatistik olarak yayımlamıyor.
Bu nedenle bugün “Türkiye’de tam olarak X tane mama markası var” demek bana göre bilimsel açıdan doğru olmaz.
Ancak sektörün üretici sayısındaki hızlı artış, artan ihracat hareketliliği ve özellikle e-ticaret kanallarındaki ürün çeşitliliği bize çok açık bir sinyal veriyor: Önümüzdeki yıllarda tüketicinin karşısındaki seçenek sayısı daha da artacak.

Peki kim kazanacak?
Bence gelecekte sektörün kazananlarını sadece üretim kapasitesi belirlemeyecek.
Çünkü üretim kapasitesine erişim giderek kolaylaşıyor.
Asıl rekabet; ürün farklılaştırma + bilimsel altyapı + marka konumlandırması + dağıtım gücü + tüketici güveni + tekrar satın alma üzerinden şekillenecek.
Bir başka ifadeyle:
Eskiden soru “Mama üretebilir miyim?” idi.
Bugün soru “Ürettiğim mamayı neden tüketici tercih etsin?” olmalı.
Ve bence bundan sonraki aşama daha da zor:
“Tüketici neden başka bir mamaya geçmek yerine benim mamamı tekrar tekrar satın alsın?”
Bu soruya güçlü bir cevap veremeyen markaların, önümüzdeki dönemde artan rekabet ortamında zorlanacağını düşünüyorum.
Türkiye’nin pet food sektöründeki üretim kapasitesinin artmasını çok değerli buluyorum.
Yeni yatırımlar, ihracat artışı, yeni girişimciler ve artan ürün çeşitliliği sektörümüzün büyüdüğünü gösteriyor.
Ancak sektör büyürken bir kavramı birbirine karıştırmamamız gerektiğini düşünüyorum:
Üretim yapmak başka, marka yaratmak başka.
Fason üretimle çok iyi bir ürün ortaya çıkarabilirsiniz.
Ama o ürüne anlam kazandırmak, güven oluşturmak, farklılaşmak ve tüketicinin zihninde kalıcı bir yer edinmek tamamen başka bir iştir.
Belki de önümüzdeki dönemde Türkiye’de daha az “yeni mama markasına”, daha fazla gerçek anlamda marka olabilmiş mama şirketine ihtiyacımız olacak.
Çünkü artık mesele sadece kaç farklı mama üretebildiğimiz değil.
Kaç markanın gerçekten bir tüketici problemi çözdüğüdür.
Ve benim açımdan sektörün önümüzdeki 5 yıldaki en önemli sorusu şu:
“Türkiye daha fazla mama markası mı üretecek, yoksa daha fazla gerçek marka mı yaratacak?”


KAYNAKLAR

  1. T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı – Kedi-Köpek Maması Üreten Yem İşletmeleri (2025)
  2. T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı – Yem Hizmetleri / İşletmeler
  3. Manisa İl Tarım ve Orman Müdürlüğü – Kedi ve Köpek Maması Üretimi ve Geleceği Çalıştayı
  4. Ege İhracatçı Birlikleri – Kedi ve Köpek Maması İhracat Verileri
  5. Dünya Gazetesi – “Türkiye ‘pet food’ pazarına yatırımcı akını”, 18 Ağustos 2026
  6. FEDIAF – Nutritional Guidelines
Devamını Oku

Serkan Çürük

Nüfus dengeleri değiştirir mi?

Serkan Çürük

2025 yılı itibarıyla dünya nüfusunda dengeler değişiyor. Hindistan, Çin’i geride bırakarak listenin zirvesine yerleşiyor. Türkiye ise 87.58 milyonluk nüfusuyla 18. sırada yer alıyor.

Demografik değişimler; ekonomi, iş gücü, eğitim ve şehirleşme politikaları üzerinde büyük etkilere sahip. Bu veriler geleceği şekillendiren önemli ipuçları barındırıyor.

Bir ülkenin nüfusu, uluslararası arenada sahip olduğu ağırlığın önemli belirleyicilerinden biridir. Birleşmiş Milletler’deki temsil gücü, ticaret anlaşmalarındaki pazarlık gücü ya da bölgesel iş birliklerindeki rol doğrudan nüfusla ilişkili olabilir. Örneğin Hindistan’ın 2025’te Çin’i geçerek dünyanın en kalabalık ülkesi olması, Güney Asya’nın jeopolitik dengelerini yeniden şekillendirme potansiyeline sahiptir.

Genç ve dinamik bir nüfus yapısı, üretim kapasitesinin artması, iç pazarın büyümesi ve tüketim talebinin canlı kalması anlamına gelir. Ancak nüfusun hızla yaşlanması, sağlık ve sosyal güvenlik harcamalarının artmasına yol açabilir. Japonya ve Avrupa ülkeleri bu durumun etkilerini yıllardır deneyimlemektedir.

Demografik yapı sadece yaş ortalamasını değil; kadın-erkek oranını, kent-kır dağılımını, eğitim düzeyini ve iş gücüne katılımı da kapsar. Nijerya gibi genç nüfuslu ülkeler büyüme potansiyeli taşırken; Almanya gibi yaşlanan toplumlar iş gücü sıkıntısını göçle telafi etmeye çalışmaktadır.

Doğurganlık oranı, nüfusun geleceğini doğrudan etkiler. Bugün birçok gelişmiş ülkede bu oran, nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2.1’in altında seyrediyor. Türkiye’de de benzer şekilde doğum oranları düşmekte, bu da uzun vadeli sosyal ve ekonomik planlamaları zorlaştırmaktadır.

Nüfusun büyüklüğü ile Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) arasında doğrudan bir ilişki vardır; ancak bu ilişki kişi başı verimlilikle şekillenir. ABD, Çin ve Hindistan yüksek nüfuslarıyla büyük ekonomilere sahipken, kişi başına düşen gelir düzeyi bu üç ülkede büyük farklılıklar göstermektedir. Bu da “nüfus değil, nitelik belirleyicidir” anlayışını pekiştirir.

Birleşmiş Milletler’in “World Happiness Report” verilerine göre nüfus büyüklüğü, mutluluğu doğrudan etkilemiyor. Finlandiya, Danimarka gibi nüfusu küçük ama sosyal refahı yüksek ülkeler mutlu toplumlar arasında yer alırken; yüksek nüfuslu ülkelerde sosyal adalet, yaşam kalitesi ve güven duygusu azaldıkça mutluluk oranları da düşebiliyor.

Göç, nüfus yapısını hızlı bir şekilde etkileyen faktörlerden biridir. Avrupa ülkeleri yaşlanan nüfus yapısını dengelemek için göçmen politikalarına yönelirken; bazı ülkeler ise ulusal güvenlik veya kültürel kaygılarla göçü sınırlandırmaktadır. Türkiye, hem göç alan hem de göç veren bir ülke olarak bu dengenin merkezinde yer almaktadır.

2025 verileri sadece sayılardan ibaret değil; gelecek yüzyılın politik, ekonomik ve sosyal dinamiklerini anlamamız için bir pusula niteliğindedir. Demografik veriler, yalnızca bugünü değil; yarının şehirlerini, ekonomilerini ve toplumlarını nasıl kuracağımız konusunda da bizlere ışık tutmaktadır.

Kaynak: Statista, Doğruveri

Devamını Oku

Serkan Çürük

Sahte ürünlerin tehlikesi ve pet food sektöründeki yükselişi

Serkan Çürük

Sahte ürünler, yıllardır birçok sektörün karşılaştığı en büyük sorunlardan biri. Gıda, kozmetik, ilaç, tekstil ve hatta teknoloji gibi hemen hemen her alanda karşımıza çıkan bu sahtecilik sorunu, şimdi de evcil hayvan maması sektörüne sıçradı. Gözle görülmeyen bu tehlike, hem insan sağlığını hem de sevdiklerimizin güvenliğini tehdit ediyor.Pet food (kedi ve köpek maması) gibi özel ilgi gerektiren bir sektörde sahte ürünlerin artışı, patili dostlarımızın sağlığını etkilemekte.

Sahte ürünler neden bu kadar yaygın? Bunun birkaç nedeni var:

Kâr hırsı: Sahte ürünleri üreten kişiler genelde hızlı kazanç peşinde koşan, etik değerleri önemsemeyen, ahlaktan yoksun, kötü insanlardır. Bu kişiler, düşük maliyetlerle taklit ürünler yaparak tüketiciyi aldatır. Gıda sektöründen kozmetiğe kadar birçok alanda bu tür ürünlerin maliyeti düşürmek için zararlı bileşenler içerdiği tespit edilmiştir.

Tüketici davranışı: Daha düşük fiyatlı ürünlere olan talep, sahte ürünlerin varlığını destekliyor. Ucuz bir seçenek gördüğümüzde bunu fırsat gibi görüp sorgulamadan satın alabiliyoruz. Ancak “ucuz etin yahnisi” misali, bu seçimler sağlığımızı tehlikeye atabiliyor.

Denetim eksikliği: Piyasada bu kadar sahte ürün olmasının bir diğer nedeni, denetimlerin yetersiz olması ve caydırıcı cezaların uygulanmamasıdır. Özellikle internet üzerinden satışlar, sahte ürünlerin hızla yayılmasını kolaylaştırıyor. Bu konuda pazar yerlerine de büyük iş düşmekte. Her satıcıya mağaza açmayıp çok sıkı denetimlerden geçirmeleri gerekiyor. Sadece mağaza açarken değil sürekli denetim altında tutmaları ve ağır yaptırım uygulamaları caydırıcı olacaktır.

Pet food sektörü, sahte ürünlerin özellikle arttığı bir alan. Sahte kedi ve köpek mamaları, orijinal ambalajların taklit edilmesiyle tüketiciyi kandırıyor. Ancak bu ürünler, içerik açısından tamamen standart dışı oluyor. Hayvanların temel besin ihtiyaçlarını karşılamadığı gibi, zararlı maddeler içermesi de sıkça karşılaşılan bir durum. Bu durum, sindirim sistemi rahatsızlıklarından ciddi alerjik reaksiyonlara ve hatta ölümcül sağlık sorunlarına yol açabilir.

Muhtemelen sahte ürünlerin üretimini yapan yerler de denetimsiz ve hijyen standartlarından yoksun fabrikalardır. Bu fabrikaların varlığı ve üretime göz yumulması, sadece üreticilerin değil, bu tesisleri denetlemeyen ya da denetlemeyi ihmal eden sistemlerin de sorumluluğunu ortaya koyuyor. Böyle fabrikalar, tüketicilerin güvenini ve sağlığını hiçe sayarak sahtecilik zincirine katkıda bulunuyor.

Kozmetik sektöründe de durum benzer. Cilt bakım ürünlerinden parfümlere kadar birçok sahte ürün, sağlığa zarar verebilecek kimyasallar içeriyor. Gıda sektöründe ise sahte ballar, zeytinyağları ve süt ürünleri gibi temel gıdalar, insan sağlığını tehdit ediyor. Sahte ilaçlar ve takviye edici gıdalar ise en tehlikeli olanlar; çünkü bu ürünler hayati tehlike yaratabilir.

Sahte ürünlerle mücadelede tüketicilere büyük sorumluluk düşüyor. Tüketici olarak, aldığımız ürünleri sorgulamalı, güvenilir satıcılardan alışveriş yapmalı ve çok düşük fiyatlara şüpheyle yaklaşmalıyız. Özellikle pet food sektöründe, mama seçerken orijinal ürün aldığımızdan emin olmalı ve ürünlerin kaynağını kontrol etmeliyiz. Sahte ürünleri engellemek devletlerin de denetimleri artırması ve sahteciliği caydırıcı cezalar uygulaması bu sorunun çözümünde kritik öneme sahiptir.

Unutmayalım ki sahte ürünler yalnızca cüzdanımıza zarar vermiyor; sağlığımızı ve sevdiklerimizi de tehdit ediyor. Bilinçli bir tüketici olmak, bu tehlikenin önüne geçmek için atabileceğimiz en büyük adım. Özellikle evcil hayvanlarımızın sağlığı söz konusu olduğunda, hiçbir şeyi şansa bırakmamalıyız. Sahtecilikle mücadele, hem bireysel hem de toplumsal bir sorumluluk.

Devamını Oku

Serkan Çürük

Serkan Çürük

POPÜLER